Yeni Şafak Gazetesi olarak yayın hayatına başladığımız ilk günden itibaren ülkemizde demokrasinin tüm kurumları ile yerleşmesi, milli irade ve değerlerimizin hâkim olması için tüm gücümüzle çalıştık.Bu ülkenin geleceğinin derin sularda boğulup gitmemesi için çaba sarf ettik.Fırtınalı günlerde sığını…

Önceki yazımızda İbn Arabî'nin “İbret gözün, itibar ise kalp gözlerinin amelidir” sözünü sanatla nazar arasında kurulan bir köprü olarak yorumlamış ve buna göre sanat eserinin, gözü kendisine bağlayan son durak değil, nazarı kendi ötesine geçiren bir eşik olduğunu belirtmiştik. Benzer bir söyleyişle güzellik de bu bakışa göre gözün sahip olduğu bir haz nesnesi olmaktan çıkarak kalbin hatırladığı nizamın işareti olur.

Bizim kuşağın net şekilde bildiği birkaç şey vardı. Bir kadına küfür eden, bir kadının namusuyla ilgili ulu orta ve mesnetsiz konuşan biri dayağını yer, otururdu aşağı. Kavgada anayı bacıyı, eşi nişanlıyı karıştıran dayağını yer, otururdu aşağı.

Kadın Milli Voleybol Takımımızın Avrupa Şampiyonluğu, yalnızca voleybol tarihine ya da spor sayfalarına yazılacak bir zafer değil... Bu başarı; Türk spor camiasından iş dünyasına, markalarını ve ülkenin itibarını yönetmeye soyunan stratejistlerden iletişim liderlerine kadar herkes için tam anlamıyla bir "benchmark" (nirengi noktası) niteliğindedir.

Geçtiğimiz pazar günü OVP yayınlandı. Emekliler ve emekliliğe çalışanlar için ne var diye baktım. Matematik tavsiye edilmiş. Sistemde daha uzun kalmayı teşvik etmek üzere aktüerya teklif ediliyor. Çalışanların emeklilik koşullarını iyileştirmek üzere değil. Yani merkezde sistem var, çalışan ya da emekli değil.

Türkiye siyaseti iki parti açısından uzun süre siyasetsizliği temsil etti. Her iki partinin de siyasetsiz kalma sebepleri birbirinden oldukça farklıydı. Cumhuriyet Halk Partisi: Kitlesi o kadar keskin bir muhalif çizgi belirledi ki AK Parti ve Sayın Erdoğan karşıtlığı doz aşımı bir seviyeye ulaştı. Partililer, “AK Parti'ye muhalefet ediyoruz” düşüncesiyle kendi partilerinden bunun dışında bir beklenti içerisine girmediler.

Avrupa Birliği'nin patronu Almanya'da, aşırı sağcı AfD'nin Saksonya-Anhalt'ta seçimleri yüzde 44'le kazanması, Avrupa'da büyük bir şoka neden oldu. AB'nin merkezine adeta bir nükleer bomba düştü. Eminim şu an, bütün üye ülkeler, birlik sonrası nasıl bir duruş belirleyeceklerini, nasıl bir ulusal planlama yapacaklarını belirlemekle meşguller.

Aslında ABD Başkanı Trump'ın Mekke Savunma İttifakı'na ilk tepkisi pozitifti. Açıklamasında “Nihayet…” ve “Çok mutluyum” vurguları dikkat çekiyordu. Trump'ın bölgesel meselelere ilişkin gayri resmi sözcüsü Thomas Barrack da İttifak'ı olumlamıştı. Bu yüzden ABD'yi “İttifak'tan rahatsız olan ülkeler” listesine yazamazdık. Ancak geçtiğimiz günlerde üzerinde pek durulmayan önemli bir haber yayınlandı. Trump'ın İran savaşı sonrasına ilişkin bir çalışma yaptığı sızdırıldı. Hedef, ABD garantörlüğünde, İran'ı enterne edecek bölgesel bir uyum/hizalanma/eksen oluşturulmasıydı. ABD'nin kurgusu Mekke İttifakı'yla konuşur mu yoksa çelişir mi? Analiz edeceğiz ama önce elimizdeki verileri yeni bilgilerle harmanlayarak bir fotoğraf çekelim…

Miçotakis birden aşka geldi, coştu. Yorgo'nun meyhanesinden geç vakit çıkıp sokakta yalpalayarak yürürken heyyt diye bağıran külhanbeyi gibi konuşmaya başladı. Ne dedi? “Karasuları sınırını 12 mile çıkarma haklarının saklı olduğunu” beyan etti. Öyle, saklı hakikaten. O kadar saklı ki, aramakla bulamazlar. Kazara bulacak olurlarsa, papazı da bulduklarının resmidir.

İnsan nedir? Kimdir değil; dikkat buyurun, nedir! Dert ettiğidir insan; aradığıdır, sevdiğidir, meşgul olduğudur, muhitidir, ahbabıdır, dinlediğidir, okuduğudur, giydiğidir, yediğidir. İnsan bunların hepsi birdendir.

İngiltere'de iktidardaki “İşçi Partisi” Sol kanat genç seçmenlerinin önemli bir bölümünü ve Müslüman seçmenlerini Yeşiller Partisi'ne kaptırmıştı. Bu kayıpların sebebi İşçi Partisi'nin Gazze'de soykırım yürüten İsrail'e desteğini sürdürmesiydi. Önceki İşçi Parti'li Başbakan Keir Starmer görevinin son aylarında Filistin Devleti'ni tanıma kararı almış, Batı Şeria'daki yasa dışı yerleşimlerle ticarete kısıtlamalar getirmiş, bazı yerleşimcilere yaptırımlar uygulamıştı.

Şair -İsmet Özel-, “Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız” yazmıştı yıllar önce, yani 90'ların ortalarında, yani geçen yüzyılda. Sosyal medya çağında başkalarının hayatıyla imha oluyor hayatlarımız. Olgunlaşmadan çürüyor bütün sevgiler. Başkalarının performans aşklarının gölgesi düşüyor, kuytularda unutulmuş kalplerin üstüne.

Çağdaş İslam düşüncesi terkibindeki anlam ve kapsam daralmasının yol açtığı sonuçlardan biri, neredeyse yüzyıldır düşüncenin asli gündeminin siyasi olmasıdır. Devlet eliyle uygulamaya konulan ve içtimai hayattaki dönüşümü devletin dönüşümünün ardına alarak ilerleyen Batılılaşma ve modernleşme süreci, bilhassa iki alanda anomaliler ortaya çıkardı.

Türkiye'de ilk defa 2005 yılında (2006-2008) dönemini kapsayacak şekilde hazırlanan Orta Vadeli Program (OVP), her yıl bir sonraki 3 yıllık dönemi içerecek şekilde güncellenmektedir. OVP'de ekonomik hedefler, bütçe gelir ve giderleri, uygulanacak politikalar ve hayata geçirilecek reformlar detaylı şekilde açıklanmaktadır.

Bilirkişilik İdari Yargının aksine Adli Yargının adeta mütemmim cüzi haline gelmiştir. Hakimler ve Savcıların kahir ekserisi bilirkişi raporu olmadan karar veremez hale gelmiştir. Bu nedenle dava dosyalarının ayrılmaz bir parçası ve büyük oranda kararda etkili olan bilirkişi raporları son zamanlarda tartışılmaya başlandı. Bu yazımızda konuyu genel hatlarıyla açıklamaya çalışarak öneriler sunmaya çalışacağız.

Bugün, Osmanlı İmparatorluğunun eski hâkimiyet coğrafyasından neşet etmiş devletlerin resmî târih hikâyeceliği, Türklerin Balkan fetihlerinin kılıç zoru üzerine inşâ edilmiş olduğunu yazarlar. Bunlara göre Osmanlı Balkanlara cebrî bir şekilde çökmüştür. Bu son derecede çarpıtılmış bir bilgidir. Hâlbuki daha bîtaraf çalışmalar bu hususta bize başka şeyler anlatıyor.

Son günlerde Daron Acemoğlu gibi isimlerin katkıları ile genişleyen bir tartışma var. Yapay zekanın eksende olduğu distopik bir teknopolitik düzen okuması yapan Acemoğlu, emek ve sermaye ilişkisinden demokratik dünyanın geleceğine dair bir dizi çıkarımda bulunmaktadır. Acemoğlu'na göre teknoloji devlerinin yarattığı büyük sermaye işçi sınıfı aleyhine bir sömürüyü beraberinde getirdiği gibi demokratik dünyayı da tehdit ediyor. Özellikle yapay zeka ve bilişim sistematiği üzerinden demokratik alanın dönüşümüne vurgu yapan Acemoğlu, önlem alınmadığı takdirde insanlığı karanlık bir tablonun beklediğini varsaymaktadır. Genel okuma ve önerileri üzerinden epey bir eleştiriye muhatap olmasına rağmen mevcut dijital ekosisteme dair uyarılarının dikkate alındığı ve yeni tartışmalara kapı araladığı söylenebilir. Birkaç sene önce Varoufakis'in teknofeodal dünya düzeni olarak tavsif ettiği bu yeni dünya, sadece sosyo-politik değil sosyo-ekonomik sonuçlar açısından da tartışılmaya değer.

PKK'nın Suriye kolu SDG kendisini feshetti. PKK'nın feshiyle ilgili süreç de olumlu yönde devam ediyor. PKK ve FETÖ gibi örgütler, Türkiye'nin ilerlemesini, kalkınmasını, barış ve huzur içinde refah ülkesi olmasını engellemek amacıyla hasım güçler tarafından bağrımıza saplanmış hançerlerdi. 15 Temmuz sonrası FETÖ tasfiye edildi, şimdi PKK sorunu ortadan kalkıyor. Bu iki önemli gelişme, Türkiye'nin ayağındaki prangaların kırılması anlamına geliyor. Türkiye, enerjisini ve kaynaklarını artık daha fazla kalkınma için kullanabilecek. İçerde kardeşlik büyürken, dışarda Türkiye'nin eli daha güçlü olacak.

Çağ çok hızlı değişiyor. Kuşaklar içinden kuşaklar doğuyor. Bir kuşak oluşumunu tamamlamadan başka bir kuşak geliyor, kendinden önceki kuşakları ağ'ına alıyor, yutuyor ya da ağ'ının dışına atıyor…

Yakın tarihimizin en karanlık kalmış sayfalarından birisi olarak Mustafa Kemal ve Vahdettin ilişkisi aslında mantık dairesinden bakıldığında bile fazla belgeye ihtiyaç duymayacak şekilde aydınlatılabilecek durumdadır. Mustafa Kemal'in Sultan Vahdettin'den aldığı bir görev ve çok geniş yetkilerle Anadolu'ya çıkmış olduğu bugün artık çok daha iyi biliniyor ama aynı zamanda bu gerçeğin yıllarca üstünün büyük bir itinayla örtülmeye çalışıldığı da biliniyor.

Kendimizden öteye geçmek, insanları tanımak, onları kendi gizleri içinde arayıp bulmak, derinliklerine dalmak, onlarla anlamın engin ülkesinde buluşmak, bilişmek, duygularda, inceliklerde, güzelliklerde, hüzünlerde rastlaşmak… Kendimizden başkasına dönüp bakmayarak, onların başkalıklarında hiç konaklamadan, anlamayı, tanımayı, öğrenmeyi hiç denemeden öylece geçip giderek insanlık boyutunda sonsuz çeşitlilikle tezahür ve tecelli eden ilahi sanata nazar-ı dikkatimizi kapatmış oluyoruz. Bu herhalde bir insan için yaşayabileceği en dramatik idrak yoksulluğu ve en acınası mana yoksunluğudur.

Filistinliler, 7 Ekim 2023'te İsrail'i büyük bir güvenlik krizine düşürdü. O gün Siyonizm'in en temel vaatlerinden biri tartışmaya açıldı ve İsrail'in Yahudiler için güvenli bir yurt olduğu tezi sorgulanmaya başlandı.

Bu konuyu ilgili kitaplarımda, köşe yazılarımda makale ve konuşmalarımda defalarca ele almışlığım var. İhtiyaç hasıl olduğu için bir daha özetlemek istedim. Ülkenin durumundan önce bir ülkede yaşayan insanların “gâvur” olup olmadıklarına nasıl hükmedilir konusunu da özetlemek gerekiyor.

O oyunu oynamayı bilmediğimi zannediyorsunuz. O koşuyu yapmayı, o pası atmayı, o topu çizgiden çıkarmayı bilmediğimi düşünüyorsunuz. O misketi o kuyuya yuvarlamakta ne var halbuki? O eli daha hızlı çırpmakta ne var?

8 aydır iş bulamayan yazılımcı Berkay, hazırladığı yapay zeka videosu ile iş arama hikayesini mizahi bir dille anlatmış. İzlenme rekoru kıran video geleceğin de projeksiyonu. Yapay zekâ uzmanları bile iş bulmakta sıkıntı çekiyor artık. Çünkü uzman sayısının artış hızı ile şirketlerin yapay zekâ alanındaki ihtiyaç hızı aynı değil.

Osmanlılar son asırlarında şimal üzerinde bir kuyruklu yıldız doğsa mutlak bizim başımıza düşer diye vehmedermiş. Belki aynı etki devam ettiğinden o günün sosyolojisinde ve o günün psikolojisinde yazılan İstiklal Marşımız dahi bu hale bir son vermek ister gibi “korkma” diye başlar. Sönmez diye devam eder. Lâ tahzen! Lâ tahzen, innallãhe me‘anâ. İnnallãhe me‘a's-sâbirîn…

Son günlerde basına yansıyan haberlere bakıldığında ortalığa saçılan nahoş olaylar kamu kurumlarında uyuşturucu ve alkolle mücadelede farklı bir yol ve yöntem izlenmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Alkol ve uyuşturucu ile mücadele deyince bazılarının kulakları dikelse de ülke olarak ciddi bir mücadele verilmezse gençlik için çok geç kalınacaktır.

FETÖ'nün İsrail ile bilinen dirsek temaslarını, ortaya çıkan iş birliklerini, elebaşlarının Tel Aviv'e düşen bombalara üzülmesini ve “kuzeydeki ülke” hassasiyetlerini bir kenara bırakalım. Dinden beslenen “terör devleti” ile dinî yapı görünümlü “terör örgütü” arasındaki bağı, döktükleri kan ortaya çıkarıyor aslında.

Bir ülkenin dış politikası yalnızca hükûmetlerin tercihleriyle değil, o tercihlerin toplumda bulduğu karşılıkla da şekillenir. Kamuoyunun hangi ittifakı meşru gördüğü, hangi adımı kazanç, hangisini risk saydığı, dış politika seçeneklerinin manevra alanını doğrudan belirler. Türkiye'de bu alan son dönemde iki yönlü bir baskı altındadır:

Dünya, hadım edilmiş, tecavüze uğramış gibi. Gazze'de yaşananlardan ve Gazze'deki soykırıma seyirci kalınmasından ötürü. Özür dilerim ama gerçek bu.

İsrail'in işgali altındaki Batı Şeria'da “Siyonist-faşist yerleşimci terörü” her geçen gün artarak yoğunlaşıyor. Neredeyse her gün yaşanan Siyonist terör Batı Şeria'da can almaya devam ediyor. Batı yönetimleriyse Siyonist-faşist yerleşimcilere ağır çekim yaptırımlar uygulayarak durumu idare etmeye çalışıyorlar. Bu yönetimler yerleşimci terörüyle İsrail hükümetini ayırıyorlar. Yerleşimcilerin İsrail hükümetiyle organik bağlantılarını görmezden geliyorlar.

“Git gel yüz adım bin yıllık konak/ buna ne ayak dayanır ne tırnak.” Necip Fazıl'ın dizeleri. Ne tuhaf, rahmetli anam birbiri ardı sıra bütün meselleri, masalları, atasözlerini sıralar, kederini, neşesini onların sırtına yükler, sonra duygularını “sür eşeğini Niğde'ye” diye uğurlardı. “Bu ne Iraz ana?” diyenlere “İçimde tutup dert büyüteceğime sözümü savdım yürüttüm gitti” derdi. Söylediği mesellerden, atasözlerinden alınacak olanlara yine bir atasözü ile cevap verir “Öküz altında buzağı arayan bizden değildir” derdi.

"Tarih Hazinesi", "Tarih Dünyası", "Tarih Konuşuyor", "Tarihten Sesler", "Hayat Tarih Mecmuası" gibi isimlerle yayın hayatına atılan, gerçekten de önemli yazılarla ve ilgi çekici resimlerle dolup taşan bu dergiler – bir zamanlar – büyük bir alâkayla takip ediliyordu. Ve tirajları yüksek olduğu gibi, abone sayıları da fazlaydı.

Önceki yazımızda imanın ne yalnız iç gözün ne de yalnız dış gözün işi sayılmaması gerektiğini, nitekim böyle bir ikiliğin, İslam'ın din ile dünyayı, zâhir ile bâtını birbirinden koparmayan tevhidî anlayışına uymayacağını söyleyerek, dış gözün de imanla görebileceğine, iç gözün de vehim ve kuruntuyla perdelene-bileceğine işaret etmiş ve dolayısıyla burada asıl ayrımın gözlerde değil, bakışların istikametinde olması gerektiğini belirtmek suretiyle, perspektifsizliğin söz konusu istikametin, idrakteki imkânı olduğunu iletmiştik.

Doğu ile Batı'nın, ticaret ile kültürün kesişim noktası İstanbul, küresel havacılığın göz bebeği ve yolcu deneyimi çalışmalarının yeni merkezi olarak da tescillendi.

Uygulanan ekonomi politikalarının enflasyonist baskıyı tek bir alanda tutamayarak genele yayması, tüketim sepetinin hemen her kaleminde fiyat artışlarını kalıcı hale getirdi. TÜİK'in Ağustos enflasyon verisi yıllık %31,51, aylık bazda ise %1,84 artışa işaret ediyor. Enflasyon o kadar yerleşti ki kalbimize, “Aylar geçse de yıllar geçse de bir ömür böyle sürse de ben seni unutamam” dizeleri sanırsınız ona yazılmış.

TÜİK, Ağustos ayına ilişkin enflasyon verisini açıkladı. TÜİK'in hesaplamalarına göre TÜFE aylık bazda %1,84 artarken yıllık artış ise %31,51 oldu.

Yunan medyası yazmasa haberimiz olmayacaktı. MİT Başkanı İbrahim Kalın Atina'ya sürpriz bir ziyaret gerçekleştirmiş. Yunanistan Ulusal İstihbarat Teşkilatı (EYP) Başkanı Themistoklis Demiris ile bir araya gelmiş.

Kıbrıs'ta son yıllarda gittikçe artan Siyonist Yahudi nüfusuyla alakalı bir köşe yazısı yazmak niyetindeydim.

Türkiye'nin son yirmi yılda yaşadığı ve önümüzdeki yüzyıl hakkında kendisini iddia sahibi kılan gelişmeler kuşkusuz bütün dünya tarafından da izleniyor. Bilhassa Arap-İslam dünyası için Türkiye'nin kat ettiği mesafe her bakımdan sadece izlenmeye değer bulunmuyor büyük umutları da yeşertiyor.

Kökünü ister Medine'de Kur'an öğretilen “dârülkurrâ”dan isterse ashabın ilim öğrendiği “suffe”den alıyor olduğunu kabul edelim sonuç değişmez. Medreseler, Resul (s.a.v.)'un kurduğu, çiçeklendirdiği ve temelinde din eğitiminin olduğu gelenekli mekanların adıdır ve 1.450 yıllık bir zincire sahiptirler.

Günün hengamesine, bitmek bilmeyen koşturmacasına, “bugün de bitti” telaşına şöyle uzaktan bir baksak diyorum. Kendimizi dışarıda bırakıp, kalbimizi avucumuza alıp baksak... Ne çok gürültü var değil mi? Ne çok iddia, ne çok bitmeyen hesap, ne çok “ben olmazsam olmaz” zanları…

Bir vatandaşımız, aldığı otomobilin durumunu merakla kontrole götürünce, ünlü Alman markası aracın gümrükten “beyaz eşya” olarak geçirildiğini öğrenmiş.

Eskiden gençliğin baharında olanlar için “O henüz hayatı tanımıyor” denirdi. Bugün iki otuzunu devirmişler için dahi kolaylıkla hayatı tanıyor diyemeyiz. Soruyu kendi nefsimizden cevaplayalım. Hayatın hakikatini idrak edebildik mi? Tükettiğimiz hayattan geriye “hayat tecrübesi” mi kaldı yoksa yaşlı çocuklara mı dönüştük?

Amerika ve Avrupa sokaklarında yapılan röportajlarda, içerik üreticilerinin “Nereli olduğunuzu söyleyin, ama ülkenizin adını vermeden” sorusuna verilen yanıtlar son günlerde viral oldu. Mutlaka sizlerin de önüne düşmüştür. YouTube, Instagram ve TikTok'ta viral olan ve milyonlarca izlenme alan söyleşilerde insanlar ülkelerini özelliklerine göre tarif etmeye çalışıyor.

Sassuolo deyince seramik, Biella deyince tekstil, Montebelluna deyince kayak botu…

Çerçeve Yasa TBMM'de 467 gibi rekor bir oyla kabul edildi. Peki, terör örgütü PKK silah bırakmaya ne zaman başlayacak? Bu konuda “eli kulağında gelişmeler” var. Bir ya da iki hafta içinde hareketliliğin başlayacağını düşünüyorum.

1500'lü yılların başında Şah İsmail liderliğindeki Safevi Devleti Belh'ten Erzincan'a, Dağıstan'dan Basra'ya kadar genişlemiş, artık Osmanlı Devleti'ni tehdit eder hale gelmişti. Şah İsmail, ele geçirdiği topraklarda halkı çok katı ve kanlı yöntemlerle, büyük katliamlarla Şiileştiriyordu.

24 Ağustos'ta İran'a karşı ‘ekonomik D-Day' ilan ederek kuşatma politikasına yöneldiği sinyalini veren Trump yönetimi, bu stratejinin zaman zaman askeri çatışmayla desteklenebileceğini gösterdi. Aradan geçen birkaç gün sonrasında Amerikan saldırılarının yeniden başlaması ve İran'ın da bölgedeki Amerikan üslerine füzelerle saldırarak karşılık vermesi düşük yoğunluklu sürekli savaşın ekonomik kuşatma politikasıyla eşzamanlı gideceğine işaret ediyor. Diğer bir deyişle, Washington ekonomik savaştan sıcak savaşa dönmekten ziyade her iki savaşı aynı stratejinin iki ayrı ayağı olarak görüyor.

Türkiye, kendini, kendi ruhköklerini inkâr eden ve o yüzden de gelinen nokta itibariyle kültürel olarak, zihnî olarak intihara sürüklenen bir ülke.

Yaşadığımız çağa verilen birçok paye yanında “bilgi çağı” denmesinin ayrı bir ehemmiyeti var. Bilgiyi elde etme yollarının çeşitlenmesi, yaygınlaşması ve kolaylaşması bu vakıaya karakterini veren temel unsurlar. Bilgisayar başına oturduğumuzda ya da telefonun/tabletin ekranını açtığımızda –artık yapay zekânın da desteğıiyle– gerçekten de “dünyanın bilgisine” bir tık'la ulaşabiliyoruz.

İnsanlık M. Foucault'un Disiplin Toplumu'ndan, Byung-Chul Han'ın Yorgunluk (performans) Toplumu'na hızlıca geçti.