13th-century Persian poet
POPULARITY
Categories
Bütün peygamberler ve özellikle; İdris , Nuh, Hûd, Salih, İbrahim, Şuayb, Musa, İl-yas ve İsa (a.s.e.) gönderildikleri kavimleri, putperestlikten kurtarmaya ve bir olan Al-lâh (c.c.)'a imân ve ibadet ettirmeye olanca çabalarını harcamışlar; hatta, bu yolda can verenler bile olmuş ancak ne yazık ki, umu-lan mutlu sonuca ulaşılamamıştır.Her yerinden küfür ve şirk fışkıran, dînî, ahlâkî, ictimâî bunalımlar ve bozukluklar içinde çalkalanan koskoca bir putperestlik dünyasıyla tek başına uğraşmak ve sonuç almak vazifesi, âhir zaman Peygamberi (s.a.v.)'e kalmıştır.Hz. Peygamber (s.a.v.); merkezden, muhîta doğru açılan dalga dâireleri gibi Mekke ve çevresinden başlayarak, za-manları aşarak kıyâmete kadar insanları Allâh (c.c.)'un doğru yoluna, önce hikmet ve güzel öğütlerle davet etmek, davetini kâbul edenleri, cennet nimetleri ile müj-delemek, davetini kâbul etmeyenleri, ce-hennem azâbıyla korkutup uyarmak sonra da fitne ve fesat ortadan kalkıncaya, Din tamamıyla Allâh (c.c.)'un oluncaya kadar, İslâm Dini, bütün dinlere üstün gelinceye dek, Peygamberimiz (s.a.v)'in deyişi ile: “İnsanlara Lailâhe illallâh (Allâh'tan başka ilah yoktur), Muhammedün Resû-lullâh (Muhammed, Allâh'ın Resûlüdür) dedirtinceye kadar savaşmak” gibi çok ağır ve şerefli bir vazifeyi yüklenmiştir.Allâh (c.c.) O (s.a.v.)'in şefaatinden ve sözlerinden istifade etmeyi nasib eylesin.(M.Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, s.24)
Talha bin Ubeydillâh (r.a.) İslâm'a ilk giren sekiz kişiden biridir. Ticâret için gittiği Bus-râ'da gördüğü bir râhipten Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz'in peygamber olacağını duydu. Mekke'ye dönünce Hz. Ebû Bekir (r.a.)'le gö-rüştü ve onun vâsıtasıyla müslüman oldu. Hz. Talha (r.a.), Hz. Zübeyr (r.a.) gibi Cen-net'le müjdelenen on kişiden biridir. Zengin olduğu için sadece canıyla değil, malıyla da İslâm'a hizmet etti. Onun bu cömertliği sebe-biyle Fahr-i Âlem (s.a.v.) Efendimiz kendisini hayırlı Talha, cömert Talha, bereketli Talha anlamında “Talhatü'l-hayr”, “Talhatü'l-cûd”, “Talhatü'l-feyyâz” diye övdü.Hz. Talha (r.a.) Uhud Gazvesi'nde, Efen-dimiz (s.a.v.)'in kayanın üzerine çıkması için onun kadem-i şerîfine omuz verdi. Resûlullâh (s.a.v.) bunun üzerine, “Talha, Cennet'i hak etti” buyurdu. O gün Hz. Talha (r.a.), sadece Resûlullâh (s.a.v.)'in taşın üzerine çıkmasına yardım etmedi. Bu savaşta kâfirler Peygam-ber (s.a.v.) Efendimiz'e iyice yaklaştığında, canlarını ortaya atarak onu koruyan birkaç yiğitten biri de Hz. Talha (r.a.) idi. Resûl-i Ek-rem (s.a.v.)'e savrulan bir kılıçtan onu koluy-la koruduğu için çolak kaldı. O gün kâfirlerle savaşırken ve Allâh'ın Resûlü (s.a.v.)'i düş-manların hücumundan korurken, vücuduna seksenden fazla kılıç, mızrak ve ok darbesi aldı. Canını, Peygamber (s.a.v.) uğrunda fedâ etmeye hazır olduğunu gösterdi. Bu sebeple Cennet'e girmeyi hak etti.Talha bin Ubeydillah (r.a.), Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'den otuz sekiz hadis rivayet etmiştir. Allâh (c.c.) kendisinden râzı olsun.(İmâm Tirmizî, Şemâil-i Şerîf, c.1, s.391-393)
Peygamber (s.a.v.) “Âhir zamânda imânı muhâfaza etmek, kor ateşi elde tutmak ka-dar zor olacak. Kişi sabah evden imânlı çı-kacak; akşam eve imânsız gelecek, akşam imânlı yatacak; sabah imânsız kalkacak.” diye buyurdular. İnsanın en kıymetli cevheri imânıdır. Bunu çok iyi korumak gerekir. Pey-gamberimiz (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki: “Elbisenin eskidiği gibi imân da yıpranır. Yenilenmesi için Allâh (c.c.)'dan isteyiniz.”“Benden sonra karanlık gece parçaları gibi fitneler ortalığı kaplayacaktır. İnsan o zamânda mü'min olarak sabahlar, akşama kâfir olur. Dinlerini dünyanın fâni olan az bir metâına satarlar.”Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz her zamân şu duâyı okurlardı: “Ey büyük Al-lâh'ım! Kalpleri çeviren ancak sensin. Kalbimi dininde sâbit kıl...” Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.) bu duâyı işitince sorarlardı: “Ya Resû-lullâh! Sen de dönmekten korkuyor musun?” Allâh Resûlü (s.a.v.) şu cevâbı verdi: “Mekr-i ilâhiden beni kim temin eder? Çünkü, ha-dîs-i kudsîde: “İnsanların kalbi Rahmânın kudretindedir. Kalpleri dilediği gibi çevirir” buyurulmuştur. Bu bakımdan îmân tazele-meye ihtiyâç vardır.”Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: “İmânı-nızı yenileyiniz (tazeleyiniz)” diye buyurduk-larında Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.): “Yâ Resûlallâh! İmânımızı nasıl yenileyelim?” diye sordular. Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Lâ ilâhe illallâh sözünü çoğaltınız” İmân ve nikâh tazelemek için yapılacak duâ şudur: “Al-lâhümme innî ürîdü en üceddidel îmâne ve'n-nikâha tecdîden bikavli lâ ilâhe illallâh muhammedün Resûlullâhi”(Abdurrauf El Münavî, Feyzü'l Kadîr, c.3, s.345)
Ramazân-ı Şerîf'in karşılayıcısı durumunda olan mübârek aylardan Receb ayının ilk Cum'a gecesine Regâib gecesi denir. Bu geceye Regâib gecesi denmesinin asıl sebebi şudur: Bu gecede Peygamberimiz (s.a.v.)'e hâs bazı manevî ihsânlar gerçekleşmiştir ki olmasıdır ki bunun şükür ifâdesi olarak Peygamberimiz (s.a.v.) on iki rek'at namâz kılmışlardır.Resûlullah (s.a.v.): “Bir kimse Receb'in ilk perşembe gününü oruç tutup, o günün gece-sinde (akşam ile yatsı arasında) iki rek'atta bir selâm vererek on iki rek'at namâz kılsa şöyle ki: Her rek'atta bir Fâtiha, üç Kadîr sûresi, on iki İhlâs sûresi okumak sûretiyle namâzdan sonra “Allâhümme salli alâ Muhammedîn nebîyyi'l- ümmiyyi ve alâ âlihî ve sellim” diyerek benim üzerime yetmiş defa salevât-ı şerîfe getirdikten sonra secdeye varsa, secdede (70) defa “Süb-bûhun kuddûsün rabbünâ ve rabbü'l- melâiketi ve'r-rûh” dedikten sonra secdeden başını kal-dırsa, oturduğu yerde 70 defa “Rabbi'ğfir ve'r-ham vafu vetekerrem ve-tecâvez ammâ ta'lemü inneke ente'l- e'azzü'l- ekram” dedikten sonra ikinci defa secde edip secdede iken birinci defa secdede ne okumuşsa aynen onları tekrar eder bitiminde ise secdede Allâh (c.c.)'den isteye-ceklerini ister, duâ ve niyâzını yaparsa, Hâkk Teâlâ da onun ihtiyâçlarını, dilek ve temennile-rini kabûl eder.” buyurmuşlardır.Bu namâzı kılanlar hakkında Resûlullah (s.a.v.) şu mübârek sözlerini beyân buyurmuşlardır: “Nef-sim kudret elinde olan Allâhü Te'âlâ'ya kasem ederim ki herhangi bir erkek ve kadın ta'rif edi-len bu namâzı kılarsa, Yüce Allâh bütün günâh-larını bağışlar; günâhları denizin köpüğü ve kum taneleri de dağların ağırlığı ve ağaçların yaprakları kadar çok olsa bile. Bundan başka, kıyâmet günü âilesinden yedi yüz kişi hakkında şefâat hakkı verilir, müjdeler olsun ki sen her türlü sıkıntılardan kurtuldun, rahatı buldun, de-nilir.”(Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.), Gunyetü't Talibin, s.37)
Bu gece pek mübârek bir gecedir. Allâhü Te'âlâ'nın ilâhi ihsân ve manevî hediyelerinin diğer zamanlardan daha çok tecelli etmesi, sa-mimi kalble Allah (c.c.)'a yönelenlerin affedilme-lerinin çokça ümit edilmesi ve mü'mînlerin sa-mimiyet ve arzuyla Allâhü Teâlâ'ya yönelmeleri sebebiyle bu geceye Regâib denilmiştir.”Bu gece Resûlullah (s.a.v.) için salat-ü selâm getirmek, O (s.a.v.)'in varlığıyla iftihâr ettiğimizin en temel göstergesidir. Ayrıca sıkıntıda olan tüm Müslümanlara duâ edilmesi tavsiye edilir. Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Receb'in ilk Cuma gecesini ihyâ edene Allâhü Teâlâ kabir azâbı yapmaz. Duâlarını kabul eder. Yalnız, yedi kimseyi affetmez ve duâlarını kabul etmez:Faiz alan veya veren, müslümanları aşa-ğı gören, anasına babasına eziyet edip kar-şı gelen çocuk; müslüman olan ve şerîate, dîne uyan kocasını dinlemeyen kadın, şarkı ve çalgıcılığı sanat edinenler, livâta ve zina edenler, beş vakit namazı kılmayanlar.”Yine rivâyet edildi ki: “Receb'in ilk Cuma gecesinin (Regaib'in) üçte biri geçince, bü-tün melekler Receb ayında oruç tutanlar için istiğfâr ederler.”Regâib Gecesi pek mübârek bir gece oldu-ğundan bu geceden gaflet etmeyerek, ibâdet ve taatle, zikir ve fikirle, tevbe ve istiğfâr ile, salât-ü selâmla, duâ ve niyâzla geçirmelidir. Günâhları-nı göz önüne getirerek ve son istiğfârı imiş gibi kalb, kalıp ve dili birleştirerek gönülden tevbe ve istiğfâra devam etmelidir.Peygamberimiz (s.a.v.): “Beş gece vardır ki, onlarda yapılan duâların geri dönüşü yok-tur” buyurmuştur. Bu gecelerden bir tanesinin de Receb'in ilk Cumâ gecesi olduğunu beyân etmiştir.(Yâsin Yayınevi, Fazîletleriyle Gün ve Geceler, s.206-207)
Eğer Kur'ân'ın bütün mânâları tamamlan-mış olmasaydı, o zaman ona böyle denmesi doğru olmazdı. Daha buna benzer, Kur'ân'ın hidayet, kalplerde bulunan her şeye şifa oldu-ğunu belirten ayetler bulunmaktadır. Kalplerde bulunan her şeye şifâ olabilmesi için, onun her şeyin açıklamasını, çözümünü içermesi gerek-lidir. Bunu bildiren hadisler ve selefe ait sözler de vardır. Meselâ Hz. Peygamber (s.a.v.) şöy-le buyurmuştur: “Şüphesiz ki bu Kur'ân, Al-lâh (c.c.)'un ipidir. O apaçık nurdur, faydalı şifâdır. Kendisine tutunan kimse için o, bir korunaktır. O, kendisine tâbi olan için bir kurtuluştur. Ona uyan eğrilmez ki, doğrul-tulsun; sapmaz ki azarlansın. Onun hayret edilecek yönleri bitmez, çokça tekrarla-maktan dolayı eskimez.” (Dârimî)Kur'ân'ın mutlak surette Allâh (c.c.)'un ipi, faydalı şifâ olması, onun her yönden tam oldu-ğunun delilidir. Benzeri bir hadis Hz. Ali (r.a.) vasıtasıyla da rivayet edilmiştir. İbn Mesûd (r.a.)'den şöyle rivayet edilmiştir: “Her ziya-fet veren, verdiği ziyafete gelinmesini se-ver. Allâh (c.c.)'un ziyafeti de Kur'ân'dır” (Dârimî) Hz. Âişe (r.anhâ)'ya Hz. Peygamber (s.a.v.)'in ahlâkının nasıl olduğunu sorarlar. Cevâbında: “Onun ahlâkı Kur'ân'dı” (Buhârî) der. Onun bu sözünü Kur'ân da: “Şüphesiz sen yüce bir ahlâk üzeresin” (Kalem s. 4) ayeti ile tasdik eder. Katâde (r.a.): “Kur'ân ile hem-hâl olan kimse ondan ya bir ziyadelik ya da bir noksanlık ile ayrılır” demiş ve arkasından: “Kur'ân'dan inananlara rahmet ve şifa olan şeyler indiriyoruz. O, zâlimlerin ise sadece kaybını artırır” (İsrâ s. 82) ayetini okumuştur.(Şatıbi, el-Muvâfakât; İslâmi İlimler Metodolojisi, c.3, s.355-356)
"Başkalarının Sözüyle Yaşamak"İnsan bazen bir övgüyle büyüdüğünü, bir suskunlukla küçüldüğünü sanır…Oysa değer dışarıdan gelmez, içeride doğar. Bu bölümde, dış onayla yaşamanın görünmez yükünü, benliğin gölgesini ve insanın kendi merkezine dönüş yolculuğunu konuşuyoruz. Lao Tzu'nun sessiz öğüdü, Mevlana'nın “okyanus” hatırlatması ve Yunus Emre'nin “Benden içeri” sözüyle öz değerin, iç sesin ve hakikatin kapısını aralıyoruz. Kendi hakikatine yeniden yaklaşmak isteyenler için…Become a supporter of this podcast: https://www.spreaker.com/podcast/hasan-basri-budak-ile-kendine-gel--5728974/support.
Biz, sonra peygamberlerimizi ve iman edenleri kurtarırız. Sanki şöyle söylenmiştir: “Biz, inkarcı milletleri helak ederiz. Azabın inmesi anında peygamberlerimizle onlara iman edenleri kurta-rırız. İşte böylece iman edenleri, her türlü sıkıntı ve azaptan kurtarmak bizim üzerimize haktır.” (Yunus s. 103) Bu cümlede, ayrıca söylemeye ihtiyaç olmadığını bildirmek için, peygamberlerin kurtarıl-masından söz edilmemiştir.Âyette dikkatler özellikle şu hususa çekilmiştir: Hiç şüphesiz kurtuluşun biricik şartı imandır. Bütün milletler için geçerli olan Allâh (c.c.)'un kanunu bu-dur. Gerçekten Allâh (c.c.) geçmiş peygamberleri ve onlara iman eden müminleri kurtardığı ve onlara vâdettiği şeyleri yerine getirdiği gibi, Rasûl-i Ek-rem (s.a.v.) ve onunla beraber olan Ashab-ı Kiram (r.a.e.)'i de kurtardı ve onlara vâdettiklerini gerçek-leştirdi. Şeriat ve onunla amel devam ettiği sürece, Yüce Allâh kıyamete kadar gelecek bütün inanan-ları, kâfirlerin elinden ve şerlerinden kurtaracaktır. Kurtuluşun asgarisi ölümdür. Çünkü ölüm, mü'mine verilen bir armağandır. Resûlullâh (s.a.v.)'in, bir cenazeye rastladığın-da şöyle buyurduğuna dikkat etmez misin: “Bu cenaze ya istirahat ediyor veya ondan dolayı istirahat olunuyor.” Hadisteki istirahat eden: sâ-lih kişidir, dünyanın zorluğundan kurtulur, ruhanî mükâfatlarla berzah âleminde dinlenir. Bu, nimetle-rin yarısıdır. İstirahat olunansa, fâsık kişidir. Çünkü onun ölümüyle insanlar dinlenir. Eziyetinden kurtu-lurlar. Kendisi, berzah âleminde ruhanî azapla karşı karşıya gelir. Bu da cehennem azabının yarısıdır. İbâdetin en faziletlisi, genişliği beklemektir. Çünkü bu bekleyişte, kalbin istirahatı ve sabrın mükâfatı vardır. Sıkıntıya düşen mü'min, kendisini sıkıntıya koyanın Allâh (c.c.) olduğunu ve o sıkıntıyı Allâh (c.c.)'dan başka kimsenin gideremeyeceğini bilir. İşte bu inanç, sıkıntının acısını hafifletir, sabretmeyi kolaylaştırır. Böylece feryadı bıra-kır, gönlünde huzur hisseder.(İsmail Hakkı Bursevi, Ruh'ul Beyân Tefsiri, c.4, s.95-97)
Receb-i Şerîf'te Okunacak Duâ:Bi'smi'llâhi'r- rahmâni'r- rahîmAllâhümme bârik lenâ fî Recebe ve Şa'bân ve belliğnâ Ramazân vahtim lenâ bi'l-îmân ve yessir lenâ bi'l- Kur'ân.(Bu duânın, sayı sınırlaması olmamakla berâber, Receb-i Şerîf boyunca günde 100 def'a okunması fazî-letlidir.)Receb-i Şerîf Duâları:İlk on (10) gün: “Sübhâna'llâhi'l- hayyil- gayyûm”İkinci on (10) gün: “Sübhâna'llâhi'l- ehadi's- sa-med”Son on (10) gün: “Sübhâna'llâhi'l- ğafûri'r- rahîm”Şa'bân-ı Şerîf'te Okunacak Duâ:Allâhümme bârik lenâ fî Şa'bân ve belliğnâ Ramazân vahtim lenâ bi'l-îmân ve yessir lenâ bi'l- Kur'ân. (Bu duânın, sayı sınırlaması olmamakla berâber, Şa'bân-ı Şerîf boyunca günde 100 def'a okun-masında fazîlet vardır.)Şa'ban-ı Şerîf Duâları:İlk on (10) gün: “Yâ latîfü celle şânüh”İkinci on (10) gün: “Yâ rezzâku celle şânüh”Son on (10) gün: “Yâ azîzü celle şânüh”Ramazân-ı Şerîf'te Okunacak Duâlar:İlk on (10) gün: “Yâ erhame'r- râhimîn”İkinci on (10) gün: “Yâ ğaffârü'z- zünûb”Son on (10) gün: “Yâ ‘atîka'r- rikâb”1. Îkâz: Bu duâlar günde en az yüz (100) def'a okunmalıdır.2. Îkâz: Ramazân-ı Şerîf'in herhangi bir gecesi Fe-tih Sûresi okunursa, o sene içindeki kötülük, belâ ve musîbetlerden bi-izni'llâhi Te'âlâ muhâfaza olunur.3. Îkâz: Ramazân-ı Şerîf'in yirmi üçüncü (23.) ge-cesi Sûre-i Ankebût ve Sûre-i Rûm okunur.4. Îkâz: Ramazân-ı Şerîf'in herhangi bir gününde 363 (üç yüz altmış üç) İhlâs-ı Şerîf okunur.(Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.42)
Mûsâ bin İmrân (r.a.)'ın bildirdiği bir Hadîs-i Şerîf'te: ‘‘Cennette bir nehir vardır. Ona Receb denir. Sütten beyaz, baldan tatlıdır. Receb ayın-da bir gün Oruç tutana Allâhü Te'âlâ kıyâmet günü o nehirden su verir.'' buyuruldu. (Asbahânî, et-Terğib (1847), İbn Hacer Askalanî, Tebymu'l Aceb Bima Verade Fi Şehri Recep, s.33)Mâzenî, Hüseyin bin Alî (r.a.)'dan bildirir: “Re-ceb ayında oruç tutunuz. Zîrâ Receb Allâhü Te'âlâ'dan tevbedir.” Selmân-ı Fârisî (r.a.)'ın bil-dirdiği Hadîs-i Şerîf'te: “Bir kimse Receb ayında bir gün Oruç tutsa, o kimse sanki bin yıl Oruç tutmuş, bin köle âzâd etmiş gibi sevâba kavu-şur. Ve bir kimse Receb-i Şerîf'te az bir şey sa-daka verse, bin altın sadaka vermiş gibi sevâb alır. Bedenindeki her kılı için bin sevâb yazılır. Derecesi bin kat yükselir. Bin günâhı yok olur. Her günkü orucu ve verdiği her sadakası için bin hac ve bin umre sevâbı yazılır. Cennette ona bin ev, bin köşk ve bin hücre yapılır. Her hücre-de bin bölüm ve her bölümde çok güzel hûrîler bulunur.”İhlâs Sûresi'ni günde 11 def'a okumak Tevhîd (la ilâhe illallâh), istiğfâr ve salevât-ı şerîfeyi ihmâl etmemek lâzımdır. Abdullâh b. Zübeyr (r.a.)'dan rivâyet edilen bir Hadîs-i Şerîf'te: “Bir kimse, Re-ceb ayında (şehrü'l-esem olan) bir Mü'mini bir sıkıntıdan kurtarsa, Allâhü Te'âlâ o kimseye Firdevs'te gözünün görebileceği yükseklikte bir saray verir. Receb'e ikrâm ve hürmet ediniz. Zîrâ Allâhü Te'âlâ da size bin çeşit kerâmetle ik-râm, ihsân eder.” buyrulmaktadır. Bir ihtiyâr, Nebî (s.a.v.)'in Receb Ayı'nın fazîleti hakkındaki beyânla-rından sonra: “Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Ben ihtiyârım, Receb ayının hepsini tutamam.” dediğinde: “Sen Receb'in evvel günü, ortası ve âhir günü oruçlu ol, cümlesini oruç tutmuş gibi olursun.” buyur-muşlardır.Receb Ayı'nda iki fazîletli gece vardır. Bu ge-celere kandil denir. Receb-i Şerîf'in ilk Cumâ Ge-cesi'ne Regâib Gecesi, yirmi yedinci gecesine de Mi'râc Gecesi denir.(Hz. Gavs-ı A'zâm Seyyid Abdülkâdir-i Geylanî (k.s.), Gunyetü't Talibîn)
Bilimsel yöntem sayesinde, kozmozdan kuantum, ilmin her alanında büyük buluş-lar yapıldı. Peki bilimsel yöntemi kim buldu derseniz akla Isaac Newton gelir. Galileo ve Descartes diyenler olur. Bilim tarihçilerine so-rarsanız onlar Roger Bacon diyecektir. Ancak konu ile ilgili detaylı araştırma yapanlar, bilim-sel metodun icadını, Roger Bacon'ı da New-ton'u da etkileyen, onlardan 250 yıl önce ya-şamış müslüman bilim adamı İbn-i Heysem'e (965-1040) götürecektir.Bilimsel yöntemin kurucusu İbn-i Heysem şöyle der: “Öğrendiklerini hep eleştiriye tâbi tutacaksın. Yani incelemelerinde, tahkikatında kendi bildiklerinden şüphe edeceksin. Ancak bu sayede önyargı tuzağına düşmekten kur-tulursun.” Ve devam ediyor: “Araştıran kişinin amacı hakikati öğrenmektir. Bunun için öğre-neceklerinin tümünü düşman (yanlış, eksik) göreceksin. Her yönden onu karşına alıp, ona taarruz edeceksin. Bilgiyi ancak bu şekilde fethederek, onu hakikate dönüştürebilirsin.” Heysem'in geliştirdiği bilimsel yöntemin temelinde, yargıları ve bilgileri eleştirmek ve sonuçlar çıkarırken son derece dikkatli olmak vardır. Bildiklerini tekrar tekrar şüphe eleğin-den geçirmek gerekiyor. Burada şüphe ile ilgili Hz. Ali (k.v.)'nin bir sözü aklımıza geliyor. O diyor ki: “Şüphe ikidir. Birinci tür şüphe marazî (şizofrenik) şüphedir. Makbul değildir. Makbul olan, bildiklerini eksik ve yanlış görmekten doğan ikinci tür şüphedir. Seni derin ve etraflı öğrenmeye götürür.”Sadece İbn-i Heysem değil, İbn-i Haldun, Harezmî, er-Razi gibi daha birçok bilim ada-mının bilimsel yöntem tarifine katkıları oldu. Bu zatlar bilim tarihini değiştiren kişilerdir.(Prof. Dr. Osman Çakmak, Zafer Dergisi, 549. Sayı, Eylül 2022)
Hz. Utbe bin Gazvan (r.a.) ilk müslümanlar-dan olup Ashab-ı Kiram (r.a.e.) büyüklerinden-dir. Başta Bedir olmak üzere Resûlullâh (s.a.v.) ile birlikte birçok savaşa katıldı. Meşhur bir okçu olup bu savaşlarda büyük kahramanlıklar gös-terdi. Hz. Ömer (r.a.) döneminde pek çok fetih hareketinde görev aldıktan sonra Basra valisi olarak görevlendirildi. Basra valisi olduğu dö-nemde bir hutbe irad etti. Burada Allâh'a hamd-ü senâlarda bulunduktan sonra şunları söyledi:“Ey insanlar! Dünya bizleri terkedeceğini haber vererek bize sırtını dönüp uzaklaşmaya başlamıştır. Bizim için geride bir su kabının içe-risinde kalıpta sahibinin içmeye çalıştığı birkaç damla kadar bir şey bırakmıştır. Şüphe yok ki bu fâni dünyadan sonu olmayan bir yurda gö-çeceksiniz. O halde oraya elinizde bulunanların en hayırlılarıyla gitmeye çalışınız. Çünkü bize söylendiğine göre cehennem o kadar derinmiş ki atılan bir taş yetmiş senede dibine ulaşamaz-mış. Allâh (c.c.)'a yemin ederim ki bu ucu bucağı bulunmayan boşluk bir gün insanlar tarafından doldurulacaktır. Buna çok mu şaşıyorsunuz? Yine bize söylendiğine göre cennet kapıla-rından her birinin yanları arasında kırk senelik bir mesafe varmış. Buna rağmen gün gelecek bu kapıların önünde büyük bir izdiham yaşana-caktır. Ben Hz. Peygamber (s.a.v.)'in yanında kalan yedi kişiden biriydim. Yiyeceğimiz ağaç-ların yapraklarından ibaretti ve bu yüzden du-daklarımız yara içerisinde kalmıştı. Bir gün bir hırka buldum. İkiye bölerek bir parçasını kendi-me ayırdım, diğerini ise Hz. Sa'd b. Mâlik (r.a.)'a verdim. Bunları kendimize elbise edindik. Bu-günse her birimiz bir memleketin valisiyiz. Nef-simde ve gözümde büyük, Allâh (c.c.) katında küçük olmaktan Allâh (c.c.)'a sığınırım.” (M. Yusuf Kandehlevî, Hayatu's-Sahabe, c.4, s.217)
Mesnevide geçen hikayeler ,çocuklara göre uyarlanmış ve masalla Mevlana çocuklaramıza tanıtılmaya çalışılmış . Bizde ses verdik #çocuk#masal #çocuklariçin
Çağdaş akımlar, pozitivist, materyalist, ateist rüzgârlar bizi “yerimizden” etti. Kafamızı karış-tırdı. Gözümüze kulağımıza perde indirdi. Kitap okuyamaz, sohbet dinleyemez olduk. Küresel-leşme fırtınası, uluslararası sermaye tayfunu bizi çok yabancı sahillere götürüp bıraktı. Evsiz, barksız, yolsuz yurtsuz kaldık. İşte Mevlânâ… İnsan ile aşk arasındaki du-varları yıktığı için arayış içinde olanlar, okumak ve dinlemek isteyenler onun feryadını duymakta ve o sese doğru koşmaktadırlar. Ancak, insa-noğlu, vazgeçemediği bazı insanları olduğu gibi değil de kendi gözlüğüyle tanımak ve tanıtmak ister. Mevlânâ da bunlardan biridir. Onun Allah (c.c.) Nebi (s.a.v.) merkezli düşüncesi saptırıla-rak ve sulandırılarak hümanizm, sekülerizm ve modernizm üçgenine oturtulmuştur. Mevlânâ kendisini böyle anlayanlara Mesnevî'nin ilk mıs-ralarında cevap vermektedir: “Herkes kendi zan-nına göre beni dost edindi. İçimdeki esrarı kimse araştırmadı.”Mevlânâ'ya bir “bütün” olarak bakamadığı-mız, onun “esrar”ına vakıf olamadığımız için espri ve nükteleri kavrayamayan çocuklar gibi davranıyoruz. İnsanoğlunu Allah ve din ile ta-nıştıran varlık peygamberlerdir, yani insanlardır. Peygamberlerin mirasçıları, takipçileri de âlim ve âriflerdir. Dolayısıyla çağımız insanlarının Mevlânâ, İbn Arabî, Yunus Emre gibi insanların delâlet ve aracılığıyla hakikatle buluşmasında anormal bir durum yoktur.Bu insanları sevenler bir müddet sonra bu in-sanların maşuklarını da sevmeye başlayacaktır. Çünkü Mevlânâ'nın “Kur'ân'ın kulu-kölesiyim” ifadesiyle “Muhammed Mustafa'nın yolunun tozuyum” tespitiyle karşılaşacaklardır. Şunu da ilâve edelim: İslâm'ın değil de Mevlânâ'nın öne çıkışında Batı'ya sunulan veya Batı'nın anladığı “İslâm imajı”nın da hissesi vardır. (Prof. Mustafa Kara, Zuhur Dergisi)
Mezhep, kısaca hayatı vahyin gösterdiği istikamette yaşayabilmek için, bir başka ifa-deyle vahyi hakkı verilmiş bir anlama faaliye-tinin konusu yapabilmek için gerekli usul ve ilkelerin adıdır. Bunun kolay bir iş olmadığı, dahası, masa başı ve münferit birtakım faaliyetlerle yapılamayacağı, anlamamız gereken ilk husustur. Bu itibarla bir kimsenin, eline al-dığı bir Kur'an mealiyle yahut Hadis kitabıyla doğrudan amel etmeye kalkışması, züccaciye dükkânına dalan filin yol açtığından farklı bir manzara doğurmayacaktır. Zira mesele sade-ce okuma yazma bilmekle ve Kur'an ve Hadis metnine vâkıf olmakla sınırlandırılamayacak kadar hayatî ve hassastır.Kur'an ve Sünnet nasslarının yapısı, bu iki kaynağın birbirleriyle ilişkisi, kaynağını bunlardan alan diğer usul umdeleri bu nokta-da merkezî öneme sahip hususlardır.Allâhü Teâlâ'nın ve Resulü (s.a.v)'in bizden nasıl bir hayat istediğini sahih bir şekilde anlayabilmek için, vahyin nüzûlüne ve Sünnet'in vürûduna kimi zaman sebep teşkil etmiş, kimi zaman doğrudan şahit olmuş bulunan Sahabe (r.a.e.) neslinin tutumu da behemehal dikkate alınmak durumundadır. Daha önce de değişik vesileler-le vurguladığım gibi, Peygamber (s.a.v.)'i terk-i dünya etmiş bir ümmetin, Peygamber (s.a.v)'e arkadaşlık, yoldaşlık etmiş ilk ve tek kuşağının olaylar karşısındaki tutum ve tavrında, o Pey-gamber (s.a.v)'in etkisinin bulunmayacağını söylemek herhangi bir kasıt söz konusu değilse cahillikten başka bir şeyin ifadesi olamaz! Kısacası Kur'an ve Sünnet'in bizden ne istediğini tam anlamıyla kavrayabilmek için, önce-likle belli bir usule ihtiyaç vardır. İşte mezhep bize bu usulü ve bu usul doğrultusunda ortaya konulmuş pratiği veren biricik sistemdir.(Ebubekir Sifil, 2010)
Şeb-i Arus haftası olması sebebiyle, Mevlana'nın birkaç güzel sözünden esinlenerek çektiğimiz bu bölümü keyifle dinlemenizi umud ederiz... https://www.organikbeyinler.net/ https://www.instagram.com/organikbeyinlerpodcast/
17.yüzyılda Konya'da yetişen evliyâ hanım-lardandır. Mevleviye tarîkatının büyüklerindendir. Babası, Mevleviye tarîkatının ileri gelenlerin-den Şeyh Muhammed olup, soyu Hz. Mevlâna (k.s.)'a dayanır.Doğmadan önce annesi rüyâsında Şeyh Dîvânî'nin kendisine süslü bir bilezik taktığını, ayrıca bir bilezik daha verip; “Bu da doğacak kızınızın.” dediklerini gördü. Rüyâsını ertesi gün anlatınca, babası doğacak kız çocuğuna, “Ona Destîne (Kola takılan bilezik) ismi konmasına işâret vardır” diye yorumladı. Destîne Hâtun ba-basından; tefsîr, hadîs ve medreselerde okutulan bütün ilimleri öğrendi ve Mesnevî'yi incelikleri ile okudu. Zamânının büyük bir kısmını, Hz. Mev-lâna (k.s.)'un türbesinde hanımlar için yapılan bölümde ibâdet, zikir ve murâkâbe ile geçirirdi.Allâh (c.c.) korkusu ile göz yaşları dökerdi. Onun bu hallerini gören hanımlar; “Kendinize çok eziyet ediyorsunuz. Birazcık bedeninizin ra-hatını düşünseniz olmaz mı?” dediklerinde, onla-ra; “Bunlarsız olmaz. Binicinin serkeş, dikbaşlı, itâatsız ata yumuşaklık yapması onun serkeşliği-ni arttırır.” diye cevap verirdi.Bir kere yanına gelenler bir tek post üzerine oturduğunu ve üzerinde eski bir elbise olduğunu gördüler. “Bedeninizi rahat tutacak birkaç elbise ile birkaç yaygı alsak.” dediklerinde; “Biz postu, Allâhü Teâlâ'nın yolunda ayağımızın altına koy-duk. Üstelik bu, Allâh (c.c.) yolunda kurban olan koyunun postudur. O binlerce güzel elbiseden daha iyidir.” buyurarak dervişlerin post üzerine oturmalarının sırrını da beyân etmişlerdir.Kendisi bütün dünyevî alâka ve düşünceler-den sıyrılıp, odasında ömrünün sonuna kadar uzlet ve yalnızlık hâlinde kaldı. 80 senelik ömrü-nü hep Allâhü Teâlâ ile berâber bulunarak, âhire-ti düşünüp hazırlık yaparak geçirdi. Allâh (c.c.), bizleri şefaatlerine nail etsin. Amin.(Sefîne-i Nefîse-i Mevleviyân, c.1, s.246)
Dil, kalpte olanların tercümanıdır. Az ko-nuşmayı alışkanlık hâline getirenin elinden ve dilinden kimse eziyet görmez ve kendisi de kibre düşmez. Susmak yüz derdin tek bir dermanı gibi etkilidir. Bir hadis-i şerifte Allâh Resulü (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Allâh'ı zikretme dışında çok konuşmayın. Çünkü Allâh'ı zikir dışında çok konuşmak kalple-ri katılaştırır. Allâh'ın rahmetinden en uzak olan şey katı kalptir.” Başka bir hadis-i şerifte ise: “Kim bana iki çenesi arasındaki dilini ve iffetini koruma sözü verirse, ben de ona cennet sözü veririm, ona kefil olurum.” Dil hem ibadetlerin hem de günâhların köküdür. Dil düzelirse tüm organlar düzelir, dil âsî olursa tüm organlar onu takip eder. Bir hadiste konuyla ilgili şu ifadeler geçer: “Âde-moğlu sabahlayınca onun tüm organları diline şöyle der: Hakkımızda Allâh'tan kork. Çünkü biz sana tabiyiz. Sen doğru olursan hepimiz kurtuluruz. Sende eğrilik oluşursa biz de öyle oluruz.” Bir diğer rivayete göre ise Allâh Resulü (s.a.v.) şöyle demiştir: “Kıyamet gününde en çok konuşan, en büyük günâh-kâr olarak Allâh'ın huzuruna çıkar.”Hz. Ali (r.a.)'den şöyle rivayet edilmiştir: “Susmak, insanı cennete götürür.” Allâh Resulü (s.a.v.) konuyla ilgili Taberânî'den na-kille şöyle rivayet etmiştir: “Âdemoğlunun günâhlarının çoğu diliyle gerçekleşir.”Dilin vereceği sıkıntılardan kurtulmanın tek bir ilacı vardır ki o da susmayı öğrenmektir. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz “Kim susarsa kurtulur” (Tirmizî) buyurmaktadır. Ümmetine bunu öğretmek için kendisi de çok konuşmak-tan uzak dururdu.(Misvâk Neşriyat, Eşref Ali et-Tehanevî, Tehzibu'l Ahlâk, s.71)
Enes bin Mâlik (r.a.)'den rivayet edilmiştir. Nebi (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Kimde şu üç özellik bulunursa o kişi imânın tadını almıştır: Allâh ve Resûlü'nün kendisine diğer herkes-ten daha sevgili olması, sevdiği kişiyi sadece Allâh için sevmesi, Allâh kendisini küfürden kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmekten, ateşe atılacakmışçasına nefret etmesi.”Yine Enes bin Mâlik (r.a.)'den rivayetle, Nebi (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Hiçbir kul, beni ailesinden, malından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe (kâmil) imân sâhibi ola-maz.” Hz. Ömer (r.a.): “Yâ Resûlallâh! Sen bana canımın dışında her şeyden daha sevgilisin!” dedi. Onun bu sözüne karşılık Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Hayır, canımı kudret elinde tutan Allâh'a yemin ederim ki beni canından da çok sevmedikçe (kâmil) imân etmiş sayılmazsın!” buyurdu. Hz. Ömer (r.a.): “Vallâhi şimdi sen, bana canımdan da çok sevgilisin yâ Rasûlallâh!” dedi. Bunun üzerine Allâh Rasûlü: “İşte şimdi oldu ey Ömer!” buyurdu.İbn Abbas (r.a.)'in rivayetine göre, Nebi (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Size, rızıklanmanız için nimetlerini gönderen Allâh'ı seviniz. Allâh'ı sevdiğiniz için beni sevin. Beni sevdiğiniz için de ehl-i beytimi sevin.” Muhabbet ve sevgi beslemenin sebebi, sa-dece Allâhü Teâlâ bizi rızıklandırdığı için değildir. Aslında O (c.c.)'un, sayısız, hesapsız nimet ihsâ-nı, nihayetsiz lütuf ve nimetleri vardır ki bunları saymaya gücümüz yetmez. Bütün nimet, servet ve devletler, yalnız ve yalnız O Rahmeten li'l-â-lemîn'in rahmet ve bereketindendir. Bunun için hepimizin O (c.c.)'a karşı nihayetsiz muhabbet ve sevgi beslemesi îcap eder. Biz, her şeyiyle rah-met, bereket, şefkat ve merhamet vesilesi olan O Yüce Nebi (s.a.v.)'e muhabbet ve sevgi besleme-yeceğiz de kime besleyeceğiz? (Eşref Ali Tehânevî, Hayâtü'l Müslimîn-Müslümanın Günlük Hayatı, s.105)
Osman (r.a.)'den bir rivayette Nebî (s.a.v.): “Sizin en faziletliniz Kur'ân'ı öğrenen ve öğretendir” buyurdu, demiştir. İbn-i Ömer (r.a.)'den rivayete göre Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kur'ân sahibi (yani hafızın benzeri) bağlı devenin bir misâli gibidir. Deve sahibi devesini gözetlerse tu-tabilir, mukayyed olmayıp bırakırsa kaçar gider.” Keza Abdullah bin Mes'ud (r.a.)'den Nebi (s.a.v.): “Kur'ân sahibi birisi için (yani hafız için) şu ayetleri unuttum demek ne fena şeydir. Belki unutuldu demek gerek-tir.” (Çünkü unuttum demek Kur'ân'ın hıfzına ehemmiyet vermediğine delâlet ettiğinden mekruhtur.) Ebû Mûsa'l-Eş'arî (r.a.)'den diğer bir riva-yette ise, Nebi (s.a.v.) “Kur'ân'ı muhafazaya ehemmiyet veriniz. Hayatım yed-i kudretin-de olan Cenâb-ı Allâh'a yemin ederim ki; Kur'ân'ın hafızadan çıkıp kaçması, bağlı devenin ihtimamsızlık eseri boşanıp kaç-masından daha zorludur!” buyurmuştur. Ebû Musa el-Eş'ârî (r.a.)'e buyurdular ki: “Ey Ebâ Musa! Sana Dâvud peygamberin ahenkli güzel sedasından bir nağme, güzel sadâ verilmiştir!” Yine Ebû Musa el Eş'âri (r.a.)'den rivaye-te göre Nebî (s.a.v.): “Şu bir halis mü'min ki Kur'ân okur, onun muktezâsıyla amel eder, o tadı güzel, kokusu güzel turunç meyvesi gibidir. Şu bir mü'min de Kur'ân okumaz fa-kat mucibiyle amel eder bu da tadı güzel fa-kat kokusu olmayan hurma gibidir. Kur'ân'ı okuyan fakat mucibiyle amel etmeyen mü-nafık benzeri de, kokusu güzel fakat acı rey-han otu gibidir. Kur'ân'ı okumayan münafık benzeri, tadı da acı, kokusu da kötü Ebû cehil karpuzu gibidir” buyurmuştur.(Hz.Mahmud Sami Ramazanoğlu, Musahabe-2, s.34)
İlyas (a.s.), Bâlebek kralı tarafından arattırıldı-ğı sıralarda, bir gece, İsrailoğullarından çok yaşlı bir kadının evine sığınmış, saklanmıştı. Kadının, Elyesa' adındaki oğlu, çok hasta idi. İlyas (a.s.)'ın duâsıyla iyileşince, Elyesa' İlyas (a.s.)'a imân ve onun peygamberliğini tasdik etti ve artık yanından hiç ayrılmadı. İlyas (a.s.), nereye giderse, Elyesa' (a.s.) da oraya giderdi. İlyas (a.s.), yaşlandığında Elyesa' (a.s.) ise, yetişmiş bir gençti. İlyas (a.s.), Bâlebek kralından kurtulmak için Kasiyon dağında gizlendiği zaman, Elyesa' (a.s.) da kendisininin ya-nında bulunuyordu. İsrailoğullarının arasından ay-rılıp giderken de onu yerine bırakmıştı. Yüce Allâh; İlyas (a.s.)'dan sonra, Elyesa' (a.s.)'ı İsrailoğulla-rına peygamber olarak gönderdi. İlyas (a.s.) gibi, onu da, vahiy ile te'yid eyledi. İsrailoğulları, Elyesa' (a.s.)'a imân ettiler, saygı gösterdiler. Emir ve re'yi-ne göre hareket ettiler. Elyesa' (a.s.); ömrünün so-nuna kadar, İsrailoğullarının arasındaki kalıp İlyas (a.s.)'ın yoluna ve şeriatına sarılarak; onları, Allâh (c.c.)'a dâvete devam etti.Yüce Allâh; Kur'ân-ı Kerim'inde, peygamber-lerden Nûh, İbrahim, Lut, İshak, Yâ kub, Yûsuf, Eyyûb, Musa, Hârun, Dâvud, Süleyman, İlyas, Ze-keriyya, Yahyâ ve İsâ (a.s.e.)'leri överek andıktan sonra (En'am s. 74-85) “İsmâil'i, Elyesa'ı, Zülkifl'i de, an! (İşte) bütün bunlar, hayırlı insanlardı.” (Sa'd s. 48) ‘‘İsmail'i, Elyesa'ı, Yûnus'u Lut'u da hidayete, peygamberliğe kavuşturduk. Her biri-ne, âlemlerin üstünde yüksek meziyetler verdik. Onların babalarından, zürriyetlerinden, kardeş-lerinden kimini de yine üstün imtiyazlara maz-har kıldık. Onları seçtik, onları doğru bir yola götürdük. İşte, o yol, Allâh'ın hidayet yoludur ki; o, bunu kullarından, kime dilerse ona nasîb eder. Eğer, onlarda Allâh'a şerik koşsalardı, ya-pageldikleri her şey, kendi hesapları da, elbette boşa gitmişti. Onlar, kendilerine kitab, hikmet ve peygamberlik verdiklerimizdir.” (En'am s. 86-89) Ona ve gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun!(M.Asım Köksâl, Peygamberler Tarihi, s.143-144)
1. Cünüp olan kişinin namaz kılması haram-dır. Cenâb-ı Hâkk şöyle buyurmuştur: “Ey imân edenler sarhoşken ne söylediğinizi bilene kadar ve cünüp olup yolcu olmadığınızda gu-sül edene kadar namaza yaklaşmayın.” (Nisa s. 43)2. Mescide giremez. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyor: “Ben ne cünüp olana ne de hayız olana, mescidi helâl gör-müyorum.” (Ebû Davud)3. Beytullâh'ı tavâf edemez. Çünkü Beytullâh mescidin dâhilindedir.4. Kur'an-ı Kerim'i okuyamaz. Hz. Ali (r.a.), Peygamberimiz (s.a.v.)'den “Cünüp olan kişi-ye Kur'an okumayı yasakladığını” (Beyhakî) rivayet etmiştir.5. Kur'an-ı Kerim'e dokunamaz. Fakih Ebû'l-Leys (r.âleyh), El-Fetâvâ isimli kitabında cünüp olanın Mushaf'a veya üzerinde ayet yazan bir şeye dokunamayacağını söylemiştir. Kâinatın efendisi (s.a.v.) hadis-i şeriflerinde şöyle bu-yuruyor: “Kur'an'a sadece (abdestsizlik ve cenâbetten) temiz olanlar dokunabilir.” (Ta-beranî)El-Muhît'te cünüp olanın guslü, namaz vak-tine kadar tehir etmesinde günâh olmadığı söy-lenmiştir. Siracuddin el-Hindî (r.âleyh) şöyle der: “Namaz vacip olmadıkça veya abdestsiz helâl olmayan tilâvet secdesi ve Mushaf'a dokunmak gibi şeyleri kastetmedikçe abdestsiz olan kişinin abdest alması, cünüp olanın da gusül alması va-cip değildir. Bu konuda icmâ vardır. Ancak cünüp olan kişinin bir şey yiyip içebilmesi için ellerini yıkaması ve mazmaza yapması gerekir. Çün-kü cenâbetlik ağza sirayet ettiğinden mazmaza yapılmadan suyun içilmesi, müstâmel suyun içilmesi olacaktır ki bu da doğru değildir. Ellerini yıkamasına gelince cünüp olan kişinin genelde elleri necasetten hali olmadığından dolayıdır.(Suâlli-Cevâplı İslâm Fıkhı, c.1, s.237-241)
Sünnet olan, Kur'an'ı tertîl üzere okumaktır. Çünkü Cenâb-ı Hâkk, “Kur'ân'ı da açık açık, tâne tâne oku” (Müzzemmil s. 4) buyurmuştur. Tertil ise, harflerin ve kelimelerin açık seçik okunmasıdır. Kur'ân'ı bu şekilde okumanın faydası ise, kıraat bu tarzda eda edildiğinde, hem kendisi bu lâfızların manasını anlar, hem de başkalarına anlatmış olur. Halbuki hızlıca okuduğunda ne anlar, ne anlatır. Binâenaleyh tertil üzere okumak, en uygun olanıdır. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Ahi-rette, Kur'ân okuyan kimseye, “Oku ve yük-sel; dünyada tertil üzere okuduğun gibi bu-rada da tertil üzere oku!” denilir.” (Ebû Davud)Ebu Süleyman el-Hattabî (r.âleyh) ise şöyle demiştir: “Eser”de, “Kur'ân ayetlerinin sayısı-nın cennet basamaklarının sayısı kadar oldu-ğu ve Kur'ân okuyan kimseye Kur'ân'dan oku-duğun mikdarca basamakları çık, yüksel! Kim Kur'ân'ın ayetlerinin tamamını okursa, cenne-tin en üst derecesine taht kurmuş olur” diye varit olmuştur.” Kişi açıkça Kur'ân okuduğun-da, sünnet olan kıraati güzel yapmasıdır. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kur'ân'ı seslerinizle tezyin ediniz.” (Ebû Davud)Şeytanın vesvese verdiği işlerin en başta geleni Kur'ân okumaktır. Çünkü her kim Kur'ân okur, onunla Rahman olan Allâh (c.c.)'a ibade-te niyet eder, O (c.c.)'un vadini, vaîdini, apaçık ayetlerini ve açıklamalarını düşünürse itaat olan işleri daha çok arzular, haramlardan daha fazla çekinir. Kur'ân okumak taatların en büyü-ğü olduğu içindir ki şeytan, Kur'ân'dan insan-ları uzaklaştırmaya daha çok çaba sarfeder. Kulun, kendisini şeytanın şerrinden koruyacak olan bir varlığa ihtiyacı da o nisbetle artar.(Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu'l-Ğayb, c.1, s.85-123)
İlim yoluna giren ve ilim öğrenmeye son derece istekli olan bir müslüman; eşsiz bir âlim olup arkadaşlarından üstün olmak, onlardan daha önde görünmek, insanlardan ilgi ve alâka görmek veya dünyalık kazanmak düşüncesiyle ilim öğreniyorsa, bilmelidir ki, dinini yıkmak, kendi kendini mahvetmek ve âhiretini dünya karşılığında satmak için çalışıyor demektir. Böyle yaparsa, çok zararlı bir alışveriş yapmış olur. Çünkü böyle bir ticaret onu mahveder. Kişi bu niyetle ilim öğrenirken, bu niyetini bile bile ona yardımcı olan ilim öğreten hocası da suçta ona yardımcı olduğu için, onun bu manevî zararına ortak olur ve bu yol kesen eşkiyaya kılıç satmaya benzer. Bu hal ile ilgili sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyorlar ki: “Bir kimse, yarım kelimeyle bile olsa bir günâha yardım ederse, o da o günâha ortaktır.” (İbni Mâce)Bir kimseyi öldürecek olan kişiye, “Uktul (öldür)” demek yerine, sadece kelimenin yarısını söyleyen yani “Uk…” diyen bile o öldürme günâhına ortak olmuş olur. Ebû Ya'lâ (r.âleyh)'in Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet ettiği hadis-i şerifte de şöyle buyuruluyor: “Bir kimse, yarım kelimeyle bile olsa bir mü'minin öldürülmesine yardım ederse, alnında “Allâh (c.c.)'un rahmetinden ümitsizdir” diye yazılı olduğu halde ölür.” Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyorlar: “İlim öğrenmek, kadın-erkek her müslümana farzdır. Lâyık olmayana ilim öğretmek, domuzun boynuna cevher, inci ve altın takmak gibidir.” (İbni Mâce) Bundan anlaşılıyor ki, ilmin değer ve kıymetini bilmeyen kimseye ilim öğretmek zulümdür.(İmâm Gazâlî (r.âleyh), Nasıl İyi Bir Kul Olunur?, s.41-42)Taxonomy
İman, dil ile ikrar ve kalp ile tasdiktir. Tek başına ikrar iman kâbul edilmez. Çünkü, tek başında ikrar, iman addedilse idi; münafıkların tamamı mü'min olurdu. Aynı şekilde sadece kalbin idrak etmesi (tasdik) de iman olmaz. Eğer bu durum tek başına yeterli olsa idi, Ehl-i Kitab'ın tamamı mü'min olurdu. Halbuki Allâhü Teâlâ dilleriyle ikrar eden münafıklar hakkında şöyle buyurmaktadır; “Allâh o münafıkların hiç şüphesiz yalancılar olduklarına şahadet eder.” (Münafikun s. 1) Ehl-i Kitap hakkında ise varit olan ayet şöyledir: “Kendilerine kitap verdiklerimiz peygamberi, oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar.” (Bakara s. 146) Ne var ki bunu kâbullenip dilleriyle ikrar etmezler. İman ne artar ne de eksilir. Çünkü imanın azalması ancak küfrün artması ile; artması da ancak küfrün azalması ile tasavvur edilebilir. Bu durumda, bir kişinin aynı anda mü'min ve kafir olması nasıl mümkün olur? Mü'min, gerçek anlamda inanan, kafir de hakiki manada inkar edendir. İmanda şüphe olmaz. Tıpkı küfürde olmadığı gibi. Bu bağlamda Cenâb-ı Hâkk şöyle buyurmaktadır: “İşte onlar gerçekten mümindirler.” (Enfal s. 4) ve “İşte onlar gerçekten kafirdirler.” (Nisa s. 151)Efendimiz (s.a.v.) ümmet kadrosuna dahil olan günâhkarların tamamı gerçekten mü'mindir, kafir değillerdir. Amel imandan ayrı, iman da amelden farklıdır. Şöyle ki; amel mükellefiyetinin mü'minden kalktığı birçok zaman vardır. Fakat bu durumda imanın ondan gittiği söylenemez. Hayızlı kadın namaz kılmaktan muaf kılınmıştır. Böyle bir kadın için “Allâh (c.c.) onun kalbinden imanı çıkarmıştır ve ona imanı terk etmeyi emretmiştir” denemez. Şeriat o kadına; “Orucu bırak, sonra tutmadığın günleri kaza et” der. Kadına; “İmanı terk et, sonra kaza edersin” denmesi caiz değildir.(www.imamiazam.com)
Efendimiz (s.a.v.)'in bizlere olan emir ye vasiyetlerinden biri; ezân ile kamet arasında Hâkk Teâlâ'dan bizlerin ve umum müslümanların dünya ve âhiret ihtiyaçlarımızı görmesini istememizdir. Fakat bu işi yaparken bir şer'î özür olmadıkça ifrata kaçmamalıyız. Bu anda duâ etmenin fazîleti şundan ileri geliyor: Çünkü kul ile Zülcelâl arasındaki örtüler ve mani hicaplar bu iki vakit arasında kaldırılmış olur. Hadis-i Şerif'te “Ezânla namaz kameti arasındaki kul istekleri, geri çevrilmez. O halde, o anda duâ ediniz.” buyurulmuştur. Ashâb (r.a.e.): “Ey Allâh'ın Resûlü (s.a.v.), öyle ise Hâkk Teâlâ'dan ne dileyelim” diye sorduklarında, Efendimiz (s.a.v.), “Allâh (c.c.)'dan dünya ve ahiretiniz için afiyet ve selâmet isteyiniz.” buyurmuşlardır.Başka bir hadiste, “Ezân sesi yükselince göklerin kapıları açılır, istekler (duâlar) kâbul olunur. Binaenâleyh kime bir üzüntü ve sıkıntı gelirse ezân sesini duyduğunda ona icabet etsin” (Hakîm) buyurulmuştur. Yani müezzinin söylediklerini tekrarlasın, ondan sonra hacetini Allâh (c.c.)'dan istesin. Nitekim Peygamber (s.a.v.): “Müezzinin söylediklerini tekrarlayıp bitirdikten sonra, Allâh (c.c.)'dan iste; istediğin verilir.” (Ebû Davud) buyurmuştur. “Namaz için kamet getirilmeye başlanınca gök kapıları açılır, duâlar kâbul olunur.” (İmâm Ahmed) “İki an vardır ki, duâ edenlerin duâsı geri çevrilmez. Bunlardan biri namaz kameti zamanı, diğeri Allâh (c.c.) uğrunda cihad için saf halinde bulunulduğu saattir.” (İbn Mâce)(İmâm Şarani, Büyük Ahidler, s.78-80)Taxonomy