Yeni Şafak Gazetesi olarak yayın hayatına başladığımız ilk günden itibaren ülkemizde demokrasinin tüm kurumları ile yerleşmesi, milli irade ve değerlerimizin hâkim olması için tüm gücümüzle çalıştık.Bu ülkenin geleceğinin derin sularda boğulup gitmemesi için çaba sarf ettik.Fırtınalı günlerde sığını…

“Hep tarihten bahsediyorsunuz, günümüze gelin artık!” cümlesinde özetlenen eleştiri, ne denli masum ve haklı bir talebin ifadesi görünürse görünsün özünde isabetli değil. Bunun birkaç sebebi var. Önce bu sebepleri özetleyeceğim, ardından eleştirinin isabetli görünmesine yol açan hissin kısa bir tahlilini yapacağım. Sebepleri dört maddede toplayabiliriz.

İran ve ABD arasındaki savaşın, taraflardan birinin kesin mağlûbiyeti yaşanmadan sona ereceğine hiç inanmadım. Bu sebeple, çürük çarık maddelerden meydana gelen son ateşkese de barış adına bel bağlamadım. Bunun üçüncü perde için bir mola olduğunu, muharebelerin er geç yeniden başlayacağını ifâde ettim. Nitekim öyle oldu.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Para Politikası Kurulu (PPK), Temmuz ayı toplantısı için bu hafta Perşembe günü toplanıyor.

Ülkemizde engelli kardeşlerimizin kamu hizmetlerinde istihdamı anayasal eşitlik ilkesi, pozitif ayrımcılık, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ve ilgili mevzuat çerçevesinde teşvik edilmektedir.

İki hafta önce Bosna'daydım. MTO talebeleriyle Bosna'da nefes aldık, nefes veremeyecek durumda olduğumuzu gördük. Nefes olmak mı? Biz nefes alamadığımız sürece, nasıl nefes vereceğiz, nasıl nefes olacağız değil mi?

Soğuk Savaşın ardından Batı'nın ötekisi tartışmalarında İslam ve Müslümanların yoğunluklu bir yer işgal ettiği bilinir. Afganistan'ın işgali ve hemen akabinde özellikle Batı basınında İslam ve Müslümanların terörle özdeşleştirilmesi, Batı'da yaşayan Müslümanlar açısından çok zorlu bir sürecin başlaması anlamına geliyordu.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ndeki yolsuzlukları bizzat CHP'liler şikâyet ettiler. Ortada deliller var, hatta itiraflar var. Mide bulandıran söylentilere, ilişkilere, iddialara girmiyoruz bile.

Toplumların büyük felaketler karşısındaki reflekslerinden biri yardımlaşmadır. Diğer bir refleksi ise bu felakete dair hikâyeyi kurmaktır. O hikâyede mutlaka bir kahraman vardır ve mutlaka bir suçlu vardır. Çünkü karmaşık gerçeklikler zihinleri yorar; insanlar büyük felaketleri birkaç isim üzerinden açıklamayı tercih eder.

“Tarih boyunca her dilde “İnsan…” diye başlayan sonsuz sayıda cümle kurulmuştur. Ben dahi yüzlercesini kurdum. Bunca insan bunca insana ne anlatmak istiyor acaba?

Batı Şeria'daki yerleşimci kolonicilerin Siyonist lideri Daniela Weiss, ABD'de yayın yapan bir televizyon programına çıkarak Filistinlilerin varlığını inkâra dayalı kolonyal ütopyasını tekrarlamış.

ABD'nin İran'ın Hürmüz Boğazı'ndaki stratejik adalarına yönelik olası bir operasyonu yeniden tartışılıyor. El Cezire haber kuruluşuna göre Washington'un askeri gücü işgal için yeterli olabilir. Ancak böyle bir hamlenin ABD askerlerini yıllarca sürebilecek yıpratıcı bir çatışmanın içine çekebileceği Washington'a son derece ağır bir bedel ödetebileceği bildirildi.

I- Kime anlatsam. Vera olmaz. Vera olmaz. Belki o benim karım Vera değil. Neydi o romanın adı? Bilmem ne kadınları. Yerin adını hatırlayabilsem. Vera'ya sorarım. O bana hemen bulur. Ne diyorum ben ya. Ben iyiden iyiye karıma bağımlı hale gelmişim.

Yazıma başlamadan Mete Tunçay'ın meşhur Tek Parti Dönemi kitabından birkaç paragraf aktaracağım. “Kenyalı toplumbilimci Ali Mazrui şöyle demektedir: Japonya'da endüstri uygarlığının dinin tanrılarını yıkarak değil, bilimin ateşlerini yakarak izlenmesine karşılık, Kemalist Devrimden beri, Türkiye bazen çağdaşlaşmanın süslerini iç özü, bazen de sonucu, neden sanmıştır…

“Bak abi” yazmıştı sosyal medyada bir kardeşimiz, “bak abi, öncelikle Allah rızası, sonra da isminin etrafındaki itibar için yolluyor insanlar bu parayı. O kadına ulaşıp ulaşmadığının vebali boynunadır.” Bu satırları okuduğumda boynumda fiziki bir ilmek hissetmiştim.

Tuz konusunda üçlü bir kamplaşma var; Birinci kısım rafine edilen fabrika üretimi iyotlu tuzlar sağlığa zararlı, doğal tuz olan kaya tuzu yararlı diyor. İkinci kısım tuzu hayatınızdan çıkarın, tuz sağlığa zararlı diyor. Üçüncü kısım ise rafine edilmiş iyotlu tuz sağlık için yararlı diğerleri zararlı diyor. Bu üç farklı ve zıt görüş yüzünden vatandaş kime inanacağını bilmiyor çünkü kamplaşanların hepsi de sağlık uzmanı, hepsi de tanınmış, ün yapmış hoca ve profesör.

Sevgili Mustafa Kartoğlu geçtiğimiz salı günkü köşesinde Chatham House'dan Asthana'nın dış ilişkiler-refah ilişkisi üzerine değerlendirmesini de içeren bir yazı kaleme aldı. Kartoğlu'nun aktardığı şekliyle; Asthana “dış politikanın, küçük Makerfield kasabasına ne faydası olacağı,” sorusuna cevap aramanın politik güveni tesis edeceğini söylüyor.

Uzun süredir kamu personel sisteminden kaynaklanan sorunları anlatarak çözüm önerileri sunmaya çalışıyorum. Basit düzenlemelerle ciddi mesafeler alınabilecekken gerekli adımların atılmaması üzüntü vericidir. Bu yazımda basit düzenlemelerle gençlerin adaletsizlik algısının ortadan nasıl kaldırılabileceğini açıklamaya çalışacağım.

Kesintisiz eğitimin temelleri 28 Şubat sürecinde atılmıştı. O dönemde darbecilerin toplumun geleceğine ilişkin bir kaygıları yoktu. Amaçlarından biri toplumu dinden uzaklaştırmaktı. Daha sonra samimi dindarlarla yürütülen mücadelenin dip dalgalarında küresel bir örgüt olan FETÖ'nün izleri de ortaya çıktı.

15 Temmuz darbe ve işgal girişiminin 10. yılındayız. Darbe bizzat halk tarafından püskürtülünce, “millet, devleti kurtardı; milletin kendi devletini kurmasına izin verilecek mi?” diye sormuştum. Millet, devleti kurtardı, ama çocuklarını kaybediyor bu kez. Eğitim sistemi ülkenin altını oyacak türediler yetiştiriyor. Ruhsuz, ezberci, pozitivist, medeniyet bilinci ve ruhu yok edilmiş, zihnen kolayca köleleştirilen nesiller yetiştiriyor…

ABD'deki İsrail Lobisi üç ana başlıkta toplanabilecek bir strateji izliyor. Farklı başlıklarda yürütülen programların hedefi İsrail'e askeri desteğin kesintiye uğramaksızın devam etmesi. Kasım'daki ara seçimleri hedef alan İsrail Lobisi ve bağlantılı kuruluşlar İsrail'in Amerikan siyaseti üzerindeki nüfuzuna itiraz eden ve İsrail'in soykırım yaptığını açıkça dile getiren isimlerin adaylık yarışlarını kaybetmeleri için olağanüstü ölçeklerde para harcıyor.

Kültür ve sanat dergilerinin özel sayıları öteden beri ilgimi çektiği için onları biriktirmeye dün olduğu gibi, bugün de devam ediyorum. Bu özel ve güzel sayıların bazıları kitap hacminde hazırlanmış olmaları dolayısıyla tetkik ve tetebbu erbâbının işini daha da kolaylaştırıyor.

Edebiyatın İslam sanat nazariyatındaki hissesine dair yaptığımız kazıyı “gelenek binasının çimentosu” olan Yunus Emre'den bir örnekle tamamlayalım. Yunus'un “Be hey kardaş Hakk'ı bulam mı dersin” mısraı ile başlayıp “Ya ben öleyim mi söylemeyince” mısraıyla biten şiiri, ilk bakışta bir nasihatler dizisi gibi görünse de derininde insanın hakikate doğru yürüyüşünü katman katman açan bir iç-yol haritası barındırır. Şiirin dili sade, hitabı doğrudandır; fakat bu sadeliğin altında, tasavvufun en çetin meseleleri yoğunlaştırılmış hâlde yer alır. Yunus, “be hey kardaş” diye seslenirken yalnızca karşısındaki muhatabı değil, insanın kendi kendine seslenişini de kurar. Bu bakımdan şiir, dışa-dönük bir öğüt olduğu kadar, içe-dönük bir muhasebedir.

Yeşilay'ın Mayıs 2026 tarihli raporu sonuçları bakımından vahim değil, çok vahim. Rapordaki tablo korkunç değil çok korkunç. Raporun tam adı “Lisanslı ve Yasa Dışı Bahis ve Şans Oyunları Platformlarının Bağımlılık Riski Değerlendirmesi.” Yeşilay bu raporu 460 kumar bağımlısı ile yaptığı anket ve analizlerle hazırlamış.

Katıldığımız, 15 Temmuz FETÖ Darbe Girişimi TV özel yayınlarında gündeme gelen en kritik sorulardan biri, “FETÖ'nün 10 senedir yurt içi ve yurt dışında hangi somut faaliyetleri sürdürmekte olduğu” idi. İletişim danışmanı bir arkadaşımız çok basit bir şey yapmış ve yapay zekâ programlarından birine konuyu sormuş.

Eğer çok sıra dışı bir konu gündeme gelmezse ekonomide önümüzdeki haftanın en önemli gündem maddelerinden birisi Merkez Bankası Para Politikası Kurulu'nun (PPK) faiz kararı olacak. Açıkçası artık hemen hemen herkesin hatta faiz konusunda elini korkak alıştırmayanların bile yüksek bulduğu politika faizinin değişikliği ile ilgili bir adım beklemiyorum.

Kibar Feyzo filminde Faşo Ağa karakteri, köyden kovulmak için elinden geleni yapan Feyzo'yu bir türlü kovmaz, ona her seferinde aynı cevabı verir: “Kovmirim ula.” Bu sahnenin ironisi, ayrılığı reddetmenin aslında bir ceza biçimine dönüşmesinde yatıyor. Bugün CHP içinde yaşanan kriz, tuhaf bir biçimde bu sahneyi hatırlatıyor. Mutlak butlan kararıyla koltuğuna geri dönen Kılıçdaroğlu, Özel'e sürekli “Partiden ayrılmana gerek yok, parti içinde mücadele et” çağrısı yaparken, aslında krizi CHP çatısı altında canlı tutmayı seçiyor.

Bir önceki yazıda, Türkiye Uluslararası İslam, Bilim ve Teknoloji Üniversitesi'nin kuruluşunu 1977 Mekke'de düzenlenen Birinci Dünya Müslüman Eğitim Konferansı'ndan itibaren gelişen daha geniş bir fikrî arayışın içine yerleştirmiştik. Mekke Konferansı'nın ortaya attığı temel soru şuydu: Müslümanlar modern bilim ve teknolojiyi üretirken kendi varlık, insan, ahlak ve bilgi anlayışlarını nasıl muhafaza edeceklerdi?

Ortalığa saçılan Haluk Levent-AHBAP rezaleti, muhalefetin de çirkin yüzünü gözler önüne serdi. Siyaseti veya muhalifliği “ak-kara” mantığıyla yapanların, günün sonunda nasıl bir çukura düştüklerinin en açık örneğini yaşıyoruz.

Bazı konular var, köşe yazısına dönüştürmek üzere bir kenara ayırıyorum; sonra gündem değişiyor veya daha öncelikli bazı şeyleri yazmak icap ediyor, ama konu kendi iç dünyamda güncelliğini bir türlü yitirmiyor. Hatta bazen öfkemi bile kabartıyor, yazılmadan orada öylece durdukça. Mesela, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un, NATO zirvesi için Türkiye'ye gelmeden önce 6-7 Eylül'de gerçekleştirdiği Suriye ziyareti sırasında sarf ettiği şu cümleler tam da bu kabilden: “Ülkelerimiz arasında uzun yıllara dayanan çok boyutlu ilişkiler var. Buna binaen Suriye'de, önceki rejim döneminde kapatılan Fransız-Hristiyan okullarını yeniden açmak istiyoruz. Bu okullar, Suriye çapında genç kız ve erkek öğrencilere eğitim verecek.”

‘Asırlık Gece' iyi iş çıkardı. Övgülere ve açtığı tartışmaların yoğunluğuna bakılırsa, 15 Temmuz'un 10'uncu yılında ekranlara gelen belgesel geniş kitlelere ulaşmış olmalı. Tabii başarının bir nedeni de 2016 yılının kritik aktörlerinin birinci elden hatıratı ve açıklamaları olsa gerek… ‘Fethullahçı Terör Örgütü-FETÖ'nün tarihi ve kimin/kimlerin maşası, manivelası olduğu yönündeki bilgiler ve merak da tazelendi. Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı Sayın İbrahim Kalın, “yaklaşık 40 yıllık bir geçmişten” bahsetti dizide. 2016'dan hesapla 70'li yılların ortalarına geliyor. Keza, zamanın İçişleri Bakanı Sayın Efkan Ala da, en eski tarih olarak yine 70'leri işaretledi; “Düşünün, 1970'den beri bu örgütlenmeler var”…

7-8 Temmuz tarihleri arasında Ankara'da yapılan NATO Zirvesi'ne kamuoyunun ilgisi oldukça yoğun idi. Misafirlere verilen tabanca hediyesinden ne yiyip ne içtiklerine, kimin hangi mehter marşı ile karşılandığına, “Meloni mi yoksa adını zor telaffuz ettiğimiz İzlanda Başbakanı mı resmi kıyafet zarafetine sahipti?” karşılaştırmasına dek pek çok renkli tartışmamız oldu.

1962 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde üretilen entegre devrelerin neredeyse tamamını kim satın alıyordu? Bilgisayar şirketleri değil. Otomobil üreticileri değil. Evlerine elektronik cihaz alan Amerikalı tüketiciler de değil. Üretilen çiplerin neredeyse tamamının müşterisi Amerikan devletiydi.

Geçtiğimiz pazartesi günü Hafıza programında, Haluk Levent'in AHBAP'a gelen yardım paralarıyla bahis oynadığının ortaya çıkmasına dair söyledik-lerimden bir kesiti Instagram hesabımdan paylaştım. Yaklaşık üç dakikalık video bir milyondan fazla izlendi. Hâliyle binlerce yorum da geldi. Bana yöneltilen eleştirileri de okudum. Haklıydılar. Yazının sonunda ayrıca değineceğim. Önce videoda söylediklerime geleyim.

Neresinden baksanız komik… Papyon takıp, gözlerini kısıp, sesini de toklaştırıp İzmir Marşı söyledi diye sicili şaibeli bir adamı iyilik meleği yaptılar hatta neredeyse peygamberleri mertebesine yükselttiler. “Devlet yok, Ahbap var” sloganlarıyla yeri göğü inlettiler. Kendi düzmece dünyalarında kendilerini tatminle kalmadılar, canla başla çalışan devlet kurumlarını ve sahada çalışanları da yıprattılar.

Türkiye'nin seçilmiş hükümetini alaşağı ederek demokrasiyi askıya almaya çalışan 15 Temmuz darbe girişimi, ulusal güvenlik ve dış politika açısından büyük dönüşümlere neden olan bir siyasi miras bıraktı. Hain planın siyasi liderliğin ve halkın cesur direnişi sayesinde boşa çıkarılmasıyla birlikte, devlet kurumlarının, ittifak ilişkilerinin ve dış tehdit algısının yeniden tanımlandığı bir döneme girildi.

Boşnakların Müslüman oluşlarının 516. yıldönümü vesilesiyle aralıksız düzenlenen Ayvaz Dede şenliklerine katılmak üzere 5 günlük bir Bosna seyahati düzendik. MTO'nun en parlak talebeleriyle birlikte. Aşk-ı Turkuaz ve sahibi Beytullah Yıldız ile oğlu Ömer kardeşim çok güzel bir program hazırladılar bizim için.

Kelimelerin manası, bir de yükleri vardır. Bazen bir tek kelime yüzyılların yükünü, bilgeliğini taşır yüreğimize, zihnimize… Mesela; “ulus'' ile “millet'' kelimeleri aynı anlam için kullanılır ama “millet'' kelimesinin zihnimizde çağrıştırdığı yükü, “ulus'' kelimesi henüz tam olarak karşılayamaz. Bir toplum sadece vatanını, örfünü kaybetmez, bazen de kelimelerini kaybeder. Hem de tüm birikimiyle, tüm yüküyle… Kelimelerini kaybettiğinde de medeniyet hafızasını kaybeder.

Araştırmacı gazeteci bilinen Uğur Dündar kişisi, evvelce Ahbap'larına tam gaz destek verip överken, pislikler ortaya dökülünce ağız değiştirdi. “Para toplama yetkisi verilmeseydi ne suç ne de suçlu olurdu.”

Hadis karşıtlarının gündemde tutmaya özen gösterdiği bir sorudur bu. Hz. Ebû Bekr (r.a.) döneminde, özellikle Yemâme Savaşı'nda çok sayıda hafız sahabînin şehit olması üzerine Kur'an ayetlerinin iki kapak arasında toplanması bir zaruret olarak ortaya çıktı. Aksi halde Kur'an'ın unutulması söz konusu olabilirdi.

Modern dünyanın dayattığı şartların etkisi altındaki İslam dünyası, günümüzde tarihin en derin krizlerinden birini yaşamaktadır. Bu kriz; ekonomik krizlerin, siyasî çalkantıların ya da askerî yenilgilerin çok ötesinde, her şeyi kuşatan varoluşsal bir “ahlak krizi”dir. Çağımızda dinin şekilsel ritüellerinin, zâhirî formlarının, mabetlerinin ve dinî konuşmaların “görünürleşmesine” karşılık sokağın, mabedin, tekkenin, ticaretin, siyasetin ve insan ilişkilerinin içindeki ahlakî özün gittikçe “buharlaşmasına” şahitlik ediyoruz.

Şebüsterî'nin Gülşen-i Râz'da kurduğu büyük poetikanın temel ilkelerinden biri şudur: Varlık, kendi başına okunacak bir nesneler toplamı değildir; Allah'ın isimlerinin görünüşlerinden meydana gelen işaretler bütünüdür. Bu sebeple sûfî şair göğe baktığında yıldız; denize baktığında su; yüze baktığında ten görmez. Bütün bunlarda tecellî eden hakikati okumaya çalışır.

Konumuz siyasi iletişim. Tabii ki, stratejik bir bakış açısıyla… Algılama Yönetimi'nin 11 altın kuralından altıncısı, ‘Ölçmek'tir. Yani iletişim mühendisliği… Peter Drucker, “Ölçmüyorsan yönetemezsin” der, Sir Iain Vallance ise işi daha da ileri götürür, “Ölçmüyorsan yapma” buyurur. Göktürk devletinin başveziri, Türk tarihinin ilk büyük stratejisti, bilge devlet adamı Tonyukuk'un, (M.S. 646-724) bugün hâlâ geçerliliğini koruyan sözünü hatırlayalım:

15 Temmuz 2016 gecesi sokaklarda tanklar ve asker kıyafeti giymiş hainler ile havada uçaklar ve helikopterler saldırılar gerçekleştirirken o gece öncesinde ve sonrasında ekonomik olarak da saldırılar devam etti. Sizlere çok iddialı bir görüş olarak görünebilir ancak kanlı darbe girişiminin bir ekonomik ayağı da vardı ve bu asla bir yan etki olarak okunmamalı. Zira sürecin soğuk kanlılıkla hazırlanmış bir tahribat planı olduğu geçtiğimiz 10 yıl içindeki pek çok gelişme ile daha net anlaşıldı.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa ülkeleri, vatandaşlarına en konforlu vaatlerinden biri olan sosyal refah devlet modelini sundular. Sosyal refah devletini temsil eden ücretsiz sağlık, nitelikli eğitim, iyi emeklilik maaşları ve huzurlu bir yaşam için savunma harcamalarını minimum seviyede tuttular. Bu dönem de bir çok Avrupa ülkesi, kaynaklarını sosyal refah devletine ayırırken, güvenliklerini NATO'ya ve ABD'ye teslim ettiler.

Dünyâ târihi çok kritik bir yola girdi. Bunu, ABD-Çin arasındaki uzlaşmaz diyemem; ama uzlaşması sûret-i kat'iyede istenmeyen gerilimin tırmanması olarak değerlendirmek de mümkün. Çelişki hem henüz doğrudan ve nihâî bir hesaplaşmaya erişmedi. O son evreyi anlatıyor. Onun bir evvelki safhası bu. Son NATO Zirvesi tam da bunu ortaya koyuyor.

15 Temmuz darbe girişiminin dini, politik, sosyolojik ve ekonomik yansımalarına ilişkin bütünlüklü analizler yapıldı. Meselenin muhtelif yönlerine dair ortaya koyulan değerlendirmeler, darbe girişiminin nedenleri ve sonuçlarına dair farklı tartışma kulvarları da açtı. 15 Temmuz'un bugüne kadarki darbelerden farkı üzerine yapılan analizlerde, onun neden ve hangi sebeplerle diğer darbelerden ayrıldığı üzerine de yorumlar yapıldı.

Geride bıraktığımız NATO Zirvesi sadece ittifakın gelecek dönemde ayakta kalıp kalmayacağına ilişkin tartışmalara değil yakın coğrafyamızda devam eden Rusya-Ukrayna ve ABD-İran savaşının gidişatını belirleyen gelişmelere de şahitlik etti. Her iki savaşın da 21.yy'ın güç tanımında kalıcı dönüştürücü etkiler bırakacağını söylemek mümkün. Bugünün güç projeksiyonlarında; sadece güçlü olmanın bir savaşı kazanmaya yetmediğini Soğuk Savaş'ın iki süper gücü olan ABD ve Rusya'nın İran ve Ukrayna cephelerinde tecrübe ediyor olduğunu görmek ise ayrıca başka bir yazı konusu olabilir.

NATO zirvesinden hareketle son iki yazıda FETÖ meselesini yeniden ele almaya çalıştık. Bu çerçevede NATO'nun bir düşünme biçimini ürettiğini, FETÖ'nün bu düşünme biçimi içinde şekillendiğini ve daha geniş bir bağlamda FETÖ'nün Batı sisteminin bir ürünü olduğunu ifade ettik. Elbette Batı sistemi ile kastımız Anglosakson hegemonyasına dayalı bir dünya düzenidir. Daha önceki yazılarda da İngiltere'nin yeni dinler icat etme yönündeki başarısı üzerinde durmuştuk.

Nasıl yaşamamız gerektiğini söyleyip duran ne çok insan var; söylediklerine bir süre kulak verirseniz, hayatın gerçekliği ile çatışmaya giriyor ve ufak ufak streslenmeye başlıyorsunuz.

Ben 10 yıl önceki fiyatları vereyim siz bugünkü fiyatlarla kıyaslayın; Türkiye'de 15 Temmuz 2016 darbe tarihinde bir ekmek 1 lira 25 kuruş, 1 adet yumurta 30-35 kuruş, 1 litre Ayçiçek yağı 6-7 lira, bir kilo beyaz peynir 13-15 lira, süt 2-2.5 lira, 1 kg dana eti 38-42 lira, 1 litre benzin yaklaşık 4 lira 60 kuruştu.

Bir şehirde herkes aynı sızıyı kuşanabilir de kimse bilmez bir diğerinin göğsündekini. Bir emekli, market kasasında kuruşları sayarken yanı başındakinin de aynı kuyuda boğulduğunu görmez. Durakta otobüs bekleyen asgari ücretli, hemen yanındaki ev kadınının omuzlarındaki yorgunluğa yabancıdır. Herkes kendi yükünü kendi kuytu sessizliğinde taşır; sanki o ağır gökyüzü sadece kendi başının üstündeymiş gibi…