13th-century Persian poet
POPULARITY
Categories
Peygamber (s.a.v.)'in hanımı Hz. Meymune bt. ElHaris (r.anha)'nın anne tarafından kız kardeşidir. Hz. Cafer b. Ebu Talib (r.a.)'ın eşidir. Hz. Esma (r.anha) Daru'l-Erkama girmeden önce Müslüman oldu ve biat etti. Habeşistan'a kocası Hz. Cafer b. Ebu Talib (r.a.) ile birlikte hicret eden kadınlardandı. Hicretin 7. yılında kocasıyla birlikte Habeşistan'dan Medine'ye geldi. Ca‘fer b. Ebû Tâlib Mûte Savaşı'nda şehid olunca Hz. Ebubekir (r.a.) ile evlendi ve bu evlilikten Muhammed b. Ebi Bekir doğdu. Hz. Sad b. Ebi Hilal (r.a.)'dan rivayetle, Peygamber (s.a.v.) Hz. Ebubekir (r.a.) ile Hz. Esma bt. Umeys (r.anha)'yı Huneyn gününde evlendirdiğini bildirmiştir. Sonra Hz. Ali (r.a.) ile evlendi. Hz. Esma (r.anha) dedi ki: “Ey Allâh'ın Resûlü (s.a.v.), bazı kimseler bize karşı övünüyorlar ve bizim ilk muhacirlerden olmadığımızı iddia ediyorlar” Bunun üzerine Allâh'ın Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Bilakis, sizin için iki hicret vardır.” Kendilerinin hem Habeşistan'a hem de Medine'ye hicret etmeleri sebebiyle iki hicret sevabı kazandıklarını belirtmiştir. Hz. Ömer (r.a.), Hz. Esma (r.anha)'ya rüya tabiri sorardı. Bu konuda çok yetenekliydi. Ayrıca Hz. Ömer (r.a.), ilk müslümanlardan olmasını ve İslâm'a hizmetini dikkate alarak kendisine 1000 dirhem maaş bağladı. Hz. Esmâ (r.anha), oğlu Muhammed b. Ebû Bekir'in Mısır valisi olduğu sırada şehid edildiğini öğrenince çok üzüldü. Bu olaydan iki yıl sonra da kocası Hz. Ali (r.a)'yı kaybetti. Kendisi de hicri 40 yılında vefat etti. (İbnu Hacer el-Askalânî, el-İsabe (Seçkin Sahabeler), s.479)
1971 yılında İstanbul'da, MTTB Genel Başkanı Ömer Öztürk tarafindan kurulan vakfımız; milletimizin tereddütsüz güveni, yarım asırlık tecrübesiyle; eğitim, yurt, burs ve yayıncılık alanlarında hizmet vermektedir. Muhterem Ömer Öztürk'ün, bütün masraflarını karşılamaya devam ettiği Fatih Gençlik Vakfı'nda, üniversite öğrencilerine 1971 senesinden itibaren burs verilmeye başlanmıştır. O günden bu yana bursiyer sayısı artırılarak kesintisiz bir şekilde hâlen devam eden bu hizmetten şimdiye kadar binlerce üniversite öğrencisi yararlanmıştır. Vakfımızda öğrencilere verilen burs, yemek ve yurtlarımızda verilen barınma hizmetlerinin yanında milli şuurlu bir gençlik yetiştirmek gayesiyle çeşitli sosyal ve kültürel faaliyetler yapılmaktadır. Kur'ân-ı Kerim başta olmak üzere, Ehli Sünnet itikâdı üzere ilmihâl bilgileri ve belli seviyede İslâmî ilimler, her yıl 8 aylık müfredat dahilinde öğrencilerimize sunulmaktadır. Herbiri alanında uzman hoca ve akademisyenler tarafından gerçekleştirilen haftalık konferanslar ve diğer etkinliklerle en değerli cevherlerimiz olan gençlerimiz, milli ve manevî değerlerle donatılarak yarınlara hazırlanmaktadır. Muhterem Ömer Öztürk'ün açtığı ve yaklaşık yarım asırdır devam ettirdiği çığırla öğrencilerimiz hemen her sene umreye, hatta hacca götürülerek genç yaşta unutulmaz bir tecrübe yaşamalarına ve hayatlarında yeni bir sayfa açmalarına vesile olunmuştur. Şimdiye kadar yüzlerce öğrencimiz bu güzellikten istifade etmiştir. Yine Fatih Gençlik Vakfı çatısı altında, Misvâk Neşriyat bünyesinde Ehl-i Sünnet akâidinin güçlenmesi ve Sünnet-i Seniyye'nin ihyâsına yönelik eserler neşredilmektedir. Özellikle İmâm-ı Azam Ebu Hanife (r.a.)'in yolunun anlaşılmasına yönelik kapsamlı eserler basılmıştır. Hadislerle Hanefi Fıkhı isimli 22 ciltlik eser bunların başında gelmektedir. Fatih Gençlik Vakfı ilk günden bu yana sapmayan çizgisi; tutarlı, şeffaf, ifrat ve tefritten uzak hizmet anlayışıyla, her zaman hayra anahtar, şerre kilit olmuş bir misyonun adıdır. (www.fgv.org.tr; www.mttb.com.tr)
İmâm-ı Âzam (r.a.) ilim ve amel konusunda, herkesin âciz kaldığı yüksek derecelere çıktığından dolayı avam ve havas tarafından hüsn-i kabûl görüp yüceltildi. Bu arada hasetçilerin ve düşmanlarının sayısı da çoğaldı. Büyükler hakkında câri olan İlâhî bir âdet vardır: "Sen Allâh'ın açtığı yolu (sünneti, kanunu) değiştirecek değilsin." Buna rağmen ders okutma ve fetva konusunda kendisine asla yılgınlık gelmedi. Tam aksine kendisi hakkında verilen müjdelerin iyiye yorumlanması buna eklenince çalışma ve ikballeri arttı. Bu cümleden olarak, bir gece rüyada Ravza-i Mutahhara'yı kazıp Hazret-i Peygamber (s.a.v.)'in mübarek kemiklerini çıkarıp toplayarak göğsünün üzerine koyduğunu gördü. Bu durumdan çok rahatsız oldu, çok sarsıldı. Kendisinde ortaya çıkan ıztırap ve şiddetli korku sebebiyle arkadaşları ziyaretine geldi. Muhammed b. Sîrîn (rh.a.)'e rüyanın yorumunu sordurmaya mecbur oldu. İbn Sîrîn (rh.a.) rüyayı anlatan kişiye hemen şu cevabı verdi: "Bu rüyanın sahibi bulunan kişi Hazret-i Peygamber (s.a.v.)'in sünnetini tefsir etmede kimsenin ulaşamayacağı bir mertebede insanlara incelik ve gizlilikleri açıklayıp onları aydınlığa kavuşturacaktır." Bu yorum İmâm-ı Âzam (r.a.)'e ulaştırılınca çok ferahladı. Gerçekten de akılları hayrete düşürecek derecedeki dinî meseleleri inceleyip çözüme kavuşturmayı başarmıştır. (İsmail Hakkı, İmâm-ı Azam (r.a.) Hayatından Râbbânî Esintiler, s. 142-143)
1. Fesahat ve belâgat üstünlüğü: Peygamber (s.a.v.), olağanüstü fesahat (düzgün ve etkili söz söyleme) ve belâgat (anlamı güçlü ve güzel ifade etme) sahibiydi. Onun mübarek hadisleri, lafzen kısa ama manen birçok hakikati ihtiva ederdi. En veciz ifadelerle en derin, geniş anlamları aktarmak, yalnızca Nebi (s.a.v.)'e mahsus bir yüce sıfattır. 2. Fetihlerde ilahî yardım: Allah (c.c.), O (s.a.v.)'e büyük yardımlar ve önemli fetihlerle destekledi. Düşmanlarının kalplerine düşen korku, bu fetihleri kolaylaştırdı ve İslâm hâkimiyeti her tarafta kendini gösterdi. 3. Ganimetin helâl kılınması: Önceki peygamberlerin ümmetlerine, savaşta elde edilen ganimet malları helâl değildi; bu mallar yakılırdı. Efendimiz (s.a.v.)'e ise ganimet helâl kılındı. Bu, İslâm mücahitlerinin refahına vesile oldu. 4. Yeryüzünün mescid kılınması: Allah (c.c.), İslâm ümmetine büyük kolaylıklar bahşetti. Yeryüzünün her tarafı esasen temiz kılındı ve bu ümmete üzerinde namaz kılmak caiz oldu. Müslümanlar, bir sahrada veya herhangi bir açık alanda cemaatle ya da tek başına namaz kılabilir. 5. Risaletin umumi oluşu: Peygamberimizin (s.a.v.) risaleti bütün beşeriyete yöneliktir. Allah (c.c.) katında kabul gören din, yalnızca İslâm'dır. O (s.a.v.), bütün insanları bu hak dine davet etmiştir. 6. Nübüvvetin sona ermesi: Nübüvvet (peygamberlik) ve risalet (elçilik) silsilesi, Peygamber (s.a.v.) ile son bulmuştur. Onun dini bütün beldelere yayılmış, yüksek hakikatleri her milletçe bilinebilir hâle gelmiştir. Artık hiçbir millet, “Biz bilmiyorduk” diyerek mazur olamaz. Dolayısıyla insanlara başka bir peygamber gönderilmesine gerek kalmamış, nebilerin ve resûllerin en faziletlisi olan Hz. Muhammed (s.a.v.) ile peygamberlik sona ermiştir. (Ömer Nasuhi Bilmen, Sualli Cevaplı Dinî Bilgiler, s.52)
Kur'ân-ı Kerim'de mağfiret dilemenin, yani istiğfar etmenin, rızkın ve yağmurun indirilmesine sebep olacağına dâir deliller vardır. İbn Subayh (rh.a.) dedi ki: Bir kişi Hasan-ı Basri(r.a.)'e kuraklıktan şikayet etti. Ona: Allah (c.c.)'dan mağfiret dile, dedi. Bir diğeri ona fakirlikten şikayet etti, ona da: Allah (c.c.)'dan mağfiret dile, dedi. Bir başka kişi ona: Allah (c.c.)'a dua et de bana bir oğul ihsan etsin dedi, ona da: Allah (c.c.)'dan mağfiret dile, dedi. Bir başkası bahçesindeki kuraklıktan ona şikayet etti, ona da: Allah (c.c.)'dan mağfiret dile, dedi. Biz böyle demesinin sebebini ona sorduk, o da: Ben kendiliğimden bir şey söylemedim, çünkü yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Rabbinizden mağfiret dileyin. Çünkü O, çok mağfiret edicidir. Böylece O, üzerinize semayı (yağmuru) bol bol salıverir. Mallarla, oğullarla size yardım eder. Size bağlar, bahçeler verir ve sizin için nehirler akıtır” (Nûh s.10-11-12) Bundan dolayı istiska namazında (yağmur duasında) mağfiret dilemek emrolunmuştur. Şa'bî (r.a.) şöyle demiştir: Hz. Ömer (r.a.) yağmur duasına çıktı. Geri dönünceye kadar mağfiret dilemekten başka bir şey yapmadı. Onlara yağmur yağdırılınca, yanında bulunanlar: Biz senin yağmur için dua ettiğini görmedik, dediler. O da: Ben kendisi sebebiyle yağmurun yağdırılması istenen semanın yağmur yağdırma sebeblerinin tümünü zikrederek yağmur talebinde bulundum dedikten sonra: yukarıdaki âyetleri okudu. (Bu ayette, Allah (c.c.)'ya istiğfar ederek yani ondan bağışlanma dileyerek mal ve evlada kavuşulacağı beyan edilmiştir. Bu sebeple İslam büyükleri, çocuk isteyen kişinin günde 700 defa “Estağfirullah el azîm ve etûbü ileyk” istiğfârına devam etmelerinin uygun olacağını söylemişlerdir.) (İmam Kurtubi, Câmiu li-Ahkâmi'l-Kur'an, c. 18, s. 48)
Allâh Resûlü (s.a.v.), Kureyşli'lerin baskılarının artması üzerine bütün Ashâbı (r.a.e.)'i Medîne'ye gönderdi. Kendisi de Hâkk Teâlâ'nın emrini bekliyordu. Ebû Cehil başkanlığında Kureyşli kâfirler bu durumu sezip bir toplantı düzenlediler. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in Medîne'ye hicret etmesinin sonra başlarına çok büyük felaketler açabileceğinde hemfikir oldular ve Ebû Cehil'in “Her kabileden kuvvetli, heybetli kişiler seçip birlikte Muhammed (s.a.v.)'in evine gidelim. Yattığı yerde kendisini kılıçla parça parça edelim. Kimse görmeden oradan dağılalım. Ertesi gün Hâşimoğulları toplanıp O (s.a.v.)'i öldüreni isterler. Ancak bulamazlar. Çünkü Muhammed (s.a.v.)'i öldüren kimsenin, kim olduğunu bilemezler. Araya ileri gelenler girer. Bir çare bulurlar. Kanının pahasını veririz, bu iş de burada bitmiş olur.” fikrini kabul ettiler. Bu toplantı daha dağılmadan Cebrâil (a.s.) Peygamber (s.a.v.)'e Allâh (c.c.)'un emrini iletti: “Hani bir zaman da o kâfirler, seni tutup bağlamaları veya öldürmeleri ya da sürüp çıkarmaları için, sana tuzak kuruyorlardı; onlar tuzak kurarlarken Allâh da karşılığını kuruyordu. Öyle ya Allâh tuzakların hayırlısını kurar.” (Enfâl s. 30) Peygamber (s.a.v.): “Ey Cebrâil! Bu âyetin nüzûlünün sebebi nedir?” diye sordu. Cebrâil (a.s.) da kâfirlerin niyetini anlattı. Allâh Resûlü (s.a.v.): “Ey Cebrâil! Allâhü Teâlâ'nın bana emri nedir? Ne yapmalıyım?” diye sordu. Cebrâil (a.s.): “Hâkk Teâlâ senin de Medîne'ye hicret etmeni emretmektedir.” dedi. Allâh Resûlü (s.a.v.): “Hangi vakit gideyim?” diye sordu. Hz. Cebrâil (a.s.) bu soruya bir cevap vermedi. Allâh Resûlü (s.a.v.), Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in evine geldi. Hz. Sıddîk (r.a.)'i durumdan haberdar etti. “Ey Allâh'ın Resûlü (s.a.v.)! Ben de seninle geleyim” dedi. Allâh Resûlü (s.a.v): “Evet. Sen de benimle geleceksin” buyurdu. Hz. Ebû Bekir (r.a.) sevincinden ağladı. (Mustafa Darir-i Erzurûmî, Peygamberimizin Hayatı, c.2, s.169-170)
1. Aşağıdaki duâ, üç defa okunmalıdır: Bismi'llâhi'r-rahmâni'r-rahîm Ve sallâllâhu ‘alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihi ve sahbihî ve sellem. Allâhümme ente'l-ebediyyü'l-kadîmü'l-evvelü ve ‘alâ fazlike'l-‘azîmi ve cûdike'l-‘amîmi'l-mu‘avveli ve hâzâ ‘âmun cedîdün kad akbele nes'elüke'l-‘ısmete fîhi mine'ş-şeytâni ve evliyâihi ve cünûdihi ve'l-‘avne ‘alâ hâzihi'n-nefsi'l-emmâreti bi's-sûi ve'l-iştiğâli bi-mâ yukarribunî ileyke zülfâ yâ zê'l-celâli ve'l-ikrâmi ve sallâ'llâhu ‘alâ Muhammedini'n-Nebiyyi'l-ümmiyyi ve ‘alâ Âlihî ve Ashâbihi't- tayyibîne't- tâhirîne ve'l-hamdü li'llâhi Rabbi'l‘âlemîn. 2. 365 defa Âyetü'l-Kürsî, 3. 1000 defa İhlâs-ı Şerîf, 4. 1 defa Zümer Sûresi okunmalıdır. 5. Bütün bunların sonunda 1 defa: Allâhümme yâ muhavvile'lhavli ve'l-ahvâli havvil hâlenâ ilâ ahseni'l-hâl denilmelidir. MUHARREM AYININ İLK ON GÜNÜ HER GÜN OKUNACAK DUÂ Bi'smi'llâhi'r-rahmâni'r-rahîm “El-hamdü li'llâhi Rabbi'l-‘âlemîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü ‘alâ seyyidinâ Muhammedin ve ‘alâ Âlihi ve Sahbihî ecma‘îne. Allâhümme ente'l- ebediyyü'l- kadîmü'l-hayyü'l- kerîmü'l- hannânü'l- mennânü ve hâzihî senetün cedîdetün es'elüke fîhâ'l-‘ısmete mine'ş-şeytâni'r-racîmi. Ve'l-‘avne ‘alâ hâzihi'nnefsi'l-emmâreti bi's-sûi ve'l-iştiğâli bimâ yukarribunî ileyke yâ zê'l-celâli ve'l-ikrâmi bi-rahmetike yâ erhame'r-râhimîne. Ve sallâ'llâhu ve selleme ‘alâ Seyyidinâ ve Nebîyyinâ Muhammedin ve ‘alâ Âlihi ve Sahbihî ve Ehl-i Beytihi ecma'îne.” Peygamberimiz (s.a.v.) Hazretleri'nden: “Her kim, ilk on günü sabahleyin bu duâyı üç kerre okursa, Allâhü Zü'l-Celâl Hazretlerinin o kimseyi tâ gelecek senenin Muharremine kadar bütün belâlardan emin ve muhâfaza buyuracağı” rivâyet olunmuştur. (Müslim) Şeyh Şihâbuddîn-i Sühreverdî (k.s.)'dan nakledilmiştir ki: “Her kim, bu duâyı, Aşûre günü üç kerre okursa, ölümden de emîn kılınır. Elbette o sene ölümü takdîr olunan kimseye bu duâyı bu vechile okumak nasîb olmaz.” (Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.19-21)
İbn-i Abbâs (r.a)'in bildirdiği hadîs-i şerîfte: “Zilhicce'nin sonuncu günü ile Muharrem'in birinci günü oruç tutan, geçmiş yılı oruçla bitirip, yeni yıla oruçla başlamış olur. Allâhü Teâlâ o orucu onun elli yıllık günâhına keffâret eder” buyurulmuştur. Peygamberimiz (s.a.v.): “Ramazan orucundan sonra en fazîletli oruç, Allâh'ın ayı olan Muharrem'de tutulan oruçtur. (Belâzurî, Ensâbu'l-Eşrâf, c.1, s.266) “Allâh (c.c.)'un, Aşûre günü orucunu ondan önceki yılın günâhlarına keffaret kılacağını umarım” buyurdu. (Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve, c.2, s.530) Hz. Ali (r.a.) der ki: “Peygamber (s.a.v.)'e bir adam gelip: “Yâ Resûlullâh! Ramazan ayından sonra hangi ay oruç tutmamı bana emredersin?” diye sordu. Resûlullâh (s.a.v.) ona: “Ramazan ayından sonra oruç tutacaksan, Muharrem ayını tut! Çünkü o, Allâh (c.c.)'un ayıdır. O ayda öyle bir gün vardır ki, Allâh (c.c.) o günde bir kavmin tevbelerini kabul etmiştir ve o günde başka bir kavmin de tevbelerini kabul edecektir!” buyurdu. Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Muharrem ayında bir gün oruç tutana, bu gününe karşılık otuz gün oruç sevâbı yazılır.” (Gunye) (Abdulkâdir Geylânî (k.s.), Gunyetü't-Tâlibîn, s.352-356) HİCRÎ SENENİN SON GECESİ OKUNACAK DUÂ Bi-smi'llâhi'r-rahmâni'r-rahîm Ve sallallâhü ‘alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve sellem. Allâhümme mâ ‘amiltü fi hâzihi's-seneti mimmâ neheytenî anhü felem etüb minhü velem terdâhü ve nesîtühü velem tensehü ve hâlimte aleyye fîhi ba‘de cür'etî ‘alâ ma'sıyetike feinnî estâğfiruke fağfirlî mâ ‘amiltü fîhâ mimmâ terdâhü ve ve‘adtenî aleyhi's-sevâbe fe-es'elüke. Allâhümme yâ kerîmü yâ ze'l-celâli ve'l-ikrâm. En-tetekabbelehû minnî velâ tâkta' racâî minke yâ kerîm. Ve sallallâhü ‘alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve sellem. (Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.91)
Bugün bazı söylemler, mahremiyetin sınırlarını yıkmayı ilerleme zannediyor. Oysa sınır ihlali başladığında mesele tercihten çıkar; aile düzenine ve çocukların kalbine dokunan bir istismara dönüşür. Teşhir kültürü, sözle, imajla ve özellikle sosyal medya akışlarıyla evin içine sızıyor; merakı kışkırtıp ölçüyü bozuyor, saygıyı ve hayayı törpülüyor. Çocuk, sevgiyle örülen mahremiyet duygusunu ailede öğrenir; sürekli sergileme dili ise bu duyguyu, kuşaktan kuşağa taşınmadan kırar. Netice: yıpranan aidiyet, tüketimle doldurulan boşluk, kırılgan benlikler ve çatışmalı evler. Çare; ölçü ve nezaketi yeniden kurmakta. Aile; net sınırlar, tutarlı örneklik ve temiz ekran disipliniyle başlar. Telefonlar ortak alanda, içerik denetimi bilinçli, ekran süreleri makul olmalı. Okul; saygı ve mesafe eğitimini güçlendirmeli, gençlere üretim, spor ve sanatla görünmenin onurlu yollarını açmalı. Yerel yönetimler ve platformlar; çocuk korumayı, içerik etiketlemeyi ve görsel kirliliğe karşı ortak standartları ciddiye almalı. Medya, reyting değil, sorumluluk bilinci taşımalı; dil, görüntü ve sembollerde aileyi incitmeyen bir özen benimsenmeli. Unutmayalım: Toplumlar teşhirle değil, edep ve iffetle ayakta durur. Mahremiyet, insan onurunun kalkanıdır; kalkansız kalan ev rüzgârda savrulur. Reklamların parıltısı söner; izzet, vakar ve sadelik kalır. Kendimizi değil, değerimizi gösterelim; sözü çoğaltmayıp örnek olalım. Aileyi koruyan dil; sükûnet, saygı ve ölçünün dilidir, yarınlarımızı da ancak bu dil büyütür. Mahalle ölçeğinde rehberlik merkezleri, ebeveyn atölyeleri, genç kulüpleri ve güvenli etkinlik alanları kurulmalı; rol modellere yatırım yapılmalı. Ölçü, bir baskı değil; gönüllü bir seviye eğitimidir. Kökü inançta, akılda ve nezakette olan bu seviye, toplumu diri tutar. Çocuk, saygıyı evde öğrenir; şehir bu iklimi güçlendirmelidir. (Basından Derleme)
Kutbu'l Aktâb Hâce Ahmed Yesevî (k.s.), manevi vazife iddiasında olup sülûku ve yazılı gerçek icazeti olmayan kimseler hakkında şöyle der: “Hakikatla yürüyorum diye iddia edenler şeyh diye adlandırılan (veya bilinen) kimseler, eğer yetmiş makamı geçip, yetmiş perdeyi aşıp hakikata girse ve Resûlullah (s.a.v.)'in gördüklerini görseler, o zaman manevî halleri düzgün ve iddiâları doğru olur. Hakk'a yakınlık ve şeyhlik onlara câiz olur. Ama hakikat konusunda anlatılan yetmiş makamı geçmeden, yetmiş bin perdeyi aşmadan ve Hz. Peygamber (s.a.v.)'in gördükleri (bazı şeyleri) görmeden, bir kimse “Ben Hakk'a ulaşıyorum” diye iddiâda bulunsa, iddiası yalan, kendisi yalancı ve Allah (c.c.)'ya düşman olur. Nitekim Nebi (s.a.v.) buyurdular: “Yalancı, Allah (c.c.)'nun düşmanıdır.” (Buhari) Nebî (s.a.v.) buyurdu: “Her iddiânın bir mânâsı (içeriği ve özü) vardır. Mânâsı olan kişi doğru, olmayan ise yalancıdır, insanlara öyle bir zaman gelecek ki iddiâ çok ama mânâ (ve mâneviyât) az olacak. Kim bir şeyi iddiâ eder ama karşılığını bulunduramazsa, o yalancıdır.” Âhir zamanda bizden sonra öyle şeyhler zuhur edecek ki; şeytan aleyhi'l-lâne onlardan ders alacak ve onlar şeytanın işini yapacaklar. Halka dost olup halk ne isterse onu yapacaklar. müridlerine yol gösterip onları maksada ulaştıramayacaklar. Dış görünüşlerini süsleyip müridden çok hırs sahibi olacaklar ve içleri (bâtınları) harâb olacak. Ey derviş! Şeyhlik dâvâsında bulunan kimsenin, kırk yıl bir mürşid-i kâmilin hizmetinde bulunmuş, çile çekip ondan (yazılı) icâzet almış olması gerekir. (Aksi takdirde) onun mürid edinmesi ve hediye alması haram ve bâtıldır. Şeriata aykırı iş yapan kişi dinden çıkar, tarikata aykırı iş yapan da merdûd olur, reddedilir. Ve her kim tevbe etmeden dünyadan göçerse cehennemde azap görür. Bundan Allah (c.c.)'ya sığınırız.” (Mir'âtü'l-Kulûb, Yeseviliğin İlk Dönemine Ait Bir Risale, s. 49-68)
İhtiyaçlarımızdan fazla olan giyecek, yiyecek, içecek gibi şeyleri Resûlullâh (s.a.v) Efendimiz'in ahlâkına uyarak- tasadduk etmemiz ve toplayıp saklamamamız, Efendimiz (s.a.v.)'in bizlere emir ve vasiyetlerinden biridir. Sadakasız bir gün geçirmemeye dikkat etmeliyiz. Mal cinsinden sadaka verecek bir şey bulamadığımız takdirde, Kur'ân okumak, Allâh (c.c)'u tesbih etmek, Resûlullâh (s.a.v) Efendimiz'e salât ve selâm getirmek suretiyle sadakada bulunmalıyız. Aliyyü'l-Havvâs (rh.a), bir fakir kendisinden bir şey istemiş olsa, yanında bulunan para veya yiyecek gibi ne varsa ikiye böler, bunun yarısını fakire verir ve "Hâkk Teâlâ, kendisini fakir kardeşinden üstün tutandan nefret eder" derdi. Muhtelif hadîs-i şerîflerde de sadaka vermenin önemine işaret edilmiştir. Şu hadîs rivayet edilmiştir: Resûlullâh (s.a.v.), "Sadaka malı eksiltmez veya sadaka vermekle mal eksilmez" (Müslim) buyurmuşlardır. Bir hadîste Resûlullâh (s.a.v.) "Suyun ateşi söndürdüğü gibi verilen sadaka da kişinin hatalarını düzeltip söndürmüş olur" (Ebu Ya'lâ) buyurmuşlardır. Bir hadîste, "Sadaka az olsa dahi, Râbbin hiddet ve gazâbını söndürdüğü gibi, kötü ölümü de kişiden uzaklaştırır" (Tirmizî) buyurulmuştur. Yine bir rivayet de şöyledir: "Hâkk Teâlâ bir sadaka ile yetmiş kötü ölüm kapısını kapamış olur." Şu hadîs rivayet edilmiştir: "Kıyâmet gününde kişi, insanlar arasında hüküm verilinceye kadar sadakasının gölgesi altında bulunur." (İmâm Ahmed) Başka bir hadis-i şerifte: "Sadaka vermekte acele ediniz, zira belâ sadakayı geçemez." (Beyhakî) buyurulmuştur. (İmâm Şarani, Büyük Ahidler, s.180-185)
Ayeti Kerime'de şöyle buyrulur: "Öyle ise siz beni anın, ben de sizi anayım. Bana şükredin, nankörlük etmeyin." (Bakara s. 152) Cenâb-ı Allâh, bu ayette biz kullarını iki şeyle mükellef tutmuştur: Birisi zikir, diğeri şükür. Zikir, bazen dil ile, bazen kalb ile, bazen de azâlarla olur. İnsanların Allâh (c.c.)'u dilleriyle zikretmeleri (anmaları), hâmd, tesbih, medh ve Kur'an'ı okumakla olur. Allâh (c.c.)'ı kalb île zikir ise üç türlüdür: 1. O (c.c.)'un zatına ve sıfatlarına delâlet eden deliller üzerinde ve bu delilleri cerh eden şüphelere cevâp üzerinde tefekkür etmek. 2. Hâkk Teâlâ'nın insanlara verdiği mükellefiyetlerinin, ahkâm, emir ve yasaklarının, va'ad ve vaîdînin nasıl olduğunu gösteren deliller üzerinde düşünmek. İnsanlar mükellefiyetlerin nasıl olduğunu bilip, onların yerine getirilmesi halinde olan va'ad-i ilâhî ile yerine getirilmemesi halinde olan vaîd-i ilâhiyi (tehdidi) bildiklerinde, o mükellefiyetleri yerine getirmek onlar için kolaylaşır. 3. Allâh (c.c.)'un mahlûkatının sırları üzerinde düşünmek. Bu düşünce ile mahlûkatın her zerresi kutsî âlemin karşısında bulunan cilalı bir ayna gibi olur. Kul, o aynaya baktığı zaman, kulun bakışının ışıkları o aynadan celâl âlemine yansır. İşte bu makam, sonsuz mertebeleri olan bir makamdır. İnsanların, Allâh (c.c.)'u uzuvları ile zikretmelerine gelince; bu, onların uzuvlarının emrolundukları işlerle iyice meşgul olması ve nehyolundukları amellerden tamamen uzak kalmalarıdır. İşte bu manada olmak üzere Allâhü Teâlâ, "Allâh'ın zikrine koşun" (Cum'a s. 9) ifâdesi ile namazı "zikir" diye adlandırmıştır. Bundan dolayı Cenâb-ı Allâh'ın "Beni anın" ifâdesindeki, emr-i ilâhî bütün taat türlerini içine almaktadır. (Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu'l-Ğayb, c.4, s.71)
Yüzler ve eller, namazda ve bakmak hususunda avret sayılmamıştır. Bu sebeple bahsi geçen uzuvların açıkta kalması haram olmadığı gibi, mahrem olmayan kadınların el ve yüzüne şehvet bulunmaksızın bakmak da yasaklanmış değildir. Nur Suresi 31. Ayette kadınların başörtülerini örtmeleri ihtar edilmekte "yakalarının üstünü kapayacak şekilde" ifadesiyle açıklanmış bulunmaktadır. Önce şu hususu hatırlatmak yerinde olur: Kadının giydiği elbise, vücut hatlarının kılıfı mesabesinde olmayacaktır. Şehveti tahrik etmemesi için altını göstermeyecek kadar kalın, vücut hatlarını ve altındaki uzvun şeklini belli etmeyecek kadar bolca dikilmiş olmalıdır. Hz. Âişe (r.anha) validemizin kız kardeşi Esma (r.anha.) bir gün ablasını ziyarete gelmişti. Üzerinde ince bir elbise bulunuyordu. Resûlullâh (s.a.v) Efendimiz de Hz. Âişe (r.anha)'nın odasında oturmakta idi. Peygamber (s.a.v) Efendimiz onu bu halde görünce derhal başını çevirerek şöyle buyurdu: "Yâ Esma! Kadın hayız (görecek yaş)a ulaştığı zaman şunlardan başka bir yerinin görülmesi iyi olmaz." Bunu söylerken mübarek yüz ve ellerine işaret ediyordu. Kadının tesettür vazifesi, sadece üzerine bir şey giyivermekle bitmiyor. Elbisenin, vücudu göstermemesi ve şehveti tahrik etmemesi de şart gösteriliyor. Abdurrahman b. Ebû Bekr'in kızı Hafsa, halası Hz. Âişe (r.anha)'nın ziyaretine gelmişti. Başındaki örtü ince ve altını göstermekte idi. Hz.Âişe (r.anha), dinî bir öfke ile yeğeninin başından ince örtüyü alıp yırttı ve onun yerine kalın bir örtü verdi. Bir mesele hakkında nas bulunursa o hususta örf ve âdete itibar olunmaz. Hareketlerimizde âdetlere değil, âyetlere tâbi olacağız. Verilecek bir hüküm, geleneklere göre değil, dinî esaslar çerçevesinde değerlendirilerek verilecektir. (Derleme)
1. Önden ve arkadan çıkan kan, meni, irin, idrar ve dışkı. 2. Arkadan çıkan yel. 3. Herhangi uzuvdan akıcı halde çıkan kan ve yaradan irin veya sarı su halinde çıkıp etrafına yayılan şey. 4. Ağız dolusu kusuntu. 5. Az veya çok bayılmak. 6. Namaz kılan bir mükellefin namaz içinde uyanık iken kahkaha ile gülmesi. 7. Çocuk doğurmak. 8. Fahiş mübaşeret, yani erkek ile kadının karınlarını veya tenasül uzuvlarını birbirine kuvvetli bir engel bulunmaksızın şehvetle temas ettirmeleri. 9. Erkeğin tenasül uzvu içerisine tamamen tıkanmış olan pamuğun bilahare dışarıya çıkması veya çıkarılması. 10. Kadının tenasül uzvuna tıkanmış pamuğun veya bezin yaş olarak dışarıya çıkması veya çıkarılması. 11. Yan yatarak veya bağdaş kurarak veya dirseklere dayanarak uyumak. 12. Çıplak hayvan üzerinde yokuşa çıkarken uyumak. 13. Teyemmüm etmiş kimsenin abdeste elverişli bir miktar suya kavuşması. 14. Özür sahipleri için namaz vaktinin çıkması. (Ömer Nasuhi Bilmen, Sualli Cevaplı Dini Bilgiler, s. 159)
Bir kimse çölde veya açık arazide su bulsa, onun necis olduğunu kesin olarak bilmediği müddetçe onunla abdest alabilir ve o su varken teyemmüm etmesi caiz olmaz. Kuyunun içine ağaç yaprakları düşmüş olsa ve bu sebeple suyun üç vasfı -yani tadı, rengi ve kokusu- değişse su, inceliğini muhafaza etmiş olduğu müddetçe onunla abdest almak caizdir. İçine necis bir madde düşmüş olan su ile abdest almak caiz değildir, necasetin az veya çok olması arasında fark yoktur. Ancak suyun, akarsu olması durumunda, vasıflarından biri değişmediği müddetçe su necis olmuş olmaz. Fakat suyun vasıflarından biri değişirse necis olur ve onunla abdest almak caiz olmaz. (Akarsu, velev akışı çok zayıf olsa da saman veya bir yaprağı sürükleyip götürebilen sudur) Büyük havuz, uzunluğu ve genişliği on arşın (5,5 m), derinliği ise bir avuçtan daha fazla olan yani bir kimse eliyle bir avuç su alsa tabanı meydana çıkmayan havuzdur. Böyle bir havuzun hükmü, akarsuyun hükmü ile aynıdır. Oraya necis bir maddenin düşmesi hâlinde bakılır, eğer sidik ve şarap gibi görülemeyen bir necaset ise havuzun her tarafından abdest almak caizdir; fakat eğer hayvan leşi gibi görülebilen bir necaset ise necasetin bulunduğu taraftan abdest alınmaz, diğer taraftan alınır. Necaset sebebiyle böyle bir suyun vasıflarından birinin değişmesi durumunda o havuzdan abdest almak asla caiz değildir. (Eşref Ali et-Tehânevî, Hanefi İlmihali, s.80)
İmam Ebu Yusuf'a (r.aleyh) göre sadece Cuma günü oruç tutmak mekruhtur. Delil olarak şu hadis getirilmiştir: Ebu Hüreyre'den (r.a.) Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Sizden birisi Cuma günü oruç tutmasın ancak bir gün öncesi veya bir gün sonrası ile tutsun." (Ebî Dâvud: 2422) Aynı şekilde Cumartesi günü oruç tutmak da Ebu Yusuf'a göre mekruhtur. Bir hadiste şöyle Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Cumartesi günü farz olanlar dışında hiçbir orucu tutmayın." (Ebu Dâvud: 2423) Nevruz ve Mehrecan günlerinde de oruç tutmak caiz değildir.Zira bu durumda biz, tazim edilmesi yasak olan günlere tazim etmiş oluruz. Bu hüküm Nevruz kutlamanın da dinen caiz olmadığını göstermektedir. Oruç tutmanın yasak olduğu bu günler kendisinin âdeti olan günlere tevafuk etmişse oruç tutmasında bir beis olmaz. Hiç konuşmama şeklinde oruç tutmakta caiz değildir. Savm-i visal denilen iftar ve sahur yapmaksızın art arda oruç tutmak da caiz değildir. En faziletli olan Davud (a.s.)'ın yaptığı gibi bir gün tutup bir gün tutmamaktır. Ücret karşılığı birisinin yanında çalışan kişinin nafile oruç tutması durumunda işini gereği gibi yapamaması halinde işverenin izni olmaksızın oruç tutması caiz olmaz. (Sualli Cevaplı İslam Fıkhı, c. 3, s. 390-392)
"Bizi, dosdoğru olan yoluna ilet." (Fatiha s. 6) sözünden maksad, Allâh (c.c.) rızası için büyük meşakkatleri sırtlanan öncülerin yoludur. Anlatıldığına göre Hz. Nûh (a.s.) her gün bayılıncaya kadar dövülürdü. O buna rağmen, yine her vurulduğunda, "Allâh'ım kavmime hidayet et, çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar" derdi. Bizim Peygamberimiz (s.a.v.) bu cümleyi sadece bir kere söylemiştir. Halbuki Hz. Nuh (a.s.) bir günde aynı cümleyi defalarca söylemiştir. Bu nedenle, Hz. Nûh (a.s.)'ın Peygamberimiz (s.a.v.)'den üstün olduğunu söylemek gerekir?" denilirse, buna bizim cevabımız şu olur: Cenâb-ı Hakk'ın "Bizi, dosdoğru olan yoluna ilet" sözünden maksadı, kendisinden bu üstün ahlâkın istenmesi olup, Hz. Peygamber (s.a.v.)'de Fatiha'yı her gün şu kadar defa okuduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in bu kelimeyi söylemesi, Nûh (a.s.)'ın söylemesinden daha çok olur. Mümin Allâh (c.c.)'u tek bir delille tanıyınca, bütün varlıklarda O (c.c.)'un varlığına, ilmine, kudretine, cömertliğine, rahmetine ve hikmetine delâlet eden nice deliller olduğunu anlar. Buna göre kulun, "Bizi, dosdoğru olan yoluna ilet" sözünün manası: "Ey Râbbimiz! Her şeyde, Senin zâtına, sıfatlarına, kudretine ve ilmine delâlet eden nice deliller bulduk" olur. Bu takdire göre, söz konusu olan sual kendiliğinden bertaraf edilmiş olur. Cenâb-ı Hakk "Muhakkak ki sen, doğru bir yola hidayet ediyorsun, göklerde ve yerde bulunan her şeyin kendisine ait olduğu Allâh'ın yoluna" (Şûra s. 5253) "Bu, benim dosdoğru olan yolumdur, öyleyse ona uyunuz!" (En'âm s. 153) buyurmuştur. "Sırât-ı müstakim" insanın, Allâh (c.c.)'dan başka her şeyden yüz çevirmiş: bütün kalbi, fikri ve zikriyle Allâh (c.c.)'a yönelmiş olmasıdır. (Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu'l-Ğayb, c.1, s.354-355)
Sultan Abdülaziz, 32. Osmanlı padişahı ve II. Mahmud ile Pertevniyal Valide Sultan'ın oğludur. 7-8 Şubat 1830 gecesi doğdu. Kardeşi Sultan Abdülmecid'in ölümünden sonra tahta çıktı. Kardeşi Abdülmecid'in saltanatı süresince oldukça serbest bir hayat yaşadı ve itinalı bir eğitim gördü. Kardeşinin ölümü üzerine 25 Haziran 1861'de tahta çıktı. Sultan Abdülaziz İngiltere ve Fransa'nın davetini kabul ederek 21 Haziran 1867 tarihinde Avrupa seyahatine çıktı. Böylece Osmanlı tarihinde yabancı ülkelere seyahate çıkan yegâne padişah oldu. Karşılaşılan en büyük güçlük malî sıkıntı olduğu için, Abdülaziz hükümetten, önce bu konunun ele alınmasını istedi. Alınan bu tedbirlerle devletin malî durumu düzeldi. Avrupa'dan pek çok yeni model silâh satın aldı. Satın alınan büyük çaplı toplarla Boğazlar ve sınır boylarındaki kaleler tahkim edildi, tophâne modernleştirildi. Abdülaziz denizciliğe de büyük önem verdi. İngiltere ve Fransa ayarında bir donanmaya sahip olabilmek için bütçe gücünün üstünde paralar harcadı. Tersaneler ıslah edildi. Abdülaziz döneminde ulaşım ve haberleşme alanında önemli ilerlemeler kaydedildi. Abdülaziz'in saltanatı süresince millî eğitimde, teknik ve meslekî eğitimde de ileri adımlar atıldı. Midhat ve Hüseyin Avni paşalar Abdülaziz'i hem devlet için hem de kendileri için zararlı gördüklerinden düşmanca bir tavır içinde idiler. Sultan Abdülaziz'in tahtan indirilmesini ve yerine yeğeni V.Murad'ın geçirilmesini sağladılar. Bu darbe sonrası Sultan 4 Haziran 1876 günü odasında bilek damarları kesilmiş bir vaziyette şehit edildi. (Cevdet Küçük, İslam Ansiklopedisi, c.1, s.179-185)
Zorunluluk oluşmadıkça evliliğin korunması ve boşanmaktan kaçınılması gerektiği konusunda pek çok şer'i öğüt ve ilahi uyarı bulunmaktadır. Koca, eşiyle güzel bir şekilde geçinmeli, yani söz ve davranışlarında ona karşı nazik ve cömert olmalıdır. Enes bin Malik (r.a.) anlatıyor: Ben, Hz. Peygamber (s.a.v)'e “Müminlerin iman yönünden en mükemmeli kimdir?” diye sordum. Nebi (s.a.v.): “Ailesine karşı ahlakça en güzel olanlarıdır.” diye cevap verdi. Diğer bir hadiste de “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olanınızdır. Ben de aileme karşı en hayırlı olanınızım.” buyurulmuştur. Bir kadın kocasının meşrû isteklerine itaat eder, insani zaaflarından kaynaklanan hatalarını düzeltmeye çalışırsa, artık böyle bir kadını boşamak, insaf ve dini hassasiyetle bağdaşmaz. Nitekim ayette: “Eğer size itaat ederlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın.” (Nisâ s. 34) buyurulmuştur. Bu ilahi emrin devamında ise şu uyarı yapılmaktadır: “Allah yücedir, büyüktür.” (Nisâ s. 34) Bu ayet, çok önemli ilahi uyarılar içermektedir. Adeta denilmektedir ki: Allah, sonsuz yüceliği ve büyüklüğüyle birlikte, günahkâr kullarının tövbelerini kabul eder, onları bağışlayarak affeder. O halde, hata yapıp itaate dönen eşleriniz için de siz affedici ve hoşgörülü davranmalısınız. Yine şu anlam ortaya çıkmaktadır: Kadınlar her ne kadar güçsüz olup erkeklerin zulmüne karşı kendilerini koruyamazlarsa da Allah sonsuz kudret ve adalet sahibidir. Kadınlara zulmeden erkeklerden intikam almaya muktedirdir. Erkekler, bunu düşünerek kadınlara zulmetmekten ve gereksiz yere boşamaktan sakınmalıdır! “Evlenin, fakat boşanmayın. Çünkü boşanma, Rahman'ın arşını titretir.” anlamındaki hadis-i şerif boşanmanın ne kadar kötü ve kaçınılması gereken bir şey olduğunu ortaya koymaktadır. (Ömer Nasuhi Bilmen, Ailenin Gücü Nüfusun Geleceği, s.82-83)
Sâlih evlat yetiştirmenin ilk adımı anne-babaların kendilerine çeki düzen vermesidir. Bilindiği üzere her çocuk ilk günlerini anne kucağında geçirmektedir. Bu dönem annenin ahlâk ve davranışlarının çocuk üzerinde derin izler bıraktığı bir dönemdir. Büyüklerin dediği gibi, çocuk konuşmuyor ve anlayamıyor olsa da gördüğü her şey bir nakış gibi onun zihnine işlenir. Bu yüzden çocuğun yanında konuşurken dikkat edilmesi gerekir. Hikmet ehli çocuğun anne karnındayken bile annesinin davranışlarından etkilendiğini belirtir ve hamilelik döneminde annenin, temiz ve abdestli olmaya dikkat etmesine, takvayı benimsemesi gerektiğine dikkat çekerler. Anne karnındaki çocuk için böyleyse doğduktan sonraki etkinin daha fazla olduğu açıktır. Anne kucağındaki çocuk konuşamaz, ancak gördüğü her şeyi kavramaya çalışır. Bu nedenle sâlih bir çocuk yetiştirmede anne-babanın rolü çok büyüktür. Bu açıdan özellikle ileride anne olacak olan kız çocuklarının eğitimi büyük önem arz etmektedir. Kısacası, sâlih bir evlat yetiştirmek için ilk adım, anne ve babanın sâlih olmalarıdır. Anne babanın, çocuklarına örnek olabilmek adına gösterdikleri güzel ahlak ve davranışlar, çocukların gelecekteki karakter ve davranışlarının temelini oluşturur. Sâlih bir evlat, sâlih bir ailenin ürünüdür ve bu nedenle anne-babanın kendi ahlâk ve davranışlarını sürekli gözden geçirmeleri gerekmektedir. (Eşref Ali et-Tehanevi, Terbiye-i Evlad (İslam'da Çocuk Terbiyesi), s.64)
Guslün farziyyeti Kur'an-ı Kerim ile sabittir. Cenâb-ı Hâkk şöyle buyuruyor: "Cünüp olursanız iyice temizlenin." (Maide s. 6) Gusülde bedenin tamamını yıkamak farzdır. Efendimiz (s.a.v.)'in hanımı Meymune validemiz şöyle anlatıyor: "Resûlullâh (s.a.v.) ayakları dışında aynen namaz için abdest alır gibi abdest aldı. Ardından avret mahallini ve bedenine isabet eden yıkanacak şeyleri yıkadı. Sonra üzerine su döktü. Daha sonra ayaklarını uzatıp yıkadı." Buna göre gusül alan kişi önce ellerini ve avret mahallini yıkar, varsa bedendeki necaseti giderir sonra ayakları yıkamayı tehir ederek abdest alır. Daha sonra baştan başlayarak her defasında kuru yer kalmayacak şekilde bütün bedeni üç kez yıkar. Son olarak ayaklarını yıkar. Ayaklarını anlattığımız şekilde tehir etmesi gusledilen yerde ayaklara değecek şekilde müstâmel suyun birikmesinden ötürüdür. Eğer böyle bir durum söz konusu değilse tehir etmesi gerekli değildir. Suyu normal kullanmak yani ne çok israf etmek ne de çok az kullanmak, ilk yıkamada bütün azâları ovalamak, kimsenin görmeyeceği bir yerde gusletmek ve sonunda bir mendil (havlu) ile kurulanmak müstehâbtır. Yıkanmasında meşakkât olan yerler istisna edilmiştir. Dişler arasında ve diş kovuklarındaki kalıntıların çıkarılmasında meşakkât olduğundan en sahih görüş guslün sıhhâtine mani olmamalarıdır. Burunda sıvı haldeki sümüğün gusle mani olmayacağı, kuru olanın ise mani olacağı söylenmiştir. Aynı şekilde tırnaklar arasındaki macun ve benzeri yapışkan maddeler de gusle manidir. Toz ve topraklar ise gusle mani değillerdir. Abdest uzuvlarına yapışmış olan hamur, mum, çapak gibi şeyler gusle manidir. Pire veya sinek pisliği ise mani değildir. Su, saç diplerine ulaşırsa kadınların örgülü saçlarını açmalarına gerek yoktur. (Suâlli-Cevâplı İslâm Fıkhı, c.1, s.231-233)
Guslün farziyyeti Kur'an-ı Kerim ile sabittir. Cenâb-ı Hâkk şöyle buyuruyor: "Cünüp olursanız iyice temizlenin." (Maide s. 6) Gusülde bedenin tamamını yıkamak farzdır. Efendimiz (s.a.v.)'in hanımı Meymune validemiz şöyle anlatıyor: "Resûlullâh (s.a.v.) ayakları dışında aynen namaz için abdest alır gibi abdest aldı. Ardından avret mahallini ve bedenine isabet eden yıkanacak şeyleri yıkadı. Sonra üzerine su döktü. Daha sonra ayaklarını uzatıp yıkadı." Buna göre gusül alan kişi önce ellerini ve avret mahallini yıkar, varsa bedendeki necaseti giderir sonra ayakları yıkamayı tehir ederek abdest alır. Daha sonra baştan başlayarak her defasında kuru yer kalmayacak şekilde bütün bedeni üç kez yıkar. Son olarak ayaklarını yıkar. Ayaklarını anlattığımız şekilde tehir etmesi gusledilen yerde ayaklara değecek şekilde müstâmel suyun birikmesinden ötürüdür. Eğer böyle bir durum söz konusu değilse tehir etmesi gerekli değildir. Suyu normal kullanmak yani ne çok israf etmek ne de çok az kullanmak, ilk yıkamada bütün azâları ovalamak, kimsenin görmeyeceği bir yerde gusletmek ve sonunda bir mendil (havlu) ile kurulanmak müstehâbtır. Yıkanmasında meşakkât olan yerler istisna edilmiştir. Dişler arasında ve diş kovuklarındaki kalıntıların çıkarılmasında meşakkât olduğundan en sahih görüş guslün sıhhâtine mani olmamalarıdır. Burunda sıvı haldeki sümüğün gusle mani olmayacağı, kuru olanın ise mani olacağı söylenmiştir. Aynı şekilde tırnaklar arasındaki macun ve benzeri yapışkan maddeler de gusle manidir. Toz ve topraklar ise gusle mani değillerdir. Abdest uzuvlarına yapışmış olan hamur, mum, çapak gibi şeyler gusle manidir. Pire veya sinek pisliği ise mani değildir. Su, saç diplerine ulaşırsa kadınların örgülü saçlarını açmalarına gerek yoktur. (Suâlli-Cevâplı İslâm Fıkhı, c.1, s.231-233)