POPULARITY
Easy Turkish: Learn Turkish with everyday conversations | Günlük sohbetlerle Türkçe öğrenin
Bu bölümde Ömer ve Emin, son zamanların en popüler alışkanlıklarını “abartılıyor mu yoksa değeri bilinmiyor mu?” sorusuyla değerlendiriyor. Sabah rutinlerinden minimalizme, yürüyüş yapmaktan evde yemek yapmaya kadar herkesin sürekli övdüğü şeyleri samimi ve eğlenceli bir sohbetle masaya yatırıyorlar. Interactive Transcript and Vocab Helper Support Easy Turkish and get interactive transcripts and live vocabulary for all our episodes: easyturkish.fm/membership Transcript Açılış Emin: [0:15] Herkese merhaba. Easy Turkish Podcast'in yeni bölümüne hepiniz hoş geldiniz. Ben Emin. Bugünkü bölümümüzde Ömer'le beraberiz. Nasılsın Ömer? Ömer: [0:24] Sağ ol Emin. İyiyim. Sen nasılsın? Emin: [0:25] Ben de iyiyim. Teşekkür ederim. Ömer: [0:27] Allah iyilikler versin. Sabah rutininden minimalizme: Abartılanlar ve hakkı yenilenler Emin: [0:29] Bugünkü bölümümüzde birkaç konu başlığı belirledik. Birbirimize soracağız bunları. Ve bu popüler konular hakkında "Acaba bu konu abartılmış bir şey mi?" yoksa "Değeri yeterince bilinmeyen bir şey mi?" İngilizce tabirleriyle "overrated" mı, "underrated" mı bölümü çekeceğiz. Evet Ömer, hazır mısın? Ömer: [0:48] Son derece hazırım, heyecanlıyım. Emin: [0:50] Birinci sorum, sabah rutinleri. Var mı bu arada sabah rutinin? Ömer: [0:56] Valla sabah rutinim yok, olmasını isterim. O yüzden underrated diyebilirim kendim için. Ama çok da abartılıyor sosyal medyada. Genel olarak overrated herhâlde. Şahsi olarak underrated. Emin: [1:09] Mesela sabah beşte kalkıyorlar, koşuyorlar. Ondan sonra geri geliyorlar, duş alıyorlar. Güzel bir sağlıklı kahvaltı hazırlıyorlar vesaire... Sence bu abartılan bir etkinlik mi? Yoksa yapıldığında gerçekten insanı zımba gibi yapan bir şey mi? Ömer: [1:25] Ya herhâlde bünye alıştıktan sonra insanı zımba gibi yapan bir şey olabilir. Çünkü mesela ben de söyledim ya, sabah rutinimin olmasını isterdim. Neden? Çünkü biraz zor geçiyor sabahlarım. Dolayısıyla bir şeyleri yanlış yapıyorum. Demek ki zımba gibi olabilen insanlar bir şeyleri doğru yapıyorlar sabahları abi. Dolayısıyla overrated demeye çok dilim varmadı. Sen ne düşünüyorsun? Emin: [1:47] Ben... Bence tam olarak hak ettiği ilgiyi alıyor ya. Ömer: [1:51] Aynı noktadayız herhâlde. Support Easy Turkish and get interactive transcripts and live vocabulary for all our episodes: easyturkish.fm/membership
Eski tarih dergilerinin son kısmında genellikle bir soru cevap bölümü bulunur. Dergi yönetimi, okuyucularının tarihi konularla ilgili suallerini bu bölümde cevaplandırır. İtiraf edeyim ki bu soruları ve cevapları ben de ilgiyle okuyorum, çok da istifade ediyorum.
Şanlı Osmanlı Devleti'nin talihsiz ve mağdur hükümdarı Sultan Vahidüddin bundan tam yüz yıl önce, gurbet hayatının bin bir çilesi içinde Hakk'ın rahmetine kavuştu. Vefatının yıl dönümü olan bugünlerde de lehinde ve aleyhinde yazılar yazılıyor. Hemen belirtmek gerekirse, lehinde kaleme alınan yahut tarafsız bir üslupla değerlendirilen tetkiklerin ve değerlendirmelerin sayısı gittikçe artıyor. Bu da gerçeklerin ilelebed gizlenemeyeceğini bizlere gösteriyor.
CHP, Türkiye'nin fiilen en büyük muhalefet partisi konumunda. Ayrıca son yerel seçimlerden de birinci parti olarak çıkarak bir iktidar alternatifi haline gelmiş durumda. Dolayısıyla da mevcut iktidarın değişmesini isteyenler için ilk başta ve en çok bakılan parti CHP. Biz CHP'yi bir düzen partisi olarak nitelendiriyoruz. Aynı zamanda onun bir sermaye partisi olduğunu söyleyerek sınıfsal karakterine işaret ediyoruz. Düzen muhalefetinin işi düzeni korumaktır! Sermaye muhalefetinin işi sermayenin istediğini iktidarda tutmaktır!Yani mevcut iktidarın ve düzenin değişmesini isteyen emekçi halka CHP'ye bakmayın, CHP'nin peşinden gitmeyin diyoruz. Çünkü bir düzen partisi muhalefette de olsa mevcut düzenin korunmasına öncelik verir. İktidar değişse bile düzen korunmalıdır. Tabii ki bu düzen sermaye düzenidir. Peki sermaye sınıfı mevcut iktidarın sürmesinden yana ise? İşte o zaman düzen muhalefeti, emekçi halk ne isterse istesin, kendi gücü ne olursa olsun o iktidarın değişmesinden de imtina eder.Mühürsüz seçimlerin sineye çekilmesinde, Ekmeleddin'den Kılıçdaroğlu'na Erdoğan'ın karşısına hep Erdoğan'ın istediği adaylarla çıkılmasında, 19 Mart sürecinde olduğu gibi halkın istibdada karşı tepkisinin soğurulup düzen içi pazarlıklarda koz olarak kullanılmasında hep bunu gördük. Her seferinde yeni ve daha büyük bir hayal kırıklığı. Ve CHP, düzen muhalefeti olarak görevine devam ediyor. Demirtaş'tan İmamoğlu'na istibdadın siyasi davalarının hâkim ve savcısı Akın Gürlek'in Adalet Bakanı olmasının ardından Özgür Özel son derece yüksek perdeden, yolsuzluk iddialarıyla ortaya çıktı. Bir hafta on gün ortalık çalkalandı. Sonra işin peşi bırakıldı. Tıpkı daha önce Kılıçdaroğlu'nun Man Adaları yolsuzluk belgeleriyle ortaya çıkıp sonra kulağının üstüne yatması gibi.Ara seçim tartışması iktidarı sıkıştırmadı tam tersine muhalefeti söndürdü Ardından Özgür Özel'in ara seçim çıkışı geldi. Nisan ayı boyunca ara seçim tartışıldı. Özgür Özel, Anayasa'nın 78. Maddesi'ne işaret ederek mecliste boşalan sekiz sandalye için ara seçime gidilmesini teklif etti. İlgili maddedeki “ara seçim yapılır” ifadesini CHP zorunluluk olarak yorumlarken AKP-MHP tersi görüşteydi. Özgür Özel tüm muhalefet partilerini gezdi. Anayasa'nın 78. Maddesi'nde “üye tam sayısının yüzde 5'i” ifadesine atıfta bulunarak gerekirse 22 milletvekilini istifa ettiririm dedi. Bu sefer de AKP kanadı Abdülkadir Selvi'ye bir köşe yazısı yazdırdı. AKP ve MHP bu istifaları mecliste kabul ettirmeyerek 30 sandalyenin boşalmasına engel olacaktı. Özgür Özel “Siz ara seçime gideceğinizi açıklayın, çeşitli çakallıklarla bunu engellemeyeceğinize söz verin, 50-55 milletvekilini istifa ettirmeyen namerttir” diye üst perdeden bir çıkış daha yaptı. Hem AKP hem de MHP en üst seviyeden ara seçim gündemde yok açıklaması yapınca bir kez daha, günlerce süren hararetli tartışma fısss diye sönüverdi. Özgür Özel'e sorular…Özgür Özel bu çıkışla iktidarı köşeye sıkıştıracağını düşünürken, milletvekilleri istifa etse dahi ara seçimi dayatamayacağını bilmiyor muydu? Ortalama akıllı bir insan ancak karşısındaki isterse gerçekleşebilecek bir senaryo üzerinden muhatabını köşeye sıkıştırabileceğini düşünür mü? Hadi diyelim AKP ve MHP tamam dedi ara seçim yapıldı. Sadece boşalan sandalyeler için seçim yapılacağına göre, (yani çoğunlukla istifa eden CHP'li milletvekillerinin yerine tekrar seçim yapılacak) meclis aritmetiğinin iktidar aleyhine değişmeyeceği hatta iktidarın bazı CHP'liler yerine kendi milletvekili sayısını arttırabileceği belli değil mi?Çok geç olmadan düzen muhalefetinden kopun!
Allâh Resulü (s.a.v.) bir hadisinde şöyle buyuruyor: "Hiçbir hâkim öfkeli iken iki kişi arasında hüküm vermesin." (Buhârî) Böyle bir durumda davayı ertelesin veya ara verip sonra devam etsin. Hadiste hâkimden kasıt herhangi iki kişi arasında hüküm verendir. Dolayısıyla bir öğretmen, usta ve baba, bu hükme tabidir. O hâlde çocukların, himaye/eğitim altındaki kişilerin ve zayıf insanların suç işlemesi hâlinde, denetimlerinden sorumlu olan kişilerin öfkeli iken bunları cezalandırmaması gerekir. Aksi takdirde zulmetme ihtimalleri artar ve bundan sorumlu olurlar. Öfke gittikten sonra düşünüp sağlıklı karar vermeliler. Vereceğimiz kararın Allâh ve Resulü tarafından hesabının alınacağı unutulmamalı ve suçluyu cezalandırma durumunda da ihtiyatlı olmamız gerekir.Öfkeliyken boşama, içi mermi dolu bir silaha benzer. Nasıl ki şaka yollu veya öfkeliyken silahın tetiğinin çekilmesi hâlinde silahtan ateş çıkıyorsa aynı şekilde öfke hâlinde boşama da geçerli olur. Bundan dolayı her iki silahı da kontrollü bir şekilde kullanmak gerekir. Öfkeliyken ceza kesmekten uzak durmak gerektiğini daha önce belirttik. Özellikle anne babanın bu konuda dikkatli olması gerekir. Açıkça şuna da dikkat çekmemiz yerinde olacaktır: Bazı öğretmenler öğrencileri sorgusuz sualsiz dövme hakkına sahip olduklarını düşünmektedirler. Öğrenciler küçük olduğu için bir şey diyemiyorlar. Anne babaları ise tedip amacıyla uydurulan "Eti senin kemiği benim" lafını dile getirirler. Hâlbuki bu kâbul edilecek bir durum değildir. Çünkü davacısı olmayan hakların davası, kıyamet günü Allâh ve onun Resulü tarafından açılacaktır. Bir hakim, zimmî bir kâfire bile haksızlık yapacak olsa onun hakkı kıyamet günü alınacaktır. (Derleme)
Cennet ehlinin içinde yaşayacağı nimetleri hiç kimsenin nitelendirmeye gücü yetmez. Zira Resûlullâh (s.a.v)'in bildirdiği gibi Cennet'te gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ve insanın kalbinden geçmediği güzellikte nimetler vardır. Orada bulunan her şey Allâh (c.c.)'un kudretinin eseridir. Adet olduğu üzere dilin oluşması için manadan önce eşyanın var olması gerekir. Var olmayan bir nesnenin kelimesi olmaz. Çünkü önce eşyanın zihinde bir formunun olması gerekir. Bundan sonra o eşya için bir isim icât edilir. Ortaya çıkarılan bütün modern bilimsel icâtların ilk anda dünyanın hiçbir dilinde karşılığı yoktu. Ancak icât edildikten sonra dil bilginleri bir araya gelerek ona bir isim verdiler. Bir insana hiç görmediği bir nesnenin ismini öğretmek istediğin zaman, onun anlayabilmesi için o nesneyi bir başka eşyaya benzeterek misâl vermen gerekir. Meselâ dersin ki "top gibi" veya "silindir gibi" yahut "sandık gibi". Bir nesne bilinmez olduğu sürece aklın onu idrâk edebilmesi için bilinen bir nesneye benzetmek zorundasın. Şayet bilinen bir nesneye benzetmez isen, insan aklı onu idrâk etmekten aciz kalacaktır. Bu noktadan hareketle bize göre Cennet nimetleri meçhuldür. Dolayısıyla onlar hakkında bir bilgimiz yoktur. Cennet nimetleri bizim gücümüzün ve tasavvurumuzun çok üzerindedir. Bu nimetler Allâh (c.c.)'un kudretinin eserleridir. Bu nedenle Allâh (c.c.) bizlere Cennet hakkında konuşmak istediğinde, dünyada bulunan nimetleri misâl olarak göstermektedir. Bu misâller yalnızca takrib (konuya açıklık getirmek) içindir. Ancak bu bize Cennet'teki nimetlerin gerçek suretini vermemektedir. (Muhammed Mütevelli Şaravî, Kuran'da Kıyâmet Sahneleri, s.185)
Baas karanlığının sona ermesinin hemen ardından, Suriyeliler 31 Ocak 2025'te adeta kulaklarına inanamadıkları bir haberle güne uyandılar: Devrik diktatör Beşşâr Esed'in teyzesinin oğlu, rejimin bir zamanlar en güçlü adamlarından, Der'â Valiliği Siyasî Güvenlik Şefi Âtıf Necîb, Lazkiye'de yakalanmış ve Şam'a getirilmişti. Âtıf Necîb, Suriye'de 2011'de patlak veren halk ayaklanmasının sembol isimlerinden 13 yaşındaki Hamza el-Hatîb'in korkunç işkenceler altında öldürülmesinin baş sorumlusuydu. Dolayısıyla Necîb'in sağ olarak ele geçirilmesi, Suriyelilerin vicdanında minik Hamzacığın intikamının nihayet alınması anlamına geliyordu. Muktedirler için de artık hesap vakti gelmişti.
Caner Taslaman'ın "Hayretten Hayranlığa: Aforizmalarım" adlı kitabından alıntılara yer veriyoruz. - Kelimeler çekiç gibidir. İnşa etmekte de, yıkmakta da kullanılabilir. - İnsanları sürüleştirmeye çalışanların sloganıdır: Aklını kullanma! - Aklın inanma ve inkar sürecinde etkisi olduğunu görmezden gelmek de, her şeyi akılcı deliller ileri sürmekten ibaret sanmak da önemli hatalardır. - Allah'ın yarattığı doğa ve Allah'ın gönderdiği din çatışmaz. Fakat insanların doğayı anlama gayretini ifade eden bilim ve insanların Allah'ın gönderdiği dinden çıkardıkları teolojiler çatışabilir; eğer bir sorun varsa bu sorun, insanın ya doğayı ya dini ya da ikisini birden yanlış veya eksik anlamasından kaynaklanmaktadır. - Materyalizmde olduğu gibi pasif, umursamaz, farkındalıksız maddeyi başlangıç yapınca, bu maddeyi kaç trilyon yıl boyunca, hangi şekilde birleştirirseniz birleştirin; akla, iradeye ve bilince benzer bir unsurun buradan çıkmasını beklemek için hiçbir sebep yoktur. - Ateist-evrimci görüşe göre akıl, doğruyu bulmak için değil hayatta kalmak için oluşmuştur. Dolayısıyla bu görüşün sahipleri, kendi akıl yürütmelerine güvenecek bir zemin bulamayarak kendi kendilerini çürütürler. - Kuran, bilimsel faaliyetler için gerekli ön kabulleri inşa eder ve verdiği motivasyonla bilimsel uğraşa teşvik eder. - Zayıf aklın daha çok iman edeceğini sanmak bir kuruntudur; böylesi bir aklın sadece hurafelere düşme ihtimali artar. - Batılın düzeltilmesi en zor olanı hakla karışmış olanıdır.
İsrail'in ABD'deki en bağnaz destekçileri “Hristiyan-Siyonist” olarak kendilerini etiketleyen “Beyaz Evanjelik Hristiyanlar”. ABD nüfusunun önemli bir bölümünü oluşturan Hristiyan Siyonistler 1980'lerden bu yana blok olarak Cumhuriyetçi Parti'yi destekliyorlar. Dolayısıyla Cumhuriyetçi Başkanların Ortadoğu politikasında Hristiyan Siyonistler'in baskısı önemli rol oynuyor. İsrail de Amerikan Yahudilerinden daha çok Hristiyan Siyonistler'e güveniyor.
Tüm canlı yaşamının sürdürülebilirliğinde olmazsa olmaz hayati bir değere sahip olan su, şüphesiz insan yaşamı için ayrı bir önem ihtiva etmektedir. Dolayısıyla medeniyetlerin belirlenmesinde su oldukça etkin bir rol üstlenmiştir. Üstlendiği bu rol farklı su kültürlerini de meydana getirmiştir. Öyle ki toplumlar arası suya ait kültürel zenginlikler, ülkelerin gelişmişlik düzeylerini belirleyen önemli ölçütlerden biri olmuş ve uygarlıkların “su medeniyeti” olarak anılmasında etkili olmuştur. Bu vasıfları taşıyan devletlerden biri de Osmanlı Devleti olmuştur. Tarihteki bu haklı ve köklü geçmişi ile uzun yıllar geniş coğrafyalara hükmeden Osmanlı Devleti, Kur'an-ı Kerim'de yer alan “Canlı olan her şeyi sudan yarattık” (Enbiya s. 30) ifadesi çerçevesinde inanç esaslı medeniyet tasavvuru benimseyerek suyu bir “emanet” olarak görmüştür. Bu bakış açısı ile insan ve çevre kaynaklı su sağlığını tehdit eden olası zararları önlemede önemli sorumluluklar üstlenmiş ve sürdürülebilirliği adına kalıcı yaklaşımlar sergilemiştir. Yine bu çerçevede bilhassa su kaynaklarının adaletle dağıtımı, bakım ve onarımlarda gösterilen titiz yaklaşımlar “emanet” kavramının bir tezahürü olarak karşımıza çıkmıştır. Osmanlı Devleti, su ile ilgili yapılanmalardan suyun korunmasına, su mimarisinden vakıf anlayışı kültürüne, yangına müdahalede teşkilatlanmasına, tarihi eserlere duyulan hassasiyet sonucu su yolu güzergâhlarının değiştirilmesine, doğa ile uyumlu estetik anlayışın yaşatıldığı mimari yapılara kadar pek çok alanda örnek rol model olmuştur. (İbrahim Yenigün, Çevre, Şehir ve İklim Dergisi, Sayı 3 (2023), s. 158-172)
Baskıcı ve keyfi yönetim olan istibdadın sermayeye sunduğu en büyük hizmetlerden biri grev yasakları olagelmiştir. AKP iktidarı darbe dönemleri dahil Cumhuriyet tarihinin grev yasaklama rekortmenidir. Grev yasaklarının keyfiliği ve hukuksuzluğu birçok örnekte Anayasa Mahkemesi kararlarıyla da tescillenmiş durumda. Ne var ki bu kararlara rağmen grev yasakları devam etmiştir. Dolayısıyla istibdadın grev yasaklarını mahkemelerde aşmak mümkün olmadı. Mahkemeler grev yasaklarını mahkûm etti etmesine, ama grev yasağını aşmak, işçinin özellikle de grevleri en çok yasaklanan Birleşik Metal-İş'li metal işçilerinin bileğinin gücüyle oldu. Bekaert grev yasağını fiili grevle aşan ilk örnekti. Ardından Schneider (Green Transfo) geldi. Nihayet yasaklanmasına rağmen bilfiil 33 gün süren ve zafer kazanan Grid Solutions (General Electric) fabrikası işçileri grev yasaklarını fiilen hükümsüz kılan bir örnek yarattılar. Grev yasağının ilacı bulundu diyebiliriz. Bu ilacın adı Türkiye işçi sınıfına grev hakkını grev yaparak kazandıran Kavel'di!Ancak istibdadın grev düşmanlığı grev yasağı ile sınırlı değil. Yeni yöntem devletin grev kırıcılık rolünü üstlenmesi. Grev kırıcılığı, patronun tehditle, şantajla, rüşvetle bazı işçileri grevden vazgeçirmesiyle ya da greve çıkartmamasıyla tezahür edebildiği gibi, grevdeki işçiler yerine taşeron işçi istihdam etmek ya da grevdeki fabrikanın işini başka işyerlerinde fason olarak yaptırmak şeklinde de karşımıza çıkabiliyor. Bunlar hem gayrimeşru hem de yasa dışı yöntemler. Nihayet en son olarak Özel İtalyan Lisesi'ndeki grevde benzer bir grev kırıcılığını gördük. Milli Eğitim Müdürlüğü, kamudan öğretmenleri grevci öğretmenlerin yerine görevlendirerek grev kırıcılığına soyundu. Bu grev kırıcılığındaki en üst seviye. Açıkça 6356 sayılı sendikalar ve toplu iş sözleşmesi kanuna aykırı olan bu grev kırıcılığının “eğitim hakkı” ile gerekçelendirilmesi ona meşruiyet kazandırmıyor. Tam tersine bu eylemi daha da gayrimeşru hale getiriyor. Nedeni gayet açık. Derslerin normal düzen içinde yapılması öğretmenlerin taleplerinin bir toplu sözleşme ile karşılanmasına bağlıdır. Ve samimi olarak eğitim hakkından bahseden, bu toplu sözleşmenin imzalanması yönünde çaba gösterir. Eğitim hakkını, sendika ve grev hakkını gasbetmek için bahane ederek değil. Şunu da söyleyelim ki İtalyan Lisesi'nde eğitim ne durmuştur ne de aksamıştır. Hababam Sınıfı'nda Mahmut Hoca'nın dediği gibi okul dört duvar arasındaki yer değildir. Okul her yerdir. Ve şimdi Tomtom Mahallesi'ndeki İtalyan Lisesi önündeki çadırdır. Ve bu grev okulunda İtalyan Lisesi'nin öğretmenleri tüm Türkiye'ye hak ve hukuk, dayanışma ve insanlık dersi vermektedir. Ne mutlu böyle onurlu ve yüksek karakterli öğretmenlere sahip olan İtalyan Lisesi öğrencilerine!Nitekim grevin geldiği aşamada, toplu sözleşmenin imzalanması için belirli bir taslakta anlaşma sağlanmasına rağmen İtalyan Lisesi yönetiminin “biz hukuki bağlayıcılığı olan bir belge imzalamak istemiyoruz” gibi akıllara ziyan ifadelerle ayak diremesiyle dersler boş geçmeye (Görevlendirme gelmesine rağmen grev kırıcılığını reddeden öğretmenlerimize de selam olsun!) devam ediyor. Bu durumda kendine “devlet” diyenin öğretmene değil bu ülkenin sadece sendikalar ve toplu iş sözleşmesi kanununu değil Anayasası'nı dahi tanımama cüretini gösterenlere dönüp konuşması gerekir. Ve er geç öyle de olacaktır. Çünkü İtalyan Lisesi grevcileri de birliklerini bozmadan mücadeleye devam ettiğinde kırılacak olan grev kırıcılığıdır. Onlar hem ilk özel okul grevini gerçekleştirerek hem de grev kırıcılığını grevle kırarak işçi sınıfımızın tarihine geçecektir.
1. İran'ın ABD ve İsrail ile çatışması haklı, meşru, hukukidir. Üstelik yüzde doksan dokuz değil, yüzde yüz böyledir bu. Dolayısıyla bir Müslüman olarak ABD-İsrail ile çatışan İran'ın yanında durmak, elden ne gelirse o desteği İran'a vermek benim için insani, İslâmî, vicdanî bir ödevdir. Bu destek benim açımdan tartışmaya da kapalı bir destektir. Rabbimiz ABD-İsrail azgınlığı karşısında İran'a zafer ihsan etsin.
Easy Turkish: Learn Turkish with everyday conversations | Günlük sohbetlerle Türkçe öğrenin
Ramazan ayı geride kalırken bu bölümde Emin ve Ömer, Ramazan'ın onlara neler öğrettiğini konuşuyor. Evlerde başlayan Ramazan süslerinden camilerdeki mahyalara, iftar sofralarından Ramazan pidesine kadar bu aya özgü gelenekleri ele alıyorlar. Bölümün sonunda ise bayram anılarına, bayram harçlıklarına ve eskisiyle bugünü kıyasladıkları bayram kültürüne değiniyorlar. Interactive Transcript and Vocab Helper Support Easy Turkish and get interactive transcripts and live vocabulary for all our episodes: easyturkish.fm/membership Show Notes Bölümde bahsettiğimiz mahya örneklerinden bazıları
1925'te Kaçar Hanedanlığı devrilip yerine Pehlevi Hanedanlığı kurulduğunda İran'da yaşanan sadece bir hanedan değişimi değildi. İran'da Türk hanedanları dönemi kapanmış, Fars milliyetçiliği temelinde yükselen bir yönetim ortaya çıkmıştı. Bu değişimi siyasi koşulları içinde değerlendirmek bize sınırlı bir bakış sağlayacaktır. Dolayısıyla dönemin olaylarını İngiltere ve ABD hegemonyası ya da emperyalizmin başarısı açısından da değerlendirmek gerekir. Dönemi içeriden yaşayan aydınların ilk anda olup bitenlere sevindiği ve gelecek adına umutlandığı anlaşılıyor. Büyük bir ihtimalle hanedan değişiminde İngiltere'nin rolünü görememişlerdi. İran'da hanedan değişimine paralel olarak Filistin'de İngiltere manda yönetimi kurulmuş ve İsrail'in inşa süreci başlamıştı.
Easy Turkish: Learn Turkish with everyday conversations | Günlük sohbetlerle Türkçe öğrenin
Emin ve Ömer bu bölümde, baba olmanın onları nasıl değiştirdiğini ve en çok neye şaşırdıklarını konuşuyor. Baba olmak düşündükleri gibi miydi? Yoksa onları hiç beklemedikleri bir şekilde mi dönüştürdü? Hazırsanız, iki taze babadan samimi ve içten bir bölüm sizi bekliyor. Interactive Transcript and Vocab Helper Support Easy Turkish and get interactive transcripts and live vocabulary for all our episodes: easyturkish.fm/membership Show Notes Sponsor Find your ideal Turkish teacher on italki: https://go.italki.com/turkish2 Use the code EASYTURKISH2026 for 5€ off on your first lesson (of at least 10€) Transcript Intro Emin: [0:15] Herkese merhaba. Easy Turkish Podcast'in yeni bölümüne hepiniz hoş geldiniz. Ben Emin. Bugünkü bölümümüzde Ömer'le beraberiz. Nasılsın Ömer? Ömer: [0:24] Teşekkür ederim Emin. İyiyim. Sen nasılsın? Emin: [0:27] Ben de iyiyim. Nasıl gidiyor ramazan? Ömer: [0:29] Çok şükür bir haftayı devirdik. %23'lere tekabül ediyor. Yaptığım hesaplamalar neticesinde bu sonuca ulaştım. Emin: [0:36] Evet. Ömer: [0:37] Güzel gidiyor. Geçen hafta konuşmuştuk. Kış ramazanı, yaz ramazanından sonra çıtır geliyor. Sadece son saatlerde bir böyle acıkma falan hissediyorum. Güzel. Ben memnunum ramazandan. Sen? Emin: [0:49] Evet ben de. Bundan önceki ramazanlar hep böyle baş ağrısı, açlık, susuzluk ekseninde geçerdi. Bu seneki ramazan çok daha rahat geçiyor. Tabii bunda ramazanın kışa denk gelmesinin de çok büyük bir payı var. Ömer: [1:02] Evet, evet. Tabii ki. Çünkü günler uzun olunca uzun oruç, kısa olunca kısa oruç tutuluyor. Ve dediğin gibi kışın çok daha rahat. Dışarıda olduğumuz zamansarf ettiğimiz efor daha az oluyor, soğuk havalarda. Sıcak havalarda daha bunaltıcı ve su kaybı meydana geliyor. Kış ramazanı iyidir abi. Ben şu an memnunum. Yıllar süren yaz ramazanından sonra şu an hâlimden memnunum. Emin: [1:25] Böyle emekli olacağımız zamana da böyle yaz ramazanı olur. Orada da bir emekli oluruz. Çok güzel sıyrılmış oluruz. Ömer: [1:32] Aynen ama öğrencilikte de geçen hafta konuştuk herhâlde bunu. Yaz ramazanı başkaydı şimdi o... Emin: [1:37] Evet evet. Ömer: [1:38] Sahura kadar çöplemeler falan başkaydı yani. Emin: [1:40] Aynen öyle. Evet. Taze babamız Ömer. Nasıl gidiyor? Baba olmak: Teoride her şeyi biliyorduk, ya pratikte? Ömer: [1:47] Valla nasıl gidiyor Emin'ciğim... İyi gidiyor çok şükür. Olağan. Yani en azından bir sağlık problemimiz yok çok şükür vesaire... Bunlar insanı çok rahatlatan şeyler. Çünkü kendini ifade edemeyen bir canlı ile karşı karşıyayız. Hani ağladığı zaman aç da olabilir, altı ıslak da olabilir. Gazı da olabilir, başka bir problemi de olabilir. Dolayısıyla şu an herhangi bir sağlık problemiyle vesaire karşılaşmadığımız için memnunuz. Ama, nasıl diyeyim? Çok olumlu duygular yaşatan bir şey insana. Bir yandan da gerginlik ve korku da veriyor bence. Çünkü o küçücük şey, yani onun sorumluluğu bazen psikolojik olarak insanın gerçekten dirayetli olmasını gerektiriyor ve gerektirecek gibi. Yani biz daha... Hani ben en azından yirmi gündür bunu yaşıyorum ama ileride de bu duygunun kaybolacağını çok zannetmiyorum. Onun için böyle bir korku, bir gerginlik de var üzerimde. Emin: [2:39] Evet ben de yaklaşık yüz yirmi gündür yaşıyorum bu hissi. Support Easy Turkish and get interactive transcripts and live vocabulary for all our episodes: easyturkish.fm/membership
İman eden bir akıl ile iman etmeyen bir aklın bilinç yapısı arasında çok büyük bir fark vardır. İman eden kişide Allah bilinci onun düşünce ve eylemlerinin temel kaynağı ve belirleyicisidir. İman düzeyinin veya kalitesinin göstergesi Allah bilincidir. Allah bilincinin alâmeti de Allah'ı hatırlamak ve zikretmektir. Dolayısıyla imanın somut çıktısı zikirdir. Bu itibarla, imanının seviyesini ve gücünü merak eden, zikrine bakmalıdır. “Allah'ı ne kadar hatırlayıp zikrediyorum?” sorusunun cevabı Allah'a olan imanının gücünü ve kalitesini gösterecektir.
Merakla beklenen ocak ayı enflasyonu açıklandı. Bu kadar merakla beklenmesinin iki tane önemli nedeni vardı. İlki her yıl başında TÜFE sepeti kural gereği güncelleniyor. İkincisi ise TÜİK bu yıl AB'ye uyum kapsamında yeni bir metodoloji kullanmaya başlıyor. Dolayısıyla hem yeni ana grup hem de yeni ağırlıkların etkisi de bu açıklanan veri ile görülmüş oldu.
Bu yazımda konuyu ele alırken, bireylerin din-iman meseleleriyle ilgili olmadığımı baştan söylemiş olayım. Bu memleket insanı kök olarak Müslümandır. Her bir gruba dışarıdan yüklenen ideolojiler vardır; zaman zaman bu köpük uçar gider, kökte olan kalır. Dolayısıyla bu yazıda Cumhuriyet Halk Partili bireyler üzerinden bir cümle kurmuyoruz.
On yıllardır Victoria'da eğitim sektörüne ve Müslüman toplumuna verdiği hizmetler ile bilinen İlim Koleji'nin müdiresi Zeynep Sertal bu yıl Order of Australia (OAM) madalyasına layık görüldü. Zeynep hanım SBS Türkçe'ye konuştu.
Geçen hafta Beyrut Amerikan Üniversitesi'nin BM Filistin Özel Raportörü Francesca Albanese'nin üniversite kampüsünde konuşma yapmasını engellediği yönünde bir haber yayıldı. Haber önemliydi zira adı geçen üniversite benzerleriyle birlikte “Ortadoğu” kavramının şekillenmesi de dâhil olmak üzere Doğu Akdeniz'in dönüşümünde büyük rol oynadı. Kolonyal dönem farklı bağlamlarda tekrar tekrar incelenecektir fakat “elit tabaka”yı yetiştiren bir kurumun kapılarını farklı fikirlere kapatması oldukça ilginçtir. Şimdiye kadar bu ve benzeri kurumlar yetiştirdikleri elit tabakanın Batı değerlerini temsil etmesiyle övünür ve üstün bir pozisyonda olmayı başarırdı. Bu değerlerin neler olduğu da aşağı yukarı herkes tarafından bilinir. Kuşkusuz “uygarlaştırma misyonu” bir dünya görüşünün yansımasıydı. Oryantalist araştırmalar da bu hâkim bakış açısına göre yapılırdı. Dolayısıyla “tarihsiz ve edilgen” bir pozisyonda olan Doğu'nun Batı değerlerine açılması ve bunun için de birçok ev ödevinin tamamlanması gerekiyordu. Elit tabaka kabahatin bizde olduğu yönündeki inancı benimsedi. Beyrut Amerikan Üniversitesi gibi özgürlükleri temsil eden kurumlara sahip olamadığımız için hayıflanmalıydık.
Rabbimize sonsuz şükürler olsun ki bir Miraç Kandili'ni daha idrak ettik. Kur'an-ı Kerimle, Hadis-i Şerifle ve tarihen de sabit olan Miraç hadisesi Peygamber Efendimizin en büyük mucizelerinden biridir. Böyle olduğu içindir ki, Mirac-ı Nebevi hakkında yazılan kitapların, söylenen şiirlerin, hazırlanan Miraciyelerin sayısı hayli kabarıktır. Ayrıca âşık-ı şeyda Süleyman Çelebi de Mevlidinde Mirac'a da yer vermiştir.
İslam tarihinde şairliği ile öne çıkan ve kaliteli şiirleriyle büyük şöhret kazanan dindar ediplerin en önemlilerinden biri de -hiç şüphesiz- Mehmed Âkif Ersoy'dur. Diğer bir ifadeyle söylemek gerekirse, onun en takdire şâyân özelliği son derece mütedeyyin bir insan olmasıdır. Dolayısıyla Safahat'ına manzum bir Kur'an tefsiri, kendisine de coşkun bir Kur'an şairi diyebiliriz. Halkımızın ona duyduğu muhabbetin asıl sebebi de işte bu özelliğidir.
İsrail'in kolonyal bir yapı olarak kurulduğu dönemde Ürdün Kralı Abdullah'ın Filistin'e ihaneti, bilinen bir hadisedir. Aslında babası da Osmanlı'ya ihanet etmiş, İngilizlerin İslam coğrafyasında hâkimiyet kurmasında büyük bir rol oynamıştı. Bizde Şerif Hüseyin'in ihaneti daha çok bilinir. Ne yazık ki oğul Abdullah'ın ihaneti de çok büyüktür. Sebepleri üzerinde duracak değilim fakat her iki hadiseyi birbirine bağlayan asli unsurlar üzerinde durulmadığı için farklı fikirler daha çok öne çıkmıştır. Bunların ayrıntılarına girdiğimizde kısır tartışmalardan kurtulmamız mümkün olmayacaktır. Buna karşın tarihî önemi olan hadiseleri mutlaka yeni bir gözle değerlendirmek gerekiyor. Bugün Birleşik Arap Emirlikleri'nin İsrail'le derinleştiği ortaya çıkan ilişkileri benzer olayların tekrarlandığını gösteriyor. Dolayısıyla geçmişin olaylarını ve kişilerini yeni görüşler çerçevesinde yeniden ele almak gerekiyor. Böylelikle bugünkü hadiseleri daha iyi analiz etmek mümkün olacaktır.
Önce köşe yazısında üzerinde durduğumuz “kusursuz tahrik” yöntemi sadece Filistin'de ve Filistin'e komşu ülkelerde uygulanmadı. En genel bir tasnif ile bu metodun aynı anda İslam coğrafyasına ve Batı dünyasına bakan iki ayrı yüzü vardı. Yöntemi hayata geçirenler Filistin'de ve Filistin'e komşu ülkelerde yaşayan Arapları, Müslümanları ve diğer unsurları zayıf oldukları bir anda savaşa zorlamıştır. Siyonistler, karşı tarafı mağlup edecek mutlak bir üstünlüğe sahip oldukları inancı ile hareket etmişlerdi. Bunun yanında Siyonistler İngiltere, ABD ve Almanya'nın Doğu Akdeniz'de kurdukları bir yapı içinde hareket ettikleri için Batı kamuoyları nezdinde İsrail'in düşman bir çevre içinde varlığını korumaya çalıştığı inancını canlı tutmak istemişlerdir. Filistinlilere ve komşu devletlere karşı ezici bir güce sahip oldukları inancı ile hareket ederken Batı kamuoylarında “gadre uğrayan” Yahudi imajını canlı tutmuşlardır. Dolayısıyla “kusursuz tahrik” yöntemi ile her iki yüze hitap etmeyi başarmışlardır. Her iki yüzde İsrail'in ürünlerini satın almaya hazır bir kitle zaten medya aracılığı ile meydana getirilmişti. İngiltere, ABD ve Almanya'nın nüfuz alanlarında hareket ettikleri müddetçe Siyonistlere daima zemin hazırlanmıştır.
Milyonlarca kişi 2026 yılı başından itibaren yürürlüğe girecek asgari ücrete kilitlenmiş durumda. Asgari ücretteki artışlar, memurların, sözleşmeli personelin ve işçilerin de içinde bulunduğu 85 milyon 664 bin 944 kişiyi doğrudan veya dolaylı olarak etkilemektedir. Kimilerinin eline geçen ücret tutarı artarken kimilerinin de üzerindeki mali yük artmaktadır. Bazıları da aylık almaya başlamaktadır. Dolayısıyla asgari ücret artışı birçok kesimi doğrudan veya dolaylı olarak etkileyen bir özellik arz etmektedir. Konuyu bütün yönleriyle açıklamaya çalışacağız.
Çağdaş akımlar, pozitivist, materyalist, ateist rüzgârlar bizi “yerimizden” etti. Kafamızı karış-tırdı. Gözümüze kulağımıza perde indirdi. Kitap okuyamaz, sohbet dinleyemez olduk. Küresel-leşme fırtınası, uluslararası sermaye tayfunu bizi çok yabancı sahillere götürüp bıraktı. Evsiz, barksız, yolsuz yurtsuz kaldık. İşte Mevlânâ… İnsan ile aşk arasındaki du-varları yıktığı için arayış içinde olanlar, okumak ve dinlemek isteyenler onun feryadını duymakta ve o sese doğru koşmaktadırlar. Ancak, insa-noğlu, vazgeçemediği bazı insanları olduğu gibi değil de kendi gözlüğüyle tanımak ve tanıtmak ister. Mevlânâ da bunlardan biridir. Onun Allah (c.c.) Nebi (s.a.v.) merkezli düşüncesi saptırıla-rak ve sulandırılarak hümanizm, sekülerizm ve modernizm üçgenine oturtulmuştur. Mevlânâ kendisini böyle anlayanlara Mesnevî'nin ilk mıs-ralarında cevap vermektedir: “Herkes kendi zan-nına göre beni dost edindi. İçimdeki esrarı kimse araştırmadı.”Mevlânâ'ya bir “bütün” olarak bakamadığı-mız, onun “esrar”ına vakıf olamadığımız için espri ve nükteleri kavrayamayan çocuklar gibi davranıyoruz. İnsanoğlunu Allah ve din ile ta-nıştıran varlık peygamberlerdir, yani insanlardır. Peygamberlerin mirasçıları, takipçileri de âlim ve âriflerdir. Dolayısıyla çağımız insanlarının Mevlânâ, İbn Arabî, Yunus Emre gibi insanların delâlet ve aracılığıyla hakikatle buluşmasında anormal bir durum yoktur.Bu insanları sevenler bir müddet sonra bu in-sanların maşuklarını da sevmeye başlayacaktır. Çünkü Mevlânâ'nın “Kur'ân'ın kulu-kölesiyim” ifadesiyle “Muhammed Mustafa'nın yolunun tozuyum” tespitiyle karşılaşacaklardır. Şunu da ilâve edelim: İslâm'ın değil de Mevlânâ'nın öne çıkışında Batı'ya sunulan veya Batı'nın anladığı “İslâm imajı”nın da hissesi vardır. (Prof. Mustafa Kara, Zuhur Dergisi)
Asgari ücret, hem sosyal adalet hem de ekonomik istikrar açısından çok önemlidir. Asgari ücret ile, çalışanların insan onuruna yakışır bir yaşam sürmesi için gerekli olan temel ihtiyaçları karşılamak için yasal bir alt sınır belirlenmektedir. Asgari ücret, piyasa koşullarında ortaya çıkabilecek emek sömürüsünü önlerken, aynı zamanda ücret uçurumunu daraltarak gelir dağılımı adaletine önemli katkıda bulunmaktadır. Dolayısıyla, asgari ücret bir sosyal koruma misyonu ile emeği korumaktadır.
21. yüzyılın ilk çeyreğini deviriyoruz. Bu yüzyıl öylesine sarsıntılı başladı ki ilk çeyreğin sonunda bir envanter çıkarmak yararlı olacak. Nereden geldik, nereye gidiyoruz? Çeyrek yüzyılın ötesine geçtiğimizde dünyanın nasıl bir gelişme yaşayacağını anlayabilmek için yılın son aylarında başladığımız bu dizinin ilk kısmında yaşadığımız büyük sarsıntının ardında dünya ekonomisinin 2008'den beri içine düştüğü çok ağır bir ekonomik krizin, Üçüncü Büyük Depresyon olarak anılması gereken bir buhranın bulunduğunu anlatmıştık. Bütün ülkelerde borsaların aşırı şişkin bir düzeye yükseldiğini, bunun 2008 gibi çok ağır bir balon patlamasına yol açabileceğini, ayrıca Afrika'nın en yoksul ülkesinden dünyanın en büyük ekonomisine sahip ABD'ye kadar bütün ülkelerin bir borç denizinde yüzmekte olduğunu, nihayet dünya çapında rezerv para rolünü üstlenen dolardan ve onun açık ara ardından gelen avrodan altına doğru bir kaçış yaşandığını, yani dünya ekonomisine karşı güvenin de yerlerde süründüğünü anlatmıştık.Dizinin bu ikinci kısmında bu derin ekonomik krizin üstyapısını, politik ve ideolojik alandaki etkilerini konuşacağız. Göreceğiz ki, 80 yıldır ilk kez konuşulması gereken konular var. Dünya ve Türkiye solu Sovyetler Birliği'nin dağılması döneminde girdiği hayal dünyasında hâlâ debelenirken, küreselleşmenin savaşı olanaksızlaştırdığı fikriyle oyalanırken, bizim partimiz 2016'da tam da bu konuda toplanan 1. Olağanüstü Kongresi ile bir Üçüncü Dünya Savaşı tehlikesinin yakın, elle tutulur, somut bir tehlike olduğunu ortaya koymuştu. Şimdi Pentagon'un, yani isim babası Trump'ın kararıyla adı değiştirilmiş olan Savaş Bakanlığı'nın başında olan Peter Hegseth içinde bulunduğumuz zaman diliminin bir “1939 ânı” olduğunu ilan etti! Eğer savaş dönencesine girdiysek her şeyin tartışılması ona tâbi olmak zorundadır. Bugün insanlığın ulaştığı kitlesel imha silahları düzeyi göz önüne alınırsa dünya savaşı yeryüzünde canlı hayatın sonu dahi demek olabilir. Dolayısıyla bu ikinci yazımız esas olarak savaş konusuna odaklanacak. Yalnız oraya geçmeden önce, bizim yeni yüzyılın başından beri dikkat çektiğimiz, son on yıldır da hakkında uyarı üzerine uyarı yaptığımız dünyayı saran faşizm tehlikesine de sadece hatırlatma bâbında da olsa değineceğiz.Yazımızın ana gövdesine geçmeden önce bir metod sorununa değinelim. Ünlüdür, Marx'la biraz ilgilenen herkes duymuştur muhtemelen. Marx kapitalist üretim tarzının doğasını incelerken ampirik verilerini daima 19. yüzyıl ortası İngiltere'sinden seçmiştir. Bunun nedeni sadece araştırmasını yaparken o ülkede yaşıyor olmasının yarattığı veri toplama kolaylığı değildir. Çok daha önemlisi, kapitalist üretim tarzının ülkede diğer bütün ülkelerden çok daha gelişkin olması, yani doğasının incelenmesi ve yasalarının keşfi açısından en olgun malzemeyi sunmasıdır.Kapitalizmin hayatının incelenmesi bakımından en verimli alan 19. yüzyıl ortası İngiltere'si olabilir. Artık 21. yüzyılın çeyreğini devirdik. Dünya alabildiğine değişti. Kapitalizmin can çekişmesinin laboratuvarı artık ne İngiltere'dir ne başka ülke. Amerika Birleşik Devletleri'dir. Bu en azından 1945'ten beri geçerli. Ama Trump'ın başa gelmesiyle, hele Beyaz Saray'a ikinci kez yerleşmesiyle ABD'nin sadece laboratuvar karakteri değil, diğer ileri (emperyalist) kapitalist ülkelere yol gösteren rehber karakteri iyice perçinlendi. Yaklaşık 10 yıldır her kıtada fırtınalı bir yükseliş kaydeden faşizm, en son 2022'de Giorgia Meloni'nin kurduğu hükümetle İtalya'da iktidara geçti ama Meloni İtalya'da tek başına bir hamle yapmasının güçlüğü dolayısıyla başa geldiğinden beri top çeviriyor. Ne var ki ABD başka. ABD dünyanın en kudretli ülkesi. Onun başına Trump gibi hem aşırı hırslı hem yaşlı olduğu için acelesi olan bir faşist (ön-faşist dersek daha doğru olur) geçince ABD çağımız kapitalizminin bütün özelliklerini en iyi temsil eden ülke haline geldi. Bu yüzden bu yazıda hemen hemen bütün ampirik malzememizi ABD'den alacağız.
Easy Turkish: Learn Turkish with everyday conversations | Günlük sohbetlerle Türkçe öğrenin
Bu bölümde Emin ve Ömer'e harika bir konuk eşlik ediyor: Pınar Kiilerich! Danimarka'da yaşayan ve Danca öğreten Pınar Kiilerich, sosyal medya hesaplarında paylaştığı öğretici ve eğlenceli içeriklerle büyük ilgi görüyor. Birlikte Danimarka'daki kültür şoklarını, Danimarka ve Türkiye'nin arasındaki farkları, günlük yaşamın güzelliklerini ve yurt dışında yaşamın perde arkasını konuştuk. Hem kahkahalarla dolu hem de ufuk açan bir sohbet oldu. Bu keyifli bölümü sakın kaçırmayın! Dinledikten sonra Pınar Hanım'ın paylaşımlarına göz atmak için instagram.com/pinarkiilerich adresini ziyaret etmeyi unutmayın. Interactive Transcript and Vocab Helper Support Easy Turkish and get interactive transcripts and live vocabulary for all our episodes: easyturkish.fm/membership Show Notes Pınar Kiilerich'in Instagram hesabını buradan ziyaret edebilirsiniz.
Enerji arz güvenliği, ülke ekonomisinin en temel unsurlarından bir tanesidir. Bu nedenle, enerji arz güvenliği, sadece yakıt ve elektrik akışının devamlılığı için değil, aynı zamanda ulusal güvenliğin ve ekonomik istikrarın güvencesidir. Dolayısıyla, ihtiyaç olan enerjinin kesintisiz, güvenilir ve uygun fiyatlarla temin edilmesi kadar, tüketilen enerjinin çevresel sürdürülebilirliğe de uygun olmasıdır.
Büyük ve meşhur zatların hayat hikâyelerine ilgi duyduğum için biyografi eserleri okumaktan hoşlanırım. Dolayısıyla Diyanet İşleri Başkanı olarak görev yapan ulema hakkında da az çok bilgim vardır. Bu zevat içinde özellikle Ahmet Hamdi Akseki, Ömer Nasuhi Bilmen, Hasan Hüsnü Erdem, İbrahim Elmalı hakkında epeyce malumat edindim. Salabet-i diniyesi öne çıkan ve şer cephesinin yersiz hücumlarına direnip taviz vermeyen bu merhum ve mağfur hocalarımızı rahmetle yâd ediyorum.
22 Ekim'de güneş panelleri üreten Smart Solar işçileri Gebze'de greve çıkıp “bu işyerinde grev var” pankartını astığında arkada bir slogan dikkatimizi çekti. Slogan derken işçilerin grev sloganlarından bahsetmiyoruz. Şirketin markasının sloganı: “Think Smart Act Solar” Türkçe çevirisi “akıllı düşün güneşle davran!”. Daha edebî olsun isterseniz “Akil düşün şemsî davran” da diyebiliriz. Şemsî demek Eski Türkçe'de güneşle ilgili olan demekmiş. Bu slogandan patron tarafı pek nasibini almamış belli ki, akil olmayı kurnazlıkla karıştırıyor. Bloomberg'e çıkıp borsa yatırımcılarına uçuyoruz kaçıyoruz diye hikâye anlatan patron sözleşme masasında “batıyoruz” diye ağlayıp zam diye masaya hakaret eder gibi 3 bin lira koymuş, işçiyi hem aşıyla hem işiyle tehdit ederek sonuç almaya çalışıyor. İşçinin Bloomberg kanalını izlemesine de gerek yok. İşçiler ne ürettiğini nasıl ürettiğini biliyor. Nasıl mesaiye kaldıklarını nasıl fabrikanın solar panellerle birlikte para bastığını biliyor. Şirket küçülmüyor büyüyor.Patron şemsî de davranmıyor. İşlerini gündüz aydınlığında değil siyasetin karanlık koridorlarında yürütüyor. Ankara'da iktidarın adı kamuoyunda “beşli çete”ye çıkmış oligarklarına kurdurulan solar panel tesisi, metal iş kolunun mücadeleci sendikalarından korunmak için enerji iş koluna alınınca Smart Solar patronu da bu kapıdan girip Gebze'deki fabrikası metal iş kolunda olduğu halde İzmir'de açtığı yeni tesisini enerji iş kolunda gösterdi. Gebze'de fabrikaya fiilî grev ve işgalle giren Birleşik Metal-İş sendikası varken İzmir'de Tes-İş sendikası patronun çağrısı ile gelip örgütlendi. Bu fabrikalar güneş enerjisi üretmiyor, metal işleyerek enerji üreten cihazları imal ediyor, dolayısıyla da gün ışığında bu fabrikaların metal iş kolundan başka bir iş kolunda olduğunu kimse iddia edemez. Mesele sermayenin çıkarı olunca devlette iş kolları yönetmeliği değil patronların nazı geçiyor. Gebze'de bir sınıf kavgası var. Bu kavganın akil düşünen, şemsî davranan ve ahlaklı olan tarafı belli… Grevci Smart Solar işçileri! Smart Solar işçileri 2022 yılında son derece akil düşünmüş ve ekmekleri için sendikalı olmuşlardı. İşçiler şemsî davrandı. Gün ışığında hakkını aradı. Sendikalı olmanın hak olduğu, sendikalaşmayı engellemenin, sendikal sebeple işten atmanın, baskı kurmanın vb. suç olduğu Anayasa'da ve yasalarda gün gibi açıktı. Ama Smart patronu 2022'de bir öncü kadın işçiyi işten atarak sendikalaşma hareketini kırmak istedi. Karşılığında işçilerin en akil en şemsî en ahlaki tepkisini gördü: Birimiz hepimiz için hepimiz birimiz için diyen işçiler, tüm vardiyalardan tek bir fire vermeden hep birlikte direnişe geçti ve 23 Haziran gecesi başlayan fabrika işgali hem atılan işçiyi geri aldırdı hem de patron, sendikayı tanımak zorunda kaldı. Smart işçisinin toplu sözleşmeye kavuşması da kolay olmadı. Baskılara karşı işçiler birliklerini hiç bozmadı. Mahkemelerde sürünen yetki davasını kaldırıldığı raflardan aşağı –yine Adliye önünü eylem alanına çevirerek– indirdi.Bu grevin işte böyle bir geçmişi var. Smart işçisi kurnazlıkla alt edilemez. Smart Solar işçileri zammı beğenmedi diye greve çıktı zanneden yanılır. Hayır! Smart Solar işçisi mücadeleyi bilir, sınıf bilinçli öncülere sahiptir ve nihayet bu kavganın en ön safında emekçi kadınlar vardır! Smart Solar işçisi zam derdinde değil sınıf kavgasındadır. Dolayısıyla kalkıp arkanıza siyaseti ve iş birlikçi sendikacıları alıp İzmir'deki işçiyi Gebze'deki işçiyle birbirine kırdırmaya çalışırsanız alacağınız cevap bellidir: Yaşasın işçilerin birliği! Smart Solar'ın işgal, grev, direniş okulundan geçmiş işçilerini işiyle aşıyla tehdit ederseniz alacağınız cevap bellidir: İş-Aş-Hürriyet! Smart işçisi grev diyerek patronu karanlıklardan çıkıp gün ışığında davranmaya, şemsî olmaya çağırmıştır. O gün ışığı ki kan emici patronlar sınıfına korkudur, açlık sınırının altındaki sefalet ücretlerinin dayatıldığı milyonlarca işçi emekçi ailesine umuttur. Bu grev ülkeyi gün ışığına çıkartacak yolu da göstermektedir.
Hırs, “kalbin dünya malına karşı yönelmesi” şeklinde tanımlanır. Hırs, bütün ruhsal hastalıkların başıdır. Çünkü hırstan dolayı kavgalar ve fitneler ortaya çıkar. Türlü yarış ve piyangoların düzenlenip neticede birçok insanın mağdur olmasının arkasındaki en büyük sebep yine hırstır. Hırs olmasaydı, hiç kimse başkasının malına göz dikmez, haklarını ihlal etmez, hırsızlık yapmaz ve yol kesmezdi. Allâh dostları; kibrin, bütün kötülüklerin başı olduğunu söylerler. Kibir; makam, mevki veya para sevgisinden kaynaklanan bir günâhtır. Hırs ise, kibirden daha genel olup makam, mevki ve para sevgisinde olabileceği gibi diğer şeylerde de olabilir. Bu açıdan bütün kötülüklerin asıl kaynağının hırs olduğu anlaşılmaktadır. Hırstan dolayı çeşitli günâhlar işlenmektedir. Kargaşaların, kavgaların sebebi genelde hırstır. Kişinin mal varlığı ile başkalarına üstünlük kurma arzusu, hırsından doğmaktadır. Hırs ve kibir ilme aykırı olan iki huydur. Bu iki huy herkes için tehlikeli olmakla berâber âlimler için daha da tehlikelidir. Dolayısıyla bunlara karşı âlimlerin daha çok dikkatli olmaları gerekmektedir. Resûlullâh (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurdular: “Âdemoğlu için iki vadi dolusu mal olsaydı, mutlaka bir üçüncüyü isterdi. Ademoğlunun karnını ancak toprak doldurur. Allâh tevbe edenleri affeder.” (Buhârî)Kişi, kalbinde olan hırsa uygun eylemde bulunup nefsinin isteklerini yerine getirerek hırs duygusundan kurtulamaz. Çünkü nefis doymaz ve hep daha fazlasını ister, böylece hırs kat kat artmaya başlar. Yukarıda zikredilen hadisin ifade ettiği üzere kişinin iki vadi dolusu malı olsa bile üçüncü bir vadiye sahip olmanın peşine düşer. Dolayısıyla hırsa uygun eylemde bulunup bundan kurtulma düşüncesi yanlıştır.(Misvâk Neşriyat, Eşref Ali et-Tehanevî, Tehzibu'l Ahlâk, s.122)
Easy Turkish: Learn Turkish with everyday conversations | Günlük sohbetlerle Türkçe öğrenin
Bu bölümde Emin ve Ömer, ekran süresi ve sosyal medya bağımlılığı üzerine samimi bir sohbet yapıyor. Günde ortalama 5-6 saatimizi ekranlara bakarak geçirdiğimizi fark eden ikili, bunun zihinsel sağlık, dikkat dağınıklığı, uyku kalitesi ve “başarı” algısı üzerindeki etkilerini tartışıyor. LEGO'nun çocukların kaygısını azaltan MR setinden “dijital detoks” deneyimlerine kadar uzanan bu keyifli sohbet, modern hayatın dijital alışkanlıklarını sorgulatıyor. Interactive Transcript and Vocab Helper Support Easy Turkish and get interactive transcripts and live vocabulary for all our episodes: easyturkish.fm/membership Transcript Intro Emin: [0:14] Herkese merhaba. Easy Turkish Podcast'in yeni bölümüne hepiniz hoş geldiniz. Ben Emin, bugünkü bölümümüzde Ömer'le beraberiz. Nasılsın Ömer? Ömer: [0:24] Merhaba Emin, teşekkür ederim. İyiyim. Sen nasılsın? Emin: [0:27] Ben de iyiyim. Nasıl gidiyor? Nasıl geçti bir haftan? Ömer: [0:30] İyi. Koşuşturmacalı, fena değil, yoğun. Bir sıkıntı yok. Senin nasıl? Bir yaramazlık yok diyelim. Emin: [0:36] Çok şükür. İnanılmaz derecede sisli bir gündü bugün. Hiç fark ettin mi? Ömer: [0:40] Sabah öyleymiş. Ben evdeydim bu sabah. Fark edemedim. Sonra da herhâlde kalktı o sis. Emin: [0:46] Ya anormal bir sis vardı ya. Hani önümde araba var ama sadece tahmin ediyorum yani önümde araba olduğunu. Öyle bir sis vardı. Ömer: [0:54] Allah Allah çok ilginç. Geçtiğimiz günlerde de ben öyle bir izlenim edinmiştim. Sanki biraz böyle "Hava kirli mi ulan?" falan filan diye gelmişti bana. Ama meğer bir sis söz konusuymuş. Emin: [1:04] Ama bugünkü bayağı fenaydı yani. Ve genelde güneş açtığında gider ama bugün o kadar da şey olmadı. Gitmedi yani. Ömer: [1:12] Hava da güzel. Bu da şeyi gösteriyor herhâlde... Bir yüksek basınca işaret ediyor. Öyle olunca da basıyor bütün o şeyi, kirli havayı aşağı. (Evet, doğrudur.) Böyle bir bilgim var. Öyle olunca sisli bir durum ortaya çıkıyor. Haftanın haberi: LEGO'dan MR cihazı ve çocuklar üzerindeki olumlu etkisi Emin: [1:26] Evet, dinleyicilerimize bir söz vermiştik. Her podcast bölümünde ilginç bir haberle onları karşılayacaktık. Bugün bize ne hazırladın? Ömer: [1:34] Bugün gerçekten hoş bir haber bir yandan. Geçtiğimiz haftalarda paylaştığımız haberler biraz daha komikti. Bugün yine eğlenceli ama hoş bir haber. LEGO'nun MR tarayıcı seti. Sever misin LEGO öncelikle? Emin: [1:48] Severim ama bir koleksiyoncusu değilim yani bunun. Sen? Ömer: [1:52] Ben severim oldukça. Yani bir 8-10 setim de var. Dolayısıyla yapmaktan hoşlandığım bir şey. O reklamında var ya böyle... Support Easy Turkish and get interactive transcripts and live vocabulary for all our episodes: easyturkish.fm/membership
HAYATIMIN EN ACI DERSİ İspanya'nın güneyinde Estepona isimli küçük bir kasabada büyüdüm. On altı yaşındayken bir sabah babam benden kendisini arabayla 30 kilometre uzaktaki bir köye götürmemi istedi. Ancak onu Mijas'a götürdükten sonra arabayı bakım için yakındaki bir tamirhaneye bırakmam gerekiyordu. Araba kullanmayı öğrenmiştim fakat pratik yapmak için pek de fırsatım olmamıştı. Onun için bu teklifi hemen kabul ettim. Babamı Mijas'a götürdüm. Onu öğleden sonra saat dörtte alacaktım. Sonra arabayı tamirhaneye bıraktım. Birkaç saat vaktim vardı. Ben de tamirhanenin yakınında bir sinemada film izlemeye karar verdim. Fakat sinemada çok vakit geçirdiğimin farkında değildim. Saat altı olmuştu. Dolayısıyla iki saat geç kalmıştım. Babam, sinemaya gittiğimi öğrenirse bana kızabilirdi. Bir daha arabayı kullanmama izin vermezdi. Ona tamirhanede arabanın işini uzun sürdüğünü söylemeye karar verdim. Buluşacağımız yere vardığımda babamın caddenin köşesinde umutla olduğunu gördüm. Geç kaldığım için özür diledikten sonra ona arabanın işinin uzadığını söyledim. Bunun üzerine babamın bana nasıl baktığını asla unutamam. Babam: – Bana yalan söylediğin için çok üzüldüm Jason, dedi. – Ne demek istiyorsun baba? Gerçeği söylüyorum, dedim. Babam, bana tekrar baktı. – Sen geç kalınca tamirhaneyi aradım ve bir problem olup olmadığını sordum. Bana senin henüz arabayı almaya gelmediğini söylediler. Yani araba ile ilgili bir problem olmadığını biliyorum. Birden ne kadar büyük bir suç işlediğimi anladım ve babama gerçeği itiraf ettim. Babam beni üzgün bir şekilde dinledi. – Kızgınım ama sana değil, kendime. Eğer sen bunca yıldan sonra bana yalan söyleyebiliyorsan demek ki ben iyi bir baba olamamışım. Kendi babasına bile yalan söyleyebilen bir çocuk yetiştirmişim. Eve yürüyerek döneceğim ve bu arada neyi yanlış yaptığımı düşüneceğim. – Ama baba... Eve 30 kilometre yol var ve hava da karardı. O kadar yolu yürüyemezsin, dedim. Babam, ne özür dilemelerime, ne itirazlarıma, ne de diğer söylediklerime kulak astı. Onu hayal kırıklığına uğratmıştım ve hayatımın en acı derslerinden birini almak üzereydim. Babam, tozlu yollarda yürümeye başladı. Ben de arkasından arab ile onu izliyordum. Ondan özür diliyor ve arabaya binmesini rica ediyordum. Maalesef beni duymazdan geliyor ve üzgün bir şekilde yürümeye devam ediyordu. 30 kilometre boyunca 10 kilometre süratle onu takip ettim. Babamın hem bedensel hem de duygusal olarak bu kadar sıkıntı çekmesine şahit olmak hayatımın en üzücü ve acı veren dersi olmuştur. Aldığım bu dersten sonra bir daha yalan söylemedim. Jason BOCARRO
Sumud ve Özgürlük filolarına canları pahasına katılanlar, ABD-İsraili'nin Gazze'de işlediği soykırımı, açlık zulmünü -kendi sorumluluklarını da ifa etme tahtında- ifşa ettiler. Dolayısıyla onların eylemlerini -tereddütsüz bir şekilde- meşkur olarak nitelemek ve onları tebrik etmek gerekir.
Alman sosyolog Weber, otoritenin kaynağına ilişkin yaptığı analizlerde, meşruiyet olgusunu merkeze koyar. Weber'e göre, herhangi bir otorite/iktidar, gücünü tesis etmeye çalıştığı toplulukta meşruiyet üretmeksizin ayakta kalamaz. Dolayısıyla, iktidarda olanların otorite tesisi ya da onu yeniden üretmeleri, egemenlik altında olanların iktidara yönelik desteği ve kabulü ile mümkün olur. Farklı otorite tipleri üzerinden analizini detaylandıran sosyoloğun vurgulamaya çalıştığı husus, hangi motivasyonla olursa olsun, otoritenin, meşruiyet olmaksızın ayakta kalamayacağıdır. Bu nedenle otoritenin devam edip ayakta kalması, üzerinde iktidar tesis edilenlerin teveccüh ve taltifi ile mümkün olabilir ancak.
Evet sevgili Yeni Haller dinleyicileri.Yaz tatiline girmiyor ama yaza özel minik bir format değişikliğine gidiyoruz. Sadece yaz boyunca.Peki, nasıl bir değişiklik bu?Şöyle efendim: Gündemi Yeni Haller gibi yorumluyoruz. Herkesin baktığı yerden bakmamaya çalışarak ve herkesin tercih ettiklerinin yanı sıra Yeni Haller'e yakışacak gündem başlıklarını bularak.Dolayısıyla geride kalan haftada olanlardan sadece haberdar olmayacak, olan biteni dinlerken her daim işinize yarayacak yeni bilgiler öğrenerek ayrılacaksınız bölümden.Yani, umarım... :)(He bu arada, beğenirseniz bana yazın. Sosyal medya olur, e-mail olur... Hepsi aşağıda var. Yazın zira eğer beğenirseniz Eylül'de bunu videolu çekip hem podcast hem de videocast olarak Youtube ve diğer mecralara yüklemeyi düşünüyorum.)Klasik Yeni Haller ise Eylül'den itibaren devam edecek tabii... (Haftada iki bölüm olacak yani!)Bu hafta neler anlattım peki?Türkiye'nin gündemi: Belediyeler ve yangınlarTrump-Musk kavgasında 2. perdeABD'nin enerji kriziMeta'nın OpenAI'dan eleman araklaması ve gelişenlerOpenAI'ın yeni YZ "gadget"ıAzerbaycan, Ermenistan ve bu ikilinin Rusya'yla ilişkileriFIFA Kulüpler Dünya Kupası'na aşırı uyuz olmam(Epey de doluymuş ya!)İyi dinlemeler.Biliyorsunuz Yeni Haller sizlerin desteğiyle yayın hayatına devam eden bir podcast kanalı.Beni aşağıdaki link'lerden destekleyebilirsiniz:www.patreon.com/yenihallerYeni Haller'in bir de Buy Me A Coffee hesabı var artık. Buradan destek olmak çoook daha kolay. Patreon'da sorun yaşayanlar için açtım efendim. Buyurun:https://www.buymeacoffee.com/yenihallerBölümde bahsi geçen Yeni Haller'in T24 Youtube kanalındaki özel içeriklerine şuradan ulaşabilirsiniz:T24 Youtube Yeni Haller ListesiBana ulaşmak için:https://www.instagram.com/eray_ozerhttps://twitter.com/ErayOzeryenihallerpodcast@gmail.com
This is a free preview of a paid episode. To hear more, visit tersaci.substack.comEvlilik ve değişen kadın erkek ilişkileri üzerine Eleni ve Salpi ile birlikte yaptığımız sohbet. [Sohbetin tamamına tersaci.substack.com üzerinden ulaşabilirsiniz.]SORU: Evlilik yaşının yükselmesi—sadece Türkiye'ye değil, bütün dünyada böyle— boşanma oranlarının artması buna bağlı olarak da çocuk sayıları azalıyor. Dolayısıyla yani daha geç evlenen, daha sık boşanan ve daha az evlenen toplumlarda çocuk yapma oranının düşmesi çok sürpriz değil. Ne oldu da evlilik oranları düşüyor, kadınlar beğenmez oluyor ve eligible/uygun erkek sayısı azalıyor?“Çekirdek aile—işte bir karı koca ve çocuk—resmi aslında biraz daha bir balondu ve söndü.”“Ben her şeyi var oturuşçu bir yerden sorguladığım için çok fazla tabii motivasyonu olabilir. Çocuk yapmaya dair insanların motivasyonları neler bunları sormak gerekir. Evliliğin devamı var, çevremde gözlenmediğim kadarıyla. Aslında o motivasyonlara girmemiz lazım.”“Tek eşlilik bizim oluşturduğumuz bir sosyal konstrakt (yapı). Sonradan oluşturulmuş bu yapı aslında dengeli bir yapı değil bir kartel anlaşmasına benzer. Yani toplumsal olarak veya sosyal olarak bu kodun bu anlaşmanın devam etmesini istiyorsun ama bireysel olarak da cheat etmek (aldatmak) istiyorsun. Bireysel olarak da ben bu anlaşmaya uymayayım ama toplum uysun. Yani ben aldatayım ama diğerleri aldatmasın.”“Kadınlar yani hani şimdi bu %99'un seçilip %1'in harem kurduğu mesele dün başlayan bir mesele değil. Yani bu evrimin başlangıçtan başlangıçtan itibaren var. Erkekler o dönemlerde nasıl hayatta kalıp seçilip bu zamana kadar geldilerse bu zamandan sonra da o şekilde devam edecek süreç. Yani bu yeni oluşan bir şey değil ama daha görünür oldu belki.”“Çerçeveye oturtulan ve hedef gösterilen ve insanların bunlar da cinsel özgürlüğe ulaşmış dövmeli kız prototipi yaratıp ona saldırması da yine çok yanlış anlaşılan bir şey.”Keyifli dinlemeler.[Kayıt tarihi: 26 Mayıs 2025]Güncellemelerden haberdar olmak ve daha fazlası (bölüm notları, soru ve yorumlarınız) için: tersaci.substack.com Twitter: @trscbrs
Bu kez ben okurum'da tutkulu bir aşk romanı var. 19. Yüzyılda Kuzey İngiltere'de, dört yetenekli kardeşten biri olan Emily Bronte tarafından yazılmış Uğultulu Tepeler, kendi kadar unutulmaz karakterleri Heathcliff ve Catherine ile de ünlü. Deniz Yüce Başarır'ın bu bölümdeki konuğu yayıncı, tiyatrocu Ilgın Sönmez de kitabı ‘beni ben yapan roman' olarak tanımlayan coşkulu biri. Dolayısıyla, ben okurum severleri yine dolu dolu, eğlenceli bir sohbet bekliyor. Tabii kitaptan çarpıcı alıntılarla birlikte…
“Ey ademoğulları; her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin; yiyin için ama israf etmeyin. Çünkü O; israf edenleri sevmez.” (A'raf 31)“De ki: Allah´ın kulları için yarattığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında, özellikle kıyamet gününde müminlerindir. İşte bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz.” A'raf 32"Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankörlük etmiştir." (İsra 27)İbn Abbas (r.a) şöyle demiştir: Cahiliyye Arap kabileleri, Kabe'yi çırılçıplak olarak tavaf ederlerdi. Bunu, erkekleri gündüz, kadınları da geceleyin yaparlardı. Minâ'da mescide, ibadet ettikleri yere geldiklerinde, elbiselerini tamamen çıkararak, o yere çırılçıplak girer ve "Biz, içinde (giyinik iken) günah işlediğimiz elbiselerle tavaf (ibadet) etmeyiz" derlerdi. Bazıları da şöyle derlerdi: "Biz bunu, uğur sayarak yapıyoruz. Elbiselerimizi soyup attığımız gibi, günahlarımızdan da soyunup kurtulmuş oluyoruz." Onlar elbiseleri ile ibadet ediyor, yaşayacak kadar yiyor, et ve iç yağı yemiyorlardı. Bundan dolayı, müslümanlar, "Ya Resûlallah, bizim böyle yapmamız daha münasiptir" deyince, Cenâb-ı Hak bu ayeti indirdi. Bu, "Elbiselerinizi giyiniz, et ve iç yağı yiyiniz, (içilecek şeyleri) içiniz, ama israf etmeyiniz" demektir.Ayetteki "Zînetinizi alın"sözü, bir emirdir. Emrin zahiri vücûb (farziyyet) ifade eder. Dolayısiyle bu, her namaz kılındığında setr-i avretin vacib olduğunu gösterir.Bu, Ebu Bekr el-Esam'ın görüşüdür. Buna göre ayette bahsedilen israftan murad, cahiliyye Araplarının "bahire" ve "sâibe" gibi hayvanları haram saymalarıdır. Çünkü onlar o hayvanları, mülkiyetlerinden çıkarıyor ve onlardan istifade etmiyorlardı. Yine onlar hacc yaparlarken, Allah'ın kendilerine helal kıldığı bazı şeyleri haram sayıyorlardı. İşte bu da israftır.Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Çünkü O, israf edenleri sevmez" buyurmuştur. Bu cümle, tehdidin doruk noktasını ifade eder. Zira, Allah'ın sevmediği herkes, sevabtan mahrum olarak kalır. Çünkü, Allah'ın kulunu sevmesi, ona mükâfatını ve sevabını ulaştırarak vermesi demektir. O halde, bu sevginin olmaması, sevabın ve mükâfatın olmaması demektir. Her ne zaman sevab bulunmazsa, orada ceza söz konusu demektir.Bu, bütün zînet çeşitlerini içine alan bir kelimedir. Böylece, ayette bahsedilen zînetin hükmüne, her türlü süsleme çeşitleri, bedeni her türlü şeyden temizleme, binecek şeyler ve her türlü takı çeşitleri dahil olur. Çünkü, bütün bunların hepsi bir zînettir. Eğer erkeklere, altın ve ipeğin haram olduğu hususunda bir nass (hadis) bulunmasaydı, bunlar da bu umûmî ifadenin hükmüne dahil olurlardı.Yine, ayette bahsedilen "temiz ve hoş rızıklar..." ifadesinin kapsamına, her türlü yiyecek ve içeceklerden leziz ve iştah çekici olanları girdiği gibi, aynı şekilde bunun hükmüne kadınlar ve güzel kokulardan faydalanmak da dahildir. Osman İbn Maz'ûn'dan rivayet edildiğine göre o, Hz. Peygamber (s.a.s)'e gelerek, "Nefsimin bana telkini, kendimi hadım etmeme karar verme hususunda bana üstün geldi..." dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, "Yavaş ol, ey Osman! Benim ümmetimin hadımlığı, oruçtur" buyurdu. Bunun üzerine Osman, "Nefsim bana, ruhban olmamı telkin ediyor" dedi. Buna karşılık Hz. Peygamber, "Benim ümmetimin ruhbanlığı, namaz vaktini beklemek için, mescidlerde beklemektir" buyurdu. O, "Nefsim bana, yeryüzünde seyahat etmemi telkin ediyor" deyince, Hz. Peygamber "Benim ümmetimin seyahati, savaşmak, hacc ve umre yapmaktır"; O, "Nefsim bana, malik olduğum bütün şeyi elden çıkarmamı telkin ediyor" deyince, Hz. Peygamber, "(Bu hususta) evla olan, senin, kendin ve çoluk çocuğuna harcaman, yetim ve yoksula acıman ve onlara bundan daha iyisini vermendir." O, "Nefsim bana, eşimle cima etmememi telkin ediyor" deyince,
#HerkeseSanat Sanat Tarihi Uzmanı, Sakıp Sabancı Müzesi Eğitim, Öğrenme Programları ve Etkinlikler Sorumlusu Fatma Coşkuner çocuk ve sanat ilişkisini anlatıyor. ... "Çocuk, sanatla daha dürüst, daha içten ve daha özgür bir ilişki kuruyor. Çünkü kalıplarla sınırlamıyor bakışını. Açıklık ve sezgisellikle hareket ediyor. Çünkü içinde hesap yok, yargı yok, ölçü yok. Sadece saf bir ifade arzusu var. Çocuklar sadece hissediyorlar ve bu his, sanatın özüne en yakın noktayı bulmalarını sağlıyor. Dolayısıyla sanat, çocuğu daha bilinçli, özgür, yaratıcı ve farkında olacağı bir yolculuğa çıkarıyor." ... Peki çocuk ve sanat nasıl tanıştırmalı, ne yapmalı, nasıl yapmalı? Fatma Coşkuner bu soruları yanıtlarken, birlikte yapılabilecek etkinlikleri de anlattı. Son olarak doktora konusu olan ve çocuklarla da çalıştığı Aivazovsky'nin "Dokuzuncu Dalga" ve "Fırtına" adlı tablolarını anlattı. Çocuklar bu tablolara bakınca ne görüyor, yorumları ne oluyor, bu tablolardan hangi hikayeleri çıkardılar?Programda Coşkuner'in 23 Nisan nedeniyle etkinlik önerileri de var. NEDEN FATMA COŞKUNER? Fatma Coşkuner, Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü'nde lisans ve yüksek lisans eğitimi gördü. European University at St. Petersburg'da ikinci yüksek lisans derecesini, 2021 yılında Koç Üniversitesi'nde “On the Threshold of the Black Sea: Intersecting Identity and Discourses of Empire in the Paintings of Ivan Konstantinovich Aivazovsky” adlı tezi ile doktora derecesini aldı. Yüksek lisans çalışmalarında Kırım Savaşı üzerinden Osmanlı-Rus ilişkilerine odaklanan Coşkuner, doktora sürecinde Ermeni-Rus ressam Ivan K. Aivazovsky üzerinden imparatorluk, kimlik ve coğrafya/mekân algısının sanatla olan ilişkisi üzerine çalışmalarını sürdürdü. Doktora eğitimi süresince Moskova, St. Petersburg, Paris, Londra, Feodosia, Erivan şehirlerinde konu üzerine birincil kaynak ve arşiv çalışmalarına devam etti. Stajını Varşova Milli Müzesi'nde Doğu Sanatları Bölümü'nde tamamladı. Koç Üniversitesi ve Sabancı Üniversitesi de dahil olmak üzere Türkiye'nin çeşitli üniversitelerinde sanat tarihi ve mimarlık tarihi üzerine dersler verdi. Ulusal ve uluslararası çok sayıda kongre ve konferansa katıldı. Yine ulusal ve uluslararası alanda olmak üzere yayınlanmış makaleleri ve kazandığı ödülleri bulunmaktadır. Halen Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi'nde Eğitim, Öğrenme Programları ve Etkinlikler Sorumlusu olarak görev yapıyor. Akademik ve profesyonel deneyimini kullanarak sanat, tarih ve müzecilik alanlarını birbirine bağlayan etkili projeler geliştirmeye devam ediyor. NEDEN HERKESE SANAT? Uzak durduğumuz sanat dallarının seyircisi olmayı öğreniyoruz. Nacide Berber uzmanlara soruyor, Cengiz Saral yayına hazırlıyor. Herkese Sanat cumartesi saat 12.30'da. tekrarı pazar 18.30'da NTVRadyo'da. Programın ses kayıtlarını, radyoda yayınlandıktan sonra, kaçıranlar ve tekrar dinlemek isteyenler için ntvradyo.com.tr adresindeki arşivinde ve podcast platformlarında bulabilirsiniz. İstediğiniz zaman istediğiniz yerde dinlemeniz için. #ntvradyo #herkesesanat #Aivazovky #çocukvesanat #resim #dokuzuncudalga #fatmacoşkuner
Dijital pazarlama ve e-ticaret dünyasındaki en güncel stratejileri ve yenilikleri paylaştığım podcast kanalımıza hoş geldiniz. Bugünkü bölümümüz, Ramazan ayında reklam kampanyalarının nasıl daha etkili hale getirilebileceği ve markaların bu kutsal ay boyunca satışlarını nasıl artırabileceği üzerine olacak. Ramazan, sadece dini bir dönem değil, aynı zamanda tüketicilerin alışveriş alışkanlıklarında büyük değişimler yaşadığı bir süreç. Özellikle online alışveriş, mobil kullanım ve dijital reklamlarda büyük bir artış görülüyor. Peki, bu fırsatlardan en iyi şekilde nasıl yararlanabilirsiniz? İşte detaylar! Ramazan Ayında Tüketici Davranışlarındaki Değişimler Ramazan ayında tüketici davranışlarında gözle görülür değişiklikler yaşanıyor. Özellikle yemek, giyim, hediyelik eşya, hijyen ve sağlık ürünlerinde artan bir talep söz konusu. Bunun yanında, dijital platformların kullanım oranları da hızla yükseliyor. * Mobil Kullanım Artıyor: Ramazan ayında insanların mobil cihazlarda geçirdiği süre %30 oranında artıyor. İftar sonrası saatlerde internet kullanımında büyük bir yükseliş gözlemleniyor. * İçerik Tüketimi Fırlıyor: YouTube, Instagram ve TikTok gibi platformlarda yemek tarifleri, ibadet içerikleri ve alışveriş önerileri en çok aranan konular arasında. * Gece Alışveriş Oranları Artıyor: İftardan sonra tüketiciler online alışverişe daha fazla yöneliyor. Özellikle saat 21:00 – 02:00 arasında e-ticaret sitelerinde yoğunluk yaşanıyor. * Hediyeleşme Eğilimi Güçleniyor: Ramazan ve Bayram dönemlerinde hediyeleşme oranı yükseliyor. Parfüm, kıyafet, aksesuar ve dekorasyon ürünleri daha fazla talep görüyor. Bu noktada, reklam kampanyalarınızı Ramazan'ın dinamiklerine uygun şekilde planlamak büyük bir avantaj sağlayacaktır. Ramazan İçin Özel Reklam Kampanyaları Nasıl Olmalı? 1. Tüketicinin Önceliklerini Anlayın ve Mesajınızı Uygun Hale Getirin Ramazan ayı, birçok insan için manevi ve toplumsal bir dönemi simgeliyor. Dolayısıyla reklamlarınıza samimi ve insani bir dokunuş eklemek önemli. Kampanyalarınızı dini ve kültürel hassasiyetleri göz önünde bulundurarak hazırlayın. İnsanlara sadece bir ürün satmaya değil, onların hayatına bir değer katmaya odaklanın. 2. Reklamları Günün Doğru Saatinde Yayınlayın Ramazan boyunca tüketici davranışlarında belirli saatlerde büyük değişimler oluyor. Sabah saatlerinde iş ve günlük ihtiyaçlarla ilgili içeriklere talep varken, iftar öncesinde yemek tarifleri ve alışveriş içerikleri popülerleşiyor. Gece saatlerinde ise alışveriş ve video içerik tüketimi zirve yapıyor. Bu yüzden reklamlarınızı doğru saat aralıklarına denk getirmek büyük önem taşıyor: * Sabah 06:00 – 10:00: Motivasyon, sağlık, iş odaklı içerikler * Öğle 12:00 – 15:00: Hafif eğlenceli ve bilgilendirici içerikler * İftar Öncesi 16:00 – 19:00: Yemek tarifleri, indirim duyuruları, yemek sipariş kampanyaları * İftar Sonrası 21:00 – 02:00: Online alışveriş, e-ticaret reklamları, özel indirimler 3. Mobil Optimizasyonu Unutmayın Ramazan ayında tüketicilerin büyük bir bölümü alışverişlerini mobil cihazlardan yapıyor. Mobil uyumluluk, site hızlandırma ve kullanıcı deneyimini geliştirme gibi faktörlere önem vermek dönüşümlerinizi ciddi oranda artıracaktır. 4. Video İçeriklerle Bağ Kurun Ramazan ayında YouTube ve Instagram gibi video içerik platformlarında büyük bir etkileşim artışı yaşanıyor. İnsanların ilgisini çekecek kısa ve etkili video içeriklerle marka bilinirliğinizi artırabilirsiniz. 5. Kampanyalarınızı Ramazan'a Özel Hale Getirin Özel indirimler, Ramazan'a uygun promosyonlar ve hediye kampanyaları yaparak markanızı öne çıkarabilirsiniz. İşte bazı örnek kampanya fikirleri: * İftar ve Sahur İndirimleri: Günün belirli saatlerinde özel kampanyalar yapabilirsiniz. * Bağış ve Yardım Kampanyaları: Satışlarınızın bir kısmını hayır kurumlarına bağışlamak marka imajınızı güçlendirebilir. * Ramazan'a Özel Paketler: Ürünlerinizi paket haline getirerek özel fiyatlarla sunabilirsiniz. Daha fazla detay ve yeni içerikler için beni IG'de takip edin @frktprk
“Allah'ın, yüceltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerde hiçbir ticaretin ve hiçbir alışverişin kendilerini, Allah'ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoymadığı birtakım adamlar, buralarda sabah akşam O'nu tesbih ederler. Onlar, kalplerin ve gözlerin dikilip kalacağı bir günden korkarlar.” (Nur 36-37) Müfessirler, ayette geçen “evler” den maksadın mescitler ve müminlerin evleri olduğunu söyler. (Maverdî, Şevkânî; İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri). Ebu Hayyan'a göre, ayetteki “evler” sözcüğü içinde namaz kılınan ve ilmî sohbetler yapılan bütün evler için geçerlidir. (Ebu Hayan, Alusî, ilgili ayetin tefsiri). İkrime'ye göre de bu evler, içinde iman meşalesi yanan bütün mescit ve evlerdir. Lambaların ışığında geceleri namaz kılınan ve ilmî sohbetler yapılan her yer buna dahildir. Diğer taraftan, Ayette “mescid” yerine “ev” sözcüğünün kullanılmış olması dikkat çekicidir. Bundan, “Biz de Musa'ya ve kardeşine ‘Kavminiz için Mısır'da evler edinin' diye vahyettik. Evlerinizi mescid haline getirin. Namazlarınızı dosdoğru kılın. Müjdele o müminleri.” (Yunus, 10/87) ayetindeki emrin gösterdiği hedefe uygun şekilde, müminlerin evlerinin içlerinde Allah'ın anıldığı ve sabah akşam Onu tesbih eden adamların bulunduğu birer mescide benzemesi gerektiği sonucunu çıkarmak daha uygundur. Bu da, ideal bir Müslüman aileye yakışan şeyin, sabah ve akşam vakitlerini Allah'ı anarak, Onu tesbih ederek, Onun kitabını okuyarak ve Onun rızasına ulaştıracak bilgileri kazanmaya çalışarak değerlendirmek olduğunu ve bunda başlıca sorumluluğun evin reisine düştüğünü gösterir. Yine dikkat çekicidir ki, âyet hayatın dışında bir model önermemekte, ticaret ve alışverişi devre dışı bırakmamaktadır. İbni Abbas'ın da dediği gibi, “Allah'ın nurunu kendilerine misal olarak verdiği bu kimseler, halk içinde en çok ticaretle uğraşan, en fazla alışveriş yapanlar da olabilir; ancak bu meşgaleler, Allah'ı anmaktan onları alıkoymaz.” (Müstedrek, 2:432, no. 3506.) “Onların durumları değişir ve böylece kalpleri, anlamaz bir halden anlar hale; gözleri görmez halden, görür hale gelirler. Dolayısıyla onlar, şüpheden zanna, zandan yakîne, yakînden de, muayene ve müşahedeye (bizzat görmeye) geçmişlerdir. Çünkü Hakk Teâlâ, "Onlar için Allah´tan, hiç beklemedikleri nice şeyler, zuhur edip gelecek” (ûnm, 47) ve "Andolsun ki sen (dünyada) bu hususta bir gaflette idin. İşte senden perdeni kaldırıp açtık" (Kaf, 22) buyurmuştur. Kalpler, yerlerinden oynar ve boğazlara dayanır; gözler de masmavi kesilir. Nitekim Dahhâk şöyle der: "Kâfirleri, gözleri keskin olarak hasredilirler, sonra gözleri kayar, derken kör olurlar. Kalpleri de korkudan, bir çıkış yolu bulamaz ve ancak gelip boğaza dayanır. Nitekim Allah Teâlâ, "O zaman yürekleri gamla dolu olarak, gırtlaklarının yanındadır" buyurmuştur.” Razi Hz. Ebü Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah'ın, yollarda dolaşıp zikredenleri araştıran melekleri vardır. AIIahu Teâlayı zikreden bir cemaate rastlarlarsa, birbirlerini "Aradığınıza gelin!" diye çağırırlar. (Hepsi gelip) onları kanatlarıyla kuşatarak dünya semasına kadar arayı doldururlar. Allah, onları en iyi bilen olduğu halde meleklere sorar: "Kullarım ne diyorlar?" "Seni tesbih ediyorlar, sana tekbir okuyorlar, sana tahmid okuyorlar. Sana tazim (temcid) ediyorlar" derler. Rabb Teâla sormaya devam eder.
“Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah'ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.” (Cuma 9) “Bu, onların, bu günde bir araya gelişlerinde Allah'ın kendilerine inam ettiği nimetlerin yüceliğine dikkat çekmek içindir. Onların durumları böyle olunca, insanlar, ta yaratıldıklarından beri, hep Cenâb-ı Hakkın kendilerine verdiği nimetler içindedirler. Dolayısıyla da, Allah'ın lütfü, İnsanlar bunu hak etmeden önce onların üzerinde sabittir. Belli milletlerden her birinin, haftanın o yedi gününden, kendisine saygı gösterdiği bir günü vardır: Meselâ, yahudilerin, cumartesi; hıristiyanların, pazar; müslümanların ise Cuma'sı vardır. Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Cum'a günü, işte bugün, insanların hakkında ihtilaf ettiği gündür. Cenâb-ı Hakk biz (müslümanlara) bu günü bildirdi. Yahudiler için yarın, hristiyanlar için ise, yarından sonraki gün (önemlidir)" Şükür günü ve sevinç gösterme, nimetleri ortaya koyma (gösterme) günü olduğu için Cum'a gününde, sayesinde o günün şerefinin ortaya konduğu toplanmaya (bir araya gelmeye) ihtiyaç hissedildi de, bayramların adeti gibi, cemaatlar bir araya geldi. Böylece Allah'ın nimetlerini hatırlatmak, şükür nimetlerinin tekrarını sağlayacak şeyi yapmak suretiyle, o nimetlerin sürdürülmesini teşvik için, bu günde hutbe okunmaya ihtiyaç hissedildi. Bu saygının medarı namaz olunca, arzulanan toplanma, tam ve mükemmel olsun diye, bugünün namazı, gündüzün ortasına (öğle vaktine) yerleştirildi. Bu namaz, işte bundan ötürü, daha fazla toplanmayı sağlasın ve daha büyük cemaati biraraya getirsin diye (her beldede) tek bir camide kılınması uygun görülmüştür. Allah en iyi bilendir.” Fahreddini Razi “Güneşin doğduğu en hayırlı gün cumadır. Âdem o gün yaratılmış, o gün cennete girmiş ve o gün cennetten çıkarılmıştır. Kıyamet de cuma günü kopacaktır.” (Müslim, “Cum‘a”, 18); "Cuma günü içinde öyle bir vakit vardır ki, Müslüman bir kul namaz kıldığı halde o vakte rastlar da Allah'tan bir şey dilerse, muhakkak Allah onun dileğini yerine getirir." buyurur ve bu sözleri söylerken de eliyle bu vaktin çok kısa olduğuna işaret ederdi. (Buhârî, Cum`a 37, Talâk 24, Daavât 61; Müslim, Müsâfirîn 166, 167, Cum`a 13-15) “Her kim önemsemediği için üç cumayı terk ederse, Allah onun kalbini mühürler” (Ebû Dâvûd, “Salât”, 210; Tirmizî, “Cum‘a”, 7). Hürriyeti kısıtlanmamış, yolculuk halinde olmayan ve geçerli mazereti bulunmayan müslüman erkeklere cuma namazı farzdır. Hastalık, camiye gidemeyecek ölçüde yaşlılık, hasta bakıcılık, hava ve yol durumunun sağlığa zarar verecek ölçüde olumsuz olması, can ve mal güvenliğinin tehlikeye girmesi cuma namazına gitmemeyi meşru kılan mazeretlerdir. Camiye götürecek kimsesi bulunsa bile âmâya cuma namazı farz değildir. Âyetin “Allah'ı anmaya koşun” diye çevrilen kısmında “Allah'ı anmak”tan maksadın cuma namazının ayrılmaz bir parçası olan hutbe ile birlikte iki rek‘atlık farz namaz olduğu genellikle ifade edilir. Müfessirlerce genellikle, “koşun” emrinden gerçek anlamda koşma, telâşla yürüme ve hızla gitmenin kastedilmediği belirtilir. Bununla birlikte bazıları bunun “gidiniz” anlamına geldiğini, nitekim bu mânaya gelen bir kıraatin de bulunduğunu savunurken, bazıları kalp ve niyetle yönelme, bazıları da bir aksiyon (amel) gösterme yani işe koyulma mânasında olduğunu söylerler. İbn Atıyye son anlamı açıklarken kalkıp abdest almak, elbisesini giymek, yola çıkmak gibi eylemlerin hepsinin bu kapsamda düşünülmesi gerektiğini kaydeder. Cuma hazırlığı çerçevesinde sünnet olan işlerin başında boy abdesti almak gelir.
Easy Turkish: Learn Turkish with everyday conversations | Günlük sohbetlerle Türkçe öğrenin
Teknolojinin çok hızlı ilerlediği günümüz dünyasında birçok icat bizler için vazgeçilmez hale geldi. Hayatımızda en önemli yere sahip icatları konuştuğumuz bu bölümümüzde Berkin, Feyza ve Onur bu icatların hangilerinden asla vazgeçemeyeceklerini ve hangilerinden vazgeçebileceklerini tartıştılar. Interactive Transcript and Vocab Helper Support Easy Turkish and get interactive transcripts and live vocabulary for all our episodes: easyturkish.fm/membership Transcript Intro Onur: [0:22] Herkese merhaba. Easy Turkish Podcast'in yeni bölümüne hepiniz hoş geldiniz. Ben Onur. Bugünkü bölümümüzde Feyza ve Berkin'le birlikteyiz. Nasılsınız öncelikle? Feyza ile başlayalım. Feyza: [0:35] İyiyim. Onur sen nasılsın? Emin diyecektim. Onur: [0:38] Ben de iyiyim. Alışkanlık olmuş. Genelde Emin açılış yapıyor. Burada olmadığı için ben yapıyorum. Ben iyiyim. Teşekkür ederim. Sen nasılsın Berkin? Berkin: [0:48] Ben de iyiyim Onur. Senin de iyi olduğunu duyduğuma sevindim Feyza. Dünyayı değiştiren önemli icatlar Onur: [0:53] Evet. Bugünkü bölümümüzde icatlar hakkında konuşacağız. Sizce en önemli icat hangisi? Vazgeçemeyeceğiniz, onsuz yapamayacağınız icatlar hangileri? Bu konu üzerinde konuşacağız. Öncelikle fikirlerinizi alalım. Sizce en önemli icat nedir günümüzde? Berkin: [1:10] Yani günümüzde mi yoksatarih boyu mu düşünelim bunu? Onur: [1:15] Önce tarih boyu diyelim sonra günümüzde diye düşünelim. Berkin: [1:20] Ya şimdisonuçta tüm teknolojik gelişimler bir noktadan başlamıştır ya... Hani sonuçtasıfırdan başlıyor ve dalga dalga dallanarak budaklanarak ilerliyor. Dolayısıyla burada tekerleğin icadı falan gibi... Feyza: [1:39] Yok... Support Easy Turkish and get interactive transcripts and live vocabulary for all our episodes: easyturkish.fm/membership
Sık sık "göremediğin şey olamazsın" denir. Bilim, teknoloji ve matematikte çalışan kadınlar arasında uzun zamandır yankı bulan bu söz - kadınların tarihsel olarak başarıları nedeniyle silindiği sektörler. Dolayısıyla bugün hala bariz cinsiyet eşitsizliklerinin olması şaşırtıcı değil. Ancak Avustralya genelinde kadınlar, gelecek nesillere ilham verme umuduyla diğer kadın bilim insanlarının profillerini yükseltmek için çalışıyorlar.
CHP'nin Hazine ve Maliye Bakanlığı'ndan sorumlu gölge bakanı Yalçın Karatepe ile Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek görüştü. Karatepe, Şimşek ile yaptığı görüşmenin ardından konuştu. Görüşmeye dört konu başlığıyla gittiklerini söyleyen Karatepe, Şimşek'in tavrında bir değişiklik görmediklerini ve acı reçeteyi vatandaşa çıkarmak istediklerini dile getirdi. Ülkedeki gelir adaletsizliğine dikkat çeken Karatepe, “Gelirden en fazla pay alan yüzde 5'lik kesimin gelirindeki artış, ülke nüfusunun yarısının gelirindeki artışın 7 katı. Dolayısıyla talebi dengelemek için düşük gelir grubunda yer alanların gelirlerindeki artışların sınırlanmasının doğru olmadığını görüyoruz” dedi. Yılmaz Özdil, CHP lideri Özgür Özel'i Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü için eleştirdi. Özgür Özel de Özdil'in açıklamalarıyla ilgili, “Geçmişte 'Bidon Kafa' diye köşe yazısı yazmış arkadaş, seçimin ertesi günü. Bir yerde sular kesilmiş, 'Hadi bakalım bidon kafalılar, bu iktidarı siz seçtiniz şimdi gidin su sırasına girin' diyor. Ben vaktiyle bunu eleştirmiştim, onun da hırsı bundan. İyi ki de onunla aramda böyle bir açı var. O, ‘hatamız nerede' demek yerine, oy vermeyen seçmene ‘bidon kafa' diyen zihniyet. 47 yıldır ilk kez birinci parti olmamızın sebebi, bu zihniyetten yaşadığımız kopuş” dedi. Yılmaz Özdil ise Özel'e, “Sana bu iftiranı yedireceğim” cevabını verdi. Nuray Mert, Soru - Cevap'ta yorumladı.
Vardı, hani bir vecizede vardı: “Derdi dünya olanın, dünya kadar derdi olur!” Bence dünyaya ait hiçbir meseleyi dert edinmemek lazım; nasıl olsa gelip-geçicidir bunlar. Onlara ehemmiyet verir, onları gözünüzde büyütürseniz, onların altında kalır ezilirsiniz. Elden geldiğince o mevzuda temkinli olmalı ve görmezden gelmeli onları. Karakterlerinin gereğini yapıyor… كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ “Her insan kendi seciye ve karakterine göre davranır.” (İsrâ, 17/84) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ لاَ يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ “Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez.” (Mâide, 5/105) “Kendinize bakın!” diyor Kur'an-ı kerim. Kendi kusurlarınızı görmeye çalışın. Falan size zulmettiği zaman bile, “Acaba biz, Rabbimize karşı vazife ve sorumluluklarımızın hangisinde kusur yaptık ki, Cenâb-ı Hak, birilerini bize musallat etti!” Şu virüsü musallat eder Allah, zelzeleyi musallat eder, fay kırılmasını musallat eder, çekirgeyi musallat eder, güvercini musallat eder, eder eder, Allah celle celâluhu. Ancak Allah'ın (celle celâluhu) “imhal”leri vardır; “ihmal”leri değil, “imhal”leri vardır. Mehil verir, Erhamü'r-Râhimîn'dir O (celle celâluhu), Rabbü'l-âlemîn'dir. Herkes böyle bir kusur işlediğinde onu hemen cezalandırırsa, yeryüzünde yine Kur'an-ı Kerim'in değişik yerlerde farklı ifadelerle beyan buyurduğu gibi yürüyen bir tane canlı kalmaz. Evet, çünkü herkes şöyle-böyle bir günah işler, bir zulümde bulunur. Dolayısıyla Allah onu cezalandırınca, o gider; şunu cezalandırınca, o gider; bunu cezalandırınca, o gider; hiç kimse kalmaz. Oysaki öyle değil. Allah'ın (celle celâluhu) imhalleri vardır ki insan kendine gelsin, aklını başına alsın, o kusurdan vazgeçsin, sevaba yönelsin, arınmaya koşsun, Allah (celle celâluhu) da onu bağışlasın, affetsin. اَللَّهُمَّ إِنَّكَ عَفُوٌّ كَرِيمٌ تُحِبُّ الْعَفْوَ فَاعْفُ عَنَّا، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ * اَللَّهُمَّ اغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا، يَا غَفَّارُ، يَا سَتَّارُ، اِغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا كُلَّهَا، وَاسْتُرْ عُيُوبَنَا كُلَّهَا “Allahım, şüphesiz Sen affetmek şanından olan Afüvv, ikram u ihsan denince akla gelen yegâne Kerim'sin; affetmeyi çok seversin. Bizi affeyle, ey Erhamerrahimîn. Bizi yarlığa, merhamet buyur bize. Ey Gaffâr, ey Settâr, günahlarımızın tamamını mağfiret buyur; bütün ayıplarımızı setreyle.” Böyle mübarek aylarda, insanlık için, kendiniz için bu türlü tazarru ve niyazlarda bulunma mevzuu çok önemli bir şey. Allah, ona denk getirdi; hem Ramazan'ın sevabı, hem orucun sevabı, hem geceleri kalkıp ihya etmenin sevabı.. unutulmuş teheccüdleri kılmanın sevabı.. secdeyi derinlemesine duymanın, hadiste buyurulduğu üzere O'na (celle celâluhu) en yakın olma hâlini duymanın sevabı… Hakikaten başınızı yere koyduğunuzda, O'na en yakın olduğunuzu hissederek, “Allah'ım! Ne olur şunu lütfeyle, bunu lütfeyle!” deme mevzuu, Cenâb-ı Hakk'ın ayrı bir lütfu, ayrı bir ihsanı oluyor size. Bela ve musibetleri asla başkalarına fatura etmemeliyiz; bilakis kendimizden bilip hemen istiğfar ve tevbeye yönelmeliyiz!.. Bu arada, “Falanlar filanlara zulmetmişlerdi de, filanlar haksızlıkta bulunmuşlardı da, dolayısıyla onların bu zulümlerinden dolayı geldi!” gibi düşünce ve sözler ile bunları başkalarına fatura etmek suretiyle işin içinden sıyrılmaya çalışmamak lazım. Bu türlü bela ve musibetlerde antrparantez arz ediyorum elden geldiğince, insan, her şeyi kendinden bilmeli.
İncir ağaçlarının (Ficus sp.) gözle görülür çiçekleri yoktur. Dolayısıyla ilk etapta onların rüzgar ile tozlaştığını düşünebilirsiniz; ancak bu da doğru değildir. Bu durumda incir bitkileri nasıl ürerler? Çiçeği olmayan bir bitkiye hangi tozlaştırıcı uğrasın ki?Aslında incirlerin son derece çekici çiçekleri… Seslendiren: Talha ÇAKIRCA