13th-century Persian poet
POPULARITY
Categories
At 24 years old, Asha Mevlana's life changed forever when she was diagnosed with breast cancer. What could have been a story defined by fear instead became a turning point that gave her permission to live differently. Instead of playing it safe, Asha created a list of everything she had always been too afraid to try—and started saying yes. That decision led her on an extraordinary journey: moving to Los Angeles to pursue music, touring the world as a violinist, performing with major artists, and eventually becoming the lead violinist for the legendary Trans-Siberian Orchestra. Along the way, Asha also embraced unconventional adventures—living in a custom tiny house featured on Tiny House Nation, traveling internationally with a community of families while raising her toddler, and documenting her experiences in her new memoir To Hell With No Adventures. In this inspiring conversation, Asha shares how fear doesn't disappear—you simply learn to move forward despite it. She also talks about becoming a single mom through surrogacy, surviving a second cancer diagnosis, and how her perspective on success has shifted from chasing achievements to living with more peace and presence. Her story is a powerful reminder that courage isn't about being fearless—it's about taking the next small step, even when it feels uncomfortable.To find out more about Asha and her work, visit https://www.ashamevlana.com/Want to be a guest on Life Stories Podcast? Send Shara Goswick a message on PodMatch, here: https://www.joinpodmatch.com/lifestoriespodcast
Hz. Peygamber (s.a.v.)'den rivayet edildiğine göre, Hz. İbrahim (a.s.), Cenâb-ı Hâkk'a şunu sormuştur: "Ya Râbbî sana "El-hamdülillah" deyip hamdedenin mükâfaatı nedir?" Cenâb-ı Allâh: "El-hamdülillah şükrün hem başı hem sonudur." diye cevab vermiştir. Hakikat ehli şöyle demişlerdir: "El-hamdülillah" ifadesi şükrün başı olduğu için, Cenâb-ı Allâh onu Kur'ân'ın başlangıcı yapmış, yine bu şükrün sonu olduğu için, Cenâb-ı Hâkk onu cennetliklerin de son sözü kılmış ve "Onların duâlarının sonu, "Âlemlerin Râbbi Allâh'a hamdolsun" demeleridir." (Yunus s. 10) buyurmuştur. Hz. Ali (r.a.)'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: "Allâh (c.c.), aklı, ezelî ilminde saklı ve gizli bir nurdan yaratmış: ilmi onun canı; anlayışı onun ruhu; zühdü onun başı; hayâyı onun gözü; hikmeti onun dili; hayrı onun kulağı; acımayı onun kalbi; merhameti onun düşüncesi ve sabrı da onun karnı kılmıştır. Sonra akla, "konuş" denilmiş bunun üzerine o da: "Eşi, zıddı, misli ve dengi olmayan; izzetinden ötürü her şeyin zelil olduğu Allâh (c.c.)'a hamdolsun" demiştir. Bunun peşi sıra da Cenâb-ı Allâh: "İzzetim ve celâlime yemin ederim ki, Benim katımda senden daha değerli olan bir mahlûk yaratmadım" buyurmuştur." Yine nakledildiğine göre, Hz. Adem (a.s.) aksırınca, "El-hamdülillah" demiştir. Böylece onun ilk sözü de bu olmuştur. Aklın ilk sözü "El-hamdülillah", Âdem (a.s.)'ın da ilk sözü yine "El-hamdülillah" olmuştur. Böylece, sonradan yaratılmışların ilki olan varlıkların ilk sözünün ve sonradan yaratılmışların sonuncusunun ilk sözünün bu kelime olduğu sabit olunca, şüphesiz Cenâb-ı Hâkk bu kelimeyi kitabının başlangıcı kılmış, "El-hamdü lillahi râbbi'l-alemin" buyurmuştur. (Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu'l-Ğayb, c.1, s.398)
Gusletmiş olan kimse gusülden sonra kuru bir yer görmüş olsa guslü yenilemesi icap etmez, bilâkis oraya su dökmesi yeterlidir, ancak ıslak eli sürmek yeterli olmayıp muhakkak su dökmek gerekir. Eğer mazmaza veya istinşâk etmediğini gusülden sonra hatırlayacak olsa ağzına ve burnuna su verir, yeniden gusletmesi gerekli değildir. Sünnetsiz olan kimsenin, kendisi için meşakkatli olmaması hâlinde suyu, sünnet derisinin içine sokması icap eder, meşakkat bulunması durumunda ise bu gerekli değildir. Kadının başını yıkaması, herhangi bir özürden dolayı kendisine zarar verecekse başını yıkaması farz değildir, bu durumda başını yıkamaz, geri kalan yerleri yıkar. Gusledecek kadının saçı eğer örgülü değil ise başının tamamını yıkaması ve suyu, saç tellerinin aralarına ulaştırması gerekir; dolayısıyla saçında, suyun ulaşmadığı bir yer kalmış olursa gusül sahih olmaz. Fakat kadının saçı örgülü ise yalnızca suyu, saç diplerine ulaştırması gerekir ve saç örgülerini ıslatması icap etmez. Hamur, tırnakta kurumuş bir hâlde bulunur ve su altına ulaşmamış olursa gusül sahih olmaz, hamuru ovarak çıkarmak ve tırnağı yıkamak icap eder. Bir kimse bu şekilde almış olduğu gusülle namaz kılmışsa namazı iade eder. Gusleden kimsenin elinde veya ayağında çatlak olup oraya ilaç/merhem veya yağ sürmüşse bakılır; eğer suyu, çatlağa ulaştırmak kendisi için zararlı olacaksa suyu, yağ/ilaç üzerine akıtmakla gusül sahih olur; fakat zararlı olmayacaksa bu durumda gusül sahih olmaz. (Eşref Ali et-Tehânevî, Hanefi İlmihali, s.68-69)
Kadir Gecesi Ümmet-i Muhammed'e mahsûs inâyet-i İlâhiyyedendir. Cenâb-ı Hâkk bu mübârek geceyi büyük hikmetlere mebnî gizlemiştir. Bu geceyi aramak müstehâbtır. Bu gece senenin bütün gecelerinin en fazîletlisidir. Bu gecede işlenen bir hayır ve ibâdet, başka gecelerde yapılan ibâdetlerin bin tanesine eşittir. Nebî (s.a.v.): “Kadir gecesini Ramazân'ın son onunun tek sayılarında arayın.” buyurmuşlardır. (Buharî) Resûlullâh (s.a.v.) Ramazân'ın son on günü girdiği zaman kaftanını bağlar, (yani bütün kuvvetini sarf ederek, derlenip) gecesini ihyâ eder, âile ve fertlerine de öyle yapmalarını tenbîh ederlerdi. Kullar amellerine güvenmesinler diye Allâh (c.c.) Kadir Gecesi'ni tam olarak insanlara bildirmedi. Zîra amellerini bilmiş olsalar, biz bir gecesi bin geceden hayırlı olan Kadir Gecesi'nde hayırlı ameller işledik. Bu yüzden, “Allâhü Teâlâ muhakkak bizi mağfiret eyledi, katında bize dereceler ve cennet verildi” diyerek, bir daha hayırlı ameller yapmazlar. Allâhü Teâlâ'nın korkusundan emîn olup ümîdle taşkınlık yapıp helâk olurlar. Bâzıları, “Allâhü Teâlâ beş şeyi beş şeyde gizlemiştir: Rızâsını tâatte, gadâbını masiyyette, yanî günâhta, orta namâzını beş vakit namâzda, evliyâsını insanlar arasında, Kadir Gecesi'ni Ramazân ayında gizlemiştir” dediler. (Buharî) Bu fazîletli geceleri değerlendirmenin bir yolu da cemâate devâm etmektir. Nitekim Nebî (s.a.v.): “Yatsı Namâzı'nda cemâatte bulunan kimseye, gecenin yarısına kadar namâz kılmış gibi sevâb vardır. Yatsı ve Sabah Namâzları'nda cemâatte bulunan kimseye ise, bütün gece namâz kılmış gibi sevâb vardır” buyuruyor. (Tirmizî) “İnsanlar Yatsı Namâzı ile Sabah Namâzı'ndaki fazîlet ve sevâbı bilselerdi, emekleyerek bile olsa mutlaka câmiye, cemâate gelirlerdi.” buyurmuşlardır. (Buharî) (Abdulkâdir-i Geylânî (k.s.), Gunye't-üt'tâlibîn, s.305)
Hz. Ali (r.a.) birgün şöyle nasihat eder: “Ey Allah'ın kulları! Vallahi ölümden kurtuluş yoktur. Önüne durursanız yakalar, kaçarsanız yetişir. Kurtuluş yoluna koşunuz! Acele edin! Acele edin! Arkanızda sizi hemen isteyen bir kabir var. Onun sıkmasından, karanlığından ve yalnızlığından korununuz. Kabir ya cehennem çukurlarından bir çukur, ya da cennet bahçelerinden birbahçedir. O hergün üç defa lisân-ı hal ile: “Ben karanlıklar eviyim! Ben yılan çıyan yuvasıyım! Ben yalnızlık diyarıyım!” der. Dikkat edin! Ondan ötesi daha da kötüdür. Ateşinin ısısı yüksek, dibi derin ve zinetleri de demir kelepçelerdir. Bekçisi Zebânidir. Cehennemin ötesinde ise muttekîler için hazırlanmış, genişliği yer ve gökler kadar olan cennet vardır. Allah (c.c.) bizleri ve sizleri müttekîlerden kılsın! Bizleri ve sizleri elem verici azaptan korusun. Hz. Ali (r.a.), dünya hayatının fâniliği hakkında şunları söylüyordu: Ey Allah (c.c.)'nun kulları! Siz bu dünyadan göçüp gidenlerden farklı değilsiniz. Onlar sizden daha uzun ömürlü, daha kuvvetli, daha mamur beldelere ve daha ölmez eserlere sahip idiler. Birkaç nesil sonra sesleri sakinleşti ve tamamen duyulmaz oldu. Cesetleri çürüdü, yurtları bomboş kaldı ve eserleri yok oldu. Heyhât! Onların, yarabbi beni tekrar dirilt, belki iyi ameller yapar ve bıraktıklarımı tamamlarım, demeleri sadece kendi laflarıdır. Onları arkalarında, tekrar diriltilecekleri güne kadar geri dönmelerine manî olan engeller vardır. Amel defterleri ortaya konur konmaz, günahkarların defterlerinde olanlardan korktuklarını görürsün. Onlar vah bize, eyvah bize! Bu defter nasıl olmuş da büyük küçük, bir şey bırakmadan hepsini muhafaza etmiş derler. Yaptıkları herşeyi o defterde görürler. Rabbiniz hiç kimseye zulmetmez. (Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.), Hz. Ali (r.a.). s.172-173)
Kadın her zaman çalıştı; kırsalda tarlada, şehirde ev içi üretimde önemli bir emeği vardı. Ancak kapitalizm ve kentleşme ile evdeki üretim fabrikalara taşındı, kadın emeği görünmezleşti. Artık evde üretilen her şey fabrikalarda üretilip marketlerde satılıyor. Kadın evde sıkılıyor. O da ev dışı kapitalist iş hayatına katılmak zorunda. Hatta kalkınmacı yaklaşım buna “kadınların üretime katkısı” diyor. Rakamları veriyorlar. Milyarlarca kârdan bahsediyorlar. Kadınlarımız artık bunlarla taltif ediliyor. İş hayatına katılmakla, üretime katkı vermekle ne kadar sevinseler azdır! Kadının yeni tarihinde “kendi hayatını yaşama” mottosu hâkim. “Kocan için ve çocuğun için değil, kendin için yaşa! Birey ol!” Bencilliğe, tüketime ve maddi hazza yönelmiş bir benlik kışkırtıcılığı var. Artık anne olmak da anlamsızlaşıyor. Elbette anne olmayacaksan evli olmak bile anlamsız hâle gelebiliyor. O nedenle kadın artık ya geç evlenir ya da boşanır. Hele ki 40'lardan sonra kendini keşfetmeye uyanan kadınlarda bu durum daha da trajik bir hâle döner. Bu arada en fazla boşanma talebinde bulunanların kadınlar olduğunu da hatırlayalım! Bu tablo, sadece kadının değil, toplumun ve ailenin derin bir kriz içinde olduğunun ve bu yozlaşmanın hepimizi nasıl etkilediğinin açık bir işaretidir. Geleceğimizi sağlam temeller üzerine inşa etmek istiyorsak, aileyi ve toplumsal bağları yeniden güçlendirmek zorundayız.
Sıdktan daha yakın bir yol, ilimden daha başarı sağlayıcı bir delil ve takvâdan daha önemli bir erzak yoktur. Vesvese verene (şeytana) karşı, fuzûlî olanı terkten, kalbin nûrlanması için, sadrın selâmetinden daha faydalı bir şey yoktur. Mü'minin kerâmeti takvâsıdır, hilmi sabrıdır, aklı güzelliğidir, dostluğu hoşgörüsü ve affıdır, şerefi ise tevâzuu ve rıfkıdır. Bil ki, Allâh (c.c.) kuluna fakirliği seçip uygun görmüşse, onun zenginliği sevmesi (Allâh'ı) öfkelendirmektir. Allâh (c.c.) kuluna zenginliği seçtiyse, o kulun fakirliği istemesi ise zulümdür/haddi aşmaktır. Bütün bunlar, mârifet azlığından dolayı şükürden kaçmak ve ilmin yetersizliğinden dolayı vakitleri ziyan etmektir. Çünkü zenginin îmânını fakirlik, fakirin îmânını da zenginlik ıslâh edemez, uygun değildir. Bize ulaşan habere göre Allâhü Teâlâ şöyle buyuruyor: "Kullarımdan öyleleri vardır ki onun îmânını ancak fakirlik ıslâh eder. Eğer onu zengin kılsaydım, bu zenginlik onları ifsâd edecekti. Yine kullarımdan öyleleri de vardır ki onun îmânını ancak zenginlik ıslâh eder. Eğer onları fakîr kılsaydım, bu fakirlik onun îmânını ifsâd edecekti." Bu durum, hastalık ve sıhhat için de böyledir.Kim Allâh'ın (c.c.) hikmetsiz iş yapmayacağını) bilirse O'nu ithâm etmez. Allâh'ın (c.c.) neyi kasdettiğini anlayan veyâ; Allâh hakkında keskin/ince bir zekâya sâhip olan, kazâsına râzı olur. Eğer şu ayetten başkası olmasaydı, yine de ilim sâhiplerine yeterdi: "Râbbin dilediğini yaratır ve seçer. Onlar için ise (Râblerine karşı böyle) muhayyerlik yoktur." (Kasas 68) (Haris el-Muhasibî, Ahlak ve Arınma)
Ehli hikmetten biri şöyle der: "Amelleri hususunda kişi, koyun çobanını örnek edinmeli ve onun gibi olmalıdır.". Bunun ne demek olduğunu soranlara şu cevabı verir: "Çoban, koyunlarının yanında namaz kıldığı zaman nasıl ki onlardan herhangi bir övme beklemez. Herhangi bir hayır işleyen de onun gibi olmalı. Yâlnız da kalsa, halkın yanında da olsa, yaptığı iyiliğe aynı şekilde devam etmeli." İslâm alimleri, amellerin selâmetle sona ermesi için şu üç şeyin gerekli olduğunu bildirmişlerdir: 1. Başlamadan önce bilgi. Çünkü ilimsiz amelin hiçbir faydası yoktur. Ilimsiz yapılan bir işiri zararı faydasından çoktur. 2. Bir işe başlamadan önce niyet. Zira, amel niyetle yararlı olur. Nitekim bu mânâda, Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Ameller, niyetlere göredir. Ve herkese niyetindeki vardır." Meselâ: Namaz, oruç, hac, zekât ve diğer ibâdetler hep niyetledir. Bütün bu ibâdetlerin başında niyet gereklidir. Tâ ki , yapılan ibâdet bir işe yarasın. Yâni ibâdet sırasında sabırlı olmalı ki, sakin ve huzurla ibâdetini tamamlasın. 3. İşin bitiminde ihlâs. Çünkü ameller ihlassız kâbul edilmez. İhlâs ile amel edersen, Allâhü Teâlâ yaptığın ameli kâbul buyurur. Bu mânâda Hirem bin Hıyan'dan nakledilen bir rivayet şöyledir: "Bir kul, kalbi ile Allâh'a yöneldiği zaman, Allâhü Teâlâ mü'minlerin kalbini ona yöneltir. Böylece, kulların sevgisini ve şefkatini o kuluna nasip eder. "Allâhü Teâlâ, bir kulu sevdiği zaman, Cebrail'e şöyle buyurur: "Ben falan kulu sevdim, sen de sev." . Cebrail o kulu sever. Ve göktekilere şöyle seslenir: "Râbbiniz falan kulu sevdi; siz de seviniz." Semâ ehli de o kulu sever. Sonra, o kulun sevgisi yerdekilerin kalbine konur.
Cenâb-ı Allâh'ın kudsî hadisi olan, "Kul, besmeleyi okuduğunda, Allâh: "Kulum beni zikretti" der." ifadesinde birçok hüküm vardır. Cenâb-ı Hakk; "Beni zikredin ki, Ben de sizi zikredeyim" (Bakara 152) buyurur. İşte burada kul, Cenâb-ı Allâh'ı zikretmeye yöneldiğinde şüphesiz ki Cenâb-ı Hakk, onu kendisini andığı bir toplumdan daha hayırlı bir toplulukta anar. Bu, zikir makamının, kullukta çok yüce ve şerefli bir makam olduğunu gösterir. Çünkü geçen ayette, Cenâb-ı Allâh, önce kulun zikrini mevzubahis etmiştir. Yine bu zikir makamının mükemmel bir makam olduğuna Cenâb-ı Hakk'ın, zikri emrederek şöyle buyurması da delâlet eder: "Beni zikredin ki, Ben de sizi zikredeyim." Cenâb-ı Hakk ayet-i kerimelerde şöyle buyurmuştur: "Ey imân edenler Allâh'ı çokça zikredin." (Ahzâb 41) "Onlar ayakta iken, otururken ve yanları üstünde yatarlarken hep Allâh'ı (hatırlayıp) zikrederler." (Âl-i İmrân 191) "Takvaya erenler, kendilerine şeytandan bir ârıza iliştiği zaman, iyice düşünürler. Bir de bakarsın ki onlar (hakikati) görüp bilmişlerdir." (A'râf 201) Görüldüğü üzere Cenâb-ı Hakk, kulluk makamlarından olan, zikir makamı üzerinde durduğu kadar hiçbir şeyin üzerinde durmamıştır. O'nun kudsî hadisteki, "Kulum beni zikretti" sözü "Allâh" lâfzının Cenâb-ı Hakk'ın kendine mahsus zatı için bir alem (özel) ismi olduğuna delalet eder. (Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu'l-Ğayb, c.1, s.380-381)
Abdestin rükünleri (farzları) şunlardır: 1. Yüzü bir kere yıkamak. Yüzde yıkanacak yerler, alın başlangıcından (saç bitim yerinden) çene altına kadar, yanlardan ise iki kulak yumuşağı arasında kalan yerlerdir. 2. İki eli dirseklere kadar, dirsekler dâhil yıkamak. 3. Kulakların üst tarafından olmak üzere, başın dörtte birini bir kere mesh etmek. 4. Ayakları, topukların üstündeki iki taraftaki iki çıkık kemikler de dâhil, yıkamak. Peygamber (s.a.v.), abdest alıp ayaklarını da yıkadıktan sonra, "İşte abdest bu şekilde alınır. Allâh (c.c.), ancak bu şekilde alınan abdestle kılınan namazı kâbul eder, yoksa kâbul etmez" buyurmuştur. İdrarın tamamen kesildiğine kalp kanaat getirmedikçe abdeste başlamak caiz olmaz. Abdest alırken, yıkanan organdan suyun damlaması şarttır. Hiç damlamazsa abdest caiz olmaz. Abdestte suyu göz pınarlarına iletmek vaciptir. Yüzünü yıkayan kimse gözlerini sıkıca kapatsa da göz pınarlarına su değmese abdesti caiz olmaz. Sakal sık değil de alttan deri görünüyorsa, deriyi de yıkamak farzdır. Bıyığı, kaşı ve alt dudak ile çene arasındaki kılları ıslatmak da farzdır. Tırnak uzayıp, altına suyun geçmesine engel olacak şekilde parmağın ucunu kapatmışsa, tırnağı kesip suyun alta geçmesini temin etmek vaciptir. Abdestin sahih olması için, 1. Yıkanan abdest organlarından herhangi birinde iğne ucu kadar bir yer kuru kalmaması, 2. Adetli veya loğusa olmamak, 3. Özür durumu hariç vücuttan idrar ve kan gibi abdeste engel olan bir şeyin çıkmıyor olması, 4. Abdest organlarının üzerinde, suyun deriye değmesine engel olan mum, iç yağı gibi bir şeyin bulunmaması gerekir. (Muhammed Alâüddin, El-Hediyyetü'l- Alâiyye, s.49-50)
Hak ve hakikat yolcusuna gereken, yemeği azaltmak, çok çeşitlerinden kaçınmak ve tokluğa devam etmemektir. Zira yemeği azaltmakta sıhhat vardır ve bunun yanı sıra hafıza kuvveti ve kalb safâsı başlar. Zekâ artar, geçim yükü hafifler, gönülde kanaat başlar. Allâh'dan gelen belâya karşı uyanık olur, O'nun azabını unutmaz, kıyamet günündeki ve cehennem ehlinin açlığını hatırlar, ibâdete devam kolaylaşır, bilhassa abdestli gezme imkânları hâsıl olur, çaresiz fakirleri kendi nefislerine tercih âlicenablığı başlar. Fazlaca yemek yemekte, bunun aksine kalb katılığı, azaların fitneleri vardır,mide boş kalınca sair organlar doyar ve kötülüğe, günâha karşı bir gevşeklik başlar. Mide doyunca diğer organlar acıkmaya başlar ve günâha karşı meyledip heyecana gelir. Ayrıca anlayış kıtlığı ve bilgi âfeti başlar,mideyi tıkabasa doldurmak, idrâk ve anlayışı giderir, ibâdeti azaltır ve tâat lezzeti dumura uğrar, şübhe ve harama düşme fikirleri uyanır, kalb meşguliyeti çoğalır, çok yemek için çok şeyler elde etme meşguliyeti belirir, sonra ona hazırlık, sonra yeme işi, sonra hazmedip posasını dışarı çıkarma işi birbirini tâkib eder. Kıyamet günü de bütün bunların sual ve hesabı vardır. Ayrıca Allâh'ın şu vaîdinin şümulüne girme tehlikesi mevcuttur: "Küfredenlere, ateşin karşısına getirilecekleri gün, (denilir ki): Siz bütün zevklerinizi dünyâ hayâtı içinde bitirdiniz .Bunlarla safa sürdünüz. İşte yeryüzünde haksız yere kibir taslamakta ve fisk u fücura sapmakta olmanıza mukabil bugün horluk azâbıyla cezalandırılacaksınız." (Ahkaf 20) (Birgivi Mehmet Efendi, Tarikatü'l-Muhammediyye Tercümesi, s .447)
Peygamberimiz (s.a.v.) Allâhü Teâlâ'nın şöyle buyurduğunu bildirmiştir: "Âdemoğlunun her ameli kendisine mahsustur. Oruç müstesna. Zira o, bana mahsustur. Onun mükâfatını ben takdir edeceğim." Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: "Oruç bir kalkandır. Sizden biri oruçlu olduğu gün cinsel ilişkide bulunmasın, cahillik edip de kem söz söylemesin. Biri ona sataşacak veya dalaşacak olursa "ben oruçlu bir kişiyim" desin. Muhammed (s.a.v.)'in canı yed-i kudretinde olan Allâh'a yemin olsun ki; elbette oruçlunun ağız kokusu, Allâhü Teâlâ katında misk kokusundan daha hoştur." (Buharî) "Kim Ramazan orucunu tutar ve ona Şevval ayından altı gün ilave ederse, sanki yılın bütününde oruç tutmuş gibi olur." (Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd) "Muhakkak oruçlu için, iftar anında reddolunmayacak duâ vardır." (İbn-i Mâce) "Oruç tutunuz ki sıhhat bulasınız" (Taberani, Mu'cemu'lEvsat) "Her şeyin bir zekâtı vardır. Cesedin zekâtı da oruçtur." (İbn-i Mâce) "Bizim orucumuzla Ehl-i Kitab'ın orucunu ayıran sahur yemeğidir." (Nesaî) "Sahura kalkın. Çünkü sahurda bereket vardır." (Buhârî) "Allâh rızası için bir gün oruç tutan bir kulu Allâhü Teâlâ muhakkak o bir gün oruç sebebiyle cehennemden yetmiş vadi uzaklaştırır." (Müslim) "Oruçlu olan kişi, bir Müslüman'ı gıybet ve yahut ona ezâ ve cefâ etmedikçe ibâdettedir." (Suyûtî, Câmiu's-Sağir) "İki haslet vardır ki onlardan (kendini) muhâfaza edenin orucu sâlim olur: Gıybet ve yalan." (Beyhakî, Şuabü'l-Îmân) "Kim bir oruçluya iftar ettirirse, -oruçlunun sevâbından hiçbir şey eksilmeden- onun orucunun sevâbının bir misli sevâb alır." (Tirmizî)
"Allâh yolunda çift sadaka veren kimse, cennetin muhtelif kapılarından, ‘Ey Allâh'ın (sevgili) kulu! Burada hayır ve bereket vardır', diye çağırılır. Sürekli namaz kılanlar namaz kapısından, mücahidler cihad kapısından, oruçlular reyyân kapısından, sadaka vermeyi sevenler de sadaka kapısından (cennete girmeye) davet edilirler." (Riyazu's-Salihin, 1219) Ebû Bekir (r.a.): Anam babam sana feda olsun ey Allâh'ın Rasûlü! Gerçi bu kapıların birinden çağrılan kimse için bir sıkıntı yoktur; ama bu kapıların hepsinden birden çağrılacak kimseler de var mıdır? dedi. Resûlullâh (s.a.v.): "Evet, vardır. Senin de o bahtiyarlardan olacağını ümit ederim." buyurdu. (Buharî, Müslim) "Ramazan'ı bir veya iki gün önce oruçla karşılamayın. Eğer bir kimse âdeti olduğu için bu günleri oruçla geçiriyorsa tutsun." (Buharî, Müslim) "Ümmetim sahuru geciktirip, iftarı acele ettikçe hayır üzere olmaya devam ederler." (Müsnedu Ahmed b. Hanbel) "Gündüz uykusuyla (öğlen önce veya sonrasındaki uyku) gece kalkabilmeye, sahur yemeği ile de gündüz orucuna yardım alın." (Taberânî, Mucemu'l-Kebîr) "Oruçlunun en güzel hasleti misvak kullanmasıdır." (İbn Mâce) "Üç şey oruçlunun orucunu bozmaz; kan aldırmak, kusmak, rüyalanmak." (Tirmizî) "Hilali görmedikçe oruç tutmayın, hilali görmedikçe iftar etmeyin..." (İmam Mâlik, Muvattâ) "Ramazan demeyin. Zira ramazan, Allâh'ın isimlerinden bir isimdir. Ramazan ayı deyin." (Beyhakî, Sünenu'l-Kübrâ) Ebu Hureyre (r.a.)'den rivayete göre adamın biri Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e gelerek şöyle dedi: "Ben Ramazan'da (oruçluyken) hanımımla birlikte oldum." Onun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "Köle azat et" buyurdu. Adam "imkânım yok" dediğinde Efendimiz (s.a.v.), "Peş peşe iki ay oruç tut" buyurdu. (Beyhakî, Sünenu'l-Kübrâ)
1. Yanlış alışkanlıkları terk edip güzel alışkanlıklar kazanmak: Yanlışların zıttını yaparak doğrular kazanılır. Çok yemek, az yemekle; çok uyumak, az uyumakla; dili günâh işlemede kullanmak, dil ile zikretmek, duâ, istiğfâr, Kur'ân-ı Kerîm tilâvetiyle ve sorumluluklarımızla ilgili kitap okumakla elde edilir. Bunlar ancak sabırla kazanılır. Sabır, nefsi hoşlanmadığı şeyi yapmaya hapsetmektir. Bu sabır da ancak Allâh (c.c.)'un yardımıyla gerçekleşir. İşte bundan dolayı, "Allâhım! Kötü alışkanlıkları terk edip güzel alışkanlıkları kazanmaya beni muvaffâk kıl!" diye duâ edelim. 2. Kalp Temizliğine Çok Gayret Etmek: Kalp temizliği; cimrilik, öfke, ucub yani kendini beğenmek, riya yani gösteriş yapmak, kin, hased, kibir gibi kötü huylardan arınmaya gayret etmek, cömertlik, hilim, tevâzu, ihlâs, hüsnü zan, gıpta, kanaat, şükür gibi güzelliklerle donanmaya çalışmaktır. Kişinin, nasıl ki maddî pislikle Allâh (c.c.)'a namazda yaklaşması mümkün olmazsa, günâh ve kalpteki kötü huyların pisliği ile de Allâh (c.c.)'a manen yaklaşması mümkün olmaz. Kalp düzelirse, dil de beden de düzelir. Zira dil ve beden, kalbin tercümanıdır. Kalpte ne varsa, kalıpta da kalpte olan görünür. Çünkü her kap içindekini dışına sızdırır. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ne güzel buyurmuştur: "Dikkat ediniz! Vücutta bir et parçası vardır ki o bozulursa bütün vücut bozulur, eğer düzelirse bütün vücut düzelir. Dikkat edin o et parçası kalptir." (Müslim) Ramazan ayını, bütün aylara örnek ay yapmayı hedeflemek gerekir. Bu kutlu hedefe ulaşmaya azmetmek gerekir. Ramazan ayını örnek ay yapabilmek için, yanlışlardan tövbe etmeye çalışmak, bu ayı güzel kazanımlar ayı yapmayı dert edinmek, üstün kazanımları elde etme gayretinde olmaya çabalamak gerekir. (İbrahim Cücük)
1."Güneşin doğduğu en hayırlı gün, Cuma günüdür. Âdem o gün yaratıldı, o gün cennete konuldu ve yine o gün oradan çıkarıldı. Kıyamet de ancak Cuma günü kopacaktır." (Tirmizî) 2."Cuma günü öyle bir saat vardır ki o saatte Allâh Azze ve Celle'den isteyen Müslüman bir kul, o saate tevafuk ederse muhakkak Allâhü Teâlâ, kendisine, istediğini o şeyi verir." (İmam Ahmed) 3."Muhakkak günlerinizin en faziletlilerinden biri de Cuma günüdür, Âdem o gün yaratıldı ve o gün ruhu kabzedildi, Sûr'a üfleme o gündedir, Sa'ka (kıyamet gününde herkesin bayılması) o gündedir. Hâl böyle olunca o günde bana çokça salavât getirin, zira sizin salavâtınız bana arz olunmaktadır. Oradakiler: "Ey Allâh'ın Resulü! Salavâtımız sana nasıl arz olunur, hâlbuki sen toprakta yok olmuş olursun" deyince Allâh Resulü şöyle buyurdu: "Muhakkak Allâh Azze ve Celle yere (arza), peygamberlerin cesetlerini (yemeyi) haram kılmıştır." (Ebû Dâvud) 4."Va'dedilmiş gün (elyevmü'l- mev'ûd), kıyamet günüdür ve şâhid olunmuş gün (el-yevmü'l-meşhûd) ise Arefe günüdür, şâhid de Cuma günüdür. Güneş, ondan daha faziletli bir gün üzerine ne doğmuş ne de batmıştır. Onda öyle bir saat vardır ki Allâh'a hayır duâda bulunan mü'min bir kul o saate tevafuk ederse muhakkak Allâh onun duâsına icabet eder, herhangi bir şerden de Allâh'a sığınırsa muhakkak Allâh, kendisini o şerden korur." (Tirmizî) 5."Cuma günü veya Cuma gecesi ölen hiçbir Müslüman yoktur ki Allâh Teâlâ onu kabir fitnesinden (azabından) korumuş olmasın." (Tirmizî) (Eşref Ali et-Tehânevî, El-Muhtasar fi'l Fıkhi'l Hanefi, s.262-266)
Şeytan kelimesi, uzaklaşmak anlamına gelen “şe-tane” kelimesinden türetilmiş ve Allâh (c.c.)'un rahmetinden uzak olduğu için iblise kötü bir isim olarak verilmiştir. İtaat eden kişi ise, Allâh (c.c.)'a yakındır. Cenâb-ı Hâkk şöyle buyurmuştur: “Secde et yaklaş.” (Alak s. 19) Allâh (c.c.) da sana yakındır. Bu hususta şöyle buyurmuştur: “Kullarım (Habîbim) sana beni sorunca haber ver ki işte ben muhakkak yakınımdır.” (Bakara s. 86) “Racim” kelimesine gelince, lânet ve bahtsızlık okuyla vurulmuş olması manasında, mercûm (lânetlenmiş, taşlanmış) demektir. Sana gelince, ey mü'min, sen mutluluk ipine tutunmuşsun. Nitekim Cenâb-ı Hâkk şöyle buyurur: “…onları “takva” sözü üzerinde durdurdu.” (Fetih s. 26) Bu, Cenâb-ı Hâkk'ın, şeytanı kendisinden uzaklaştırdığı ve kovduğuna, seni de kendisine yakın kıldığına delalet etmektedir. Sonra Cenâb-ı Hâkk uzaklaştırdığı şeytanı, kendisine yaklaştırmayacağını haber vermiştir. Zira O (c.c.), şöyle buyurmuştur: “Hayır, sen Allâh'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.” (Fatır s. 43) Böylece Cenâb-ı Hâkk seni kendisine yakın kılınca, seni kovmayacağını ve seni rahmetinden uzaklaştırmayacağını bildirmiş olmaktadır. “Şeytan” bir isimdir; “Racîm” ise sıfattır. Allâhü Teâlâ, sadece isimle yetinmemiş, onun sıfatını da zikretmiştir. Böylece Allâh (c.c.) sanki şöyle demekte: “Bu şeytan binlerce yıl bizim hizmetimizde bulundu. Sen, hiç onun bize zarar verdiğini ya da bize kötülüğü dokunacak bir iş yaptığını duydun mu? Bununla birlikte biz onu lânetledik, hatta huzurumuzdan tard ettik. Sana gelince, bu şeytan seninle bir an otursa, seni ebedî ateşe atar. Öyleyse niçin onu kovmak ve lânetlemekle meşgul olmuyorsun. O halde haydi “Euzü billahi mine'ş-şeytani'r-racim” de. (Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu'l-Ğayb, c.1, s.127-128)
Orucun sadece yeyip içmeyi ve cinsî alâkayı kesmekten ibâret olduğunu zannetme. Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyorlar: "Nice oruç tutanlar vardır ki, onların oruçları sadece açlık ve susuzluktan ibarettir." (Müsned-i Ahmed) Böyle kimseler oruçluyken vücudun diğer organlarını günâhlardan korumayanlardır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: "Kim yalanı ve yalanla iş yapmayı terk etmezse, bilsin ki Allâh'ın onun yeme ve içmeyi terk etmesine ihtiyacı yoktur." (Buhârî) Tam ve kâmil bir oruç, bütün organlarını, göz, kulak, dil, el, ayak ve diğer organlarını Allâh (c.c.)'un yasak ettiği şeylerden, günâhlardan korumakla tutulan oruçtur. Oruçluyken gözünü harama bakmaktan, dilini haram ve faydasız şeyler konuşmaktan, kulağını Allâh (c.c.)'un haram ettiği şeyleri dinlemekten koruman icap eder. Mideni ve cinsiyet organını koruduğun gibi diğer bütün organlarını da günâhtan korumalısın. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyorlar ki:"Beş şey oruçlunun sevâbım yok eder: Yalan söylemek, gıybet etmek, koğuculuk yapmak, yalan yere yemin etmek, helâli olmayan bir kimseye şehvetle bakmak." Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu; "Bakış, Şeytân'ın zehirli oklarından bir oktur. Kim Allâh korkusundan dolayı harama bakmayı terk ederse, Allâh ona öyle bir imân verir ki, o kimse bunun tadını kalbinin ta derinliklerinde hisseder." (Hâkim) Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyorlar: "Gıybet yapanla gıybet yapanı dinleyen gıybetin günâhına ortakdırlar." "Oruç, koruyucu bir kalkandır. Sizden herhangi biriniz oruçluyken kötü söz söylemesin, haddini aşıp kötülük yapmasın, câhilce hareket etmesin, bir kimse kendisine öldüresiye saldırsa veya sövse bile, ben oruçluyum desin, ona karşılık vermesin." (Buhârî) (İmâm Gazâlî, Nasıl İyi Bir Kul Olunur?, s.269-272)
Sa'd b. Ebi Vakkas (r.a), Resûlullah (s.a.v) Efendimiz'e, Allahu Teala'nın kendisini duası kabul edilen bir kimse yapması için dua etmesini istirham edince, Resûlullah (s.a.v) Efendimiz: “Ey Sa'd yemeğini helâlden ye; duan kabul olsun” buyurdu. Âlimler derler ki: “Yenen yemeğin haram olması yüzünden, dua, ilahî huzura çıkmadan gökte perdelenir, kalır.” Denilmiştir ki: “Kulun yediği temiz ve ameli Allah (c.c.) rızasına uygun olana kadar Allah (c.c.), kulun duasını kabul etmez.” Bu söz, şu ayetin tefsiri içinde geçmektedir: “Hayır! Bilakis onların yaptıkları (kötülükler) kalplerini iyice kapamıştır. (Mutaffifin, 14) Kalbin zulmetle kapanmasının, haram kazanç ve yiyeceklerden ileri geldiği söylenmiştir. Seleften önceki salihlerden bir grup demiştir ki: “Cihad on bölümdür; dokuzu helal kazanmanın içindedir.” “Kim helâl dünya malını, insanlara karşı övünmek ve kenarda yığarak böbürlenmek için elde etmeye çalışırsa, Yüce Allah'ın gazabına uğramış olarak O'nun huzuruna çıkar.” (Beyhaki) Ebu Hureyre (r.a) yoluyla gelen bir hadiste şöyle buyrulmuştur. “Mide, bedenin havuzudur; damarlar ise oraya bağlı kanallardır. Mide sağlam ve sıhhatli olunca, damarlar vücuda bu sıhhati taşır, beden de sıhhatlı olur. Mide, bozuk olunca, damarlar bu bozukluğu bütün vücuda taşır; bütün beden rahatsız olur.” (Müslim) Yemeğin dindeki yeri, binanın temeli hükmündedir. Bir binanın temeli sağlam ve kuvvetli olunca, üzerine kurulacak bina da düzgün ve yüksek olur; temel zayıf ve bozuk olunca, bina eğilir ve yıkılır. Her şeyi en güzel şekilde yaratan Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Binâsını Allah (c.c.) korkusu ve rızası üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır; yoksa yapısını yıkılacak bir çukurun kenarına kurup onunla birlikte kendisi de çöküp cehennem ateşine gidecek kimse mi daha hayırlıdır?” (Tevbe S. 109) (Ebu Tâlib-i Mekki, Kût'ul-Kulub s. 609)
Abdest alan abdestini Allâh'a tazimle alsın. Ve bilsin ki; bu abdestle Râbbini ziyaret etmektedir.Sonra, bütün günâhlarına da tövbe etsin. Çünkü Allâhü Teâlâ su ile yıkanmayı, günâhlardan temizlenme belirtisi saydı. Yine, abdest alan, Allâh'ın adı ile başlamalıdır. Ağzına ve burnuna su verdiği zaman, yalandan ve gıybetten yıkamalı. Su ile nasıl yıkıyorsa, öyle yıkamalı. Yüzünü yıkadığı zaman, harama bakmaktan yana yıkamalı. Diğer uzuvlarını da, aynı niyetle yıkamalı. Abdestini bitirdikten sonra, Allâh'a yalvarıp O'nu teşbih etmelidir. Bir mü'min kul, abdestini bitirdikten sonra: "Allâh'ım, subhansın.Hamd sana mahsustur.Şehadet ederim ki, Sen'den başka ilâh yoktur.Günâhlarımın bağışlanmasını dilerim.Sana tevbe ederim." diye duâ ederse, bu duâsı, teşbihi veya abdesti alınır, mühürle mühürlenip; Arş'ın altına konur. Kıyamet Günü kendisine verilinceye kadar açılmaz. Ukbe b. Amr, Ömer b. Hattab (r.a.)'ın şöyle dediğini anlatır: "Herhangi biriniz, abdest aldıktan sonra: "Şehadet ederim ki, Allâh'tan başka ilâh yoktur; birdir, ortağı yoktur.Muhammed O'nun kulu ve Resulüdür" derse, cennetin sekiz kapısı açılır, Hangisinden dilerse, ondan girer". Ebû Derda (r.a.) yolu ile gelen bir rivayette, Resûlullâh (s.a.v.)'ın şöyle buyurduğunu anlattı: "Beş şey var ki, bir kimse imânlı olarak berâberinde getirirse, cennete girer. Şöyle ki: Bir kimse, abdesti, rükûu, secdesi ile vakitlerinde beş vakit namazı kılarsa; bir kimse, gönül hoşluğu ile malından zekâtını verirse, bunları da hâlis olarak îfâ ederse, Allâh'ın affına nail olur." (Ebu'l-Leys es-Semerkandi , Tenbihü'l- Gafilin s.307-308)
Dünyevî bir zaruret olmaksızın konuşulması caiz olmayan herhangi bir sözü dinlemek kulak âfetlerindendir. Helak olma korkusu, hakkını almak ve hayatını kazanmak gibi dünyevî zaruretler olduğunda konuşulması caiz olmayan şeyleri dinlemekte bir beis yoktur. Veyahut bir vecibeyi yerine getirmek veya bir cenazeyi teşyi' etmek gibi bir sünneti îfâ ederken yanında sesli ağlayan bir kadın bulunursa, burada dinî bir zaruret olduğu için dinlemek caiz görülmüştür. Tatarhâniyye'de deniliyor ki: "Tegannî (şarkı ve türkü söylemek) ve bunu dinlemek haramdır. Âlimler bu hususta aynı görüşe sahip olup hürmetinde bir hayli ileri gitmişlerdir." Kâdîhan, Peygamber (s.a.v)'den yaptığı rivayete dayanarak diyor ki: "Çalgı âletlerini dinlemek günâhtır, o gibi yerlerde oturmak dînin yasak ettiği şeyleri işlemektir, onlardan zevk almak küfürdür", ama bu zahirî mânasına göre değil, tehdit yollu söylenilmiştir. Ansızın çalgı ve benzeri şeyleri dinleyene bir günâh yoktur. Ama dinlememek için bütün gayretini sarfetmelidir. Nitekim Resûlullâh (s.a.v)'in dinlememek için parmaklarını kulağına tıkadığı rivayet yoluyla anlaşılmıştır. Zarurî bir hâl yokken çalgı âletlerini dinlemek de kulak âfetlerinden biridir. Ancak ticaret, savaş ve hac gibi hallerde kaçınılması mümkün olmadığında dinlemekte bir beis yoktur. Şarkı, türkü gibi nahoş bir hava bulunan davete icabet etmek böyle değildir. Zira onda zarurî bir hâl yoktur. Davet sahibi günâh irtikâb ettiği için icabete müstahik olmamıştır. Bu bakımdan böyle bir davete gitmek sünnet olmak şöyle dursun haramdır. Dinleyen, söyleyene günâhta ortak olur. (Birgivi, Tarikatü'l-Muhammediyye,s.422-423)
Âlimler, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in vârisleridir. Âlimlerin vâris olmasından, beyân konusunda vâris olduğu kimsenin yerini almaları lâzım gelir. Peygamber (s.a.v.)'e beyân farz olduğuna göre, aynı şekilde vârise de farz olacaktır. Tebliğin esası, şer'î hükümlerin açıklanmasıdır. Tebliğden sonra, âlimler tarafından yapılan tebliğ de, ilk tebliğ gibidir. Âlimlere nisbetle bu konuda gelen deliller çoktur. Allâhü Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Gerçekten, Allâh'ın indirdiği Kitap'tan bir şeyi gizlemede bulunup, onu az bir değere değişenler var ya, onların karınlarına tıkındıkları ancak ateştir." (Bakara s. 174) "Hâkkı bâtıla karıştırmayın ve bile bile hakkı gizlemeyin." (Bakara s. 42) "Allâh tarafından kendisine bildirilen gerçeği gizleyenden daha zâlim kim olabilir." (Bakara s. 140) Hadis-i şeriflerde de şöyle buyurulur: "Dikkat edin! Burada bulunanlarınız, bulunmayanlara tebliğ etsin." (Buhârî) "Hased (gıpta) ancak iki kişi hakkında caizdir: Birincisi, Allâh (c.c.)'un kendisine mal verdiği ve o malı hak yolunda harcamaya muvaffak kıldığı kimsedir, ikincisi de, Allâh (c.c.)'un kendisine hikmet (ilim) verdiği kimsedir; onunla âmel eder ve onu öğretir." (Buhârî) "Kıyâmet alâmetlerinden biri de, ilmin kaldırılmış olması ve cehaletin ortaya çıkmasıdır." (Buhârî) Yani eğer âlimlerin mevcut olması sebebiyle ilim mevcut olsaydı, kendilerine düşen görev gereği olmak üzere o ilmi izhâr ederler ve böylece cehâlet ortaya çıkmazdı. Bu da, âlimlerin görevinin ilmi yaymak olduğunu gösterir. Bu konuda vârid olan hadisler pek çoktur. Beyân görevinin âlimler üzerine vacip olduğunda herhangi bir görüş ayrılığı yoktur. Beyân ise, gelen nasslara ve yönelen yükümlülüklere ait ilk açıklamaları kapsar. (Şatıbi, el-Muvâfakat; İslâmi İlimler Metodolojisi, c.3, s.290-291)
2'li Görüş'te Bahadır Çelebi, konuğu Mehmet Akif Koç ile İran ve Suriye'de son dönemde yaşanan gelişmeleri değerlendiriyor.00:00 Giriş00:30 Ortadoğu yine gergin (ne zaman değil ki)01:30 Ortadoğu'da bir kesiti alıp zamanlarüstü analizler yapmak örneği olarak SDG03:30 Dünya ve saha dinamik: 2025 ile 2026'nın farkı: Moda ikonu SDG nasıl demode oldu?10:55 SDG içindeki Arap unsurlar zaten çözülecekti; 13 ay gecikti sadece13:50 Rakka/Deyrizor dediğiniz yerin %90-80'i Arap; %10-15'le yönetemezsin16:30 İdlib'in tek komşusu Türkiye idi; sonra olaylar gelişiyor23:00 Kürtler Suriye'de aktör değil, yardımcının da yardımcısı rolünde (Suriye uluslararası sisteme tek parça lazım)25:00 Ahmet El-Şara IŞİDCİ imiş laflarını ciddiye almıyorum çünkü29:10 "Mıntıka temizliği yapıldı; çözüm daha yakınlaştık" söylemine itiraz31:50 Suriye nasıl ayakta duracak? Petrol handiyse yok, ekonomi, ticaret yolları, tarım, sanayi mahvolmuş...37:00 Samanoğulları'ndan itibaren İran'da Türkler ve dönüşümleri51:50 Bu arada Azerbaycan Türkleri ile ilgili de şu var:56:30 Hamaney ne kadar Türk hocam?01:01:20 Bir gün bir Tebrizli, Bir Bakülü bir Trabzonlu oturmuş... Tebrizli demiş ki: 01:03:00 Azerbaycan Türklerinin çok büyük oranda Şiî olması01:05:45 İran'da Selçuklu geçmişi, bakiyesi ve nefreti01:08:50 İran'da Afganların durumu01:11:50 İran'da Beluçların hikâyesi de şöyle:01:16:20 "Bu Lurlar/Lorlar kim hocam?"01:18:20 İran Kürtlerinin merkezî idare ile ilişkileri01:21:40 Şiîlikte bir ilmihal alıp hükme bakamazsınız, ayetullahınıza sormanız lazım01:25:50 Velayet-i Fakih kurumuna dair01:35:30 İran, Devrim Muhafızları'nı "besleyebiliyor" mu?01:39:50 13. yüzyıl Anadolu'su tarihinin otoritesi Mikail Bayram'ın son demleri ve eserlerine dair01:48:30 1243 Kösedağ Savaşı, Ahi Evran, Mevlana, Moğollar, Türkler01:56:00 Mevlana-Şems ve Mesnevi'nin neresini kim yazdı?01:57:50 Mesnevi'yi farklı/yeni bir metotla okumak02:03:50 Bilkent'in bilime verdiği değer: Mikail Bayram'ı almamakMikail Bayram'ın otoritelik kitabı: https://www.kitapyurdu.com/kitap/selcuklu-anadolusunda-devlettoplumekonomi-makaleler/669423.htmlBauman'ın sonlarda bahsedilen kitabı: https://www.kitapyurdu.com/kitap/sosyolojik-dusunmek/18044.html40. dakikada bahsedilen yazı: https://www.fokusplus.com/tarih-dosya/1925ten-ilginc-bir-sahne-ataturkten-iranda-cumhuriyet-kurma-cagrisi115. dakikadaki Mikail Bayram'ın vefatına dair yazı: https://www.karar.com/gorusler/bir-eski-zaman-aliminin-ardindan-hocam-prof-dr-mikail-bayrama-veda-1883171Bizi Patreon'dan Destekleyin