Yeni Şafak Gazetesi olarak yayın hayatına başladığımız ilk günden itibaren ülkemizde demokrasinin tüm kurumları ile yerleşmesi, milli irade ve değerlerimizin hâkim olması için tüm gücümüzle çalıştık.Bu ülkenin geleceğinin derin sularda boğulup gitmemesi için çaba sarf ettik.Fırtınalı günlerde sığını…

CHP iktidara gelse neler olur? Bu soruya cevabı bu partinin hem geçmişinden hem de şimdiki durumundan keşfetmeye çalışıyorum.

Sıcak diye İstanbul'dan kaçtı ve tam da bir şaire yakışacak şekilde daha sıcak bir şehre gitti birkaç aylığına ama nasipse Hüseyin Atlansoy ağabeyi bir dahaki görüşümde, “Netoçka Nezvanova İslami roman türünün ilk örneği olabilir abi” diyerek şaşırtmaya hazırlanıyorum.

Birbirine yakın farklı zamanlarda aldığım yaklaşık aynı boy ve ağırlıkta iki adet patatesin fiyatı yerel markette 12.5, zincir markette 10.5, bakkalda 11.5 lira tuttu.

Geçtiğimiz hafta Güney Kore borsası gitti gitti geldi. Mesele ne merkez bankalarının politika kararları ne de alışılagelmiş başka gerekçelerdi.

Bugünkü yazımızda Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından engellilere ve yaşlılara verilen yardımları ve hesaplanmasını açıklamaya çalışacağız.

-İnsan birlikte yaşlanmak, birlikte olgunlaşmak istiyor. Acı olan şu ki, yıllar geçtikçe yanındaki insanın en çok hatalarıyla zenginleştiğini görüyorsun. Dönüp geriye baktığında, hayatını yaşanır kılmak için o kadar çaba sarf ettiğin adam, senin en değer verdiğin şeyleri değersizleştirmeye çalışmış hep. Çalışmaya da devam ediyor.

Cuma günü akşam saatlerinde Türkiye Gençlik Vakfı'nın (TÜGVA) yaz etkinliklerinin final programı Galatasaray Stadı'nda gerçekleştirildi. Bizim kuşağın alışkanlığıyla hâlâ Ali Sami Yen Stadı diyoruz. Stadın bugün reklamlı bir adı var ama hafızamızdaki yeri değişmiyor.

MTO'nun akademik yaz kampları, Çorum'da başladı. Kampımızı, Bursa temsilcimiz Nuri Gür Bey kardeşimizin leziz kaleminden aktarıyorum. Çok güzel bir pazar yazısı oldu bu. Keyifli ve zihin açıcı okumalar…

Amerikalılar arasında İsrail'e desteğin diplerde olduğunu herkes biliyor. Diğer yandan “İsrail Lobisi”nin kamuoyu oluşturma gücünün her geçen gün daha da azaldığı bir vakıa. Keza İsrail'i aklama-paklama konusunda öteden beri ustalaşmış bulunan Amerikan medyası da tabir yerindeyse patlamış durumda ve inanılırlığı kalmadı. İsrail için parlak dönemler geride kaldı.

Osmanlı padişahlarının en önemli özelliklerinden biri de ilme ve âlimlere, sanata ve sanatkârlara, şiire ve şairlere, tasavvufa ve mutasavvıflara, mûsikîye ve mûsikîşinaslara, kısacası bütün bir kalem ve kelâm erbabına göstermiş oldukları büyük saygı ve hürmettir. Ve tabii ki onları maddî anlamda da desteklemiş olmaları yine bir tarihî gerçektir.

Önceki yazımızda İbnü›l-Arabî›nin Hristiyan ikonalarının ortaya çıkışını Hz. Îsâ'nın hakikati üzerinden anlamaya çalıştığını; böylece her dinî geleneği kendi iç mantığı içinde kavramaya yönelen derin bir hermenötik örneği ortaya koyduğunu belirtmiş; ardından onun, Muhammedî şeriatın getirdiği özgünlüğü “hayâli tasfiye ederek” değil, onu “sûretin sınırlarından kurtararak” açıklamasını, inşa etmeye çalıştığımız İslam tasvir nazariyesinin temel dayanaklarından biri olarak zikretmiştik.

Hayli zamandır dışarıda bir şeyler yiyip içmekten korkar oldum. Mecbur kalmadıkça kafe ve restoranlara uğramıyorum. Kimin hazırladığı, nasıl pişirildiği, hangi malzemenin kullanıldığı değil mesele. Uzak duruşumu dervişlik derdine hamleden olur diye açıyorum bu faslı. Kabul, zulmeti çoktur dışarı yemeğinin. İnsanın ibadetini, seherini, huzurunu, kalbini örseler. Fakat benim uzak duruş sebebim başka. Gürültüye tahammül edemiyorum.

Konu, İstanbul'daki iki köprünün “belirli süreli işletme hakkı devri” ve bu girişimin iletişimi… Bilindiği üzere, ‘kamu diplomasisi' dünyada ilk kez kavram olarak 1965 yılında gündeme gelmiş. Bizde ise 30 Ocak 2010'da kurumsal olarak, “Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü” ismiyle, Prof. Dr. İbrahim Kalın yönetiminde, Başbakanlık bünyesinde faaliyete geçmiş bir yapıydı.

Savaş, enflasyon, iç siyasette yaşanan gelişmeler derken yurtdışındaki gelişmeleri gözden kaçırmaya başlamıştık. Ancak her konunun etkilediği gibi yurt dışında yaşanan bazı gelişmeler, atılan adımlar ve politika değişiklikleri de bizi hem etkiliyor hem de belirli konularda zarar veriyor.

Bir ömür alın teri döken, bu topraklara nasırlı elleriyle değer katan insanların hikayesi için bugün yeni bir sayfa açılıyor. SGK ile Türkiye Sigorta arasında imzalanan protokol, süslü lafları ve içi boş vaatleri geride bırakarak doğrudan mutfak masasına, otobüs biletine ve pazar poşetine dokunuyor. Yıllarca emek vermiş insanların omzundaki mali yükü hafifletmek, onlara yalnız değilsiniz mesajını vermek; lafta kalan bir temenniyi aşarak her ay cüzdanda hissedilen somut bir desteğe ve huzurla solunan bir nefese dönüşüyor.

Tuhaf bir yere sıkıştı kaldı yine Türkiye'de mesele. Kimisi doğru, kimisi yanlış sorularla ve akıl almaz bir propagandayla birbirine karıştı her şey.

En baştan bu yana Terörsüz Türkiye projesini yakından izlediğimi, perde önü ve arkasındaki gelişmeleri aktarmaya çalıştığımı biliyorsunuz. Bu süreci çok önemsiyorum. Çünkü terörün ve terör örgütlerinin; bu ülkenin ayağına takılan prangalar olduğunu, devlet gündemini meşgul etmek, enerjisini tüketmek için memlekete musallat edildiğini, bu örgütlerin türlü istihbarat teşkilatları ve muarız devletler tarafından kullanıldığını biliyorum.

Geçtiğimiz cuma günü -24 Temmuz 2026- Lübnan'ın başkenti Beyrut'ta, sıra dışı bir cenaze töreni vardı: Uzun yıllardır Beyrut'un kenar mahallelerinde yaşamını sürdüren ve bir gün önce 78 yaşında vefat eden Kozo Okamoto adlı bir Japon'un Filistin bayrağına sarılı naaşı Filistinli gençlerin omuzlarında taşındı ve Filistinli şehitlerin kabirlerine ev sahipliği yapan Makbaratu'ş-Şuhedâ'da (Şehitler Kabristanı) toprağa verildi. Kozo Okamoto'nun öyküsü, olağanüstü ayrıntılarla ve sürprizlerle dolu bir Ortadoğu hikâyesiydi:

Girişi Transkafkasya'dan yapalım; Batı'ya kaydığını tekrar tespit ediyoruz… Savaşın Hazar'a kadar genişlemesinin stratejik bir mesaj, bölgeye jeopolitik gerilim transfer ettiğine kafası basmayanlara, 25 Temmuz günü Ukrayna'nın İran gemisini vurmasından başka bir saldırı daha olduğunu duyuralım…

Geçtiğimiz günlerde Yemen'de Husi iktidarına karşı ortaya çıktığını anlattığımız enteresan durumlar esnasında hem Libya hem de Tunus'ta da benzer istikamette enteresan gelişmeler cereyan ediyordu. Arap Baharı'nın bu üç ülkesinin aynı anda hareketlenmiş olması başlı başına kayda değer bir durum. Bunlar karşı-devrim süreçlerinin bir istikrar oluşturamadığı gibi halktaki daha iyi yaşam, hürriyet, adalet ve ekmek taleplerinin ertelense de sonuna kadar bastırılamayacağının işaretleri olarak okunabilir.

Çin, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir düzenleme ile sosyal medyada bilgi paylaşan hesaplara, konuyla ilgili diploma ibraz etme zorunluluğu getirmiş.

Dijital kültür aidiyet bağlarını kaybetmiş, hafızasız, duyarsız, sosyal medya bağımlısı yeni bir insan inşa ediyor. Sosyal medyada karşısına çıkan her kırıntıyı “bilgi ve hakikat” zanneden, bu zannını bir sonraki reels vidyo ile tamamen aksi yönde değiştirmeye hazır bu yeni insan, devletlerin, toplumların, ailelerin en büyük sıkıntısı. “Akışta kalmak” klişesinin peşinde ne günü ne dünü anlamayan tepkisel insanlarla kuşatılıyoruz, üstelik bu tepkisel insanların önemli bir kısmı “uzman” olarak ahkam kesiyor.

Son beş yazıdır güçlü ekonomilerin ortak bir sırrını arıyoruz. Güney Kore'den Amerika'ya, Silikon Vadisi'nden savunma sanayiine kadar uzanan örnekler bize farklı hikâyeler anlattı. Coğrafyalar, kültürler, siyasi sistemler farklıydı; ancak hepsi aynı devasa gerçeğe işaret ediyordu: Kalıcı kalkınma, tek bir doğru politikayla değil; birbirini besleyen güçlü bir ekosistemle mümkün oluyor.

İran'ın Ürdün'deki Amerikan birliklerini balistik füze saldırısıyla hedef alması, çatışma ve müzakere dinamiklerinin yalnızca Washington'ın elinde olmadığını göstermeye matuf bir hamle olarak öne çıkıyor.

12 yıllık zorunlu eğitim, tam anlamıyla, Türkiye'nin intiharı. Herkes üniversite okumak zorunda değil. Sanayinin de insana ihtiyacı var; ve sanayi en iyi şekilde usta-çırak ilişkisiyle yeşerir.

İran saldırı altındayken içerdeki rejim muhalifleri ABD ve İsrail'in işini kolaylaştırmak için harekete geçtiler ve kanlı eylemler yaptılar. Diasporadaki İranlılar ise ABD ve İsrail lehine gösteriler yaptılar. Süreç umdukları gibi ilerlemedi. Başlarına ne geldiğini henüz bilmiyoruz.

Bugün aslında Terörsüz Türkiye'yi yazacaktım. Ancak süreci de yakından ilgilendiren bölgesel gelişmeler öyle baş döndürücü ki… Tehditler ve fırsatlar öylesine çoğaldı ki… Gazetemden “İki parça halinde yazabilir miyim” diye talepte bulundum. Kabul buyurdular. Bugün bu süreci doğrudan etkileyen güncel gelişmeleri, riskleri ve fırsatları yazacağım. Yarın konu Terörsüz Türkiye'ye gelecek.

Müslümanların gündemine modern dönemde girmiş bir tartışmadır: Önce insan sonra Müslüman olmak mı, yoksa önce Müslüman sonra insan olmak mı?

Netanyahu: “Başkan Tramp'la mükemmel bir görüşme yaptık. Laf olsun diye söylemiyorum. Her konuda tam mutabakat sağladık.” Eğer bu sözleri doğru olsaydı, bizim endişe duymamız gerekirdi.

Bazı alimler vardır ki sadece yazdıkları kitaplarla yahut verdikleri derslerle değil, bizzat varlıklarıyla birer müessese, birer ilim merkezi haline gelirler. Bulundukları mekânı medreseye, muhatap oldukları insanı talebeye, oturdukları meclisi fetvahaneye dönüştüren bu bereketli insanlar, mazi ile hal arasındaki en sağlam köprülerdir aynı zamanda. İşte asırlık ömrünü ilme, talebeye ve ümmetin dertlerine adayan muhterem hocam Halil Günenç Hocaefendi, on dört asırlık fıkıh birikiminin günümüze taşınmasında çok önemli hizmetler yapmış olan, nefes aldığı her ortamı bir ilim meclisine çevirerek kelimenin tam anlamıyla “ayaklı medrese” ve “ayaklı fetvahane” sıfatını hak eden müstesna bir çınardır.

“İlâhî ilim varlığın; varlık ise insan bilgisinin kaynağıdır.” demiştik. İnsan, kendi kalbinde meydana gelen bu ilmî sûret sayesinde mecazen “musavvir” diye nitelenebilir. Ne var ki onun yaptığı tasvir hiçbir zaman ilâhî yaratmaya denk değildir. Çünkü kul yalnızca kendisine açılan rahmetten / nasipten istifade eder; sûreti hakikatte var eden ve ona vücut kazandıran ise daima Allah Teâlâ'dır.

Fizikteki kânun çok defâ târihte karşılık bulmaz. Ama bâzen de bulur. Meselâ eşyâ âleminde her sıkışmışlığın bir yerden sonra buna sebep olan çerçeveleri, sınırları, engelleri kırdığını ve birikenin her neyse kaotik bir şekilde sağa sola saçıldığını biliyoruz. Târihte de bunun benzerlerini görebiliriz. Bugün de sıkışmış ve neticelenmeyen savaşların bendlerini ve taraflarını aşarak sağa sola saçıldığına şâhit oluyoruz. Şimdi bunlara bir bakalım.

Eğer, 250 milyon dolarlık bir yapım bütçesi olmasaydı; Eğer, pazarlama iletişimi için 125 milyon dolar ayrılmasaydı ve iletişim adına haber değeri olan birçok teknik numaraya para harcanmasaydı; Eğer, tamamı IMAX 70mm film kameralarıyla çekilmeseydi;

Yazılarımı yakından takip edenlerin bildiği üzere diğer pek çok ekonomistten ayrışarak makro ekonomik konulardan bahsederken sadece kur, faiz ve enflasyon ilişkisinden bahsetmiyor aynı zamanda reel sektörün durumunu da gözler önüne sermeye çalışıyorum.

Türkiye'nin son yarım asırlık ekonomik geçmişinde 2004-2016 yılları arasında görece düşük oranlar kaydedilmiş olsa da, enflasyon olgusu yapısal bir sorun olarak varlığını kesintisiz biçimde sürdürmüştür.

CHP'nin fiili bölünmesi ile ortaya çıkan hareketlilik toplumsal karşılık üretir mi sorusu bugünün en fazla tartışılan konularından birisi. Özel ve arkadaşlarının yakaladığı düşünülen rüzgar, onları siyaseten anlamlı bir yere taşıyabilir mi? Ya da daha keskin bir soru ile enerjilerini “düzen değiştirmeye” kanalize eden yeni oluşum sadece iktidar karşıtlığıyla iktidara namzet olabilir mi?

Netanyahu'nun beklediği Washington ziyareti bu hafta gerçekleşti. İsrail lobisinin ABD'deki en büyük destekçilerinden ve geçtiğimiz hafta Ukrayna dönüşü aniden vefat eden Senatör Lindsay Graham'ın cenazesi tam bir İsrail ve Netanyahu propagan dasına dönüştü. Washington'da günden güne “dost kaybeden” Netanyahu uzun vakittir zaten böyle bir zemin arıyordu.

“New York'tan gelen Siyonist yerleşimcilerin, Doğu Kudüs'teki Şeyh Cerrah Mahallesi'nde Filistinli yaşlı bir kadının evini gasp ettikleri, kadına saldırdıkları ve hastaneye kaldırılmasına neden oldukları an.”

Son yıllarda kitap tüketiminde büyük bir artış yaşanıyor. Kişi başına düşen kitap sayısında eskiye oranla ciddi yükselişler var. Kitap endüstrisi, artan bu büyük kitap ihtiyacını karşılamak üzere çarklarını hızlandırmak zorunda.

“Bilgi güçtür” sözü Francis Bacon'a atfedilir. Deneysel bilginin öncüsü sayılan Bacon hayattan göçeli neredeyse 400 yıl geçti. Bugün yapay zekâyla bilgi, bilgi kaynakları ve bilgelik kavramları değişim geçirirken savaşlarla ülkelerin özgün bilgi kaynakları yok ediliyor: kütüphaneler, arşivler, yazarlar, şairler.

Sabah kalktığında “İran'ı yok edeceğim” diyor. Akşam çark ediyor, “İran yalvarıyor vurma diye, o yüzden ara verdim” diyor. Ertesi sabah başka bir şey söylüyor akşam yine çark ediyor. Bu çarkları psikoloji uzmanları inceliyorlar mı acaba.

Yeşilay'ın Bağımlılık Ekonomisi raporu, Türkiye'de sigara, alkol, kumar ve uyuşturucu bağımlılığının ülke ekonomisine yıllık maliyetinin 2025 yılında tam 78 milyar dolar gibi dudak uçuklatan bir seviyede olduğunu ortaya koyuyor. Üstelik projeksiyonlar, faturanın 2026'da 90 milyar dolara dayanabileceğini gösteriyor.

Bu senenin başından beri Ukrayna'nın Rusya'ya karşı sahada kazandığı başarılar, Trump yönetiminin Kiev'e karşı tavrını değiştiriyor. Rusya'nın bu senenin ilkbahar hücumunu püskürtmeyi başaran Ukrayna güçleri, güneydeki Rus ikmal hatlarını zaafa uğratarak Kırım'ı da izole etmeye başladı. Rus gemilerine ve denizdeki hedeflere İHA'larla başarılı operasyonlar düzenleyen Ukrayna, Baltıklar ve Moskova'daki petrol ve askeri altyapıyla birlikte Hazar Denizi'ndeki kargo gemilerini de hedef aldı.

Çin yönetimi, Türkiye'den bir grup “gazeteci”yi yine Doğu Türkistan'a götürmüş; yedirmiş, içirmiş, gezdirmiş. Son zamanlarda gittikçe yoğunlaşan bu türden programların amacı elbette “bölgede herhangi bir problemin olmadığını” ispat gayreti. (İsrail'in sizi alıp Kudüs'e, Gazze'ye, Râmallah'a götürmesi, gezdirmesi, yedirip içirmesi; bu sırada da “terörle ve radikallikle mücadele” konusunda attığı adımları anlatması gibi düşünün.)

Dört sıra dışı gelişme yaşandı. Üçü apaçık bağlantılı. Sonuncusu otobana tali yoldan çıkıyor; 1. ABD-S.Arabistan nükleer anlaşması. 2. Ukrayna'nın Hazar'da İran gemisini vurması. 3. Şam-Bağdat arasında ABD'de imzalanan ve Irak parlamen-tosunda onanan anlaşma. (Önemli. Ayrı yazı istiyor çünkü, yeni Ortadoğu kurulumunun küçük ayağı olarak ana şebekeye bağlanması gerekiyor.) Ve 4. Epstein davasının kilit tanığının Fransa'da ‘öldürülmesi'…

Yemen'de 2014 yılında Husilerin başkent Sana'yı ele geçirmesiyle başlayan siyasî kriz, kısa sürede geniş çaplı bir iç savaşa dönüştü. 2015 yılında uluslararası koalisyonun müdahalesiyle çatışmalar daha da derinleşirken, ülkenin altyapısı büyük ölçüde tahrip oldu; sağlık, eğitim ve kamu hizmetleri çöktü. Birleşmiş Milletler'in de defalarca dikkat çektiği gibi Yemen, dünyanın en ağır insani krizlerinden biriyle karşı karşıya kaldı.

Üç boyutlu bir nesne olan küreyi iki boyutlu bir yüzeye eksiksiz biçimde aktarmak mümkün değildir. Bir portakalın kabuğunu yırtmadan düz bir masaya sermeye çalıştığınızı düşünün. Ya kabuk parçalanacak ya bazı bölgeler gerilecek ya da biçimler bozulacaktır. Dünya haritalarının temel meselesi de budur. Yerkürenin düz bir kâğıda, ekrana ya da okul duvarına aktarılması sırasında mutlaka bir şeylerden vazgeçilir: Ölçekten, şekilden, mesafeden veya yönlerden.

İslam sanatlarında tasvir meselesini yalnızca sanat eserleri üzerinden anlamaya çalışmak bizi eksik bir sonuca götürür. Çünkü İslam düşünürleri, özellikle de İmam Gazzâlî, tasviri estetik bir faaliyet olarak değil, yaratılışın ontolojik düzeni içinde ele alırlar.

Çıkmaz. Elbette çıkmaz ve bunun benim zihnimde çok nesnel, çok net gerekçeleri var.

Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kalın'ın sosyal medyada yankı bulan, felsefi derinliği ve duyarlılığıyla kalbe dokunan ‘reels' videolarını izlemekte zihin ve ruh tekâmülüne katma değer getirmek adına yarar var…

İnsan hayatında bir kere parti kurar ya da kurmaz. Parti kuran ortak akıl, ülkeye, topluma ve bireye ve hatta varsa dünyaya dair ulaşılabilir ve paylaşılabilir hayallerini programına yansıtmak ister. Hayatta bir kere yazabileceği o programı öyle titiz ve öyle tutarlı ele alır ki partiyi parti yapar. Seçmeni seçmen yapar.