Yeni Şafak Gazetesi olarak yayın hayatına başladığımız ilk günden itibaren ülkemizde demokrasinin tüm kurumları ile yerleşmesi, milli irade ve değerlerimizin hâkim olması için tüm gücümüzle çalıştık.Bu ülkenin geleceğinin derin sularda boğulup gitmemesi için çaba sarf ettik.Fırtınalı günlerde sığını…

Ne günlerdi o günler! Bir bahar havası esmişti bütün ülkede ve bölgede. “Müslümanlar iktidara gelince hepimizi kesecek, Türkiye İran olacak!” diye hayalî hayaletler gören Türkiye'nin laikleri, işi, uluslararası ölçekte en büyük sosyal teorisyenimiz Şerif Mardin'in zekice buluşuyla “mahalle baskısı” hikâyesinin icat edilmesiyle başka bir evreye girdirmişler ama bu sarkastik hayaletlerin hiçbirinin gerçek olmadığı anlaşılınca, sonunda farklı ideolojik / siyasî dünya görüşlerine mensup toplum kesimleri arasında “konsensüs” arayışları tavan yapmıştı.

Günün tarihini atarken, insanın eli eski yıla gidiyor. Bir yıl boyunca yazılan 2025'in yerine, hemen bir günde 2026 yazmak kolay değil. Alışkanlık işte. Tiryakilik gibi bir şey. Hemen bırakılmıyor. Aradan zaman geçince, tam yeni yılı yazmaya alışırken, birden bire o yıl da bitiveriyor. Her sene aynı durum.

İkinci Dünya Savaşı'nı nükleer bombayı geliştiren taraf kazandı. Bugün ise ABD ile Çin arasında çipler, ambargolar ve algoritmalar üzerinden süren Üçüncü Dünya Savaşı'nın kaderini, yapay zekâda yaşanacak o kritik “an” belirleyecek. İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna doğru dünya iki ayrı gerçekliği aynı anda yaşıyordu. Cephelerde çatışmalar sürüyor, Japonya teslim olmayı reddediyor, Pasifik'te savaş bütün şiddetiyle devam ediyordu. Japonya'nın askeri kapasitesi hâlâ ayaktaydı; pilotları, donanması ve savunma refleksi güçlüydü. Kâğıt üzerinde bakıldığında savaşın ne zaman biteceği belirsizdi.

Bir 17 Aralık gününde vuslata ermiş Hazret-i Mevlânâ Muhammed Celâleddîn Rûmî. “Öldüğüm gün, Sevgili'ye kavuştuğum ve nihâî vuslata erdiğim gündür. Sakın ardımdan ağlayıp yas tutmayın. O gün benim için şeb-i arûstur (düğün gecesidir).” buyurmuş Hazret. Her yıl olduğu gibi bu yıl da aralık ayında Konya'da şeb-i arûsun yıldönümü münasebetiyle çeşitli programlar ve ihtifaller yapıldı.

Bu yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken Amerika'nın uluslararası sistemdeki rolünü tanımlama konusunda ciddi bir kriz yaşadığını söylemek abartı olmayacaktır. Dünyanın tartışılmaz tek süper gücü olarak girdiği 21. yüzyılın hemen başında uğradığı 11 Eylül terör saldırılarıyla derin bir şok yaşayan Amerikan müesses nizamı, o günden bu yana büyük stratejisini belirlemekte bocaladı. Bush döneminden beri farklı uç noktalar arasında gelgitlerden kurtulamayan Amerikan dış politikası, Trump'la birlikte küresel liderlik iddiasından vazgeçen ve iyice bölgesel bir güç olmaya doğru giden bir ulus devlet imajı çiziyor.

Geçenlerde gazetenin telefonu çaldı. Arayan sesin tonunda hem bir öfke hem de kırgınlık vardı. Kendini tanıttı; bir baba, bir hekim... Söze, “Ersin Bey, 2025 yılındayız ama bu memlekette hâlâ, eğitim kurumlarında ibadet etmenin önünde engeller var, biliyor musunuz?” diyerek girdi. “Nasıl olur hocam? Daha geçenlerde İstanbul Valiliği cuma namazı saatiyle ilgili genelgeyi hatırlattı, kamuda esneklik var” diyecek oldum.

Toplumları bir arada tutan bağlar, sadece yazılı kurallar ile değil kültürel aktarım ile de inşa edilir. Bunların başında da dayanışma, yardımlaşma, ortak bir ideal etrafında mücadele edebilme iradesi ve becerisi gelir. Özellikle kriz ve afet anında dayanışma, kuşaktan kuşağa aktarılan kadim bir mirastır.

Konya Ereğli Necip Fazıl Kısakürek Hafızlık Eğitimi Proje Okulu'nda okuyan ve Hilaliye Kur'an Kursu'nda hâfızlık eğitimini tamamlayan Eymen telefonla annesini arıyor ve “Ben bugün hafızlığı bitirdim anne” diyor.

Bugün Avrupa-Amerika takviminin birinci günüdür. Zamanın devirlere, yıllara, aylara, haftalara ve günlere ayrılma yöntemi olarak bu takvimin uygulanması çok uzun bir süreçte gerçekleşmiştir. Zira bu uygulama daha başlangıcında kendi aritmetiğini ve tarihiliğini aşıp, medeniyetler çatışmasına tabi ideolojik bir keskinleştirme aracı olarak öne çıkarılmıştır. Bu manada “Takvim reformu zaman ölçümlerini tek tipleştirme ve geliştirme çabalarının eşzamanlı ve küresel doğasına dair en sert anımsatıcıdır. Tek tip bir dünya takvimine yönelik Avrupa-Amerikalı tasarımlar, sadece bu daha geniş akımın tezahürüdür.” (Vanessa Ogle, Zamanın Küresel Dönüşümü 1870-1950, trc.: Defne Karakaya, KÜY, İstanbul 2018)

Farklı kapasite ve araçların eşgüdümlü bir biçimde kullanılmasıyla ortaya çıkan hibrit terör, son dönemde hem devlet hem de devlet dışı aktörlerin terör eylemlerini anlamamıza yardımcı olan bir çerçeve. Bilinen ve alışılagelen metotların yanı sıra silahlı olmayan kapasiteyi de terör sürecine dahil eden bu form, çoklu taktikler sergilemekte ve her bir aracı aynı stratejik hedefin unsurları olarak bir araya getirebilmektedir.

Senfoni ve konçerto, Batı orkestral müziğin en bilinen iki modelidir. Bilenler bilir, ama kısaca hatırlatalım. Senfoni, bir şefin eşgüdümünde sâdece orkestranın eseri icrâ etmesini ifâde eder. Konçertoda ise, yine bir orkestra ve şef vardır. Lâkin husûsî bir saz (enstrüman) da devreye girer. Eğer konçerto bir piyano konçertosu ise piyano; eğer keman konçertosu ise keman sahneye çıkar. Konçertoda bu sazların virtuozları yer yer orkestranın önüne geçer Orkestra susar veyâ sâdece eşlik etmekle kifâyet eder. Hâsılı, konçertoda, senfoninin aksine, orkestra daha çok tamamlayıcı bir rol oynar.

İsrail'in kolonyal bir yapı olarak kurulduğu dönemde Ürdün Kralı Abdullah'ın Filistin'e ihaneti, bilinen bir hadisedir. Aslında babası da Osmanlı'ya ihanet etmiş, İngilizlerin İslam coğrafyasında hâkimiyet kurmasında büyük bir rol oynamıştı. Bizde Şerif Hüseyin'in ihaneti daha çok bilinir. Ne yazık ki oğul Abdullah'ın ihaneti de çok büyüktür. Sebepleri üzerinde duracak değilim fakat her iki hadiseyi birbirine bağlayan asli unsurlar üzerinde durulmadığı için farklı fikirler daha çok öne çıkmıştır. Bunların ayrıntılarına girdiğimizde kısır tartışmalardan kurtulmamız mümkün olmayacaktır. Buna karşın tarihî önemi olan hadiseleri mutlaka yeni bir gözle değerlendirmek gerekiyor. Bugün Birleşik Arap Emirlikleri'nin İsrail'le derinleştiği ortaya çıkan ilişkileri benzer olayların tekrarlandığını gösteriyor. Dolayısıyla geçmişin olaylarını ve kişilerini yeni görüşler çerçevesinde yeniden ele almak gerekiyor. Böylelikle bugünkü hadiseleri daha iyi analiz etmek mümkün olacaktır.

Bugün itibariyle takvimler yeni bir yıla geçtiğimizi gösteriyor. Ancak yeni bir yıla geçmiş olmak evvelki yıldan kalan sorunları ve beklentileri geride bıraktığımız anlamına gelmiyor. Hatta ekonomide reel sektörün beklentilerinin bir önceki yıla göre daha fazla olduğunu da şimdiden ifade edelim.

Suudi Arabistan'ın, Birleşik Arap Emirlikleri'ne (BAE) ait silah ve zırhlı araçları ve yine BAE'ye bağlı Güney Geçiş Konseyi güçlerini Yemen'de vurması, “Güçlerini 24 saat içinde Yemen'den çek” ültimatomu, bütün bölgeyi hareketlendirdi. BAE boyun eğdi ve çekileceğini açıkladı. S. Arabistan'la birlikte olduğu koalisyondan da çekildi. Bu beklenmedik sert tavır Riyad yönetiminin geleneksel politikası göz önüne alındığında şaşırtıcıydı. BAE'nin de “güç oyunu bozar” söylemine göre derhal boyun eğmesi de şaşırtıcıydı. O zaman gerçekten çok tehlikeli hareketler başlamış demektir.

19 Ekim günü maskeli hırsızlar Louvre Müzesi'ne girdi ve kraliyet mücevherlerini çalıp scooter ile kaçtılar. Hatta kaçarken bir tacı düşürdüler. Çinli yapay zeka uygulaması DeepSeek modelinin başarısı sonrası Batılı rakibi Nvidia hisseleri bir günde 580 milyar dolardan fazla değer kaybetti. Bu, borsa tarihindeki en büyük günlük kayıplardan biri oldu.

2026 birçok ekonomik göstergenin takip edileceği önemli bir yıl olacaktır.

Türkiye bu ikilemi her zaman yaşadı, yaşamaya da devam ediyor… Bu yılbaşında olduğu gibi… Bir yandan 1 Ocak bir kez daha vicdanın sesinin İstanbul'dan dünyaya yankılandığı gün oluyor… Millî İrade Platformu'nun Filistin'de yaşanan İsrail katliamına dikkat çekmek ve kamuoyu oluşturmak amacıyla düzenlediği destek yürüyüşü, Gazze'de 70 binin üzerinde masum insanın ve en az 20 bin çocuğun katledildiği soykırımı haykırıyor. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Prof. Dr. Burhanettin Duran'ın sözleriyle “Adaletin, merhametin ve ortak insanlık değerlerimizin güçlü bir çağrısı” yineleniyor.

2025, kültür-sanat alanı açısından bir üretim yılı olmaktan çok, bir ifşa yılı olarak kayda geçti. Sergilerin, bienallerin, kitapların, yazıların ve panellerin arka planında dönen asıl mesele estetikten ziyade şuydu: Kim, hangi anda, neye karşı sustu? Bu yıl yazdığım metinlerin hemen hepsi, dolaylı ya da doğrudan bu sorunun etrafında dolaştı. Çünkü artık sanat konuşurken yalnızca “ne söylendiği” değil, ne söylenmediği de metnin asli parçası hâline geldi.

İsrail'de düzenlenen üçlü zirvenin ardından Başkan Recep Tayyip Erdoğan'dan gelen mesajlar, Yunan basınında büyük ses getirdi. Çeşitli haber kuruluşları, Erdoğan'ın açıklamalarını ‘Karşı atak' manşetleri ile verirken, Netanyahu'nun sözlerinin ‘'boş teneke tıngırtısına'' benzetilmesi de geniş yankı uyandırdı. Başkan Recep Tayyip Erdoğan, AK Parti'nin Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı'nda, “İster Doğu Akdeniz'de ister Ege'de, isterse başka bir yerde olsun; biz ne hak yeriz ne de hakkımızı yediririz.” ifadelerini kullanmıştı. MEGA TV televizyon kanalı, “Tel Aviv'in Ankara'ya mesajının ardından Erdoğan'dan Netanyahu'ya sert eleştiriler geldi” başlıklı haberinde, Başkan Recep Tayyip Erdoğan'ın üçlü zirve nedeniyle Netanyahu'ya sert bir saldırı başlattığını belirtti.

2025 yılının şu son günlerinde herkes yılı kârla kapatmaya çalışıyor. Kim bakiyeden ne kadar koparabilirse o kadar kazançlı sayacak kendini sanki. Netanyahu'nun Trump'la buluşmasında bir telaş. Trump bir yıl içinde gerçekleştirdiği 8 barışın üstüne bir 8 barış daha katma telaşında sanki. Ama dünyada savaşan o kadar ülke yok, belki gelecek savaşları şimdiden öngörüp durdurmanın yaratıcı performansını sergilemeye çalışıyor. Bu sene olmadı ama belki önümüzdeki dönem Nobel olur. Daha fazla kim hak edebilir ki? Gerçi geçen sene de öyle diyordu ama kendisi onca çabasıyla dururken hiç adı sanı duyulmamış bir kadın çıkageldi, kaptı gitti.

İsrail'in bir oldu-bittiyle Somaliland'ı tanıma kararı alması, İslâm dünyası çapında geniş bir kınama dalgasıyla karşılık buldu. Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan başta olmak üzere bütün önemli ve etkili ülkeler, yayınlan-dıkları ortak mesajla İsrail'in attığı bu adımın Afrika Boynu-zu'ndaki kırılgan durumu daha da kaotik hale getireceğinin altını çizdiler. Tek bir ülke, bu süreçteki sessizliğiyle dikkatleri üzerine çekti: Birleşik Arap Emirlikleri (BAE).

Açılışı, “Biz de ‘Bibi'ye saygı duyuyor muyuz” sorusuyla yapalım. Cevap vermeye tenezzül etmeyelim. Ama Trump için önemine bakalım…

Netanyahu'nun Trump'la 2025'teki beşinci ABD ziyareti sonrasındaki basın toplantısında, Türkiye'yle ilgili kritik mesajlar öne çıktı. Başkan Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a daha önce duyduğumuz övgülerini sıralarken aslında İsrail'e ‘makul ol' mesajını da tekrarlıyordu. Erdoğan'ın ne kadar güçlü bir lider olduğunu ve ona saygı duyduğunu ifade eden Trump, Türkiye'nin Suriye'de kazanan başat aktör olduğunu söyledi. F-35 konusunda da bir çözüme sıcak baktığını söyleyen Trump, bunun İsrail'e tehdit olmayacağını ifade ederek Türkiye'nin F-35 alımına karşı lobi yapanlara da mesaj verdi. Suriye lideri Şara'yı da güçlü sözlerle öven Trump karşısında Netanyahu maksimalist talepler yerine bu ülkeyle sınır güvenliği sorunu yaşamak istemediklerini ifade etmekle yetindi. İran'ı gerekirse tekrar vurabileceği tehdidini tekrarlayan Trump, bu konuda da Netanyahu'nun istediği kadar agresif davranmayacağı sinyalini verdi. Basın toplantısı her ne kadar iki liderin birbirlerine fazlaca iltifatlarıyla dolu olsa da Trump'ın Türkiye, Suriye, İran ve bölgesel meselelerle ilgili verdiği mesajlar Netanyahu'nun tercih edeceği cinsten değildi.

Kimi yerde umut sessizce büyüdü, kimi yerde tereddüt içimizde. Bazen rakamlar konuştu, bazen suskunluklarımız. Aylar aktı, kelimeler değişti, vicdan dijitalleşti. Geriye kalan ise yaşananlardan süzülen küçük ama kalıcı izler... Yılın enlerini değil, zamanın tek çırpıda ne hissettirdiğini bırakıyorum aşağıya. Hepimizin başka duygusunu, hikayesini, dünyasını bilerek…

Kör nokta, sürüş esnasında aracın yan ve dikiz aynalarından görülmeyen yerleri ifade eden bir terimdir. Şerit değiştiren bir araç, bir noktada diğer aracın aynalarından görülemeyecek bir konumda bulunabilir. Bu görülemeyen noktaya trafik literatüründe kör nokta denir.

Takvim yaprakları yine tükendi. İnsanlık, koca bir yılı daha geride bırakmaya hazırlanıyor. Bu gece, yani 31 Aralık gecesi, dünyanın büyük bir kısmı ışıklar, konfetiler ve kutlamalar eşliğinde “zamanı” bir kez daha geçmişe gömecekler.

“Eski İstanbul'da mimarinin saltanatına rekabet eden bir başka güzellik varsa o da ağaçlardı. Fakat buna rekabet denilebilir mi? Doğrusu istenirse, ağaç, mimarimizin ve bütün hayatımızın en lütufkâr yardımcısıdır... Mimarlarımız daima eserlerinin yanı başında birkaç çınar veya serviyi eksik etmezlerdi; gür yaprağın tezadı onların en güzel terkiplerinden biriydi. Bazıları daha ileriye gider; cami veya medrese avlusunun hendesi cenneti ortasında, çınarın servinin yetişmesi, gülün açması sarmaşığın halkalanması için yer ayırırdı... Küçük, büyük her çeşmeyi iri gövdeli bir çınar yahut da servi beklerdi... Mimarın veya hayrat sahibinin diktiği ağacın büyüdüğünü görüp görmemesinin ehemmiyeti yoktu. Dikilmiş olduğunu bilmesi yeterdi. Bilirdi ki toprağa emanet edilmiş bir ağaç, mahalleye, semte, şehre, hatta cemiyete ve bütün bir imana emanet edilmiş bir değerdir”.

Semiha Yankı'nın “Seninle bir dakika” şarkısı çok gerilerde kaldı. Bugünlerde Özgür Bey'in “Seninle beş dakika”sı gündemde.

YPG'ye (SDG) verilen süre yarın doluyor. 1 Ocak itibarıyla Suriye PKK'sına askeri müdahale kaçınılmaz hale gelecek. Çünkü YPG, yapılan anlaşma maddelerinden hiçbirini uygulamadı. Bir yıla yakın Suriye'yi ve Türkiye'yi oyaladı. Zamana oynadı ve bu başarılı oldu. İsrail “yapma” dedi o da yapmadı.

Arz Allah'ındır bilirim. Ama vatanımdan ve Haremeyn'den sonra sokaklarında dolaşırken gurbet hissi taşımadığım birkaç diyar var ve şimdi onlardan birisindeyim. Kudüs-ü Şerif, omzumuzda vebalden bir yük, alnımızda mahcubiyetten bir yazı. Buhara-i Şerif, bir köşe başında her an bir azizle karşılaşı-verecekmişsiniz hissi veren koca bir dergah. Viyana, çocuklukta aşık olup da alamadığımız, gördükçe burnumuzun direğini sızlatan eski sevgili. Bosna, şartların icbarı ile terk edip geride bırakmak zorunda kaldığımız Rumelili evlatlarımızın en yakışıklısı. Ayvaz Dede'nin, ak zambakların ve ‘Allah'a emanet!' sözünün diyarı.

Amerika'daki “Beyaz, Evanjelik Hıristiyan –Siyonistler” İsrail'in Batı Şeria dahil tüm Filistin topraklarını ilhak etmesini istiyorlar. ABD Başkanı Donald Trump ise 15 Ekim'de “Time” dergisine verdiği röportajda İsrail'in Batı Şeria'yı ilhak etmesi halinde ABD'den aldığı tüm desteği kaybedeceğini söylemişti. Hıristiyan-Siyonistler bu açıklamadan rahatsız olmuşlardı.

Bir gücün kendisini zirvede hissetmesi, çoğu zaman kendi zevalinin de habercisidir. İsrail, Gazze'de yürüttüğü katliam ve soykırımla yalnızca Filistin halkına değil, insanlık fikrinin kendisine savaş açtığını bütün dünyaya göstermiştir. Hukuku tanımadığını, ahlaki sınırları çoktan terk ettiğini ve merhametin zerresine dahi sahip olmadığını artık gizlememektedir.

SDG tarafı “Şam'la anlaşma sağlandı” diye duyurdu. Buna göre Mazlum Abdi, Şam'a giderek nihai anlaşmaya imza atılacaktı. Hatta örgüte yakın sosyal medya hesapları, o sırada evinde oturan Abdi'yi alarak, büyük bir konvoy eşliğinde Şam'a götürdü. Beraberinde de Amerikalı komutanlar vardı. Kimileri, örgüt hesaplarından yapılan paylaşımları dikkate alarak yaş tahtaya bastı. Çünkü yapılan şey bir dezenformasyondu. Örgütler böyledir. Kısa vadeli çıkarları için çok kolay yalan söylerler.

2025 çokları için yapay zekâ ile tanışma yılı oldu. Temel düzey sorgulamalar, diyaloglar vesaire deneyimlendi. Yapay zekanın şaşırtan kapasitesi herkes üzerinde bir etki bıraktı. Bize sunulana bakarak varın bu teknolojileri geliştirenlerin elinde ne kadar kapasite vardır siz düşünün.

Bir insanın yaptığı, söylediği her şey mi yanlış olur… Konu CHP Genel Başkanı'na gelince, “En bozuk saat bile günde 2 defa doğru zamanı gösterir!” tespiti dahi geçerliliğini yitiriyor. Son açıklaması, hakikatten son kopuşu, halkımızın deyişiyle hepsinin üstüne tüy dikti: Hükûmetin en güçlü olduğu alanlar olan dış politika ve savunma politikalarını eleştirerek, “AK Parti'nin dış politika beceriksizliği artık Türkiye'de her bir vatandaşı tehdit eder durumda. Başınıza her an bir Rus İHA'sı düşebilir” demiş… Devam da etmiş: “Ankara'ya, ülkenin başkentine, Elmadağ'a kadar kontrolsüz SİHA geliyor. Gelmesinden utanmıyorlar, düşürdük diye övünüyorlar…” En müthişi de Sayın Cumhurbaşkanı'nın SİHA'ların vurulma emrini iki saat geç verdiğini iddia etmesi…

Refikim Yasin Bostan cuma günkü köşe yazısında, ülkesini ve Türkiye'yi seven “Libya Genelkurmay Başkanı Haddad'ın hayatını kaybettiği” uçak kazasını zikrederek, “Bölge gergin” vurgusunu, şu cümlelerle temellendiriyordu:

Türkiye ile Pakistan arasında imzalanan kapsamlı enerji ve hidrokarbon anlaşması, İsrail'de endişelere yol açtı. Siyonist Medya, Ankara'nın Hint Okyanusu'nda kazandığı Stratejik varlığın bölgesel dengeleri değiştirebileceğini yazarken gelişme ''İsrail açısından kontrol edilemeyen bir denge kayması ''olarak değerlendirildi.

“Evlilik, milyonlarca güzel ve çirkin anın birleşip ortak bir anılar dokusu haline gelmesidir” diye yazmış Alice Feeney, ‘Güzel Çirkin' isimli kitabında. Doğru bir tarif bu büyük ölçüde. Evlilik hayatın makro akışı içinde akan bir şey… Hepimiz hayatın karşımıza çıkardığı şeylerden etkileniyoruz ve zaman içinde iyi ya da kötü yönde değişiyor, farklılaşıyoruz. Evliliklerin zamanın getirdiği değişimlere, dalgalanmalara karşı bir direncinin olması şart! Çiftler beraberliklerinin sadece güzel şeylerle bezenmeyeceğini görebilmeli; acılar, gerilimler, daralmalar, tıkanmalar, sıkıntılar ve daha birçok şeyle de sınanacağını bilerek bu yola adım atmalı. Zamanımızda bu ilk adım, genellikle yanlış bir zihinsel donanımla, pek çok afaki beklentiyle ve işi fazlasıyla zorlaştıran çevresel etkilerle hatalı biçimde atılıyor. Bu ilk düğmenin yanlış iliklenmesi gibi bir şey, sonra hiçbir şey yeterince doğru gitmiyor.

Bugün 2 milyarlık Müslüman dünyanın 6 milyonluk uyduruk İsrail'e karşı sergilediği zafiyetten konuşurken akla ilk gelen şey bir İslam dünyasının var olup olmadığı. Filistin bir Arap meselesiyse koskoca Arap dünyasının bu aşağılayıcı saldırganlığı, bu tecavüzleri hiç üstüne alınmaması…

İsrail, kendi güvenliğini merkezinde bulunduğu coğrafyanın güvensizliğine dayandırıyor. Suudi Arabistan, Ürdün, Mısır, Emirlikler örneğin, bu denklemi bildikleri ve İsrail'in şerrinden emin olmak için sorgusuz sualsiz itaat içindeler. İtaat etmeyenler ise on yıllardır istikrarsızlık, huzursuzluk, yoksulluk, terör ve iç karışıklıklarla uğraşıyorlar.

Birçok defa üzerinde durduğumuz gibi Avrupa ülkeleri Filistin'in tarihî topraklarında işlenen soykırım suçlarından doğrudan sorumludur. Özellikle İngiltere ve Almanya'yı destek kategorisinde anmamak gerekir.

2026'nın eşiğinde Türkiye'yi nelerin beklediğine dair bir tablo çizdiğimizde, bu tablonun küre ve bölgedeki gelişmelerden bağımsız biçimde değerlendirilemeyeceği aşikar. Bir yanda Gazze süreci üzerinden somut biçimde gözlemlenen uluslararası kurumların işlevsizliği ve buna bağlı olarak ortaya çıkan güç dengesizliği diğer yanda da küresel etkileri olan Rusya-Ukranya savaşı gibi çatışmaların sürmesi. Rusya'yı çevreleme amacıyla, Avrupa'nın Biden ABD'si ile attığı yanlış adımlar bugün Avrupa içerisindeki çatlağın en önemli kaynağı. Orban'ın ifadesiyle Brüksel bürokrasisinin Avrupa ulus devletlerini kısıtladığı ve adım adım savaşa yaklaştırdığı bir dönemeçte, işlerin ne denli bir krize evrildiği daha açık biçimde görülmektedir.

Gazze, insanlık tarihinde bir milat olarak işlev görecek, demiştim. Artık bir “Gazze'den öncesi,” bir de “Gazze'den sonrası” var. Şu an tarihin yapıldığı bir zaman diliminin tam ortasından geçiyoruz bütün insanlık olarak.

Dünyada yaşanan gelişmeler kamu yönetiminin işleyişinde liyakat, kariyer ve sadakat sütunları arasındaki dengenin ya da dengesizliğin nelere yol açabileceğinden bahsedeceğiz.

Türkiye, 2025 yılında dezenflasyon süreci ve rezerv artışıyla finansal ve fiyat istikrarı güçlendirirken, faiz indirimleriyle ekonomik büyümeyi sürdürülebilir kılmayı hedeflemiştir.

Bir Türkiye-İsrâil savaşına doğru mu yol alıyoruz? Daha evvel bu ihtimâli değerlendiren yazılar kaleme almıştım. Kâğıt üzerinde bakılacak olursa bu ihtimâlin hayli zayıf olduğunu iddia edenler olabilir. Bu iddianın dayanağı, hem bir NATO devleti olan Türkiye'nin hem de İsrâil'in “Batı” kampından yer almasıdır. Bu çatışma veyâ savaş en başta Batı kampını bozacak, muhtemelen zâten son derecede köhneleşen NATO'nun sonunu getirecektir. İddia sâhipleri , bu senaryonun daha baştan, bizzat ABD ve AB tarafından engelleneceğini iddia ediyorlar.

Vahdet-i vücûd hakkında son bir meseleye değinip bu yazı dizisini sonlandıracağım. Özellikle vücûdun Hak'tan ibaret olup tüm mevcutların Hakk'ın nispetleri olduğu ilkesinin kısa veya uzun bir anlatısını ilk kez dinleyen herkesin zihninde “Öyleyse iyi ve kötü birbirine karışır”, “O zaman şerî yüküm-lülükler ne olacak” gibi itirazlar oluşur. Hatta bütün dönemlerin en büyük kelamcılarından biri olmasına rağmen Teftâzânî bile Şerhu'l-Makâsıd'da vahdet-i vücûdu “pisliklerin (kazurât) Allah'a nispet edilmesini gerektirir” şeklinde eleştirir. Bu, vahdet-i vücûdun değer sorunuyla yüz yüz kaldığı anlamına gelir.

Harfleri tespih tanesi dizer gibi yazan ve okurken neredeyse kelimesi kelimesine tasavvur ettiren yazarlara gıpta ediyorum. Gökhan Özcan ağabey öyledir, satırlarındaki virgüle kadar göz göze selamlaşırsın. Mustafa Kutlu hocamız bir kitapta bir şehri sokak sokak dolaştırır. Tarık Tufan o evde yaşatır, bir bakmışsın pencereden bakan sensindir. Türk edebiyatının mihenk taşlarından Sâmiha Ayverdi'yi okurken sanırsın ki, mektuplarını sana yazmış. Politikaya, coğrafyaya veyahut güncele dair yazan usta kalemler ise olayların ortasına sürükler okurunu. Yoldaşlarım Aydın Ünal, İsmail Kılıçarslan, Taha Kılınç gibi.

Zaman hızla geçiyor. İşte 2025 yılının da sonuna geldik. Allah, hepimize daha nice yıllar sağlık ve âfiyet içinde yaşamayı nasip eylesin. Kısacık ömrünün bütün yıllarını Türk Milli Eğitimine adayıp yüzlerce, binlerce talebe yetiştiren, ayrıca kültür dünyamıza birbirinden değerli birçok eser kazandıran Muallim Cevdet Bey, 1935'te vefat etti ve Edirnekapı Mezarlığı'nda, Mehmed Âkif, Süleyman Nazif ve Babanzâde Ahmed Naim beylerin hemen yanı başındaki kabrine defnedildi. Bu kıymetli zevatın ölüm tarihleri de kısa aralıklarla birbirini takip etti. Süleyman Nazif 1927, Ahmed Naim Bey 1934, Muallim Cevdet, yukarıda da belirttiğimiz üzere 1935'te ve Âkif Bey de 1936'da Rahmet-i Rahman'a kavuştu.

Pazartesi günü ABD Başkanı Donald Trump ile “Soykırımcı Netanyahu”nun Florida'da bir araya gelmeleri bekleniyor. Bu görüşmede Netanyahu'nun Trump'ı ikinci bir İran saldırısı için ikna etmeye çalışacağı söyleniyor. Tabii Netanyahu, Trump'ın ‘Gazze Plânı'nın İsrail'in istekleri doğrultusunda esnetilmesini de isteyecektir. Keza “Suriye” de masada olacaktır

2000'li yılların başından itibaren yetişen nesil, ülkeyi terk ediyor! 2020'li yıllardan itibaren yetişen nesilse İslâm'ı terk ediyor! Bunun en ürpertici göstergelerinden biri ülkenin Batı-Hristiyan ülkelerine rahmet okutmaya başlayacak kadar Hristiyânî-pagan sembollerin ülkede her tarafı hızla kaplamış olması! Türkiye, Müslüman bir ülke mi? Halktan bahsediyorum, devletten değil. Devlet laik zaten. Ama halk Müslüman özelliklerini hızla kaybediyor.