POPULARITY
Emre uy, yasaklardan kaçın. Şu belalara sabırla karşı koy. Nafile sünnet ibadetleri yapmaya çalış; sünnet olan işleri yapmaya gayretli ol, ismin “Uyanıklar” defterine yazılır. Yaratıcı'dan sana başarı gelir. Yaptığın çalışma boşa gitmez. Zorla huzur bulunmaz; bu sevdayı bırak. Amel kapısına yapışırsan o da senin için sonuna kadar açık kalır. Yanımda akıllı durunuz. Bana sebatla bağlanınız. Niyetinizi tam tutunuz. Azimet sahibi olunuz. Beni töhmetle yâd etmeyiniz. Hakkımda iyi düşününüz. Böyle yaparsanız sözlerimin yararını bulursunuz; dediklerimin mânasını anlarsınız. Ey beni töhmet altına almak isteyen, yarın her şey açığa çıkar. Hâlimi olduğu gibi anlarsın. Aman, beni zahmete sokmayınız. Hâlime bırakınız beni. Kalp hâlin beni kahra uğratmak istiyor. Beni mağlûp etmek istiyor. Hâlbuki dünya işleri başımı aştı. Âhiret işleri kalbimi sardı. Allah Teâlâ'nın büyük tecellisi, sır âlemini kapladı. Sizlerle uğraşacak hâlim mi var? Bana yardımcı yok mu? Bana iyilikle yanaşacak kişi nerede? Kendi öz düşüncesi ile hâlimi soracak kimse yok mu? Yardımcım olduğu için kim Allah'a hamd eder? Herkes gibi benim de yardımcıya ihtiyacım olur. Hak Teâlâ'dan gayrı herkesin yardıma ihtiyacı vardır. Akıllı olunuz. Allah yoluna girenlere karşı iyi edep tavrı takınınız. Onlar, aşiretlerin bölüşmesi imkânsız olan kişilerdir. Beldeler onların hürmetine durur. Kullar onlar için esirgenir. Yeryüzü onların şerefine muhafaza edilir. Onlar olmasa sizin gösterişli hâlinizi kim neyler? Nifak ve şer hâliniz bir günde bu ülkeyi yıkar, batırır. Ey Allah'ın düşmanı münafıklar, Peygamber'in (s.a.v) sevmediği kimseler ve ateşe yanacak odunlar, sizin ne kıymetiniz var? Allah'ım, tevbemi kabul et. Onlara da tevbe nasib eyle. Beni ve onları ayıktır. Hem bana hem de onlara acı; rahmet nazarınla bak. Nefse verilen şeyde senin dahlin yoktur. Kadere senin hükmün geçmez. Sana düşen, duyguların kontrolüdür. Niyetin temiz tutulması, sana düşen vazifeler arasındadır. Bunu yaparsan, Hak tarafından iyi kimseler arasına yazılırsın. Kısmetler kaybolmaz. Gücüne, kuvvetine ve elinde bulunan fâni mala güvendiğin zaman gayb âleminden bir şey bekleme. * Allah'ım, sebeplere dayanmaktan sana sığınırız. Heveslere dalmaktan bizi koru. Boş alışkanlıkla olmayı bize nasib etme. Bütün, hâllerde Sen'den Sana sığınırız. “Rabb'imiz, bize dünyada iyilik ver. Âhirette iyiliğini esirgeme. Bizi ateşe atılmaktan koru.” (Bakara 201) “Allah'ın mahlukları arasında üç yüz Ebdal denilen has veli kulları vardır. Allah onların vesilesiyle hayat verir, öldürür. Onların yüzü suyu hürmetine yağmur yağdırır, belaları def eder.” (Aclunî, Keşful-hafa,1/33) Hz. Ömerin yağmur duasında hz. Abbas ile tevessülü. Müslüman olan insan baklava gibi tatlı olur ama cahil kalırsa turşulu baklava kadar ekşi olur. Tasavvuf ince insan yetiştirme sanatıdır. İnsanlar kaba insanlar odunlaşırlar. Cahillerle beraber oldukça cahilleşirler. Kelime hazneleri gittikçe daralır toplamlarına geçirmek zorunda kalırlar. Herhangi bir şeyi örneklendirmek istedikleri ellerinde bir çok düzgün seçenek olmasına rağmen en kötüyü ve en dip seçeneği tercih ederler en kötü kelimeyi tercih ederler. Kaliteli Müslümanlar örnek vereceği zaman mesela derler misali derler faraza derler diyelim ki derler bir şeyi örneklendirme on kelimesi vardır. Ama cahiller örneklendirmek istedikleri zaman sözde şöyle başlarlar atıyorum atıyorum ne ya ne atıyorsun oğlum sen. Başka bir cahil şöyle der sallıyorum ya ne sallama adamsın sen ya sallamak ne demek örneğinde mesela de farz de.
Hastalığın ve seferin oruç tutmamaya bir ruhsat olmasının delili şu Ayet-i Kerime'dir: "Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa (tutamadığı günler kadar) diğer günlerde kaza eder." (Bakara s. 184) İmam Muhammed el-Camius-Sağir kitabında şöyle der: Oruç tutmamaya ruhsat olan hastalık, oruç tutulması durumunda artma ihtimâli bulunan hastalıktır. Böyle bir hastalık sebebiyle oruç tutulmayabilir. Hatta bu halde iken tutulması durumunda ölüm veya bir aza kaybına sebep olacaksa oruç tutmamak vâcip olur. Zira bile bile kişinin kendini tehlikeye atması caiz değildir. Bu durumda Allâh (c.c.) hakkı olan vucubu yerine getirmek için tehlikeye girmiştir denilemeyecektir. Çünkü bu durumda oruç tutmak zaten vâcip değildir. Allâhü Teâlâ şöyle buyuruyor: "Ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın." (Bakara s. 195) İmâm ez-Zeylai, et-Tebyinü'l-Hakaik adlı eserinde şöyle demiştir: "Bir hastalığın oruç tutmamaya ruhsat olduğunu anlamanın yolu iki şeyden biridir: 1. Kişinin kendisinin zannına göre oruç tutarsa hastalığının artacağından ya da helâk olacağından korkması. 2. Müslüman ve işini iyi bilen bir doktorun hastanın oruç tutmaması gerektiğini söylemesi." İmâm el-Merginani sağlıklı kişinin hasta olma korkusu oruç tutmamaya ruhsat olmaz demiştir. Zannımızca uygun olan da budur. Zira kişi kendini bir iki gün denemelidir. Allâh (c.c.) en doğruyu bilendir. Hadis-i Şerif'te şöyle buyurulmuştur: "Özürsüz Ramazan'da bir gün oruç tutmayan, bunun yerine bütün yıl boyu oruç tutsa, Ramazan'daki o bir günkü sevâba kavuşamaz." (Sualli-Cevaplı İslâm Fıkhı, c.3, s.367-368)
Cenâb-ı Hakk âyet-i kerimede şöyle buyurur: (İbrahim (a.s.) ve İsmail (a.s.) şöyle dua ettiler) “Rabbimiz! İçlerinden onlara bir peygamber gönder; onlara âyetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları her kötülükten arındırsın. Şüphesiz, sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.” (Bakara s. 129) Beyzâvî, Hâzin ve Fahr-i Râzî'nin beyânlarına göre bu âyet-i celîlede “Resûl” ile kastedilen, âhir zaman peygamberi, bizim peygamberimiz Hz. Resûlullâh (s.a.v.)'dir. Zîrâ İsmâil (a.s.) ile beraber İbrâhim (a.s.)'ın neslinden Resûlullâh (s.a.v.)'den başka resûl gönderilmemiştir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)'in: “Ben babam İbrâhim (a.s.)'ın duâsı, İsa (a.s.)'ın müjdesi ve annemim rüyasıyım.” hadîs-i şerîfi bu mânâyı doğrulamaktadır. Resûlullâh (s.a.v.)'in annesi rüyasında, Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimiz'in doğması esnasında Hâne-i Saâdet'ten (Resulûllâh (s.a.v.) Efendimiz'in mübarek evinden) bir nûrun ışığı ile Şâm'da olan köşkleri ve konakları görmüştür. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, işte bu rüyaya işaret ederek: “Ben annemin rüyasıyım.” buyurmuşlardır. Bu âyet-i celîlede insanlığın eksikliğini tamamlamak için gerekli olan vasıfların tamamına Resûlullâh (s.a.v.)'in sahip olduğu beyân olunmuştur. Çünkü, ilk olarak, Şeriat'ın esasları olan âyetleri ümmetlerine okumak; ikinci olarak, ilâhî vahiy olan Kitâb'ın hükümlerini ve dînî meseleleri öğretip insanları cehâletten kurtarmak; üçüncü olarak, kulların dünya ve âhirete yönelik işleri için gerekli olan hikmeti öğretmek; şirk, putlara ibâdet gibi küfürlerden temizleyeceğini ve insanlığın muhtaç olduğu şeylerin tamamını yerine getirerek eksikliklerini tamamlayacağını beyân etmektedir. Bunların hepsi bu âyet-i celîlede anlatılmıştır. (Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Hz. İbrahim Halîlullâh (a.s.), s.11-12)
Ayeti Kerime'de şöyle buyrulur: "Öyle ise siz beni anın, ben de sizi anayım. Bana şükredin, nankörlük etmeyin." (Bakara s. 152) Cenâb-ı Allâh, bu ayette biz kullarını iki şeyle mükellef tutmuştur: Birisi zikir, diğeri şükür. Zikir, bazen dil ile, bazen kalb ile, bazen de azâlarla olur. İnsanların Allâh (c.c.)'u dilleriyle zikretmeleri (anmaları), hâmd, tesbih, medh ve Kur'an'ı okumakla olur. Allâh (c.c.)'ı kalb île zikir ise üç türlüdür: 1. O (c.c.)'un zatına ve sıfatlarına delâlet eden deliller üzerinde ve bu delilleri cerh eden şüphelere cevâp üzerinde tefekkür etmek. 2. Hâkk Teâlâ'nın insanlara verdiği mükellefiyetlerinin, ahkâm, emir ve yasaklarının, va'ad ve vaîdînin nasıl olduğunu gösteren deliller üzerinde düşünmek. İnsanlar mükellefiyetlerin nasıl olduğunu bilip, onların yerine getirilmesi halinde olan va'ad-i ilâhî ile yerine getirilmemesi halinde olan vaîd-i ilâhiyi (tehdidi) bildiklerinde, o mükellefiyetleri yerine getirmek onlar için kolaylaşır. 3. Allâh (c.c.)'un mahlûkatının sırları üzerinde düşünmek. Bu düşünce ile mahlûkatın her zerresi kutsî âlemin karşısında bulunan cilalı bir ayna gibi olur. Kul, o aynaya baktığı zaman, kulun bakışının ışıkları o aynadan celâl âlemine yansır. İşte bu makam, sonsuz mertebeleri olan bir makamdır. İnsanların, Allâh (c.c.)'u uzuvları ile zikretmelerine gelince; bu, onların uzuvlarının emrolundukları işlerle iyice meşgul olması ve nehyolundukları amellerden tamamen uzak kalmalarıdır. İşte bu manada olmak üzere Allâhü Teâlâ, "Allâh'ın zikrine koşun" (Cum'a s. 9) ifâdesi ile namazı "zikir" diye adlandırmıştır. Bundan dolayı Cenâb-ı Allâh'ın "Beni anın" ifâdesindeki, emr-i ilâhî bütün taat türlerini içine almaktadır. (Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu'l-Ğayb, c.4, s.71)
“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.O ateşin başında gayet katı, çetin, Allah'ın kendilerine verdiği emirlere karşı gelmeyen ve kendilerineemredilen şeyi yapan melekler vardır.” Tahrim 6“Ey inkâr edenler! Bu gün özür dilemeyin! Siz ancak yapmakta olduklarınızın karşılığını görüyorsunuz.” 7Dünyadaki ateşler taşı yakamaz. Cehennem ateşi nasıl bir ateş ki yakıtı insan ve taş?“Keşşâfda, bu ifadeye, "Günahları terkedip, taatları yapmak ve ailenizi, kendinizi sorumlu tuttuğunuzşeylerle sorumlu tutmanız suretiyle, koruyun" manası verilmiştir. Yine bu ifadeye, "Kendinizi, nefsinizidavet ettiği şeylerden koruyun. Çünkü nefis, size kötü şeyleri emreder" manası verilmiştir."Bu ateşin başında iri gövdeli, sert tabiatlı melekler vardır." Cenâb-ı Hakk bu ifadeyle, on dokuzzebânî (cehennem bekçisi melek) ile onların yardımcılarını kastetmiştir. Bunlar, alabildiğine büyük, haşin vesert meleklerdir. Onların bu şekilde yaratılmış olmaları yadırganacak bir şey değildir. Yahut da onlar, Allah'ındüşmanlarına karşı, alabildiğine şiddetli, Allah dostlarına karşı alabildiğine merhametli oldukları için,hilkatlerinde değil de işlerinde böyle serttirler. Nitekim Hak teâlâ (mü'minleri vasfederken), "(Onlar),kâfirlere karşı alabildiğine sert; birbirlerine karşı ise son derece merhametlidirler" (Fetih 29) buyurmuştur.Ayetteki, "Ne emrolundular ise onu yaparlar" ifadesi. işin gerektirdiği ortamdan ötürü onların, çok çetin vesert olduklarına delâlet eder. Çünkü onlar Allah'ın emirlerini yerine getirme ve düşmanlarından intikamalma hususunda asla şefkatli davranmazlar. Burada, meleklerin, âhirette, Allahü teâlâ'nın emir ve yasaklarıile mükellef olmaya devam ettiklerine bir işaret vardır. Çünkü onlardan sâdır olacak isyan. Allah'ın emir veyasağına muhalefet olur."Ey kâfirler, bugün özür dilemeyin" buyurmuştur ki bu, "Onlara, "Bugün mazeret beyan etmeyin" denilecek"takdirindedir. Çünkü mazeret beyan atmek, tevbe etmek demektir. Tevbe ise, cehenneme girdikten sonra,artık makbul değildir. Binâenaleyh mazeret beyan etmek, onlara bir fayda vermez. yani, "Sizin yapmışolduğunuz o kötü amelleriniz, hikmet-i ilahiyye gereği size bu azabı gerekli kılmıştır."Allahü teâlâ, "Eğer yapamazsanız, ki kesinlikle yapamayacaksınız, o halde yakıtı insanlar ve taşlar olan oateşten korununuz. Zira o, kâfirler için hazırlanmıştır" (Bakara, 24) buyurarak, cehennemin kâfirler içinyaratıldığını bildirmiştir. Öyleyse burada, mü'minlere böyle hitap etmesinin hikmeti nedir? Deriz ki:Fasıkların derekeleri, kâfirlerin derekelerinin üstündedir. Çünkü fasıklar da kâfirlerle birlikte, aynı yerde,yani cehennemdedirler. Bundan dolayı mü'minlere, "Bu ateşin kendileri için hazırlandığı kimselerlebirlikte olmamanız için, fısk-ı fücurdan (günahtan) alabildiğine kaçınmak suretiyle kendinizi bu ateştenkoruyun" denmiştir. Bu hitapla, Cenâb-ı Hakk'ın onlara, mürtedlikten korunmalarını emretmiş olması dauzak bir ihtimal değildir.” RaziAli (radıyallahü anh), Katade ve Mücahid şöyle demişlerdir: Yaptığınız işlerle kendinizi koruyunuz, onlarayapacağınız tavsiyelerle de aile halkınızı koruyunuz.el-Kuşeyrî'nin zikrettiğine göre bu âyet-i kerîme nazil olunca, Ömer (radıyallahü anh) şöyle demiş:Ey Allah'ın Rasûlü! Haydi kendimizi koruduk diyelim. Peki aile halkımıza ne yapabiliriz?' Peygamber şöylebuyurdu: "Allah'ın size yasakladığı şeylerden onları alıkoyarsınız, Allah'ın emrettiklerini onlara daemredersiniz.""Sen aile halkına namazı emret, kendin de sabırla ona devam et" (Taha, 20/132)"Önce yakın akrabanı uyar." (eş-Şuara, 26/214)"Çocuklarınıza yedi yaşında namaz kılmalarını emrediniz. (Kılmazlarsa) on yaşında onları (hafifçe)dövünüz ve yataklarını birbirinden ayırınız." Ebû Dâvûd, I, 133; Hâkim“Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürüsünden sorumludur. İnsanların başındaki İmâm (İslâm devletininyöneticisi) bir çobandır ve o, onlardan sorumludur. Adam aile halkı üzerinde bir çobandır ve onlardansorumludur."
Ayet ve hadislerde bildirildiğine göre muhakkak ki kafire ve küfri nifak işleyen kimselere sonsuza dek sürecek azap vardır. Ahmed b. Hanbel'in Bera b. Azib'den rivayet edip Ebu Uvane'nin "Kabir sualleri hakkında" adlı kitabında sahih dediği uzunca hadisin son kısmında: "Sonra onun (kabirde azap gören kişi) için ateşten bir delik açılır. Kıyamete kadar bu delikten o kişiye duman ve azap gelir." Başka bir rivayette de şöyledir: "Sonra onun (kabirde azap gören kişi) için sağır, dilsiz ve kör bir adam gelir. Onda demirden bir çubuk vardır. Onunla bir dağa vursa dağ un ufak olur. Bu çubukla ölüye bir darbe vurulur ve ölü paramparça olur. Sonra kabirdeki adam eski şekline döner, ve azap bu şekilde tekrarlanır." Bu konuda bildirilen ayetler şunlardır: "Onlar (kafirler) ateşten çıkmayacaklardır." (Bakara s. 167) "Deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar cennete girmeyecekler." (A'raf s. 40) "Onlar tam olarak ölmezler. Onlardan azap da hafifletilmez. Kafirleri işte böyle cezalandırırız." (Fatır s. 3)" Toprağa sıkıştır denilir. O, ölü üzerine kapanır ve ölünün uzuvları, birbirine geçer. Allâh onu yattığı yerden diriltinceye kadar ona bu şekilde azap edilir. Tirmizi'nin Ebu Said'den rivayet ettiği hadis şöyledir: "Yer onun üzerine kapanır ta ki uzuvları birbirine geçinceye dek. Ona yetmiş tane ejderha hazırlanır. Onlardan her biri yeryüzüne bir üflese ondan hiçbir şey kalmaz. İşte bu ejderhalar o ölüye hesap için tekrar dirilinceye dek ateş püskürtüp tırmalar." Bu haberlerin verdiği ortak mana ise kafirlerin her birine değişik şekilde azap edilmesidir. (İbn Hacer Askalani , Kabir Alemi , s.1)
Oruç, Allâhü Teâlâ'nın, kullarına farz kılmış olduğu bir farizadır, İslâm'ın beş rüknünden dördüncüsü olup çok büyük bir ehemmiyete sahip bulunmaktadır. Allâhü Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ey îmân edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi oruç tutmak size de farz kılındı. Umulur ki böylece günah ve fenalıklardan korunursunuz.” (Bakara s. 183) Ebû Hureyre'nin (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Kim, îmân ederek ve karşılığını Allâh'tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhârî) Yine Ebû Hureyre'nin (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Muhammed'in nefsinin, yedinde olduğu Zât'a yemin ederim ki; muhakkak oruçlu kimsenin ağız kokusu Allâh'ın nezdinde misk kokusundan daha hoştur.” (Buhârî) Hz. Enes'in (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Oruç tutan kimselerin ağızlarından misk kokusu yayılmaktadır ve kıyamet günü kendileri için arşın altına muazzam bir sofra kurulur da insanlar şiddet içinde bulunurlarken onlar, oradan yerler.” (Ed-Dürrü'l-Mensûr) Başka bir rivayette de şöyle denilmektedir: “Oruç tutanlar için muazzam bir sofra kurulur, insanlar hesapta iken onlar yemekte bulunur, insanlar derler ki: “Ey Rabbimiz! Bizler hesaba çekiliyoruz, onlar ise yemekle meşguller.” Bunun üzerine Râb Teâlâ şöyle buyurur: “Onlar daima oruç tutarlarken sizler daima yemek yiyordunuz, onlar daima geceleri ibadetle ayakta iken sizler daima uyuyordunuz.” (Buhârî) (Eşref Ali et-Tehânevî, Hanefi İlmihali, s.327-328)
Kur'ân'ın yalnızca mealini okumak, âyetlerdeki edebî yönden incelikleri ve iniş sebepleri bilinmediği zaman, yanlış anlaşılmalara neden olabilir. Bu sebeple, mealle birlikte yüzyıllardır Müslümanların çoğunluğunun sevgisini kazanmış büyük müfessirlerin tefsirlerini okumak daha uygun görülmüştür. Bir örnek ile izah edelim: Urve (r.a.) Merve arasındaki sa'yı, haccın vâciplerinden kabul etmiyordu. Çünkü o: “Safa ile Merve şüphesiz Allâh (c.c.)'nun nişanlarındandır. Her kim Beytullah'ı ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde bir günah yoktur. Her kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa şüphesiz Allâh onu bilir, karşılığını verir.” (Bakara s. 158) mealindeki bu âyetten anlaşılan şudur: Hacc veya umre yapılırken Safa ile Merve arasındaki sa'y yapmanın sakıncası yoktur; insan dilerse yapmaz, herhangi bir şey lâzım gelmez, diyordu. Ancak, Buhâri'nin rivâyet ettiği gibi, Urve (r.a.), Hz. Âişe (r.anhâ)'ya şöyle dedi: “Yukarıda mealini verdiğimiz âyeti okuyarak Safa ile Merve arasında sa'y etmenin bir sakıncası yoktur. emrince sa'y farz değildir.” Hz. Âişe (r.anhâ) de: Ey bacımın oğlu, çok kötü söyledin; eğer söylediğin gibi olmuş olsaydı, âyet şöyle olacaktı: “La” harfinin, “Cunahe” kelimesinin başında değil; “Yetufu'” kelimesinin başında olması gerekirdi. Hâlbuki âyetin iniş sebebi şöyledir: Bu âyet, Ensar hakkında nazil oldu. Onlar, İslâm'dan evvel hacc yaparlarken Müselsel denilen yerde dikilen putu ziyaret ederlerdi. Onlar, İslâm'dan sonra hacc yaparlarken Safa ile Merve'yi ziyaret etmekten çekiniyorlardı. Bu durumu Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz'e sorduklarında, Yüce Allâh, bu âyeti nazil buyurdu ve Resûlullâh (s.a.v.) de sünnet yoluyla Safa ile Merve arasında s'ay etmeyi vâcib kıldı. İkisinin arasındaki tavafı terk etmek hiçbir kimseye câiz değildir. (Misvak Neşriyat, Hakk Dinin Batıl Yorumları'na Cevaplar, s. 131)
Ikrime, Ibn Abbas'tan naklen şöyle anlattı: "İki şey var ki, şeytandandır. İki şey de var ki, Allâh'tandır. Sonra şu ayeti okudu: "Şeytan sizi fakir olacaksınız diye korkutur. Size cimriliği ve sadaka vermemeyi telkin eder. Allâh ise size katından bir mağfiret ve bir lütuf vaat eder..." (Bakara 268) Yâni: Size ibadeti ve sadaka vermenizi emrediyor. Tâ ki, mağfiretine ve fazlına nail olasınız."... Allâh'ın fazlı boldur. Sadaka verene yapacağı ihsanı bilir." (Bakara 268) " Ibn Büreyde, babasından naklen, Resûlullâh (s.a.v.)'ın şöyle buyurduğunu anlatır: "Bir kavim, ahdini bozarsa, Allâhü Teâlâ onları anarşiye uğratır. Bir kavim içinde kötülükler açıktan işlenirse Allâhü Teâlâ onlara ölümü musallat eder. Bir kavim zekâtı vermezse Allâhü Teâlâ onlara yağmur yağdırmaz." Dahhâk, Nezzal b. Sebre'nin şöyle dediğini anlattı: Cennetin kapısına şu üç yazı yazılmıştır. Birinci satırda: Allâh'tan başka ilah yoktur. Muhammed, Allâh'ın Resulüdür. İkinci satırda: Günâhkâr ümmet, bağışlayıcı Râb. Üçüncü satırda: Yaptığımız iyiliklerin karşılığını bulduk. Önden gönderdiğimizin kârını kazandık. Terkettiğimizin de zararını gördük. Şöyle anlatıldı: Beş şeyi yapmayana Allâh beş şeyi yapmaz: 1. Zekâtını vermeyenin malını Allâh korumaz. 2. Sadaka vermeyene Allâh afiyet vermez. 3. Devlete vergisini vermeyene Allâh arazisinin bereketini vermez. 4. Duâ etmeyince Allâh icabet etmez. 5. Namaza tembel davranana Allâh ölümünde de "La ilahe illallâh" kelime-i tevhidini söyletmez. Ibn Mes'ud (r.a.) şöyle der:Bir kimsenin hayatta iken bir dirhem sadaka vermesi ölüm halinde iken yaptığı yüz dirhemlik vasiyetten üstündür. (Ebu'l-Leys es-Semerkandi , Tenbihü'l- Gafilin s.357-358)
Cenâb-ı Allâh'ın kudsî hadisi olan, "Kul, besmeleyi okuduğunda, Allâh: "Kulum beni zikretti" der." ifadesinde birçok hüküm vardır. Cenâb-ı Hakk; "Beni zikredin ki, Ben de sizi zikredeyim" (Bakara 152) buyurur. İşte burada kul, Cenâb-ı Allâh'ı zikretmeye yöneldiğinde şüphesiz ki Cenâb-ı Hakk, onu kendisini andığı bir toplumdan daha hayırlı bir toplulukta anar. Bu, zikir makamının, kullukta çok yüce ve şerefli bir makam olduğunu gösterir. Çünkü geçen ayette, Cenâb-ı Allâh, önce kulun zikrini mevzubahis etmiştir. Yine bu zikir makamının mükemmel bir makam olduğuna Cenâb-ı Hakk'ın, zikri emrederek şöyle buyurması da delâlet eder: "Beni zikredin ki, Ben de sizi zikredeyim." Cenâb-ı Hakk ayet-i kerimelerde şöyle buyurmuştur: "Ey imân edenler Allâh'ı çokça zikredin." (Ahzâb 41) "Onlar ayakta iken, otururken ve yanları üstünde yatarlarken hep Allâh'ı (hatırlayıp) zikrederler." (Âl-i İmrân 191) "Takvaya erenler, kendilerine şeytandan bir ârıza iliştiği zaman, iyice düşünürler. Bir de bakarsın ki onlar (hakikati) görüp bilmişlerdir." (A'râf 201) Görüldüğü üzere Cenâb-ı Hakk, kulluk makamlarından olan, zikir makamı üzerinde durduğu kadar hiçbir şeyin üzerinde durmamıştır. O'nun kudsî hadisteki, "Kulum beni zikretti" sözü "Allâh" lâfzının Cenâb-ı Hakk'ın kendine mahsus zatı için bir alem (özel) ismi olduğuna delalet eder. (Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu'l-Ğayb, c.1, s.380-381)
Şeytan kelimesi, uzaklaşmak anlamına gelen “şe-tane” kelimesinden türetilmiş ve Allâh (c.c.)'un rahmetinden uzak olduğu için iblise kötü bir isim olarak verilmiştir. İtaat eden kişi ise, Allâh (c.c.)'a yakındır. Cenâb-ı Hâkk şöyle buyurmuştur: “Secde et yaklaş.” (Alak s. 19) Allâh (c.c.) da sana yakındır. Bu hususta şöyle buyurmuştur: “Kullarım (Habîbim) sana beni sorunca haber ver ki işte ben muhakkak yakınımdır.” (Bakara s. 86) “Racim” kelimesine gelince, lânet ve bahtsızlık okuyla vurulmuş olması manasında, mercûm (lânetlenmiş, taşlanmış) demektir. Sana gelince, ey mü'min, sen mutluluk ipine tutunmuşsun. Nitekim Cenâb-ı Hâkk şöyle buyurur: “…onları “takva” sözü üzerinde durdurdu.” (Fetih s. 26) Bu, Cenâb-ı Hâkk'ın, şeytanı kendisinden uzaklaştırdığı ve kovduğuna, seni de kendisine yakın kıldığına delalet etmektedir. Sonra Cenâb-ı Hâkk uzaklaştırdığı şeytanı, kendisine yaklaştırmayacağını haber vermiştir. Zira O (c.c.), şöyle buyurmuştur: “Hayır, sen Allâh'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.” (Fatır s. 43) Böylece Cenâb-ı Hâkk seni kendisine yakın kılınca, seni kovmayacağını ve seni rahmetinden uzaklaştırmayacağını bildirmiş olmaktadır. “Şeytan” bir isimdir; “Racîm” ise sıfattır. Allâhü Teâlâ, sadece isimle yetinmemiş, onun sıfatını da zikretmiştir. Böylece Allâh (c.c.) sanki şöyle demekte: “Bu şeytan binlerce yıl bizim hizmetimizde bulundu. Sen, hiç onun bize zarar verdiğini ya da bize kötülüğü dokunacak bir iş yaptığını duydun mu? Bununla birlikte biz onu lânetledik, hatta huzurumuzdan tard ettik. Sana gelince, bu şeytan seninle bir an otursa, seni ebedî ateşe atar. Öyleyse niçin onu kovmak ve lânetlemekle meşgul olmuyorsun. O halde haydi “Euzü billahi mine'ş-şeytani'r-racim” de. (Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu'l-Ğayb, c.1, s.127-128)
Âlimler, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in vârisleridir. Âlimlerin vâris olmasından, beyân konusunda vâris olduğu kimsenin yerini almaları lâzım gelir. Peygamber (s.a.v.)'e beyân farz olduğuna göre, aynı şekilde vârise de farz olacaktır. Tebliğin esası, şer'î hükümlerin açıklanmasıdır. Tebliğden sonra, âlimler tarafından yapılan tebliğ de, ilk tebliğ gibidir. Âlimlere nisbetle bu konuda gelen deliller çoktur. Allâhü Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Gerçekten, Allâh'ın indirdiği Kitap'tan bir şeyi gizlemede bulunup, onu az bir değere değişenler var ya, onların karınlarına tıkındıkları ancak ateştir." (Bakara s. 174) "Hâkkı bâtıla karıştırmayın ve bile bile hakkı gizlemeyin." (Bakara s. 42) "Allâh tarafından kendisine bildirilen gerçeği gizleyenden daha zâlim kim olabilir." (Bakara s. 140) Hadis-i şeriflerde de şöyle buyurulur: "Dikkat edin! Burada bulunanlarınız, bulunmayanlara tebliğ etsin." (Buhârî) "Hased (gıpta) ancak iki kişi hakkında caizdir: Birincisi, Allâh (c.c.)'un kendisine mal verdiği ve o malı hak yolunda harcamaya muvaffak kıldığı kimsedir, ikincisi de, Allâh (c.c.)'un kendisine hikmet (ilim) verdiği kimsedir; onunla âmel eder ve onu öğretir." (Buhârî) "Kıyâmet alâmetlerinden biri de, ilmin kaldırılmış olması ve cehaletin ortaya çıkmasıdır." (Buhârî) Yani eğer âlimlerin mevcut olması sebebiyle ilim mevcut olsaydı, kendilerine düşen görev gereği olmak üzere o ilmi izhâr ederler ve böylece cehâlet ortaya çıkmazdı. Bu da, âlimlerin görevinin ilmi yaymak olduğunu gösterir. Bu konuda vârid olan hadisler pek çoktur. Beyân görevinin âlimler üzerine vacip olduğunda herhangi bir görüş ayrılığı yoktur. Beyân ise, gelen nasslara ve yönelen yükümlülüklere ait ilk açıklamaları kapsar. (Şatıbi, el-Muvâfakat; İslâmi İlimler Metodolojisi, c.3, s.290-291)
Fâili meçhul,tartışmalara yol açan bir katl hâdisesi, Musa (a.s)'a arzedilmiş o da kimde bilgi varsa bize bildirsin diyerek halka seslenmiş, hiç kimsede bir bilgi bulunmadığı görülünce, Râbbinden sorup öğrenmesi istenilmişti. Bunun üzerine Yüce Allâh onlara bir inek boğazlamalarını emretmişti. Kur'ân'da şöyle açıklanır: "Bir zaman da Musa kavmine: Allâh size her halde bir inek boğazlamanızı emrediyor!" demişti. Onlar:"Bizi eğlence mi ediniyorsun?" demişti. Musa da:"Ben câhillerden olmaktan Allâh'a sığınırım!" demişti. (Onlar, öyle ise) bizim için Râbbine duâ et de onun ne olduğunu (kaç yaşında olacağını) bize iyice açıklasın." demişlerdi. (Musa):Allâh diyor ki: o, ne çok yaşlı ne de pek genç değil, ikisi ortası bir dinç (inek)tir.Artık emrolunduğunuz şeyi yapınız!" demişti. (Onlar, tekrar): Bizim için Râbb'ine duâ et de onun rengi nedir? bize tam açıklasın?" dediler.O da: (Râbb'im) diyor ki: O, bakanlara ferahlık verecek sapsarı bir inektir!" demişti.Onlar:Bizim için Râbb'ine duâ et de o nedir? Apaçık anlatsın bize.Çünkü bizce bir çok inekler birbirlerine benzerler.Allâh dilerse (istenilen ineği bulmaya) muvaffak oluruz." demişlerdi. (Musa): Râbbim buyuruyor ki: o, ne boyunduruğa koşulup arâzi sürecek, ne ekin sulayacak bir inek değildir, salmadır.Hiç alacası da yoktur." dedi. Onlar: “İşte şimdi hakikati getirdin (vasfını tam bildirdin) dediler.Bunun üzerine o ineği (bulup) boğazladılar ki az kaldı (bunu) yapmayacaklardı. Hani siz bir kimse öldürmüştünüz de onun (katili) hakkında birbirinizle atışmıştınız.Halbuki Allâh sizin gizleyecek olduğunuz şeyi açığa vurandı.Onun için biz ona (Öldürülen adama, boğazlanan ineğin) bir parçası ile vurunuz!" demiştik. İşte Allâh böylece ölüleri diriltir size ayetlerini gösterir. Gerekir ki aklınızı başınıza alasınız." (Bakara s. 67-73) Boğazlanan ineğin bir parçasıyla vurulunca maktul diriltildi. Musa (a.s.) kimin öldürdüğünü sordu. O da kimin öldürdüğünü haber verdikten sonra ölü haline döndü. (M.Asım Köksâl, Peygamberler Tarihi, s.83-84)
İslâm âlimleri abdestsiz ve cünüp olanların, hayız görenve yeni doğum yapan kadınların kalple ve dille Allâh (c.c.)'uzikredebilecekleri konusunda fikir birliği etmişlerdir. Burada "zikretmekten" maksat Sübhânallâh, Lâilâhe illallâh,Elhâmdülillâh, Allâhü ekber demek, Resûlullâh (s.a.v.)'esalâtü selâm getirmek ve duâ etmektir.Cünüp olan, hayız gören ve yeni doğum yapan kadınların Kur'ân-ı Kerîm'den az veya çok bir bölümü, hatta birayetin bir kısmını okumaları haramdır.Abdullah ibni Ömer (r.a.)'den rivayet edildiğine göreResûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Âdet gören kadınve cünüp olan kimse, Kur'ân-ı Kerîm'den bir şey okuyamaz."Cünüp olanlar ile hayız gören kadınlar, bir sıkıntı vefelâketle karşılaştıkları zaman aşağıdaki ayet-i kerîmeleriduâ niyetiyle okuyabilirler:"İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn. Bizim bütün varlığımız Allâh'ındır ve sonunda yine O'na döneceğiz."(Bakara s. 156)Onlar binite binerken şu ayet-i kerîmeyi duâ niyetiyleokuyabilirler: "Sübhânellezî sehhara lenâ hâzâ vemâkünnâ lehû mukrinîn. Bu biniti bizim hizmetimize veren Allâh her türlü kusurdan uzaktır. Yoksa bizim bunagücümüz yetmezdi." (Zuhruf s. 13)Duâ ederken de şu ayet-i kerîmeyi okuyabilirler:"Râbbenâ âtinâ fiddünyâ haseneten ve filâhireti haseneten ve kınâ azâben nâr. Allâhım! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabındankoru." (Bakara s. 201)Cünüp olanlar ile hayız gören kadınlar Kur'an okumayıdüşünmeden, duâ niyetiyle veya böyle bir niyeti olmadan"bismillâh", "Elhamdülillâh" diyebilirler. Bunları Kur'an okumak niyetiyle söylerlerse günâhkâr olurlar. (İmâm Nevevî, el-Ezkâr, c.1, s.31-33)
“Kullarım, beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki), gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince, duaedenin duasına cevap veririm. O hâlde, doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana imanetsinler.” Bakara 186Kullarım sana beni sorarlarsa, şüphesiz ben yakınımdır” yani de ki: Ben yakınımdır. Bu, kulların işlerini vesözlerini eksiksiz şekilde bilmesinin ve hâllerinden en yakınlarındaki biri gibi haberdar olmasının temsilidir."Dua edenin dua ettiği zaman duasına icabet ederim” yakınlığı akıllara yerleştirmekte ve dua edene icabetedeceğine vaattir. "Öyleyse onlar da bana icabet etsinler” onları îmana ve taâta çağırdığım zaman, nitekimmühim işleri için bana dua ettikleri zaman da onlara icabet ediyorum.“Kullarına zikir olan tekbiri ve şükrü emredince, lütfunun ve rahmetinin kullarına yakın olduğunu; onlarınzikir ve şükürlerinden haberdar olduğunu; kullarının nidalarını duyup, dualarını kabul edip, ümidlerini boşaçıkarmayacağını beyan etmiştir.Görmüyor musun ki İbrahim (aleyhisselâm) dua etmek isteyince, önce Cenâb-ı Allah'ı medh-ü sena etmişve, "O beni yaratan ve bana hidayet edendir. Bana yediren, bana içiren O'dur. Hastalandığım zaman banaşifa veren O'dur. Beni öldürecek, sonra beni diriltecek Odur. Kıyamet günü kusurlarımı bağışlayacağınıumduğum da O (Rabb)dir." (Şuara, 78-82)demiştir. Bütün bunlar, Hazret-i İbrahim'in Allahü teâlâ'ya medh-üsenalarıdır. O bunlardan sonra duaya başlayarak, "Ya Rabbi, bana hüküm (hikmet) nasîb et ve benisalihlere kat" (Şuara, 83) demiştir. Burada da aynı şekilde Cenâb-ı Allah ilk önce tekbiri emretmiş, dahasonra da duayı emretmiştir.
İman, dil ile ikrar ve kalp ile tasdiktir. Tek başına ikrar iman kâbul edilmez. Çünkü, tek başında ikrar, iman addedilse idi; münafıkların tamamı mü'min olurdu. Aynı şekilde sadece kalbin idrak etmesi (tasdik) de iman olmaz. Eğer bu durum tek başına yeterli olsa idi, Ehl-i Kitab'ın tamamı mü'min olurdu. Halbuki Allâhü Teâlâ dilleriyle ikrar eden münafıklar hakkında şöyle buyurmaktadır; “Allâh o münafıkların hiç şüphesiz yalancılar olduklarına şahadet eder.” (Münafikun s. 1) Ehl-i Kitap hakkında ise varit olan ayet şöyledir: “Kendilerine kitap verdiklerimiz peygamberi, oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar.” (Bakara s. 146) Ne var ki bunu kâbullenip dilleriyle ikrar etmezler. İman ne artar ne de eksilir. Çünkü imanın azalması ancak küfrün artması ile; artması da ancak küfrün azalması ile tasavvur edilebilir. Bu durumda, bir kişinin aynı anda mü'min ve kafir olması nasıl mümkün olur? Mü'min, gerçek anlamda inanan, kafir de hakiki manada inkar edendir. İmanda şüphe olmaz. Tıpkı küfürde olmadığı gibi. Bu bağlamda Cenâb-ı Hâkk şöyle buyurmaktadır: “İşte onlar gerçekten mümindirler.” (Enfal s. 4) ve “İşte onlar gerçekten kafirdirler.” (Nisa s. 151)Efendimiz (s.a.v.) ümmet kadrosuna dahil olan günâhkarların tamamı gerçekten mü'mindir, kafir değillerdir. Amel imandan ayrı, iman da amelden farklıdır. Şöyle ki; amel mükellefiyetinin mü'minden kalktığı birçok zaman vardır. Fakat bu durumda imanın ondan gittiği söylenemez. Hayızlı kadın namaz kılmaktan muaf kılınmıştır. Böyle bir kadın için “Allâh (c.c.) onun kalbinden imanı çıkarmıştır ve ona imanı terk etmeyi emretmiştir” denemez. Şeriat o kadına; “Orucu bırak, sonra tutmadığın günleri kaza et” der. Kadına; “İmanı terk et, sonra kaza edersin” denmesi caiz değildir.(www.imamiazam.com)
Bütün yönler Allâh (c.c.)'un mülküdür. Kıble demek, bir mekânın Allâh (c.c.)'a tahsis edilmesi, Allâh (c.c.)'un yalnız orada bulunması demek değildir. Hüküm, tasarruf ve emir hep Hâkk Teâlâ Hazretlerinindir. Bizi her nereye yöneltirse biz oraya yöneliriz. Tâat, Hâkk Teâlâ Hazretlerinin buyruğunu tutmaktır. Eğer her gün bir tarafa yönelmeyi buyursa biz o yana yöneliriz. Allâhu Teâlâ dilediği kimseyi sırât-ı müstakime yöneltir. Önce Beytu'l-Mukaddes'e ve sonra Kâ'be'ye döndürmek hikmet icâbı; barış, dirlik ve düzenin iktizâsı üzere bir fiildir ki, ümmetine çok büyük bir inayettir. Zira kendisinin halîli olan İbrahim (a.s.)'ın kıblesine hidayet eyledi, demektir.Âişe (r.anhâ) buyurmuştur ki: “Hiç şüphesiz Yahudi tâifesi bize üç nesnenin müyesser olduğuna hased ettikleri gibi hiçbir şeye hased etmezler. Bu üç şey şudur:1. Hâkk Teâlâ Hazretleri bize cuma gününü ihsan buyurdu. Onlara nasîb olmayıp bize müyesser olduğu için gayet huzursuzdurlar.2. Kâbe-i Muazzama bize kıble olduğu için de hased ederler.3. İmâmın arkasında “âmin” dediğimiz için de bize hased ederler. Kıble Kâ'be'ye döndükten sonra bâzı Müslümanlar: “Şimdiye dek bizim Beytü'l-Mukaddes'e doğru kıldığımız namazlar nice olur? Ayrıca Beytü'l-Mukaddes'e namaz kılıp da Kâ'beye kılmadan ölüp giden kardeşlerimizin halleri ne olacaktır?” dediler. Yâni onların tamamlanmaya muhtaç bâzı noksanları var mıdır? diye tereddüt ettiler. Bunun üzerine Hâkk Teâlâ Hazretleri: “Allâh sizin îmânınızı zâyi etmez” (Bakara s. 143) ayet-i kerîmesini göndererek kalblerinde şüphe kalmaması için müslümanları teselli etti.(İmâm Kastalâni, Mevahib-ü Ledünniye, s.119-120)
AB VARAHLUTIR - Á FERÐ OG FLUGI - BÍLAPUNKTURINN - BÍLJÖFUR - TORFÆRUAPPIÐBragi fékk til sín Pétur Bakara, Sigga Braga og Bogga á rallýbílasýningunni í vor. Allir kepptu þeir um Íslandsmeistaratitilinn í ralli árið 2008.
“Bilesiniz ki, Allah'ın dostlarına hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.” (Yunus 62)“Onlar iman etmiş ve Allah'a karşı gelmekten sakınmış olanlardır.” 63“Korku ancak gelecekle ilgili olur, yani ileride korkutan bir şeyin meydana gelmesinden dolayı korkulur. Hüzün ise ancak geçmişte olan birşeyle ilgili olur. Bu, ya geçmişte insanın hoşuna gitmeyen birşeyin meydana gelmiş olmasından ötürü, yahut da arzu edip sevdiği bir şeyi elde edememiş olmasından dolayı olur.Bazı muhakkikler şöyle demişlerdir: "Veliler için, korku ve hüznün olmamasının söylenmesi, ya onlar bu dünyada iken olur, yahut ahirette iken olur. Birincisi, şu sebeplerden ötürü olamaz;Bu, dünyada olmaz. Çünkü burası, korku ve keder yurdudur. Hele mü'min, Hz. Peygamber (s.a.s)'in şuhadislerinde de buyurduğu gibi, bundan hiç kurtulamaz: "Dünya, mü'minin (adetâ) hapishanesi, kâfirin de cennetidir"“İman etmek" kelimesi nazarî kuvvetin {tefekkür kuvvetinin) mükemmelliğine, "takvaya ermek" tabiri de amelî kuvvetin mükemmelliğine işarettir. Burada bir başka husus da, imanın, itikad ve amelin toplamına hamledilmesidir. Sonra biz "velî"yi, bütün bu hususlarda ittikâ sahibi olarak tavsif ederiz. Takva, ilim hududunda olur ve o hududu aşar. Çünkü Allah'ın celâli, beşer aklının ihata edip kavrayamayacağı derecede yücedir. Binâenaleyh sıddîk, Allah Teâlâ'yı, celâl sıfatlarından bir sıfatla tavsif ettiğinde, Allah'ın kemâl ve celâlinin, kendisinin bildiğine münhasır olmasından tenzih eder. Yine o, Allah'a ibadet ettiğinde Allah'ı,böylesi bir hizmet ve ibadete layık olmaktan tenzih eder. (Yani O'nun pek çok mükemmel tarzda yapılacak ibadetlere müstehak olduğunu düşünür.) Böylece o kimsenin devamlı olarak havf ve takva makamındaolmuş olduğu sâbıt olur.Hz. Ömer (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)'in: "Onlar, aralarında bir akrabalık ve alıp-verecekleri bir malolmadığı halde, birbirlerini Allah için seven kimselerdir. Allah'a yemin olsun ki onlann yüzleri nurdur ve insanlar korkup hüzünlendikleri zaman, onlar korkup hüzünlenmezler" dediğini ve bu ayeti okuduğunu rivayet etmiştir.Yine, Hz. Peygamber (s.a.s)'in: "Onlar öyle insanlardır ki, onları görenler Allah'ı hatırlarlar" buyurduğu rivayet edilmiştir. Bunun sebebi şudur: Onlarda görülen, huşu ve huzû alâmetlerinden ötürü, bir de Hak Teâlâ onlar hakkında, "Secde izinden nişanları yüzlerindedir" (Fetih, 29) buyurduğu için, onların bütün bakıp müşahede edişleri, ahireti hatırlamaya yöneliktir.Herşeyin "velî"si, ona yakın olan demektir. Allah'a mekân ve cihet bakımından yakın olmak imkânsızdır. O halde ona yaklaşmak, ancak insanın kalbi, Hak Teâlâ'yı bilmenin nuruna garkolduğunda olur. Bu kimse, baktığında, Allah'ın kudretinin delillerini görür; dinlediğinde Allah'ın ayetlerini dinler; konuştuğunda, Allah'ı sena eder; hareket ettiğinde, Allah'a kulluk ve hizmet için hareket eder, çalışıp çabaladığında, Allah'a taat için çalışıp çabalar. İşte bu şekilde de, Allah'a son derece yaklaşmış olur. İşte bu şahıs, Allah'ın velîsidir.İnsan böyle olduğunda, Allah da onun dostu ve velîsi olur. Nitekim Hak Teâlâ, "Allah imân edenlerin velîsi (yardımcısı)dır. Onları karanlıklardan nura çıkarır" (Bakara 257)Bu müjdeden maksad, sâlih rüyadır. Hz. Peygamber (s.a.s)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Büşrâ (müjde), müslümanın kendisinin gördüğü veya senin, onun için gördüğün salih (güzel) rüyadır," Yine Hz. Peygamber (s.a.s) “Peygamberlik gitti (bitti), geriye mübeşşirât (müjdeci rüyalar) kaldı.”Bil ki ayetteki, "büşrâ" tabirini "sâdık rüya" manasına aldığımızda, ayetin zahiri bu halin ancak veliler için söz konusu olmasını gerektirir. Akı! da buna delalet eder. Çünkü Allah'ın velisi, kalbi ve ruhu zikrullaha gömülmüş kimsedir. Binâenaleyh kim böyle olur ise, uyurken de ruhunda sadece marifetullah bulunur.Marifetullah'ın ve Allah'ın celâlinin nurunun da, ancak hakkı ve doğruluğu göstereceği malumdur. Ama fikri, bu bulanık ve karanlık âlemin hallerine dağılmış kimse, uyuduğu zaman da böyle dağınık kalır.
*Cenâb-ı Hak, başa kakmayı, insanları minnet altında bırakmayı ve bu şekilde onlara eziyet etmeyi yapılan işin sevabını iptal edecek bir sebep olarak zikrediyor: “Ey iman edenler! Sadaka verdiğiniz kimselere minnet etmek, onları incitmek suretiyle o sadakalarınızı boşa çıkarmayın.” (Bakara, 2/264) buyuruyor. Evet, her türlü sadakat emaresine bu açıdan yaklaşılmalı; riya, süm'a, eza, başa kakma ve minnet altında bırakma sebebiyle yapılan o iyilik zayi edilmemeli. Beklentilerle o iş kirletilmemeli.
“Vefalı olup verdiğiniz sözü yerine getirin ki Ben de size karşı vefa ile muamele edip ahdimi yerine getireyim.” buyuruyor. (Bakara, 2/40) (04:45) *Bediüzzaman Hazretleri'nin ifade ettiği üzere, “İman bir mânevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise, mânevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.” İnsan, kendi cehennemini kendisi tutuşturuyor ve insan mahiyetinde yaratılmış olma, mantık, akıl, ihsaslar, peygamber, müçtehid, müceddit, nasih, hatip… gibi itfaiyecilere yol vermiyor ki alevleri söndürsünler. (06:55) *Recâizâde Ekrem'in ifadesiyle, “Bir kitabullah-ı a'zamdır serâser kâinât / Hangi harfi yoklasan mânâsı Allah çıkar.” Hazreti Pîr de, kâinatın satırları teemmül edildiğinde onların Mele-i Âlâdan insana gönderilmiş birer mektup olduğuna dikkatleri çekiyor.