13th-century Persian poet
POPULARITY
Categories
Sa'd b. Ebi Vakkas (r.a), Resûlullah (s.a.v) Efendimiz'e, Allahu Teala'nın kendisini duası kabul edilen bir kimse yapması için dua etmesini istirham edince, Resûlullah (s.a.v) Efendimiz: “Ey Sa'd yemeğini helâlden ye; duan kabul olsun” buyurdu. Âlimler derler ki: “Yenen yemeğin haram olması yüzünden, dua, ilahî huzura çıkmadan gökte perdelenir, kalır.” Denilmiştir ki: “Kulun yediği temiz ve ameli Allah (c.c.) rızasına uygun olana kadar Allah (c.c.), kulun duasını kabul etmez.” Bu söz, şu ayetin tefsiri içinde geçmektedir: “Hayır! Bilakis onların yaptıkları (kötülükler) kalplerini iyice kapamıştır. (Mutaffifin, 14) Kalbin zulmetle kapanmasının, haram kazanç ve yiyeceklerden ileri geldiği söylenmiştir. Seleften önceki salihlerden bir grup demiştir ki: “Cihad on bölümdür; dokuzu helal kazanmanın içindedir.” “Kim helâl dünya malını, insanlara karşı övünmek ve kenarda yığarak böbürlenmek için elde etmeye çalışırsa, Yüce Allah'ın gazabına uğramış olarak O'nun huzuruna çıkar.” (Beyhaki) Ebu Hureyre (r.a) yoluyla gelen bir hadiste şöyle buyrulmuştur. “Mide, bedenin havuzudur; damarlar ise oraya bağlı kanallardır. Mide sağlam ve sıhhatli olunca, damarlar vücuda bu sıhhati taşır, beden de sıhhatlı olur. Mide, bozuk olunca, damarlar bu bozukluğu bütün vücuda taşır; bütün beden rahatsız olur.” (Müslim) Yemeğin dindeki yeri, binanın temeli hükmündedir. Bir binanın temeli sağlam ve kuvvetli olunca, üzerine kurulacak bina da düzgün ve yüksek olur; temel zayıf ve bozuk olunca, bina eğilir ve yıkılır. Her şeyi en güzel şekilde yaratan Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Binâsını Allah (c.c.) korkusu ve rızası üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır; yoksa yapısını yıkılacak bir çukurun kenarına kurup onunla birlikte kendisi de çöküp cehennem ateşine gidecek kimse mi daha hayırlıdır?” (Tevbe S. 109) (Ebu Tâlib-i Mekki, Kût'ul-Kulub s. 609)
Abdest alan abdestini Allâh'a tazimle alsın. Ve bilsin ki; bu abdestle Râbbini ziyaret etmektedir.Sonra, bütün günâhlarına da tövbe etsin. Çünkü Allâhü Teâlâ su ile yıkanmayı, günâhlardan temizlenme belirtisi saydı. Yine, abdest alan, Allâh'ın adı ile başlamalıdır. Ağzına ve burnuna su verdiği zaman, yalandan ve gıybetten yıkamalı. Su ile nasıl yıkıyorsa, öyle yıkamalı. Yüzünü yıkadığı zaman, harama bakmaktan yana yıkamalı. Diğer uzuvlarını da, aynı niyetle yıkamalı. Abdestini bitirdikten sonra, Allâh'a yalvarıp O'nu teşbih etmelidir. Bir mü'min kul, abdestini bitirdikten sonra: "Allâh'ım, subhansın.Hamd sana mahsustur.Şehadet ederim ki, Sen'den başka ilâh yoktur.Günâhlarımın bağışlanmasını dilerim.Sana tevbe ederim." diye duâ ederse, bu duâsı, teşbihi veya abdesti alınır, mühürle mühürlenip; Arş'ın altına konur. Kıyamet Günü kendisine verilinceye kadar açılmaz. Ukbe b. Amr, Ömer b. Hattab (r.a.)'ın şöyle dediğini anlatır: "Herhangi biriniz, abdest aldıktan sonra: "Şehadet ederim ki, Allâh'tan başka ilâh yoktur; birdir, ortağı yoktur.Muhammed O'nun kulu ve Resulüdür" derse, cennetin sekiz kapısı açılır, Hangisinden dilerse, ondan girer". Ebû Derda (r.a.) yolu ile gelen bir rivayette, Resûlullâh (s.a.v.)'ın şöyle buyurduğunu anlattı: "Beş şey var ki, bir kimse imânlı olarak berâberinde getirirse, cennete girer. Şöyle ki: Bir kimse, abdesti, rükûu, secdesi ile vakitlerinde beş vakit namazı kılarsa; bir kimse, gönül hoşluğu ile malından zekâtını verirse, bunları da hâlis olarak îfâ ederse, Allâh'ın affına nail olur." (Ebu'l-Leys es-Semerkandi , Tenbihü'l- Gafilin s.307-308)
Dünyevî bir zaruret olmaksızın konuşulması caiz olmayan herhangi bir sözü dinlemek kulak âfetlerindendir. Helak olma korkusu, hakkını almak ve hayatını kazanmak gibi dünyevî zaruretler olduğunda konuşulması caiz olmayan şeyleri dinlemekte bir beis yoktur. Veyahut bir vecibeyi yerine getirmek veya bir cenazeyi teşyi' etmek gibi bir sünneti îfâ ederken yanında sesli ağlayan bir kadın bulunursa, burada dinî bir zaruret olduğu için dinlemek caiz görülmüştür. Tatarhâniyye'de deniliyor ki: "Tegannî (şarkı ve türkü söylemek) ve bunu dinlemek haramdır. Âlimler bu hususta aynı görüşe sahip olup hürmetinde bir hayli ileri gitmişlerdir." Kâdîhan, Peygamber (s.a.v)'den yaptığı rivayete dayanarak diyor ki: "Çalgı âletlerini dinlemek günâhtır, o gibi yerlerde oturmak dînin yasak ettiği şeyleri işlemektir, onlardan zevk almak küfürdür", ama bu zahirî mânasına göre değil, tehdit yollu söylenilmiştir. Ansızın çalgı ve benzeri şeyleri dinleyene bir günâh yoktur. Ama dinlememek için bütün gayretini sarfetmelidir. Nitekim Resûlullâh (s.a.v)'in dinlememek için parmaklarını kulağına tıkadığı rivayet yoluyla anlaşılmıştır. Zarurî bir hâl yokken çalgı âletlerini dinlemek de kulak âfetlerinden biridir. Ancak ticaret, savaş ve hac gibi hallerde kaçınılması mümkün olmadığında dinlemekte bir beis yoktur. Şarkı, türkü gibi nahoş bir hava bulunan davete icabet etmek böyle değildir. Zira onda zarurî bir hâl yoktur. Davet sahibi günâh irtikâb ettiği için icabete müstahik olmamıştır. Bu bakımdan böyle bir davete gitmek sünnet olmak şöyle dursun haramdır. Dinleyen, söyleyene günâhta ortak olur. (Birgivi, Tarikatü'l-Muhammediyye,s.422-423)
Âlimler, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in vârisleridir. Âlimlerin vâris olmasından, beyân konusunda vâris olduğu kimsenin yerini almaları lâzım gelir. Peygamber (s.a.v.)'e beyân farz olduğuna göre, aynı şekilde vârise de farz olacaktır. Tebliğin esası, şer'î hükümlerin açıklanmasıdır. Tebliğden sonra, âlimler tarafından yapılan tebliğ de, ilk tebliğ gibidir. Âlimlere nisbetle bu konuda gelen deliller çoktur. Allâhü Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Gerçekten, Allâh'ın indirdiği Kitap'tan bir şeyi gizlemede bulunup, onu az bir değere değişenler var ya, onların karınlarına tıkındıkları ancak ateştir." (Bakara s. 174) "Hâkkı bâtıla karıştırmayın ve bile bile hakkı gizlemeyin." (Bakara s. 42) "Allâh tarafından kendisine bildirilen gerçeği gizleyenden daha zâlim kim olabilir." (Bakara s. 140) Hadis-i şeriflerde de şöyle buyurulur: "Dikkat edin! Burada bulunanlarınız, bulunmayanlara tebliğ etsin." (Buhârî) "Hased (gıpta) ancak iki kişi hakkında caizdir: Birincisi, Allâh (c.c.)'un kendisine mal verdiği ve o malı hak yolunda harcamaya muvaffak kıldığı kimsedir, ikincisi de, Allâh (c.c.)'un kendisine hikmet (ilim) verdiği kimsedir; onunla âmel eder ve onu öğretir." (Buhârî) "Kıyâmet alâmetlerinden biri de, ilmin kaldırılmış olması ve cehaletin ortaya çıkmasıdır." (Buhârî) Yani eğer âlimlerin mevcut olması sebebiyle ilim mevcut olsaydı, kendilerine düşen görev gereği olmak üzere o ilmi izhâr ederler ve böylece cehâlet ortaya çıkmazdı. Bu da, âlimlerin görevinin ilmi yaymak olduğunu gösterir. Bu konuda vârid olan hadisler pek çoktur. Beyân görevinin âlimler üzerine vacip olduğunda herhangi bir görüş ayrılığı yoktur. Beyân ise, gelen nasslara ve yönelen yükümlülüklere ait ilk açıklamaları kapsar. (Şatıbi, el-Muvâfakat; İslâmi İlimler Metodolojisi, c.3, s.290-291)
Nebiyy-i Ekrem (s.a.v.): "Ramazan ayının ilk on günü râhmet, ikinci on günü mağfiret, son on günü de cehennem ateşinden âzâd olmaktır" buyuruyor. Bu yüzden Ramazanın ilk on gününde: "Yâ Erhâme'r- râhimîn" duâsına, ikinci on gününde: "Yâ Ğaffârü'z- zünûb", son on gününde ise: "Yâ Atîka'r- rikâb" duâlarına devam edilmesinde çok faydalar vardır. Bu duâlar için belli bir sayı yoktur; ancak her gün yüzer defa okunursa Allâh (c.c.)'nun izniyle istifade edilir. Ramazan ayının 23. gecesi akşam veya yatsıdan sonra Rum ve Ankebut sureleri okunmalıdır. Ayrıca Ramazan ayının herhangi bir günü 363 adet İhlâs-ı Şerîf ve herhangi bir gecesi Fetih suresi okunmalıdır. Ramazan ayında imkânı olanlar umre yapmalıdır. Nebiyy-i Ekrem (s.a.v.) Ramazan umresi için; "Ramazanda umre yapan benimle haccetmiş gibidir" buyuruyor. Bu yüzden imkânı olanların Ramazan umrelerini kaçırmaması gerekir. Ramazan-ı Şerîf'in bitiminde de Allâh Resûlü (s.a.v.), "Şevval ayında altı gün orucu tutulursa bütün sene oruçlu geçirilmiş gibi olur" (Müslim) buyuruyor. Allâh (c.c.) sevaplar için bire on vereceğini beyân ediyor. Bilindiği gibi hicri seneler 354 gündür. Ramazan ayı bazen yirmi dokuz gün bazen otuz gündür. Yirmi dokuz gün olduğu senelerde altı gün de şevval orucu tutulursa Allâh (c.c.) bire on verdiği için dört gün eksiği ile tüm sene oruçlu geçirilmiş gibi oluyor. O dört günlük eksik de bir sonraki sene Ramazan ayı otuz gün olacağı için oradan gelen altı gün fazlalık ile telâfi edilmiş oluyor. İkisi birbirini böyle tamamlamış oluyor. Bu yüzden Ramazân bittikten sonra da Şevval orucuna devam etmekte çok büyük faydalar vardır. (Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler-1, s.105-107)
(Ramazân Ayı'nın başında veyâ ortasında veyâ sonunda üç kere okunacak duâ.) “Bismi'llâhi'r-rahmâni'r-rahîm Allâhü Râbbün ahadün samedün ferdün li'l-‘âlemîne, nebîyyinâ Muhammedin erselehu mübeşşiran. Li'l-kâfirîne münzirûne münzîran mine'n-nâri ve münziran nebîyyinâ Muhammedün ahadün, hâmidün ve kâsimun ve şâhidün li'l-mü'minîne ve kâimun nebîyyinâ Muhammedün vehüve nebîyyü'l- Mustafâ salla'llâhu Te‘âlâ ‘aleyhi ve sellem. Ve'l-imâmu'l-murtezâ, ve'rresûlü'l- müctebâ, nebîyyinâ Muhammedün hüve'r-resûlü'lmurselü, sâhibu'l-kitâbi, münziru ve'l-kitâbu'l-mecdü, nebîyyinâ Muhammedün sâhibu'llivâ'i ve'l-minberi ve'l-burâki'l- ezheri ve'r-rızâ'i ve'l-kevseri nebîyyinâ Muhammedün ve zeynü'l-cinâni Ahmedün, ‘abdun mutî‘un, ‘âdilün, ‘abdun, cevâdün, nâfi‘un, li'lmüşrikîne kâilün, nebîyyinâ Muhammedün ve şefî‘unâ Muhammedün ve resûlünâ Muhammedün fahrun lenâ Muhammedün hayrun li'l-'âlemîne şefî‘un li'l-müznibîne ve'l-mücrimîne, nebîyyinâ Muhammedün ihtârahu ve erselehu fî hâlkıhî şerrafehu, yuhibbuhu nebîyyinâ Muhammedün salla'llâhu ‘alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecma‘îne bi-rahmetike yâ erhame'r- râhimîn.” Meâli: Rahmân ve Rahîm olan Allâh'ın adıyla. “Allâh (c.c.) tek olan ve Rabb olandır, herkes O'na muhtaçtır, O hiç kimseye muhtaç değildir. Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizi âlemlere müjdeleyici olarak gönderendir. Kâfirleri ateşle korkutucudur. Münzir olan Efendimiz (s.a.v.) tektir. Övülen ve mü'minlere şâhid olandır. Efendimiz (s.a.v.) seçilmiş nebî, râzı olunan önder ve seçkin elçidir. O (s.a.v.) gönderilmiş elçidir. Kitap sâhibi korkutucu nebîdir. Efendimiz (s.a.v.) sancak, minber, burak, rızâ makamı ve kevser sâhibidir. Gönüllerin süsü Ahmed s.a.v.)'dir. İtaatkar, adâletli, cömert bir kuldur. Dünyâda müşriklere faydalı, âhirette bize şefââtçi olandır. Hz. Muhammed (s.a.v.) bizim iftiharımızdır. Âlemlerin en hayırlısı, günahkarların şefââtçisidir. Hz. Muhammed (s.a.v.), Cenâb-ı Hakk'ın seçip gönderdiği, mahlûkâtın içinde şerefli kıldığı Efendimizdir. Ey merhametlilerin en merhametlisi Allâh'ım! Rahmetinle Efendimize, âline ve ashâbına salât ve selâm olsun.” (Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.66-68)
Hz. Selmân (r.a.) diyor ki; Resûlullâh (s.a.v.) Şa'bân ayının son günü bize hitâb ederek şöyle buyurdular: “Ey insanlar üzerinize büyük ve bereketli bir ay gelmektedir. Onda bir gece (Kadir Gecesi) vardır ki bin aydan daha hayırlıdır. Allâhü Te'âlâ, o ayın orucunu farz kılmış ve gece ibâdetini (Terâvih Namâzı'nı) çok değerli bir nâfile kılmıştır. Kim bu ayda bir iyilik (nâfile) ile Allâh (c.c.)'a yaklaşırsa Ramazân dışında bir farzı yerine getiren gibidir. Kim de bu ayda bir farzı yerine getirirse bu ayın dışında yetmiş farzı yerine getiren gibidir. Bu ay sabır ayıdır. Sabrın karşılığı da cennettir. Bu ay insanların acılarına ortak olma ayıdır. Bu ay Mü'minin rızkının arttırıldığı aydır. Kim bu ayda bir oruçluyu iftâr ettirirse bu onun bütün günâhlarının bağışlanmasına ve cehennem ateşinden kurtulmasına sebeb olur. Oruç tutanın sevabından bir şey eksiltilmeden aynı sevab ona da verilir.” (Müslim, Buhari) (Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Amellerin Fazîletleri, 564.s.) Ramazân-ı Şerîf'te okunacak duâlar: İlk on (10) gün: “Yâ erhame'r- râhimîn” İkinci on (10) gün: “Yâ ğaffârü'z- zünûb” Son on (10) gün: “Yâ atîka'r- rikâb” 1. Îkâz: Bu duâlar günde en az yüz (100) defa okunmalıdır. 2. Îkâz: Ramazân-ı Şerîf'in herhangi bir gecesi Fetih Sûresi okunursa, o sene içindeki kötülük, belâ ve musîbetlerden bi-izni'llâhi Te‘âlâ muhâfaza olunur. 3. Îkâz: Ramazân-ı Şerîf'in yirmi üçüncü (23.) gecesi Sûre-i Ankebût ve Sûre-i Rûm okunur. 4. Îkâz: Ramazân-ı Şerîf'in herhangi bir gününde 363 (üç yüz altmış üç) İhlâs-ı Şerîf okunur. (Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s. 55-56)
Asıl yaratılışta olan güzel vasıflara bakıldığı zaman Peygamber (s.a.v.)'in bilittifak bütün bu güzellikleri kendinde cem etmiş bir halde olduğu görülür. Peygamber (s.a.v.)'in güzelliklerini anlatan hadîsler bitmeyecek kadar çok ve meşhurdur. Bunlardan bazıları şunlardır; Bera bin Âzib (r.a.)'dan: "Al elbise içinde Resûlullâh (s.a.v.)'in zülfü kadar güzel bir zülfü (hayatımda) görmedim." Ebu Hüreyre (r.a.)'dan: "Resûlullâh (s.a.v.)'den daha güzel hiçbir şey görmedim, sanki güneş olanca parlaklığı ile yüzünde parlıyordu. Güldüğü zaman, dişleri duvarlara aydınlık saçardı.", Cabir bin Semûre (r.a.)'dan: "Bir adam: "Resûlullâh (s.a.v.)'ın yüzü kılıç gibi parlaktır." dediğinde şu cevabı vermiştir: "Hayır; bilâkis güneş ve ay gibidir! Değirmi bir yüze sahipti.", Ümmi Ma'bed (Âtike binti Halid) (r.a.)'dan: "Uzaktan (göründüğünde) insanların en güzeli, yakından (göründüğünde) insanların en tatlısı idi.", Enes (r.a.)'dan: "Resûlullâh (s.a.v.)'in güzel kokusundan daha güzel, ne misk ve ne de anber koklamadım.", Cabir b. Semûre (r.a.)'dan: "Resûlullâh (s.a.v.) yüzüme mübarek elini sürdüğünde" dedi ki: "Elinde sanki Allar'in çantasından taze çıkarmış gibi güzel bir koku ve serinlik buldum." dedikleri rivayet edilmiştir. İbn Ebi Hale (Hind b. Ebi Hale) (r.a.)'dan nakledilen hadiste şöyle anlatılmıştır: "Yüzü, ayın on dördü gibi parıldardı." Hz. Ali (r.a.) onu son vasfında şöyle demiştir: "Onu aniden gören mehabetine kapılırdı. Onunla sohbet edip tanıyan onu hemen severdi." Bu hususlarda Allâh (c.c.) ona öyle özellikler ihsan etmiştir ki (dünya kurulduğundan bu yana) ondan başka hiç kimsede bunlar bulunmamıştır. Sonra bunları, nezafet-i şer'iye ve on güzel fıtrî hasletle tamamlamıştır. (Kadı İyaz, Şifâ-i Şerîf, s.65-68)
Medine görülünce çokça salat-ü selam getirilir. Ziyaretin yararlı olması ve dünya-ahiret saadeti getirmesi için de duâ edilir. Bu çerçevede yapılabilecek duâlardan biri şöyledir: "Allâh'ım! Bana rahmet kapılarını aç. Veli kullarına ve sana tam anlamıyla bağlananlara lütfettiğini bana da lütfet. Beni bağışla ve bana merhamet buyur. Ey kendisinden istekte bulunulanların en iyisi!" Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'i selamlayıp eş-dostun göndermiş olduğu selamları ilettikten sonra, bir metre kadar ilerleyip önce Hz. Ebu Bekir, ardından da Hz. Ömer'in kabirleri başında durulur ve onlara da şöyle selam verilir: "Ey Ebu Bekir es-Sıddık, selam üzerine olsun! Ey Peygamberin Halifesi, selam üzerine olsun! Ey Peygamberin mağaradaki arkadaşı, seferlerdeki yoldaşı ve sırdaşı! Allâh'ın selamı üzerine olsun. Allâh seni en güzel şekilde mükâfatlandırsın. Allâh'ın selamı rahmeti ve bereketi üzerine olsun. Allâh'ım! Ondan razı ol. Derecesini yükselt. Makamını mübarek kıl. Mükâfatını bol eyle." "Ey Müminlerin emiri Ömer el-Faruk! Selam sana. Ey İslam'ı güçlendiren! Selam sana! Ey putları kıran! Selam sana! Allâh seni en güzel şekilde mükâfatlandırsın. Allâh'ın selamı rahmeti ve bereketi üzerine olsun. Allâh'ım! Ondan razı ol. Derecesini yükselt. Makamını mübarek kıl. Mükâfatını bol eyle." Sonra uygun bir yere çekilip kıbleye yönelerek kendisi, anne babası, kardeşleri, yakınları, arkadaşları, dostları, kendisine iyiliği dokunmuş olanlar ve diğer Müslümanlar için duâ edilir. Kişi Mescid-i Nebevî'de bulunduğu vakitleri büyük bir ganimet bilmeli ve bolca hamd etmeli, tekbir, tehlil ve tesbih okumalı, duâ etmeli, salat-ü selam getirmelidir. (Sualli Cevaplı İslam Fıkhı, c. 4, s. 444-447)
Gönüller sultânı Hazret-i Sâmî (k.s.), kalbin Kur'ân-ı Kerîm'de beş sınıf olarak beyân edildiğini anlatırlardı. Ezcümle: 1. Ölü kalb, 2. Hastalıklı kalb, 3. Gâfil kalb, 4. Zâkir kalb, 5. Ma‘nen diri (hayy) kalb. Kalbimizi her türlü hastalık ve tehlikelerden koruyacak birinci şartın zikru'llâha devâm olduğunu her defasında tekrâr tekrâr beyân buyururlardı. Bunun da, az yiyip oruç tutarak ve şartlarına riâyetle yapılırsa netice hâsıl olacağını bildirirlerdi. Çünkü kul, hadîs-i şerîfte beyân buyurulduğu üzere: “Kişi kalben zikre muvaffâk olursa şeytân me'yûs olarak geri çekilir; zikirden gâfil olursa kalbe yeniden girer.” “Allâh Azîmüşşân'ı kalben zikreden ile zikretmeyenin farkı, cesed dirisi ile ölüsünün farkı gibidir.” buyururlardı. Bu yüzden insanlar, kendilerini Allâh (c.c.)'yü ve O'nun zikrini hatırlatanlarla berâber olmağa çağrılıyordu. Tevbe sûresinde Cenâb-ı Hâkk: “Ey îmân edenler, Allâh'tan korkun da sâlih ve sâdıklarla beraber olun.” diye emrediyor. Sâlihlerden bu dünyâda istifâde olacağı gibi kabirde ve mahşerde de istifâde olunacağını tefsîr ve hadîslerden misâllerle anlatırdı, Hazret-i Sâmî (k.s.). Bu husûsta kendilerine âid şu menkîbeyi anlatırlardı: “Çocukluğumda kız kardeşim yürüyemiyordu. Yakınlarımız Pozantı'ya yakın bir köyde Kaplanca Dede adlı bir zât var; kızı ona götürün; inşâallâh onun vesîlesi ile Allâh (c.c.) şifâ verir dediler. Ben, annem ve kız kardeşim o zâtın türbesine gittik. Geceyi orada geçirdik. Gece bir ara kız kardeşim bağırarak uyandı. Annem: “Kızım ne var, ne oldu, niye bağırdın?” dedi. Kız kardeşim: “Anne şu kabirdeki dede kalktı, geldi benim kalçamın üzerine oturdu” dedi. Bu hâlden sonra yürüyemeyen kız kardeşim Allâh (c.c.)'ün izni ile ayağa kalktı yürüdü. Ömrü boyunca da bir daha ayağı ağrımadı.” İşte sâlihlerden biiznillâh “kabirdeki istifâde.” Not:Yazının devamı 22-27 Ekim tarihlerindedir.
Bütün hayatı manevî kerâmet (yani istikamet) olan Efendimiz Hazretleri, kendilerinden sâdır olan kerâmetleri böylece saklamamızı bize öğretmiş oluyorlardı. Böylece kerâmetin matlûb olmadığını, zuhûrunun o kişilere Allâh (c.c.)'ün rahmeti olduğunu anlatmış oluyorlardı. Buna da hâmdetmek lâzımdı ve hemen takılmadan istikâmet üzere Hâkk yola devâmı öğretiyorlardı. Böylece inkılâb kâbiliyetini hâiz olan kalbimiz hakîkî ve tek matlûb olan Allâh (c.c.) ile olacaktı. Ağyârdan ictinâb gerekliydi. İşte kalbin hâllerini anlatırlarken verdikleri bir misâl: “Bukâlemun denilen, Türkçe adı “bahtabakan” kertiş cinsinden kuyruğu ile dala sarılan bir hayvan vardır. Çocukluğumuzda, bu boz renkli hayvanı tutar, erkeklerin o zaman kullandığı kırmızı renkli, püsküllü, kalıba konan feslerini onun üzerine koyardık. Kısa bir süre sonra fesi kaldırdığımızda, bukalemunun kıpkırmızı olduğunu görürdük. Biraz açıkta kalınca eski boz rengine avdet ederdi. Yine kadınların başını örttüğü siyah renkli yağlığı (başörtüsünü) alır bukalemunun üzerine örterdik. Bir müddet beklettikten sonra başörtüsünü açtığımızda hayvanın renginin siyahlaştığını müşâhade ederdik. Biraz sonra asıl rengine avdet ederdi. İşte bir hayvanda bu derece bulunduğu yere intibâk kâbiliyyeti olursa; ya kalbimizi nasıl muhâfaza etmemiz gerekir; teemmül edelim” buyururlardı. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Cenâb-ı Hâkk, sizin kalıbınıza değil; kalblerinize nazar atfeder.” Kalb nazargâh-ı İlâhî'dir; ona göre dikkat etmeliyiz. Yine buyuruyorlar: “Gençliğimde dergâhta hâl ehli, ehl-i keşiften Âdil Beğ bana: “Sâmî evlâdım, münâsebette bulunduğun kişilere çok dikkat et, sakın kasvetli kimselerle karşı karşıya oturma. Bir defa Ayasofya câmiinde mevlid dinliyordum; bir de baktım letâiflerim durmuş. Karşımda diz dize oturduğum adamın kalbi hasta imiş (ya‘ni katı). Letâiflerimi üç günde zor çalıştırdım.” dedi. Câmiide mevlid dinleyenin kalbinden bu in‘ikâs olursa ona göre dikkat edelim.”
Bu sünnete uygun hayat günümüz insanlarının ancak örneklerini kitâblarda görebildiği bir şekilde tam 96 yıl devâm etmiştir. Doğumlarından dâr-ı bekâya intikâllerine kadar gecesiyle, gündüzüyle, harekâtı ve sekenâtı ile günün 24 saatinde sünnet-i seniyyeye; Hazret-i Abdullâh ibn-i Ömer radıyallâhu anhümânın dediği gibi ve Pîr Efendimiz Hazretlerinin de mısralaştırdığı şekilde: “Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerinin eşiğinde aklı kurbân ederek” katıksız, tam teslîmiyetli bir sünnet tatbîkâtıdır bu mübârek hayat! İşte kerâmeti maddî ve ma‘nevî olarak ikiye ayıran Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin: “Esâs kerâmet ma‘nevî kerâmettir; o da yirmi dört sâatin tamâmını Resûl-i Ekrem sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz Hazretlerinin sünnetine uygun olarak geçirmektir. Bizce makbûl olan da budur.” dediği ma‘nevî kerâmetler manzûmesidir Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendimizin asırlık ömürleri. Muhyiddîn-i Arabî hazretleri: “Ehlullâh kendilerinden kerâmet zuhûr etmesini kadınların hayız ve nifas hâli gibi görürler.” buyuruyor. Bütün hayatlarında buna son derece dikkat eden Efendimiz (k.s.) Hazretleri bir sohbetlerinde (1970'li yılların ikinci yarısında Erenköy'de bir evde) AbdülkâdirGeylânî hazretlerinin kendisini yardıma çağıran Adana'nın Misis nâhiyesinin Abdoğlu köyünden bir Ermeni çocuğunun hayvanına, düşen çuvalları biiznillâh yüklemesine âid kıssayı anlatırken, son derece sâf ihvânlardan Merhûm Dr. Bahâ Bey, ayağa kalkarak: “Vallâhi bu Zât, asrın Abdülkâdir-i Geylânî'sidir, ne zaman sıkışıp yetiş yâ Hazret-i Sâmî desem bu Zât'ın himmetiyle biiznillâh her müşkülüm hallolur.” diye bağırınca, Sâmî (k.s.) Efendimiz Hazretleri mu‘tâdlarını bozarak yeni başlamış olan sohbeti “el-Fâtiha” diyerek bitirip, fakîre dönerek: “Arabayı hazırlayın” buyurdular ve sohbeti yarıda bırakıp, ev sâhibinin yapacağı ikrâmı da: “İkrâmınızı kabûl ettik, Allâh (c.c.) râzı olsun” diyerek yemeden oradan ayrıldılar. İşte kendilerine karşı sırrı fahş edip kerâmetlerini açığa vurana verdikleri kendi üslûblarınca en ağır ders.
Doğumundan i‘tibâren bütün hayatı boyunca bu müjdenin şanlı izlerini taşıyan bu zâta, “Âlî makâm sâhibi” ma‘nâsına gelen Sâmî ismi konur. Her hâlleri büyük, yüksek makâm sâhibi oluşlarının dışarıya tezâhürüdür. Hâkk idâresinin kaldırılıp, halk idâresinin müslümânlara da sevdirilmeğe çalışıldığı şu cehâlet asrında; ekseriyetin İslâm dışı davranışlarına; “Bugünkü şartlarda ancak bu kadar olur.” diyerek kılıf bulup, İslâm'ın bazı şartlarda tam olarak yaşanamayacağı iddiâsını hâlleri ile çürütüp, asra yakın ömürlerinin, doğumundan i‘tibâren tamâmını, sünnete harfiyyen riâyet ederek geçirip, İslâm, fitnenin zirveye çıktığı devirlerde bile sünnete tam olarak ittibâ edilerek yaşanabilir ve kıyâmete kadar da yaşanacaktır diye hayatı ile bunu isbât etmiş bir âlî kadîrdir Hazret-i Sâmî (k.s.). Allâh (c.c.) dostlarının büyüklerinden bir zâtın ifâdesi ile “Asırların nâdir yetiştirdiği bir büyük velîdir” Hazret-i Sâmî (k.s.). 1950'li yılların başlarında İstanbul'a intikâllerinden sonra kendilerine Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimiz tarafından “MAHMÛD” ismi verilmiş ve kendileri icâzetli halîfeleri Adanalı Hacı Hasan Efendiye: “Fakire bundan sonra Mahmûd Sâmî denilmesini ihvâna bildiriniz; bize böyle emrolundu.” diye emir gereği büyük tebşîrâtı bildirirler. Çocuk yaşlarında muhterem anneleri kendilerini akrânlarıyla oynamak üzere dışarı gönderdiklerinde Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendimiz ellerini dizlerinin üzerine koyup “tahiyyât” oturuşundaki gibi oturup, uzaklara gözlerini diker, devâmlı olarak düşünür, tefekkür ederler. Çünkü Allâh (c.c.)'ün Resûlü (s.a.v.) Efendimiz, Mi‘râc'da tahiyyâtta gibi oturmuşlardı. Bu sünneti ömürleri boyunca hep böyle sürdürdüler. Hiçbir zaman kendilerini bunun dışındaki bir şekilde otururken gören olmamıştır. “Neden arkadaşları ile oynamayıp oturduğu” sorulduğunda: “Biz oyun için yaratılmadık.” buyurmuşlardır. İşte hadîs-i şerîfi telmîh; işte sünnete ittibâ.
Hazret-i Sâmi (k.s.)'un hayatını manevi görevlisi ve ihvâna kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk'ün kaleminden yayınlıyoruz: 1892 Yılında Adana'nın Tepebağ mahallesinde dünyâya teşrîf eden Hazret-i Sâmî (k.s.)'un babaları Müctebâ Efendi, anneleri Ümmügülsüm Hanımefendilerdir. Dedelerinin ismi Abdurrahmân, büyük dedeleri İshâk ve Hüseyin Efendilerdir. Büyük Türk beyliklerinden Ramazânoğlu beyliğinin en son beylerinden olan Abdülhâdî Efendinin (ki Sâmî Efendi Hazretlerinin büyük dedelerindendir) tesbîtine göre Ramazânoğlu beyliği aslen Türklerin Oğuz boyunun Üçoklar kabîlesindendir. Bu kabîlenin de şecereleri büyük Türk Hâkânı Nureddîn Zengî (Şehîd) vasıtası ile Seyfullâh Hz. Hâlid bin Velîd (r.a.)'e dayanır. Efendi Hazretleri kendi ifâdeleriyle doğumlarını şöyle nakletmektedirler: “Benim doğumum (1308) târihindedir: Adana'da Vakıfsarayı'ndadır. Doğumumdan evvel kapıya bir zât gelmiş: “Bu evde, yakında bir doğum olacaktır, oğlan olacaktır, adını: Sâmî koyunuz; hayırlı bir insan olacaktır.” diyor, gidiyor. Bir müddet sonra doğum oluyor, oğlan oluyor. Adı: “Mahmûd Sâmî” konuyor. Sonra o zât tekrâr geliyor. Oğlan doğduğunu söylüyorlar. Adının da “Muhammed Mahmûd Sâmî” konulduğunu öğrenince: “Sandıktaki emânetimi veriniz!” diyor. Ona benzer bir emâneti veriyorlar: “Bu değil; esâs sandıktaki bana âid emâneti veriniz!” diyor. Veriyorlar. Memnûn oluyor. Duâ edip gidiyor.” Efendi Hazretleri bu ma‘lûmât hakkında: “-Bunu kaydediniz. Mühimdir. Gelen zât, boş değildir. Bunları olduğu gibi sen kaydet. İleride neşredilir. İyi olur. Hayırlı olur.” diye buyurdular. Not: Bu ma‘lûmât, Muhterem Ömer Kirazoğlu (rh. âleyh) Ağabey'in kendi el yazısı ile not defterinden alınmıştır. Metinden Hazretin ism-i şerîflerinin tam olarak “Muhammed Mahmûd Sâmî” olduğu öğreniliyor. Hazretin 6 Kasım 1937de kendi el yazılarıyla, latince olarak, “Kadastro ve Tapu Tahrîrine Mahsûs Beyânnâme”de, sâdece “Sâmî” ismini ve imzâsını kullandıklarına ve nüfus cüzdanlarında da sâdece “Sâmî” ismini kullandığına göre, tam ism-i şerîflerinin kullanılmaması o devirdeki birtakım yasakları akla getirmektedir. Bu “Beyânnâme”de, Hazretin doğdukları ev Seyhân vilâyeti, Adana kazâsı, Kayalıdağ mahallesi, Sabuncu Abdullâh sokağı olarak belirtilmiştir ki burada da isimler değiştirilmiştir. Hazretin doğdukları evin bulunduğu mahalle en son Tepebağ adını almıştır.
Musa (a.s.)'ın amcasının oğlu büyük servet sahibi Karûn, kendisinden zekâtı istendiği zaman vermemek için Musa (a.s.)'a zina iftirasında bulundu. Bir rivayete göre Musa (a.s.), abdest alıp namaz kıldı ve ağladı. "Yâ Râb! Senin düşmanın, benim eziyet edicim, benim rüsvâ olmamı ve ayıplanmamı istiyordur. Beni, onun üzerine, musallat kıl!" diyerek duâ etti. "Yere dilediğini, emret! Sana, itâat edecektir!" diye vahy olundu. Bunun üzerine, Musa (a.s), yere: "Ey yer! Tut onları yut!" dedi. Karûn'un konağı sarsıldı.Yer, Karûn'u ve adamlarını, topuklarına kadar, tutup yuttu. Karun: "Ey Musa! Bana acı" diye sesleniyordu. Musa (a.s.):"Ey Yer! Tut onları yut!" dedi.Konak, sarsıldı. Kârun ile adamları, dizlerine kadar, yere battılar. Karûn ise, Musa (a.s.)'a :"Ey Musa! Bana acı!" diye yalvarıyor ve sesleniyordu. Musa (a.s.): "Ey Yer! Tut onları yut!" dediği zaman, konak, sarsıldı. Karûn ile adamları, alınlarına, kadar, yere, battılar. Karûn ise, Musa (a.s)'a yalvarıyor: "Ey Musa! Bana acı!" diyordu. Musa (a.s.), tekrar, yer'e: "Ey yer! Tut onları yut!" dediği zaman, yer, Karûn'u ve adamlarını konaklarıyla birlikte tamamıyla yuttu. Rivayete göre, Karûn ve adamları, kıyamete kadar her gün, bir insan boyu yerin dibine geçirilmektedir. (Taberi) “Kârûn, Firavun ve Hâmân'ı da helâk ettik. Halbuki Mûsâ onlara apaçık mûcizeler getirmişti. Fakat onlar ülkede büyüklük taslayıp insanları ezmeye devam ettiler. Neticede onlar da, azabımızdan kaçıp kurtulamadılar.” (Ankebut s. 39) (M.Asım Köksâl, Peygamberler Tarihi, s.84-89)
Nerede o eski ustalar dedirten sanatlardan birisi de Kündekârî sanatıdır. Endüstri devrimi ve sanayileşme ile birlikte pek çok kıymetli sanat yerini, makinelerin ürettiği ucuz işlere bırakıp bizi terk etti. Kündekârî, Farsça bir kelime olup ahşap oymacılık sanatını adlandırır. “Künde,” masif ağaç, tomruk gibi anlamlara gelirken, “kârî,” işlemek, oymak gibi anlamlara gelir. Genelde ahşap işlerini tanımlamakla birlikte özelde ince ahşap işçiliği ve sanatını tanımlamak için kullanılır. Kündekârî, sekizgen, beşgen, yıldız gibi çokgen geometrik şekillerde kesilmiş ahşap parçalarının çivi ile çakılmadan ve bir yapıştırıcı ile yapıştırılmadan sadece birbirlerine geçirilmeleriyle meydana getirilen dekoratif bir süsleme ve konstrüksiyon tekniğidir. Bu şekilde elde edilen yapı, ısı ve nem değişiklikleri ile ağacın çalışmasından ve deformasyonundan etkilenmez. Türk-İslam sanatında sadece Anadolu'da görülen kündekârî tekniğinin erken örnekleri Suriye ve Mısır'da Abbasiler döneminden itibaren bazı cami ve mescitlerde görülür. Bunlar arasında Mısır'da yaptırılan İbn-i Tolun Camii (879) en önemlileridir. Anadolu'da hemen hemen her büyük şehirde, Selçuklular'dan miras kalan eserler arasında en önemlileri ulu camilerdir. Şehrin merkezinde yer alan bu camiler, taş ve ahşap işçiliğinin en güzel örneklerini sergilerler. Selçuklu camilerinin bilhassa kapıları ve minberleri şaheserdir. Anadolu'da Selçuklulardan miras kalan camiler içerisindeki minberler, ahşap kündekârî sanatının en iyi örnekleri olarak tanımlanabilir. Bunlar arasında Konya Alaeddin Cami minberi, Kayseri Ulu Cami minberi ve Aksaray Ulu Cami minberi en önemlileri olarak sayılabilir. Bursa Ulu Camii'nin minberi de Selçuklu üslubundan Osmanlı üslubuna geçişin bir örneği olarak önemli bir sanat eseridir. (Doç. Dr. Rasim Soylu, Zafer Dergisi, Aralık 2017, 492. Sayı)
Pek çok ayette mahşer yerinin dehşetli bir yer olacağı insanlara ikaz edilmiştir. Onlardan bazıları şöyledir: "Yaklaşmakta olan o felaket günüyle onları korkut! O gün yürekler gırtlaklara dayanmıştır, (kederlerinden) yutkunup dururlar. Zalimler için ne samimi bir dost ne de sözü dinlenecek bir şefaatçi vardır." (Mümin, 18) "Kulakları sağır eden o ses geldiğinde, işte o gün, kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar. O gün, herkesin kendine yetip artacak bir derdi vardır." (Abese, 33-37) Mahşer etrafını cehennem kuşatacak, insanlar amellerinin durumuna göre tere batacaklar. Herkes kendini kurtarma derdine düşecek. Peygamberler bile kendi derdime düştüm manasında "nefsî, nefsî" diyecekler. İnsanlar peygamberlere şefaat etmeleri için müracaat edecekler. Her peygamber insanları bir başka peygambere havale edecek. En son Peygamberimiz (s.a.v.)'e müracaat edilecek ve Peygamberimiz (s.a.v.) insanlık âlemi için arşın altında secdeye kapanıp şefaatte bulunacak. Allâh onun duâsını kâbul edecek. Sonra amel defterlerinin dağıtılması hesabın görülmesine başlanacak. Mahşer yerindeki bekleme, hesap, kitap 50 bin sene olacak. Bu bekleme mümin kullara çok kısa gelecektir. (Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Iman, Bab, 84, 194) Kiramen Kâtibîn adlı meleklerin yazdığı ademoğlunun amelleri, mahşerde bir amel defteri olarak kendisine verilecektir. Bu defterler kimine sağından, kimine solundan, kimine de arkasından verilecek ve insanın hayatı boyunca yaptığı iyilik ve kötülüklerin, küçük, büyük hepsini ihtiva edecektir. "Kitap ortaya konmuştur: Suçluların, onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün. "Vay halimize!" derler, "Bu nasıl kitapmış! Küçük büyük hiçbir şey bırakmaksızın hepsini sayıp dökmüş!" Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. (Kehf 49) (Delilleriyle Imân Esasları, s.132)
İlk hedefimiz çocuklarımıza dinimizi öğretmek olmalıdır. Dini öğretmenin sırası ise şu şekilde olmalıdır: İlk önce çocuklara kelime-i şehadeti öğretme ye çalışın. Anne-baba isterse çok kolay bir şekilde çocuğuna kelime-i şehadeti öğretebilir. şer'i şerifin hükümlerini öğretin. Ancak ilk olarak bir kitaptan okumak yerine sözlü olarak anlatın. Her şeyi Allah'tan istemesi gerektiğini öğretin. Dünyadaki tüm varlıklara Allah'ın rızık verdiğini söyleyin. Allah'ın sıfatlarından bahsedin. O'nun her şeyi yaratıp idare ettiğini ve olup biten her şeyden O'nun haberdar olduğunu sıklıkla söyleyin. Uygun olmayan bir şey yaptığında böyle şeyleri Allah'ın sevmediğini ve O'nun hoş nutsuz olacağını anlatın. Çocuğun anne-babası bu telkinleri en güzel şekilde verebilir. Çocuğa defalarca bunları söylediğinde, çocuk buna inanır. Özellikle annelerin ilgili konularda daha dikkatli olmaları gerekir. Çocuk biraz büyüyünce kısa sureleri ezberletmeye çalışın. Yedi yaşına gelince, namaz kılmayı mutlaka öğretin. Yedi ile on yaş arasında namaza alıştırın. On yaşına geldiğinde hala namaza alışmamışsa, sert davranmanız gerekir. Günümüzde namaz konusunda çok ihmalkar davranılmaktadır. Bir sınavda düşük puan aldığında çok üzülen anne-babalar, yıllarca namaz kılmayan çocuğ nun bu davranışından rahatsız olmamaktadır. Duruma bakılınca, sanki İslam böylelerine şöyle demektedir: “Bana yazık ettiniz, her şeye o kadar önem verirken ben sadece sizin dilinizde varım.” Unutmayın, çocuklarımızı her türlü tehlikeden korumak bizim görevimizdir. Buna rağmen neden namaz kılmadıkları hâlde onları ihmal ediyoruz, görevlerimizi yapmıyoruz? (Eşref Ali et-Tehanevi, İslam'da Çocuk Terbiyesi, s.67-68)
Melekler, Hak Teâlâ'nın muhterem, nazik, nûrânî, erkeklik-dişilik vasfı bulunmayan, yeme-içmeye ihtiyaç duymayacak bir halde yaratmış olduğu bir kısım yüce mahlûkatlardır. Bunlar, mümin, masum, Hak Teâlâ'nın emirlerine layık olduğu şekilde itaat eden, tesbih (Sübhanallah demek) ve tehlîl (Kelime-i Tevhidi söylemek) ile ve kâinatla ilgili bazı işlerle meşgul bulunmaktadırlar. Bir kısmı yerde, bir kısmı göklerde, bir kısmı da Allah'ın (c.c.) arşı etrafında bulunurlar. İşte bu mübarek zatların varlığını bilip mevcudiyetlerine iman etmek, bizim için dinî bir farzdır. Birçok ayet-i kerimeler ve hadis-i şerifler bunların varlığını bize haber vermektedir. Melekler başlıca iki kısımdır. İlki Kerûbiyyân'dır ki, daima tesbih ve tehlîl ile meşgul, Allah'ın (c.c.) muhabbetine gark olup mâsivâ (Allah'tan uzaklaştıran her şey) ile asla alakaları yoktur. Diğeri de Müdebbirât'dır ki, bunlar hem ibadetler ve tâatler ile meşgul, hem de kâinatta birtakım işlerin idare ve tasarrufuyla mükelleftirler; koruyucu melekler gibi. Cebrâîl, Mîkâîl, İsrâfîl ve Azrail (a.s.) adındaki dört melek, risâlet rütbesine sahiptirler. Şanı yüce Peygamberlerin (a.s.) çoğu Cebrail (a.s.) vasıtasıyla ilâhi vahyi telâkki etmişlerdir. Mîkâîl (a.s.) kâinattaki bir kısım hadiselerin gerçekleşmesini temin etmekle vazifelidir. İsrâfîl (a.s.) kıyamet hadiselerinin gerçekleşmesiyle alakadar olacaktır. Azrail (a.s.) de ruhların alınmasıyla vazifelidir. Bir kısım melekler de vardır ki, ‘hafaza' ismini alıp insanların amellerini tespit ederler. (Ömer Nasuhi Bilmen, Sualli Cevaplı Dinî Bilgiler, s.74-75)
Künyesi Ebu Abdurrahman'dır. Hazrec kabilesinden olup Medine'lidir. Peygamberlikten yirmi iki yıl önce doğmuştur. Cahiliye döneminde Muhammed ismini alanlardan biridir. İlk müslüman olanlardandır. Hz. Musab b. Umeyr (r.a.)'ın vesilesiyle, Hz. Sad b. Muaz (r.a.)'dan önce müslüman olmuştur. Resûlullâh (s.a.v.) Hz. Ebu Ubeyde (r.a.) arasında kardeşlik kurmuştur. Bedir ve daha sonraki savaşlara Tebuk Gazvesi hariç, katılmıştır. Sahabe (r.a.e.)'in faziletlilerindendi. Cemel ve Sıffin'e katılmamıştır. Hz. Huzeyfe (r.a.) onun hakkında şöyle dedi: “Fitnenin kendisine zarar vermeyeceği birini tanıyorum” Sonra bunu Resûlullâh (s.a.v.)'den işittiğini açıkladı. İbn Kuteybe dedi ki: "Mugammed b. Mesleme (r.a.)'a Resulullah (s.a.v.)'in kahramanı denirdi. Peygamber (s.a.v.) onu Karkaratü'l-Küdr gazvesinde Medine'de kendi yerine bıraktı. Resûlullâh (s.a.v) ona bir kılıç verdi ve şöyle buyurdu: “Savaşan müşriklere karşı bununla savaş. Ümmetimin birbiriyle vuruştuklarını gördüğünde, Uhud'a kılıcınla git! Kırılıncaya kadar onu (taşa) çal. Sonra evinde otur. Sana günahkâr bir el veya ölüm gelinceye kadar (evinden çıkma)” O da öyle yaptı.” Hz. Ömer (r.a.) bir işin istediği gibi olmasını arzu ettiği zaman onu gönderirdi. Hz. Ömer (r.a.)'ın yanında şehirlerdeki kapalı meseleleri açıklığa kavuşturmak için yardımcıydı. Hz. Sad b. Ebi Vakkas (r.a.) Kûfe'de köşk bina ettiğinde durumu keşfetmesi için Hz. Muhammed b. Mesleme (r.a.)'ı elçi olarak göndermişti.” Medine'de hicri 43 yılı Safer ayında, 77 yaşında vefât etti. Cenaze namazını Mervan b. Hakem kıldırdı. (İbnu Hacer el-Askalânî, el-İsabe (Seçkin Sahabeler), s.379)
Allâh (c.c.) erkek ve kadını ayrı ruh ve beden özellikleri ile yaratmıştır. İslam giyimde ve insanlararası ilişkilerde bu yaratılışa uygun esaslar getirmiştir. Kadın daha hassas, ince ruhlu ve narin yapılıdır. Süslenme, süslü giyinme ve zinetlere bezenme onun ruhunda vardır. Bu yüzden her iki cinsin örtmesi gereken yerler ayrı olduğu gibi, giysi şekil ve stillerini de çevre şartlarının belirlemesi sonucunda farklılık doğar. Abdullah b. Ömer (r.a.)'ın naklettiği bir hadiste Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurmuştur "Üç kimse vardır ki, cennete giremez ve kıyamet günü Allâh (c.c.) onlara rahmet bakışı ile bakmaz: Ana-babasını dinlemeyen kimse, erkeklere benzemeye çalışan kadın ve eşini kıskanmayan koca". İklim ve çevre şartları bakımından erkeğe ait olan giysilere ve erkeğin niteliği ile bağdaşan davranışlara mü'min hanım ve kızlar rağbet etmemelidir. Mü'min erkekler de kadınlara ait giysi ve davranışlara yönelmemelidir. Her cins kendi özellikleri içinde bir değer ifade eder. Evli kadınların örtünmesinden kocaları sorumlu olduğu gibi, kız çocuklarının evleninceye kadar örtünmesinden birinci derecede babası sorumludur. Çocukla uzun süre birlikte olan, onun eğitim ve terbiyesi ile yakından ilgisi bulunan anne de ikinci derecede sorumlu olur. Ayette şöyle buyurulur: "Ey iman edenler! Yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden kendinizi ve ailenizi koruyun" (Tahrim s. 6) Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Sizin hepiniz birer çobansınız ve hepiniz yönettiğiniz kişilerden sorumlusunuz. Erkek ailesinin çobanıdır ve kıyamet gününde onlardan sorumlu olacaktır". (Ali Rıza Peker, Örtünme ve Tesettür)
(Bu iki duâ akşamla yatsı arasında 3'er defa okunmalı ve okuyuştan önce Yâsîn-i Şerîf okunmalıdır.) Bi'smi'llâhi'r- rahmâni'r- râhîm “Allâhümme yâ ze'l-menni velâ yümennü ‘aleyhi. Yâ ze'lcelâli ve'l-İkrâm. Yâ ze't-tavli ve'l-in‘âm. Lâ- ilâhe illâ ente zahra'l-lâci'îne ve câre'l-müste'cirîne ve emâne'l-hâifîne. Allâhümme in-künte ketebtenî ‘ındeke fî ümmi'l-kitâbi şakıyyen ev mahrûmen ev matrûden ev mukatteren ‘aleyye fî'r-rızkı fe'mhu'llâhümme bi fazlike şekâvetî ve hırmânî ve tardî ve ıktâre rızkî ve esbitnî ‘ındeke fî ümmi'l-kitâbi sa‘îden ve merzûkan ve müveffekan li'l-hayrâti fe-inneke kulte ve kavlüke'l-hakku fî kitâbike'l-münzeli ‘alâ lisâni nebiyyike'lmürselîn. Yemhu'llâhu mâ-yeşâü' ve yüsbitü ve ‘ındehu ümmü'l-kitâbi ilâhî bi't-tecelliyyi'l-‘azami fî leyleti'n-nısfi min şa‘bâne'l- mükerremi'lletî fî-hâ yüfraku küllü emrin hakîmin. Ve yübremü en-tekşife ‘annâ mine'l-belâi' mâ-na‘lemü vemâ lâ-na‘lemü vemâ ente bihî a‘lemü inneke ente'l-e‘azzü'l- ekram. Ve sallâ'llâhu ‘alâ seyyidinâ Muhammedin ve ‘alâ âlihî ve ashâbihî ve evlâdihî ve ezvâcihî ve sellem.” Bi'smi'llâhi'r- rahmâni'r- rahîm “İlâhî cû‘düke dellenî ‘aleyk. Ve ihsânüke evsalenî ileyk. Ve keremüke karrebenî ledeyk. Eşkû ileyk mâ-lâ yahfâ ‘aleyk. Ve es'elüke mâ-lâ ye'süru ‘aleyk. Îza-‘ılmüke bi-hâlî yekfî ‘an süâlî. Yâ müferrice kürebe'l-mekrûbîn. Ferric annî mâ-ene fîh. Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine'zzâlimîn. Festecibnâ leh. Ve necceynâhü mine'l-ğammi ve kezâlike nünci'l- mü'minîn. Allâhümme yâ ze'l-menni velâ- yümennü ‘aleyh.” Bu salavât 100 def'a okunacaktır. “Allâhümme salli ‘alâ rûh-i seyyidinâ Muhammedin fi'l-ervâh. Ve salli ‘alâ cesed-i seyyidinâ Muhammedin fi'l-ecsâd. Ve salli ‘alâ kabr-i seyyidinâ Muhammedin fi'l- kubûr.” HADÎS-İ ŞERİF: “Allâhü Te‘âlâ bu gece ümmetime, Benî Kelb kabîlesinin koyunlarının tüyleri adedince rahmet eder.” (Müslim) (Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.59-64)
2'li Görüş'te Bahadır Çelebi, konuğu Mehmet Akif Koç ile İran ve Suriye'de son dönemde yaşanan gelişmeleri değerlendiriyor.00:00 Giriş00:30 Ortadoğu yine gergin (ne zaman değil ki)01:30 Ortadoğu'da bir kesiti alıp zamanlarüstü analizler yapmak örneği olarak SDG03:30 Dünya ve saha dinamik: 2025 ile 2026'nın farkı: Moda ikonu SDG nasıl demode oldu?10:55 SDG içindeki Arap unsurlar zaten çözülecekti; 13 ay gecikti sadece13:50 Rakka/Deyrizor dediğiniz yerin %90-80'i Arap; %10-15'le yönetemezsin16:30 İdlib'in tek komşusu Türkiye idi; sonra olaylar gelişiyor23:00 Kürtler Suriye'de aktör değil, yardımcının da yardımcısı rolünde (Suriye uluslararası sisteme tek parça lazım)25:00 Ahmet El-Şara IŞİDCİ imiş laflarını ciddiye almıyorum çünkü29:10 "Mıntıka temizliği yapıldı; çözüm daha yakınlaştık" söylemine itiraz31:50 Suriye nasıl ayakta duracak? Petrol handiyse yok, ekonomi, ticaret yolları, tarım, sanayi mahvolmuş...37:00 Samanoğulları'ndan itibaren İran'da Türkler ve dönüşümleri51:50 Bu arada Azerbaycan Türkleri ile ilgili de şu var:56:30 Hamaney ne kadar Türk hocam?01:01:20 Bir gün bir Tebrizli, Bir Bakülü bir Trabzonlu oturmuş... Tebrizli demiş ki: 01:03:00 Azerbaycan Türklerinin çok büyük oranda Şiî olması01:05:45 İran'da Selçuklu geçmişi, bakiyesi ve nefreti01:08:50 İran'da Afganların durumu01:11:50 İran'da Beluçların hikâyesi de şöyle:01:16:20 "Bu Lurlar/Lorlar kim hocam?"01:18:20 İran Kürtlerinin merkezî idare ile ilişkileri01:21:40 Şiîlikte bir ilmihal alıp hükme bakamazsınız, ayetullahınıza sormanız lazım01:25:50 Velayet-i Fakih kurumuna dair01:35:30 İran, Devrim Muhafızları'nı "besleyebiliyor" mu?01:39:50 13. yüzyıl Anadolu'su tarihinin otoritesi Mikail Bayram'ın son demleri ve eserlerine dair01:48:30 1243 Kösedağ Savaşı, Ahi Evran, Mevlana, Moğollar, Türkler01:56:00 Mevlana-Şems ve Mesnevi'nin neresini kim yazdı?01:57:50 Mesnevi'yi farklı/yeni bir metotla okumak02:03:50 Bilkent'in bilime verdiği değer: Mikail Bayram'ı almamakMikail Bayram'ın otoritelik kitabı: https://www.kitapyurdu.com/kitap/selcuklu-anadolusunda-devlettoplumekonomi-makaleler/669423.htmlBauman'ın sonlarda bahsedilen kitabı: https://www.kitapyurdu.com/kitap/sosyolojik-dusunmek/18044.html40. dakikada bahsedilen yazı: https://www.fokusplus.com/tarih-dosya/1925ten-ilginc-bir-sahne-ataturkten-iranda-cumhuriyet-kurma-cagrisi115. dakikadaki Mikail Bayram'ın vefatına dair yazı: https://www.karar.com/gorusler/bir-eski-zaman-aliminin-ardindan-hocam-prof-dr-mikail-bayrama-veda-1883171Bizi Patreon'dan Destekleyin
Şeb-i Arus haftası olması sebebiyle, Mevlana'nın birkaç güzel sözünden esinlenerek çektiğimiz bu bölümü keyifle dinlemenizi umud ederiz... https://www.organikbeyinler.net/ https://www.instagram.com/organikbeyinlerpodcast/