Mevlana Takvimi günlük takvim yazıları

İmâm-ı Sûsî, İmâm-ı Iyâşî ve İbnü'l-Meşrî (rahimehümullâh) gibi ulemânın beyânı vechile; bâzı meşâyih şu vasiyetlerde bulunmuşlardır: “İnsanlara eziyet etmekten, onlara zarar vermekten, ayıplarını ve avretlerini araştırmaktan uzak durun. Gerçekten kim bunlarla uğraşırsa ne dünyâda ne de âhirette felâh bulmaz. Özellikle şu sayacağımız işlerden uzak durmaya devâm edin. Zîrâ her kim bunlardan birine dahî düşerse, hiç şüphesiz Allâhü Teâlâ onu kâfir olarak öldürecektir: 1. Müslümanlara çokça eziyet etmek, 2. Çok zinâ yapıp tevbesiz ölmek, 3. Yalan yere velî olduğunu iddiâ etmek, 4. İzinsiz ve icâzetsiz şeyhlik makāmına geçmek, 5. Gıybet ve dedikoduya dalıp tevbesiz ölmek. İşte bu sayılanlardan birine bile devâm eden kişi, ne kadar sâlih amel yapsa da kâfir öleceği kesindir. Ancak her kim bu yaptıklarından tevbe eder de, ölünceye kadar tevbesinde sebât ederse ve bu günahlara ısrâr etmeksizin ölebilirse, o kişi îmânını kurtarabilir.” (Muhammed ibnü'l-Meşri‘ es-Sâihî, el-Câmi‘, s. 322) ÖLÜM MELEĞİNİN SURETİ Rivâyet edildiğine göre Hz. İbrahim ölüm meleğine fâcir bir kimsenin ruhunu aldığında üzerinde bulunduğun surette bana kendini gösterebilir misin?' diye sordu. Ölüm meleği ‘Bu durumda senin bana bakmaya gücün yetmez!' dedi. Hz. İbrahim (a.s.) ‘Gücüm yeter' dedi. Melek ‘O halde yüzünü çevir!' dedi. Bunun üzerine İbrahim (a.s.) yüzünü çevirince, simsiyah, saçları dik, kokusu müteaffin, elbiseleri simsiyah, ağız ve burun deliklerinden alevler ve duman çıkan bir kişi gördü. Bunun üzerine İbrahim (a.s.) düşüp bayıldı. Ayıldığında melek eski suretine dönmüştü. Bunun üzerine Hz. İbrahim (a.s.) ‘Ey ölüm meleği! Eğer ölüm anında fâcir kimseye, görünüşünden başka bir dehşet isabet etmese dahi bu ona kâfi gelir' dedi. (İmam Gazali, İhya-u Ulumiddin, s. 2661)

17 Eylül 2006 tarihinde yapımına başlanmış ve yaklaşık iki yılda tamamlanmıştır. Bânisi Hz. Sami (k.s.)'nun ma‘nevî evlâdı ve ihvâna kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk'tür. 23.5 x 28.5 metre ebadında bir alana yerleşmiş, dört ana kolon üstüne tek ana kubbe ve etrafında dört yarım kubbe şeklinde inşâ edilmiştir. Câminin külliye haline getirilmesine devâm edilmektedir. İstanbul'un Pendik ilçesine bağlı Yenişehir mahallesinde bulunan cami; Yavuz Sultân Selîm Câmii gibi Osmanlı mîmârîsinin ince estetiğini açığa çıkaran bir eser olmuştur. Caminin kendi adına yapıldığı Zât hakkında Kitâbe'de şöyle denilmektedir: “Silsile-i Aliyye-i Nakşîbendiyye'nin otuz üçüncü postnişînleri olup Silsile-i Aliyye'nin otuz ikinci postnişîni Şeyhü'lmeşâyîh es-Seyyid Muhammed Es‘âd Erbilî kuddise sirrûh hazretlerinin hâlîfelerindendirler. Hazret-i Zât-ı akdes'in şecere-i mübârekeleri, Ramazanoğlu Beyliği'nden Hz. Seyfullâh Hâlid bin Velîd (r.a.)'e uzanır. Hicrî 1308'de Adana'da dünyâyı teşrîf eden Zât-ı âli-kadrleri, 1404'te Medîne-i Münevvere'de irtihâl-i dâr-ı bekâ eylediler. Kabr-i şerîfleri Cennetü'l Bakî'de ziyâretgâhtır. Ulemâ-yı İslâm, “Bir asırlık mübârek ömürlerinin her ânında Sünnet-i Seniyye-i Resûl-i Kibriyâ (s.a.v.)'i ihyâ eylediklerinde ve nice yüksek makâmların sâhibi; Gavs*, Müceddid**, Sâhibü'zzamân*** ve Câna yakın ülfet makâmının sâhibi ve asırların nâdir yetiştirdiği bir Zât-ı Akdes olduklarında” ittifâk-ı ârâ eylemişlerdir.” Allâhü Te‘âlâ yollarına ve şefâatlerine cümlemizi dâhil eylesin. Âmîn. *Gavs: Yardım etmek, imdada yetişmek demektir. Bunun yerine “kutub” da kullanılır. En yüksek ma'nevî makâmdır. Allâh (c.c.) onların duası sebebiyle gelmesi muhtemel belâları def eder. **Müceddid: Her asır başında geleceği Nebî (s.a.v.) tarafından müjdelenen, dinin yüksek hâdimleridir. Kendilerinden ve yeniden bir şey ortaya çıkarmazlar, yeni ahkâm getirmezler. İslâmî hükümlere harfiyen uyarak dinin aslını ortaya koyarlar ve ona karıştırılmak istenilen bid'atleri def ederler. ***Sâhibü'z-zamân: Zamanın etkisinden kurtulmuş; geçmiş, gelecek düşüncesinden sıyrılmış, ân-ı vâhidi yakalayan ve onu sürekli yaşayan kişidir. O, bu durumuyla zamanı aşmıştır.

Batılı bilim insanları doğaya bakarak keşif yapmadılar; Müslümanların kitaplarına baktılar ve bir kısmını kendi adlarına kaydettiler. Newton bunun en çarpıcı örneğidir. Oxford'ta bulunan eski bir Arapça eserin kenarlarında el yazısıyla yapılmış İngilizce tercüme notları görülür. Avrupa Rönesansı'nın, Arapların Altın Çağı'ndaki başarıların alınmasıyla başladığını söylemek, o dönemde Arapça kitapların Avrupa şehirlerinde basılıp okutulmasını ve Arapçanın ilmin dili oluşunu düşününce şaşırtıcı değildir. Fakat bu kitaplar sadece kaynak olarak kalmadı; bazı Avrupalı bilginler, Arap âlimlerinin keşiflerini alıp, doğayı ayrıca incelemeden kendi adlarıyla yayımladılar. Küçük kan dolaşımının William Harvey'e nispeti buna bir misaldir; anlatılanların İbnü'n-Nefis'in “Şerhu Teşrîhi'lKânûn”undaki açıklamalara dayandığı ortaya konmuştur. Newton'un hareketin üç kanununa dair intihal iddiaları da böyledir. 1. yasa, İbn Sînâ'nın “İşârât ve Tenbîhât”ında ifadesini bulan “cisim dış etkiden arınınca hâlini korur” düşüncesiyle paraleldir. 2. ve 3. yasalar ise Fahreddin er-Râzî'nin “el-Mebâhisü'l-Meşrıkıyye”sinde kuvvet-ivme ilişkisi ve karşı kuvvet dengesi üzerinden tartışılmıştır: eşit güçle çekilen halkanın ortada kalması gibi. René Descartes'in, İmam Gazâlî'nin eserlerini andıran uzun dipnotlar kullanması da zikredilir. Tarih yeniden okunmalı; hak, gerçek sahiplerine teslim edilmelidir. Bu tablo, “bilimsel devrim”i tek başına Batı'nın müktesebatı gibi sunan anlatının eksik kaldığını açıkça göstermektedir. Arapların medeniyet mirası gizlenemez; aktarım zincirleri dürüstçe kayda geçirilmelidir. İlmî emanetin sahiplerine iadesi, yeni bir karşılıklı saygı köprüsü kuracaktır. İddialar tartışılabilir; fakat izler, metinler ve nüshalar açıktır, gözler önündedir aslında. (Basından Derleme)

Günahı terk etmenin bereketleri şunlardır: Göğsün genişlemesi; hüzün ve kederin azalması; yüzünde bir tatlılık ve nur oluşması; duasının çabuk kabul olması; insanın vakarını koruması; ibadetin tatlılığını tatması; imanın lezzetini hissetmesi; şeref ve haysiyetini muhafaza etmesi; toplum içindeki itibarını koruması; dünya ve ahiret işlerinin düzeni için gerekli olan malını koruması; insanların sevgisini kazanması; geçim işlerinin düzgün gitmesi; bedenin rahat etmesi; kalbin sevinç duyması; Ruhun huzur bulması; gönlün nimetlenmesi; günahkâr ve bozgunculardan gelecek korkulardan emin olması; zilleti yüklenmekten uzak duran bir izzete sahip olması; günahın kararttığı kalp nurunun sönmemesi; günahkârların daraldığı yerlerde bir çıkış yolu bulması; ummadığı yerlerden rızık elde etmesi; fâsıkların zorlandığı şeylerin ona kolay gelmesi; ibadetlerin kolaylaşması; ilmin kolay elde edilmesi; insanlar arasında güzel bir övgüye mazhar olması; onların duasına nail olması; insanların gönlünde bir heybetinin olması; haksızlığa uğradığında onların onu savunması; gıyabında kendisini savunmaları; Allah ile arasındaki yabancılığın ortadan kalkması; meleklerin ona yakın olması; insan ve cin şeytanlarının ondan uzak durması; insanların hizmetine talip olması; onunla dost olmak için yarışmaları; ölümden korkmaması, bilakis Rabbine kavuşacağı için sevinmesi; dünyanın gözünde küçülmesi, ahiretin büyümesi; büyük mükâfat ve ebedî kurtuluşa kavuşma arzusunun artması; Arş taşıyan meleklerin ve çevresindekilerin onun için dua etmesi; amellerini yazan meleklerin onunla sevinmesi ve ona dua etmeleri; aklının, anlayışının, imanının ve marifetinin artması; Allah'ın onu sevmesi; yüzünü ona dönmesi; onun tevbesiyle sevinmesi. (Şe'ûmü'l-Maʿsiyah)

Namazı ayakta kılamayacak kadar hasta ve özürlü olanlar namazlarını oturarak kılarlar. Oturabilse bile, Tahiyyatta oturamayacak kadar hasta olanlar bağdaş kurarak otururlar ve rükûda biraz eğilerek secdelerini de tam yaparak namazlarını kılarlar. Secde yapamayanlar, namazlarını rükûda biraz eğilerek, secdede de ondan daha fazla eğilerek kılarlar. Secde yapmak için önlerine yüksekçe bir şey koymalarına lüzum yoktur. Üzerine secde etmek için, önlerine yastık veya rahle gibi bir şey koymak mekruhtur. Bu şekilde de namaz kılamayacak olanlar, oturup ayaklarını kıbleye doğru uzatarak kılarlar. Bunu da yapamayanlar, rahat edebildikleri şekilde yan üstü yatarak (yapabilirlerse sağ taraflarına yatarak) namazlarını imâ (baş hareketiyle) kılarlar. Yan üstü de yatamayanlar, ayakları kıbleye doğru uzatılıp upuzun yatırılır. Başının altına bir yastık konularak, mümkün oldukça başı kıbleye döndürülmüş olur. Böylece namazını îmâ ile kılar. Dikkat edilirse, bu sıralamada sandalye ve koltukta namaz kılma tarifi yoktur. Acaba eskiden sandalye ve koltuk yok muydu veya bilinmiyordu da onun için mi fıkıh kitaplarımızda “Sandalye ve koltukta namaz” konusu yok? Hayır! Vardı ve Peygamberimiz (s.a.v.) zamanından beri sandalye de koltuk da biliniyordu. Kur'an'da, Bakara Sûresi'nin 255. Âyeti, Âyetül Kürsî'dir. Kürsî; sandalye - koltuk demektir. Öbür taraftan Yasin Sûresi 56. Âyette, cennetlikler hakkında “Onlar ve eşleri, gölgelerde koltuklara (kurulup) yaslanmışlardır” buyuruluyor. Peygamberimiz (s.a.v.) zamanından beri koltuk da sandalye de bilindiği halde, fıkıh kitaplarımızda sandalye veya koltukta namaz kılınacağına dair bir tarif ve kayıt bulunmuyor. Öyle bir kimse ki, hayatı tekerlekli sandalyededir. Bu kimse, tabii ki namazlarını üzerinde bulunduğu / yaşadığı bu tekerlekli sandalyede kılacaktır. (Muhammed Alaaddin, Üç Boyutuyla İslam, s. 294)

"Mü'minin kalesi üçtür: Mescit, Allâh'ın zikri, Kur'ân okumak. Bir kimse, sayılan üç şeyden birine sığınırsa şeytanın kötülüğünden kurtulmuş olur." Hz. Ömer (r.a.) şöyle der: "Camiler, yeryüzünde Allâh'ın evleridir. Orada namaz kılanlar Allâh'ın ziyaretçileridir. Ziyaret edilene, yâni ev sahibine, ziyaretçisine ikram etmek düşer". Fakih anlatıyor: "Mescitlere hürmet, on beş şekilde yapılır. Şöyle ki: 1. Eğer cemaat oturuyorsa içeriye girilince selâm verilir. Mescitte kimse yoksa veya namaza durmuşlarsa, şöyle söyler: "Esselâmü aleynâ min Râbbina ve alâ İbâdillâhis-sâlihîn." (Râbbimizden bize ve Allâh'ın sâlih kullarına selâm olsun.) 2. Oturmadan önce iki rekat namaz kılmalı. Bu konuda, Resûlullâh (s.a.v.)'in şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Her şeyin bir selâmı vardır. Mescidin selâmı da iki rekât namazdır." 3. Mescidin içinde bir şey alıp satmamalı. 4. Mescidin içinde kılıç çıkarmamalı. 5. Kaybettiği bir şeyini bulmak için bağırmamalı. 6. Allâhü Teâlâ'nın zikri dışında bir şey için sesini yükseltmemeli. 7. Boş söz söylememeli. 8. İleri saflara geçmek için cemaatin omuzlarına basmamalı. 9. Orada, oturmak için hiç kimse ile çekişmemeli.10-Safa girmek için hiç kimseyi sıkıştırmamalı.11. Namaz kılanın önünden geçmemeli. 12. Mescide tükürmemeli. 13. Parmaklarını çıtlatmamalı 14. Orada Allâhü Teâlâ'yı çok anmalı ve O'nu hiç unutmamalıdır. 15. Mescidi pislikten, delilerden ve çocuklara oyun yeri olmaktan korumalıdır. Hasan (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)'ın şöyle buyurduğunu anlattı: "Ümmetim üzerine öyle bir zaman gelecek ki, mescit içerisindeki konuşmaları, dünya işleri için olacaktır. Allâh ile bir işleri yoktur, onlarla oturmayınız." (Ebu'l-Leys es-Semerkandi , Tenbihü'l- Gafilin s.351-352)

Bu mektûb Şeyh Muhammed Ma'sûm “kuddise sirruh” Serhendî Hazretleri tarafından, Mirzâ Ubeydüllah beğe yazılmışdır. Bazıları zan eder ki, tasavvuf, kendi hâline bakıp, başkasına karışmamak, kimseye ilişmemekdir. Bu, doğru değildir ve dinde yara açmağa sebeb olur. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a.)'a bağlanan büyüklerin yolu, sünnet-i seniyyeye ittiba ve bid'atlerden kaçmak olduğu kitâblarında yazılıdır. Emr-i ma'rûf ve nehy-i münker ve buğd-ı fillâh ve cihâd-ı fî sebîlillâh, Peygamberimizin (s.a.v.) sünnetinden, belki islâmiyyetin vâciblerinden ve farzlarındandır. O hâlde, emr-i ma'rûfu terk etmek, bu büyüklerin yolunu terk etmek olur. Hâce Mu'înüddîn-i Çeştî buyurdu: Dostun yolu çok ince ve tehlikelidir. Herkese nasîhat et ve tehlikeyi bildir! Fudayl bin Iyâd Hazretleri buyurdu: Bid'at söyleyenleri ve yapanları sevenlerin ibâdetlerini, Allahü teâlâ kabûl etmez ve kalblerinden îmânlarını çıkarır. Bid'at sâhibini sevmeyenin ibâdeti az olsa da, Allahü Teâlânın bunu afv buyurmasını ümmîd ederim. Yolda bid'at sâhibine karşı gelirsen, yolunu değiştir! Şeyh Seyyid Abdülkadir Geylâni Hazretleri buyurdu ki: Bir kimse, bir bid'at meydâna çıkarsa veyâ bir bid'ati işlese, Allahü teâlânın ve meleklerin ve bütün insanların la'neti, onun üzerine olsun. Peygambere (s.a.v.) tâbi' olan, insanları da'vet etmekde ve emr-i ma'rûf, nehy-i münker etmekde de tâbi' olur. Bunları yapmayan, Ona hakikaten tâbi' olmuş değildir. Allahü teâlâ, Mûsâ (a.s.)'a sual etti: Benim için ne işledin? Cenâb-ı Hak buyurdu: Yâ Mûsâ! Dostlarımı benim için sevdin mi ve düşmanlarıma benim için düşmanlık etdin mi? Muhabbet, sevgilinin dostlarını sevmeği, düşmanlarına düşmanlık etmeği îcâb eder. (Şeyh Muhammed Ma'sûm Serhendî, Mektûbât, c.4, Mektup 29)

Soru: Yedi bileziği bulunan, ama evleri eşyaları olmayan ve bir maaşla kıt kanaat geçinen bir kadının zekât vermesi gerekir mi? Cevap: Altınların toplam ağırlığı yaklaşık 85 gr. kadar ya da daha fazla ise, borcu yoksa, kıt kanaat yaşamalarına rağmen, altınları bozdurmayıp onları, tam bir yıl (365 gün) elinde bulundurmuşsa, başka bir şeyi olmasa dahi zekâtlarını vermesi gerekir. Hanefîlerin görüşü budur. Soru: Altın ve gümüş gibi zamanla değeri yükselip alçalan kıymetlere zekât lazım geldiğini biliyoruz. Ama inci, yâkut, zebercet gibi değeri daima sâbit olan mücevherata zekât lazım gelir mi? Cevap: Bu gibi mücevher ve taşlar alınıp satılarak ticaret malı olmakta iseler kıymetlerinden zekât lazım gelir. Ama evde ziynet ve hâtıra olarak bekliyorsa zekât lâzım gelmez. Soru: Bir evde birkaç hanım bulunmaktadır ve bunların da az veya çok altınları zînet olarak takındıkları görülmektedir. Bunların hesaplanması ve zekâtlarının verilmesinde nasıl hareket etmek gerekir? Cevap: Ev içindeki hanımların altınları tamamen kendilerinin malıdır. Bunların ayrı ayrı tartılıp hesaplanması gerekir. Hepsininkini birden teraziye koyup tartmak yanlıştır. Ev sâhibinin hanımına ait olan ayrı tartılacak, evdeki gelininki ayrı tartılacak ve kızın altını ayrı tartılacaktır. Bunların hangisi 80.18 gramı buluyorsa ona zekât verilecektir. Bu zekâtın verilmesi, altının sâhibi bulunan hanım tarafından ödenecektir. (Nurgül Dere, Müslüman Hanımın El Kitabı, s. 197-198)

Abdullah İbni Abbas (r.a.)'dan rivâyet edilmiştir. Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur ki: “Bir kimse vardır ki, cennete girdiği zaman, saraylarda, köşklerde ve evlerin odalarında bulunanların hepsi ona selâm verip hoşgeldin, derler”. Hz. Ebûbekir (r.a.): "Yâ Resûlullâh (s.a.v.), biz o kimseyi, o saray ve köşklerde görebilir miyiz?" dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.): “Evet, o kimse sensin ey Ebû Bekir”, buyurdular. Abdullah İbni Abbas (r.a.)'dan rivâyet olunan diğer bir hadis-i şerifte: "Biz Peygamber (s.a.v.)'in yanında bulunuyorduk. Hz. Ebûbekir (r.a.)'ın ismi Peygamber (s.a.v.) huzurunda anıldı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.), “Ebûbekir'e (r.a.) kim benzeyebilir? İnsanlar beni yalanladı; o, tasdik edip bana iman etti. Herkes benden kaçarken o, kızını bana nikâhladı. Bütün malını benim yoluma feda etti. Sıkıntılı saat ve günlerde yanımda mücadele etti. O, kıyâmet günü, eğeri yeşil zebercedden, yuları inciden olan cennet develerinden bir deveye binmiş olur. Sündüs ve istibraktan iki yeşil elbise giymiş olduğu hâlde benimle konuşur. Ben de onunla konuşurum. Kıyâmet ehli, “Bunlar kimlerdir?” diye sorarlar. Kendilerine, bunlar “Allâhü Teâlâ'nın Resûlü (s.a.v.) ve Ebû Bekir Sıddîk (r.a.)'dır” diye cevap verirler”, buyurdu." Ashab-ı güzinden (r.a.e.) birisi: "Cenâb-ı Allâh'ın en büyük rızâsı nedir, yâ Resûlullâh (s.a.v.)?" diye sordu. Peygamber (s.a.v.): “Cenâb-ı Allâh âhirette Cennette umumi olarak bütün kullarına, hususi olarak da Ebûbekir (r.a.)'a tecelli eder. Allâhü Teâlâ'nın en büyük rızâsı işte budur” buyurdular. (Şemsüddin Ahmed Sivasi, Dört Büyük Halife, s.71)

Sarıkamış felâketi, Enver Paşa'nın şahsî eseridir; doksan bin asker bir hiç uğruna kurşunla değil, donarak öldü. Üçüncü Ordu kuvve olarak ortadan kalktı; Doğu Anadolu Ruslar'ın ve Ermeniler'in baskısı altında kaldı. 1951'de General Hüseyin Hüsnü Erkilet, 1915'in ilk günlerinde Haydarpaşa'ya gelen Enver'i karşılayışlarını anlatır: Kurmayların gözleri yaşlıydı; Enver'in bıyıkları dimdikti, yüzünde hüzün çizgisi yoktu, zafer kazanmış bir başkumandan kadar rahattı. Selâmımızı aldı; otomobillere binip Beyazıt'ta Harbiye Nezareti'ne geçtik, herkes şaşkındı. Selçuklu ve Osmanlı Türkiyesi'nde imtiyaz gören, zenginleşen, devlet işlerinde yükselen Ermeniler nasıl oldu da sürgün cezasına uğradı? Cevap, Ruslar'ca silahlandırılan Taşnak ve Hınçak çetelerinin cephelerimize ve köylerimize yaptıkları katliamlardır. On binlerce Türk, Kürt ve Müslüman öldürüldü; Anadolu'nun pek çok yerinde can ve mal emniyeti kalmadı. Genç erkeklerimiz on cephedeydi; imparatorluk Cihan Harbi'ne dokuz orduyla girmiş, Talat, Enver, Cemal'in maceracı kararları ağır faturalar doğurmuştu. Bütün bunların ortasında çıkarılan tehcir, “sebeb-i meçhul” bir zulmün değil, cephe gerisini emniyete alma refleksinin neticesiydi; fakat uygulamada büyük acılar yaşandı. Yılmaz Öztuna'nın ifadesiyle: “Gerek Ermeni ölümleri, gerekse çok daha fazla olan Müslüman ölümleri, Talat, Enver, Cemal'in maceraperestliğinin ve yanlış kararlarının neticesidir.” Netice şu: Sarıkamış'tan tehcire uzanan bu kara hatıralar, ne inkârla ne de tek taraflı dille anlaşılır; hakikati, şehitlerin ve masumların hakkını teslim ederek konuşmak gerekir. Bugün anmalarda sebepleri söylemekten kaçınmak, tarihe hürmetsizliktir. (Yılmaz Öztuna, Türkiye Gazetesi, 28 Nisan 2011 Köşe Yazısı)

Osmanlı, siyonistler Filistin'i ele geçirmek isteyince karşılarına adeta Everest Dağı gibi dikildi. Devletin dış borçlarını kapatma karşılığında Filistin'den toprak talep eden siyonist lider Theodor Herzl'ın karşısına II. Abdülhamid Han heybetle dikildi ve şöyle dedi: “Ülkemin bir çakıl taşını bile satamam. Bu devlet onu kanı pahasına aldı, kanı pahasına yaşattı. Birilerinin gasp etmesine izin vermeksizin kanımız pahasına da koruruz. Hiçbir parçasını veremem. Ne için olursa olsun, biz ölmeden kimse bizi birbirimizden ayıramaz.” II. Abdülhamid Hân, İslam Dünyasının selameti, kalıcı barış ve istikrar adına buranın Osmanlı'da ve Müslümanlarda kalması gerektiğini savunuyordu: “Hıristiyan hacıların Kudüs'ü ziyaret etmelerine her zaman müsaade etmedik mi? Hazret-i Davut (a.s.)'ın memleketindeki Hazret-i Ömer (r.a.) Camii pek mübarek saydığımız bir ibadethanedir. Etrafı Müslümanlarla çevrili olan bu şehri neden Hıristiyanlara terk edelim? Mukaddes toprakların sahibi olmak hakkı her zaman bizim olmuştur ve böyle kalacaktır.” Sultan Abdülhamid, Yahudilerin Filistin'e girmesini 1882'den itibaren yasakladı. İktidarı boyunca Siyonistlere göz açtırmadı. İşte bu noktada Siyonistler öncelikle Sultan Abdülhamid'i devirmeyi, sonra da Osmanlı'yı yıkmayı planlamaya koyuldular. Siyonistler I. Dünya Savaşı'nda Kudüs ve Filistin'i Osmanlı'dan almak için İngilizlerle işbirliğine giriştiler. İngilizlerin 9 Aralık 1917'de Kudüs'ü işgal etmesinde aktif görev üstlendiler. İngilizler savaş sonrasında Filistin'de manda idaresi kurdular. Osmanlı'nın bıraktığı boşluğu sonuna kadar değerlendiren Siyonistler, İngilizlerin desteğiyle Filistin'de bir Yahudi Devleti kurabilmek için kolları sıvadılar. Ne kadar fazla Filistinli katledilirse kâr düşüncesiyle hareket ederek şu parolayı benimsediler: “Vatansız bir halk için halksız bir vatan!” (İsmail Çolak, Zafer Dergisi, Ocak 2018, 493. Sayı)

Kamu hakkı dokunulmazdır. Hayber'in fethinde şehitlerden birinin durumu sorulunca Resûlullah (s.a.s.) “Hayır! Onu ganimetten aşırdığı bir hırka ile cehennemde gördüm” buyurdu. Bu uyarı, kamu malına el uzatmanın Allah katındaki ağırlığını gösterir. Kur'ân, kamu malına ihaneti “gull” diye adlandırır ve “Kim emanete ihanet ederse, kıyamet günü hıyaneti boynuna asılı olarak gelir” (Âl-i İmrân, 161) âyetiyle korkutur. Kamu malı milletin ortak emanetidir; ona hıyanet hem kul hakkına, hem de Hakk'a karşı saygısızlıktır. Elektrik ve suyu kaçak kullanmak, sosyal yardımı sahte beyanla almak, devlet desteğini amacı dışında harcamak, fiyatları sun'î biçimde yükseltmek, karaborsa ve stokçuluk yapmak zulümdür. Bir memur, yaptığı işin karşılığı dışında hediye ve bahşiş kabul edemez; “Bir kimseyi bir işe memur eder ve ona ücretini verirse, aldığı fazlalık hıyanettir” meâlindeki uyarı bu gerçeği bildirir. Rüşvet vermek ve almak ise, Resûlullah'ın lanetlediği açık bir haramdır. “Hiç kimse haksız yere bir karış toprağı dahi gasbetmesin; kıyamet günü yedi kat yer onun boynuna dolanır” tehdidi, sınır ihlâlinin bile vebalini haber verir. Müslüman, emanet bilinciyle hareket eder; vergi kaçırmaz, makamını menfaatine çevirmez, başkasının malına haksız yere el uzatmaz. Kamu hakkını gözetmek adalettir; adalet ise imanımızın ahlâka dönüşmüş hâlidir. Elektrik, su, doğalgazı kaçak kullanmak; ücretsiz kartları suistimal etmek; kamu aracını özel işte kullanmak; engelli raporunu hileyle almak; belediye yardımlarını yalan beyanla toplamak; usulsüz ihale kovalamak da günahtır. Emanete riayet eden toplum dirilir; ihanet eden toplum çöker. Vergi kaçırmak, fahiş fiyat ve stokçuluk ise ayrı bir zulümdür. (27 Haziran 2025 Tarihli Cuma Hutbesi)

Hazırlıklarını tamamlayan Yavuz Sultan Selîm, 20 Nisan 1514'te Üsküdar'a geçerek orduyu hümâyun ile İran Seferi'ne çıktı. Şah İsmail meydana çıkmayınca, Sâfevî topraklarına girildi. Şahın, Sultan Selim Han'a karşı ülkesini müdâfaa etmemesi üzerine ikinci bir nâme gönderildi. Bu nâmede; Osmanlı ordusunun muhârebe için ordu aramasına rağmen meydana çıkan olmadığı için Şah İsmail'e miğfer yerine yaşmak, zırh yerine çarşaf giymesi tavsiye edildi. Kadın elbiselerinden hırka, şal ve çarşaf gönderildi. Osmanlı Ordusu'nun aylardır yolda bulunması, sefer güzergâhını Sâfevîler çekilirken tahrip etmesi, Şah İsmâil'in ajanlarının faaliyetleri, Yeniçeriler arasında hoşnutsuzlukların çıkmasına sebep oldu. Sultan Selim Han sefer bozguncularına, meselenin gâyet hassas olduğu bu safhasında aldığı kesin ve kararlı tedbirle mâni oldu. Çadırına ok atacak kadar ileri gidildiğinde askere verdiği nutuk, harp psikolojisinin şah eserlerindendir. Bu nutukla; hedefe daha varılmadığını, seferden aslâ dönülmeyeceğini, cihad için çıkılan bu seferden hâtunlarını düşünenlerin dönebileceğini, yiğit olanın gelmesini isteyip, tek başına da olsa gideceğini, bütün heybet ve azâmetini göstererek, gür sesiyle söyledi. Sultan Selim Han'ın nutku asker arasında çok tesirli oldu ve ordu onu tâkip etti. Osmanlı ordusu ile Sâfevî ordusu, Çaldıran Ovası'nda muhârebeye tutuştu. Çaldıran Ovası'nda yapılan meydan muhârebesi, Osmanlı zaferiyle neticelendi. Şah İsmâil-i Sâfevî tahtını, tacını ve hanımını muhârebe meydanında bırakarak, kaçtı. Sâfevî başşehri Tebriz'e kadar ilerlendi. Sultan Selim Han, Tebriz'e girip, şehirde kaldı. Tebriz'de Cumâ selâmlığı yapıp, hutbeyi aslına uygun olarak -dört halîfeyi zikrettirerek- adına okuttu. (Tâcü't-Tevârih, c.2 s.397, Hammer, c.4 s.101)

Hz. İsa'nın (a.s.) ahir zamanda yeryüzüne ineceği, hem Kur'an-ı Kerim ve hem de sahih ve mütevatir sünnetle sabittir. Bu olay aynı zamanda kıyametin en büyük alametlerinden birisidir. Bunun için Ehl-i Sünnet âlimleri, İsa'nın (a.s.) ahir zamanda ineceğini kitaplarında açıkça yazmışlardır. Hadis-i Şeriflerde Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Allâh'a yemin ederim ki Meryem oğlu İsa'nın adaletli bir hâkim olarak inmesi yakındır.”(Buhari, Enbiya, 49) “Nefsim elinde olan Zât-ı Zulcelâle yemin ederim! Meryem oğlu İsa'nın, aranıza adaletli bir hâkim olarak ineceği, haçı kırıp, hınzırları öldüreceği, cizyeyi kaldıracağı vakit yakındır. O zaman, mal öylesine artar ki, kimse onu kabul etmez; tek bir secde, dünya ve içindekilerin tamamından daha hayırlı olacaktır.” (Müslim, 155) “Meryem oğlu aranıza indiği hâlde, sizden birinin size imamlık yapacağı zaman nasıl olursunuz acaba?” (Buhari, Fethu'l Bârî, 6/490-491) “Ümmetimden bir taife hak üzerine savaşırlar ve kıyamet gününe dek muzaffer kalırlar. Meryem oğlu İsa indiğinde o taifenin amiri ona, ‘Bize namaz kıldır.' der. O ise şöyle der: ‘Hayır, birbirinizin birbirinize karşı amir olması, Allâh'ın bu ümmete bir ikramıdır.” (Müslim, Şerhu'n Nevevi, 2/193-194) Ayrıca itikada dair yazılan ilk eser olan Fıkh-ı Ekber'de İmam Azam (rh.a) Hazretleri; “Kıyamet alametlerinden Nüzul-u İsa haktır” diye yazmıştır. İmam Maturidi de, Hz. İsa'nın kıyamet kopmadan önce yeryüzüne ineceğini ve kendisine tabi olanlarla birlikte kâfirlerle savaşacağını söylemektedir. (el-İbane, Trc, 99) (Muhtelif Eserlerden Derleme)

Cenaze namazı ittifakla farz-ı kifâyedir. Müslümanların bir kısmının kılmasıyla diğerlerinden bu sorumluluk düşer. Cenaze namazının meşru olduğuna dair kat'i icma vardır. Buna göre onu inkâr eden kâfir olacaktır. Zira icmâ'ı inkâr etmiştir. Defni, yıkanması ve teçhizi de farz-ı kifâyedir. Bazı kitaplarda vacibtir dense de bundan maksat farz-ı kifâyedir. Cenaze namazının sünnet olduğunu söyleyenlerin sözünü, sünnetle sabittir şeklinde tevil etmek mümkündür. Vasile b. Eska (r.a.)'den Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Her ölen üzerine namaz kılınız ve her emirle berâber cihad ediniz." (İbn-i Mace) Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ve Ashâbı (r.a.e.) bu namaza devam etmişlerdir. O dönemden bu güne kadar da ümmet her ölen müslümanın cenaze namazını kılmıştır. Bu da cenaze namazının farz olduğuna delildir. Şu kadar var ki, ölen bir Müslümanın cenaze namazını her müslümanın kılması mümkün değildir. Bu itibarla cenaze namatzı farz-ı kifâyedir. Müslümanlardan bir kısmının kılmasıyla diğerlerinden bu sorumluluk düşer. Doğduktan sonra ölen her müslümanın cenaze namazı kılınır. Ölenin küçük, büyük, erkek, kadın, hür veya köle olması fark etmez. Ancak İslâm devletine başkaldırıp silahlı mücadeleye girenler, yol kesenler ve bunların konumunda sayılan kimselerin cenaze namazları kılınmaz. Ölü olarak doğanın cenaze namazı kılınmaz. Bir çocuk doğum esnasında ölürse bakılır. Bedeninin çoğu dışarı çıktıktan sonra ölmüşse namazı kılınır. Azı çıktıktan sonra ölürse kılınmaz. Yarısı çıktıktan sonra ölürse, bedenin yarısının var olması durumunda cenaze namazı kılınır hükmüne kıyâsla bu çocuğun da cenaze namazı kılınır. (Suâlli Cevaplı İslâm Fıkhı, c.3, s.156-158)

Îsâ (a.s.) zamanında biri vardı. Cimri olduğu için kendisine "Mel'un" diyorlardı. Günün birinde ona askere gidecek biri geldi, şöyle dedi: Ey Mel'un, bana silâha benzer bir şeyler ver onunla savaşayım. Sen de ateşten kurtulursun. Mel'un bu sözlere karşı yüzünü çevirip gitti, bir şey vermedi. Askere gidecek adam dönüp giderken Mel'un pişman oldu, onu geri çağırdı. Kılıcını ona verdi. Savaşçı, kılıcı ile giderken, yetmiş yıllık bir âbitle İsâ (a.s.) onu karşıladı. İsâ (a.s.) sordu:' Nereden aldın bu kılıcı? Bunu bana Mel'un verdi, deyince îsâ (a.s.) sevindi. Onun verdiği bu sadaka kendisini ferahlattı. Mel'un kapısının önünde oturuyordu ki, İsâ (a.s.) ile o âbit oradan geçti.Mel'un içinden şöyle dedi: Kalkıp, îsâ'nın ve âbidin yüzlerine bakayım. Yüzlerine bakarken âbit şöyle dedi Bu mel'unun cimrilik ateşi beni sarmadan çabuk gideyim, ondan kaçayım. O sırada Allâhü Teâlâ, İsâ (a.s.)'ya şöyle vahyetti: "Şu günâhkâr kuluma söyle! Kılıç sadakası için onu affettim, sana hürmet ve sevgi gösterdiği için de bağışladım." Hz. İsâ (a.s.), âbide, dedi ki: O, senin cennette arkadaşındır. Âbit buna karşılık şöyle dedi: Vallâhi, onunla olacağım cenneti istemem. Onun gibi bir arkadaş da İstemiyorum. Bunun üzerine İsâ (a.s.)'a şu vahiy geldi: O, benim hükmüme razı olmadı. Kulumu da hor gördü. Onu, cehennem ehlinden biri kıldım.Onun cennetteki dereceleriyle hor gördüğü cimri kulumun cehennemdeki derecelerini birbiriyle değiştirdim. Cennetteki yerini de o kuluma verdim. Kendisi de kulumun cehennemdeki yerine gidecek. (Ebu'l-Leys es-Semerkandi , Tenbihü'l- Gafilin s.359)

Hz. Ummu Umara (r.anha) iki oğlu ve kocası ile birlikte Uhud harbine katıldı ve birkaç yerinden yaralandı. Müslümanlar, müşriklerin arasında kaldığı sırada Resûlullâh (s.a.v.)'in yanında sayısı on kişiden az bir topluluk kalmıştı. Hz. Ummu Umara (r.anha), oğulları ve kocası Resûlullâh (s.a.v.)'in önünde savaşıyorlardı. At üzerinde bir adam geldi. Hz. Ummu Umare (r.anha)'ya vurdu. Ondan kalkanla korundu. Sonra atın arka ayağına vurdu ve adam sırt üstü düştü. Peygamber (s.a.v.) şöyle demeye başladı: “Ummu Umâre'nin oğlu! Annene koş annene.” Oğlu yardım etmek üzere annesine gitti. İkisi birlikte adamı öldürdüler. Hz. Ummu Umare (r.anha): Onlar da bizim gibi yaya olsalardı, onların işini bitirirdik inşaallâh dedi. Hz. Abdullah İbn Zeyd İbn Asım (r.a.) hücumlarını yaparken uzun boylu bir adam ona vurdu. Sol pazusundan yaraladı. Annesi oğlunun yarasını sardı. Rasûlüllah da ayakta ona bakıyordu, "Yavrum kalk düşmanlarla dövüş" dedi. Resûlullâh (s.a.v.): “Ummu Umare! Senin becerdiğini kim becerebilir ki?” dedi Oğluna vuran adam gelince Resûlullâh (s.a.v.) Hz. Ummu Umâra (r.anha)'ya: “İşte bu, oğluna vuran adamdır”, dedi. Nuseybe Bint Ka'b onun karşısına çıkıp, bacağına vurdu. Adam yere çöktü. Resûlullâh (s.a.v.) azı dişleri görülecek şekilde gülümseyerek şöyle buyurdu : “Öcünü aldın Ummu Umare!” Resûlullâh (s.a.v)'i koruyan bu fedakâr hanımın hizmetinden dolayı Resûlullâh (s.a.v.), tüm aile halkı için şöyle dua etmiştir: “Ey Rabbîm! Bunları bana cennette arkadaş eyle.” (Abdulaziz eş-Şennavi, Sahabe Hayatından Tablolar, s.508)

İslam'da kadının konumuyla ilgili olarak çağımızda en çok tartışılan konu, kadının örtünme meselesidir. Kur'an'da "Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarıya çıkacakları zaman) baş örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınmaması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allâh bağışlayan ve , esirgeyendir." (Ahzab s. 59) buyurulmuştur. Gerek bu ve gerek benzeri ayetler ifade tarz ve üslubu gerekse Hz. Peygamber zamanında uygulamalar, kadınların örtünmesinin, tavsiye kabilinden veya örf, adete veya sosyal kültürel şartlara bağlı ahlaki çerçevede bir hüküm olmaktan öte dini ve bağlayıcılığı bir hüküm olduğunu göstermektedir. Çağımıza kadar bütün islam bilginlerinin anlaşıp ve asırlar boyu islam ümmetinin uygulaması da bu yönde olmuştur. Örtünme konusunda kadınlara ayrı bir sorumluluk yüklendiği ortadadır. Bu kadını koruma, yüceltme ve ona toplumda saygın bir yer kazandırma çabasının bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Utanma ve örtünme, canlılar içinde sadece insana has bir özelliktir.İslam alimlerinde ortak görüş, kadınların el, yüz ve ayak hariç örtünmeleri gerektiği üzerindedir. Ancak örtünmenin renk, üslup ve şeklinin toplumların gelenek, zevk ve imkânlar ile bağlantılı olacağı, bu sebeple de bölge ve devirlere göre farklılık gösterebileceği açıktır. Hz. Aişe (r.a.) hicab ayet-i geldikten sonra müslüman hanımların durumunu şöyle anlatır: "Vallâhi ben Allâh'ın (c.c) kitabını tasdik, Onun indirdiğine iman açsından ensar kadınlarından daha faziletlisini görmedim. Hanımların hepsi Allâh (c.c)'ın emrine uyarak yünden ve pamuktan yapılmış örtülerine büründüler." (Derleme)

Sultan İkinci Mahmud Han zamanında, Fener Patrikhanesi'nin kapısında asılan, (1237/1821) Rum isyanının baş planlayıcısı Patrik Gregoryos'un, Rus Çarı Aleksandra yazdığı mektub ibret verici cümlelerle doludur. Şöyle ki: “Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak gayr-i mümkündür. Çünkü Türkler, Müslüman oldukları için çok sabırlı ve mukavemetli insanlardır. Gayet mağrurdurlar ve izzet-i imân sahibidirler. Bu hasletleri, dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden, ananelerinin kuvvetinden, padişahlarına olan itaat duygularından gelmektedir. Türkler zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevk ve idare edecek reislere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gayet kanaatkardırlar. Onların bütün meziyetleri, hatta kahramanlık ve şecaat duyguları da dinlerine olan bağlılıklarından, ahlâklarının sağlamlıklarından gelmektedir. Türklerde evvelâ itaat duygusunu kırmak ve manevî rabıtalarını (bağlarını) parçalamak, dînî metanetlerini (sağlamlığını) zayıflatmak icâp eder. Bunun da en kısa yolu, millî geleneklerine ve maneviyatlarına uymayan hârici fikirler ve hareketlere alıştırmaktır. Maneviyatları sarsıldığı gün, Türklerin kendilerinden şeklen çok kudretli kalabalık ve zâhiren hâkim kuvvetler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacaktır. Ardından maddî vasıtaların üstünlüğü ile onları yıkmak mümkün olabilecektir. Bu itibarla Osmanlı Devleti'ni tasfiye için sadece harp meydanlarındaki zaferler kâfi değildir. Hatta sadece bu yolda yürümek, Türklerin haysiyet ve vakarını tahrik edeceğinden, hakikatlerine nüfuz edebileceklerine sebep olabilir. Yapılacak olan, Türklere bir şey hissettirmeden, bünyelerindeki tahribi tamamlamaktır.” Milli eğitimin gençlerimize nasıl bir milli eğitim vermesi gerektiği bu mektuptan anlaşılmıyor mu? Milletimizin gelecek nesillerimize etki edeceklerin nasıl çalışmaları gerektiği bu ifadeler ders vermezse daha ne söylemek gerekir? (Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil, Devr-i Gül Sohbetleri s.64-64)

Ebû Dâvud ve Tirmizî'nin Enes bin Mâlik (r.a.)'dan yaptıkları rivayette, Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: "Kadılık görevi peşinde koşan ve bu hususta ara yerde şefaatçiler koyan kimse (bu isteğine nail olacak olursa) kendi nefsiyle baş başa bırakılır (yardım edeni bulunmaz). Ve kim de zorlanarak bu görevi yüklenirse, Allâh onun üzerine, doğruyu ilham eden bir melek indirir". Bazıları bu hadise dayanarak demişler ki: "Kadılık görevini ihtiyari olarak kabul etmek caiz değildir." Fakat muhtar olan kavle göre, istek, talep ve şefaatçi olmaksızın yüklemek ruhsat yollu caizdir. Daha kuvvetli olan kavi ile amel etmek ise, terketmektir. Emîrlik ve beylik de böyledir. Zira bu iki görev de ağırdır; hukukuna riâyet etmeğe insan pek az güç getirebilir. Ebû Hureyre (r.a.)'den yaptıkları rivayette, Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: "İnsanlar arasında kadılık görevini yüklenen veya kaadî nasbedilen kimse bıçaksız boğazlanmıştır." Hz. Âişe (r.anha)'nın şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Resûlullâh (s.a.v.)'den duydum, buyuruyorlardı ki: "Adaletle iş gören kaadî üzerine kıyamet günü öyle bir saat gelecek ki, o, iki kişi arasında bir hurma hususunda bile hükmetmemiş olmasını temenni edecek!" İmam Ahmed bin Hanbel'in Ebû Hureyre (r.a.)'dan yaptığı rivayette, Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: "On (veya daha fazla) kişi üzerine emirlik eden kimse yoktur ki kıyamet günü eli bağlı olarak getirilmesin! Onun elinin bağını ancak adalet açar". Taberânî'nin İbn Abbas (r.a.)'dan merfuan yaptığı rivayette buyuruluyor ki: "On kişiye emîrlik eden hiç kimse yoktur ki aralarında hükmedilinceye kadar kıyamet günü elleri boynuna bağlı olarak getirilmesin!" (İmam Birgivî, Tarikat-ı Muhammediye, s.386-387

İslam öncesinde Araplar arasında akika geleneği vardı. Allah Resulü (s.a.s.) bu âdeti onaylamış, kendisi akika kurbanı kesmiş ve ashabını da buna teşvik etmiştir. Akikanın bazı hikmet ve faydaları şunlardır: Akika vesilesiyle çocuğun nesebi bereketlenir ve çoğalır. Akika kurbanı kesmek, kişinin cömertliğinin bir göstergesidir. Çocuk, akika kurbanı vesilesiyle her türlü zarar ve musibetten korunur. Doğumunun yedinci gününde çocuğa isim konulması ve akika kurbanı kesilmesi evladır. Bunun nedeni, doğum sonrasında ilk olarak çocuğun bakımı, ihtiyaçlarının giderilmesi ve akrabaların haberdar edilmesi gibi birçok işle meşgul olunmasıdır. Kız çocuğu için bir keçi veya bir koyun, erkek çocuğu için ise iki keçi veya iki koyun kesilir. Kız çocuğu için büyükbaş hayvandan bir hisse, erkek çocuğu için iki hisse kesilmesi de mümkündür. Bundan sonra çocuğun saçları kesilir ve ağırlığınca altın veya gümüş sadaka olarak verilir. İsteyenler çocuğun başına safran da sürebilir. Maddi durumu iyi olmayanlar, erkek çocuk için bir kurban kesebilir. Hatta hiç akika kurbanı kesmemekte de bir beis yoktur. Yedinci gün akika kurbanı kesmek mümkün olmadığında, sonraki haftalarda çocuğun doğduğu günden önceki günde kurban kesmek evladır. Örneğin, çocuk Cuma günü doğmuşsa, sonraki herhangi bir perşembe günü; perşembe günü doğmuşsa, herhangi bir çarşamba günü akika kurbanının kesilmesi daha iyidir. Kurban olmaya elverişli olan bir hayvan, akika için de elverişlidir. kurbanlık olarak kabul edilmeyen hayvan, akika için de uygun değildir. Akika eti çiğ olarak dağıtılabilir, pişirilip dağıtılabilir veya davet edilerek misafirlere ikram edilebilir. Akika etini baba, dede, nine gibi yakın akrabalar da yiyebilirler. (Eşref Ali et-Tehanevi, Terbiye-i Evlad (İslam'da Çocuk Terbiyesi), s. 49)

Hastalığın ve seferin oruç tutmamaya bir ruhsat olmasının delili şu Ayet-i Kerime'dir: "Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa (tutamadığı günler kadar) diğer günlerde kaza eder." (Bakara s. 184) İmam Muhammed el-Camius-Sağir kitabında şöyle der: Oruç tutmamaya ruhsat olan hastalık, oruç tutulması durumunda artma ihtimâli bulunan hastalıktır. Böyle bir hastalık sebebiyle oruç tutulmayabilir. Hatta bu halde iken tutulması durumunda ölüm veya bir aza kaybına sebep olacaksa oruç tutmamak vâcip olur. Zira bile bile kişinin kendini tehlikeye atması caiz değildir. Bu durumda Allâh (c.c.) hakkı olan vucubu yerine getirmek için tehlikeye girmiştir denilemeyecektir. Çünkü bu durumda oruç tutmak zaten vâcip değildir. Allâhü Teâlâ şöyle buyuruyor: "Ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın." (Bakara s. 195) İmâm ez-Zeylai, et-Tebyinü'l-Hakaik adlı eserinde şöyle demiştir: "Bir hastalığın oruç tutmamaya ruhsat olduğunu anlamanın yolu iki şeyden biridir: 1. Kişinin kendisinin zannına göre oruç tutarsa hastalığının artacağından ya da helâk olacağından korkması. 2. Müslüman ve işini iyi bilen bir doktorun hastanın oruç tutmaması gerektiğini söylemesi." İmâm el-Merginani sağlıklı kişinin hasta olma korkusu oruç tutmamaya ruhsat olmaz demiştir. Zannımızca uygun olan da budur. Zira kişi kendini bir iki gün denemelidir. Allâh (c.c.) en doğruyu bilendir. Hadis-i Şerif'te şöyle buyurulmuştur: "Özürsüz Ramazan'da bir gün oruç tutmayan, bunun yerine bütün yıl boyu oruç tutsa, Ramazan'daki o bir günkü sevâba kavuşamaz." (Sualli-Cevaplı İslâm Fıkhı, c.3, s.367-368)

İmâm Ebû'l-Kasim es-Sübkî Hazretleri, “ed-Dürrü' Münazzam fi'l-mevlidi'l-Muazzam” kitabında, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri'nden şöyle bir rivayet nakletmiştir: “Kim, ruhlar (arasında) Muhammed Mustafa (s.a.v.) Hazretleri'nin mübârek ruhu şerifine ve kim cesedler (arasında) Muhammed Mustafa (s.a.v.) Hazretleri'nin mübârek cesedine ve kabirlerde Muhammed Mustafa (s.a.v.) Hazretleri'nin temiz kabrine Salât-ü Selâm okursa; mutlaka beni rü'yâda görür. Ve kim beni rü'yâda görürse; o kişi kıyâmet gününde de beni görür. Kıyâmet gününde beni görürse; ben ona şefaat ederim. Kime şefaat edersem; o kişi, benim havzumdan içer ve Allâhü Teâlâ Hazretleri, onun cesedini cehennem ateşine haram kılar…” (Tirmizi) Okunucak salevât'ın arapçası şudur: “Allahümme salli ‘alâ ruhi seyyidinâ Muhammedin filervahı, Allahümme salli ‘alâ cesedi seyyidinâ Muhammedin fil-ecsâdi, Allahümme salli ‘alâ kabri seyyidinâ Muhammedin filkubûri.” Manâsı: “Allâhım! Ruhlar arasında Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri'nin ruhuna salât-ü selâm eyle. Allâhım! Cesedler arasında Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri'nin cesedine salât-ü selâm eyle. Allâhım! Kabirler arasında Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri'nin kabrine salât-ü selâm eyle.” Şeyh Mustafa el-Bekrî Hazretleri, “Hizbün-Nevevî” kitabında buyurdu: “Kim her gece, “Muhammed (s.a.v.)” ismi şerifini yirmi iki (22) kere okursa; o kişi, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri'ni çokça rü'yâda görür.” (Yusuf en-Nebhani, Saâdetü'd-Dareyn, s.523)

Cenâb-ı Hakk âyet-i kerimede şöyle buyurur: (İbrahim (a.s.) ve İsmail (a.s.) şöyle dua ettiler) “Rabbimiz! İçlerinden onlara bir peygamber gönder; onlara âyetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları her kötülükten arındırsın. Şüphesiz, sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.” (Bakara s. 129) Beyzâvî, Hâzin ve Fahr-i Râzî'nin beyânlarına göre bu âyet-i celîlede “Resûl” ile kastedilen, âhir zaman peygamberi, bizim peygamberimiz Hz. Resûlullâh (s.a.v.)'dir. Zîrâ İsmâil (a.s.) ile beraber İbrâhim (a.s.)'ın neslinden Resûlullâh (s.a.v.)'den başka resûl gönderilmemiştir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)'in: “Ben babam İbrâhim (a.s.)'ın duâsı, İsa (a.s.)'ın müjdesi ve annemim rüyasıyım.” hadîs-i şerîfi bu mânâyı doğrulamaktadır. Resûlullâh (s.a.v.)'in annesi rüyasında, Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimiz'in doğması esnasında Hâne-i Saâdet'ten (Resulûllâh (s.a.v.) Efendimiz'in mübarek evinden) bir nûrun ışığı ile Şâm'da olan köşkleri ve konakları görmüştür. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, işte bu rüyaya işaret ederek: “Ben annemin rüyasıyım.” buyurmuşlardır. Bu âyet-i celîlede insanlığın eksikliğini tamamlamak için gerekli olan vasıfların tamamına Resûlullâh (s.a.v.)'in sahip olduğu beyân olunmuştur. Çünkü, ilk olarak, Şeriat'ın esasları olan âyetleri ümmetlerine okumak; ikinci olarak, ilâhî vahiy olan Kitâb'ın hükümlerini ve dînî meseleleri öğretip insanları cehâletten kurtarmak; üçüncü olarak, kulların dünya ve âhirete yönelik işleri için gerekli olan hikmeti öğretmek; şirk, putlara ibâdet gibi küfürlerden temizleyeceğini ve insanlığın muhtaç olduğu şeylerin tamamını yerine getirerek eksikliklerini tamamlayacağını beyân etmektedir. Bunların hepsi bu âyet-i celîlede anlatılmıştır. (Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Hz. İbrahim Halîlullâh (a.s.), s.11-12)

Peygamber (s.a.v.)'in doğumunda yaşanan bir olayı Hz. Âmine (r.anhâ) şöyle anlatır: “(Nebi (s.a.v.) Efendimiz doğduğunda) O'nu elime almak istedim. Hemen üç hûrînin hazır olduğunu gördüm. Her birinin yüzü bir bedir (ay) gibiydi. Başka melekler de vardı. Bunlar bir anda kaybolup o üç melek yaklaştılar. Meğer bunlar hûrî suretinde melekler imiş. Yanıma geldiler. Birinin elinde gümüşten beyaz bir ibrik, yeşil zebercedden bir maşraba vardı. Diğerinin elinde kızıl ipekten dürülmüş bükülmüş bir bez vardı. Meleklerden biri ileri geldi. Leğeni Allâh'ın Habîbi (s.a.v.)'in önüne koydu ve: “Ey Muhammed (s.a.v.)! Bu leğen dünyanın benzeridir. Dünyayı sana arz ettim. Nereyi gösterirsen senin makâmın orası olacaktır. Elini bu leğenin neresine gösterirsen ben de sana oranın doğuda mı, yoksa batıda mı, Şam'da mı yoksa Anadolu'da mı olduğunu haber vereceğim” dedi. Gözümün nuru o leğenin orta yerine elini koydu. Ben şaşakaldım. Daha şimdi doğan çocuk bu sözü nasıl anlamıştı?” Âmine Hâtun bilmezdi ki, bütün yaratılmışlar onun yanında tıfıldır. Amma onun cümle mahlûkâttan şânı uludur. Ey müminler! Resûlullâh (s.a.v.) hakkında söylenen sözleri ve o sözlerin şerhlerini, mucize ve kerametlerini sakın inkâr etmeyin. Diliniz ve dîniniz zayıflar. Îmânınıza zarar gelir. Peygamberimiz (s.a.v.)'in makâmı yüksek makâmdır. Yüce menzildir. Bütün peygamber ve velîlerle, dîn imâmları ve yakîn ehli âlimler onun haline hayran kaldılar. Hiç kimse O (s.a.v.)'in kurbetinin, zînetinin ve rütbesinin derecesini gereği gibi anlayamamıştır. Mevlîd gecesi, Resûlullâh (s.a.v.)'in doğum zamanında görülen hâlleri, mûcizeleri okumak, dinlemek, çok sevâbdır. Çünkü hadîs-i şerîfte “Allâhü Teâlâ bir kimseye söz ve yazı sanatı ihsân ederse, Resûlullâh (s.a.v.)'i övsün, düşmanlarını kötülesin” buyurulmuştur. Not: Bugün veya ertesi gün oruç tutmak sevâbdır. (Mustafa Darir, Siyer-i Nebî, c.1, s.249)

Nebi (s.a.v.)'i dünyayı teşriflerinin kutlanması yüzyıllardır Müslümânlar tarafından icra edilen sünnetlerdendir. Bizzat Nebi (s.a.v.) Efendimiz, “Bu günde doğdum” buyurarak pazartesi günleri oruç tutmuştur. Hz. Ömer (r.a.) dönemine gelindiğinde ise okula giden öğrenci çocuklar için her yıl, Kurban Bayramında dört gün ve “mevlid gecesi” dolayısıyla da bir hafta tatil günü belirlenmiş ve Hz. Ömer (r.a.) bunu devam ettirenlere hayır duâda, kaldıranlara da bedduâda bulunmuştur. Bu gelenek son asırlara kadar devam etmiştir. Kurban ve Ramazan bayramları dışında İslam'da başka bir bayram olmadığı malumdur. Ancak mevlid günü bayramdan daha büyük ve önemlidir. Biz mevlidi bayram olarak isimlendirmiyoruz. Çünkü bütün bayramlar, saadetler ve İslam'la gelen bütün büyük günlerin güzellikleri mevlidle var oldu. Eğer Efendimiz (s.a.v.)'in mevlidi olmasaydı peygamberliği olmazdı, Kur'ân inmezdi, İsra ve Mi'rac olmazdı, Bedir zaferi olmazdı, büyük fetih (Mekke'nin fethi) gerçekleşmezdi. Bunların hepsi bütün hayırların kaynağı olan Sallallâhu Aleyhi ve Sellem'e ve O'nun doğumuna bağlıdır. Mevlid okunmasını bid'at olarak görenlere şunu söylüyoruz: “Biz O (s.a.v.) ile ferahladığımız ve sevindiğimiz için mevlidini kutluyoruz. Mü'min olduğumuz için de O'nu (s.a.v.)'i çok seviyoruz” Bu mübarek günde, oruç tutmak bol bol salavât getirmek, sevinç göstermek, ziyafetler tertib etmek, bu ziyafetlere katılmak, fakirlere bu günün şerefine sadakalar vermek ve Nebi (s.a.v.)'i öven şiirler okumak ve dinlemek Sâlih kimselerin âdetlerindendir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.), daha doğduğu andan itibaren övülmeye başlanmıştır: “Bana bu güzel ve zarif çocuğu veren Allâh'a hamd olsun!” diyen dedesi Abdulmuttalib'in, ve “Sen doğunca dünya ışığa büründü ve Sen'in nûrunla ufuklar aydınlandı.” diyen amcası Hz. Abbas'ın deyişleri bunlardan sadece birkaçıdır. (Seyyid Muhammed Alevî, Mevlid-i Şerîf'i Kutlamak, s.10-12)

Bilindiği üzere, kulun Allâh (c.c.)'a şükrü, secde, oruç, sadaka, Kur'ân-ı Kerîm okumak gibi çeşitli ibâdetlerle olur. Hz. Musa (a.s.)'ın ümmeti, Hz. Musa (a.s.)'ın kurtulması ve Fir‘avun'un boğulması nimetini onlara ihsân eden Allâh (c.c.)'a oruç tutarak fiilî şükürde bulunmuşlardır. Müslümânlar da onlar için en büyük nimet olan Allâh Resûlü (s.a.v.)'in mevlîdini çeşitli ibâdetlerle Allâh (c.c.)'a şükrederek ihyâ etmektedirler. Bazı âlimler, Mevlîd'in Hz. Musa (a.s.) ile ilgili hâdiseye uygunluk arz etmesi için Allâh Resûlü (s.a.v.)'in doğumunun tesbit edilmesi ve şükrün özellikle o gün dışa vurulması gerekir demektedir. Fakat şükrün yerine getirilmesi için yapılacak ibâdetler için bir gün söz konusu olmadığından Mevlîd'i de gün ile sınırlamak doğru olmaz. Allâh Resûlü (s.a.v.) pazartesi günü tuttuğu orucun gerekçesini açıklarken: "Bugün dünyaya geldim" buyurmuşlardır. Buna göre Mevlîd-i Nebî'yi ilk ihyâ eden, o gün oruç tutarak Allâhü Teâlâ'ya şükreden Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz'dir. Günümüzde Müslümânların mevlîd merâsimleri şekil açısından bazı farklılıklar arz etse de Aşûre ve Pazartesi günleri Efendimiz (s.a.v.)'in tuttuğu oruçların gâyesi ile tamâmen örtüşmektedir. Zîrâ hepsi ilâhî rızâyı kazanmak için îfâ edilmektedir. Kur'ân-ı Kerîm müslümânlara, İslâm'ın ulvî değerleriyle meşru ölçüler çerçevesinde sevinmeyi tavsiye etmektedir: "De ki: Allâh'ın lütûf ve rahmetiyle; yalnız bunlarla sevinsinler." (Yûnus s. 58) Allâhü Teâlâ mü'mînlere rahmetle sevinmelerini emretmektedir. Efendimiz (s.a.v.), şu ayetin delâlet ettiği gibi bizzât rahmettir: "Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiyâ s. 107) Nitekim İbn Abbâs (r.a.) rahmet kelimesini, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) olarak tefsîr etmiştir. Mü'minler Allâh Resûlü (s.a.v.)'in varlığıyla her zaman sevinç duyarlar. Fakat doğduğu ay ve gün, sevinç daha yoğun bir şekilde yaşanır. (İnkişaf Dergisi, 10. Sayı, s.34-39)

Kadından imam olmaz. Sadece cenaze namazını kıdıracak erkek yoksa kıldırabilecek kadın varsa, cenaze namazını kıldırsa ve sonradan da erkek imam bulunsa bile tekrar edilmesi gerekmez. Bunun haricinde diğer namazlarda kadınların imamlığı câiz değildir. Sadece kadınlar kendi aralarında kılarlarsa, birisine uyarak aynı sırada öne geçmeden namazlarını kılabilirler. Ama keraheti vardır. Kadınların bayram ve Cuma namazlarında, tesettür ve vakar şartıyla bulunmaları meşrû'dur. Fakat İmam Aynî'den naklen H. 1363'te vefat eden Mâlikîlerden Şeyh Muhammed Habîbullah diyor ki: “Şimdiki zamanımızda süslü olarak genç kadınların Cuma ve bayramlarda bulunmaları, kesinlikle câiz değildir.” Nitekim Aynî diyor ki: “Ulemâmız dediler ki: Kadınların bayram namazlarına gitmelerinin câiz olması, Hz. Nebî'nin (s.a.s.) zamanına mahsustu. Şu hâlde genç kadınların ziynetlenip mescide gitmeleri, kesinlikle câiz değildir. Bunun için Âişe (r.anhâ) dedi ki: “Rasûlullah (s.a.s.), kendisinden sonra kadınların ne gibi bid'atleri ihdas ettiklerini görmüş olsaydı, onları mescitlere girmekten men edecekti; İsrâiloğullarının kadınlarının men edildikleri gibi.” Hz. Âişe'nin (r.anhâ) sözü, Rasûlullah'ın (s.a.s.) hayatından az sonradır. (İsmail Çetin, Tahkîm-i Sâdât Şerh-i Mişkât, II/223) Cuma namazı sadece erkeklere farzdır. Kadınlar Cuma günleri diğer günlerdeki gibi öğle namazını kılabilirler. Onlara Cuma namazı farz olmadığından Cuma cemaatini beklemelerine gerek yoktur. Ezan okunduktan sonra öğle namazını kılarlar. (Nurgül Dere, Müslüman Hanımın El Kitabı, s. 147)

Yavuz Sultan Selim, Kânûnî Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murad dönemlerinde çok sayıda eser veren Sinan, aslında büyük bir mühendislik birikimine sâhiptir. Sinan'ın hayâtı incelendiğinde, onun mîmarlıktan önce mühendislik işlerine ilgi duyduğu görülür. Başka bir deyişle Sinan, câmi ve medreselerden önce köprü, su yolları ve kemerleri gibi, daha çok mühendislik alanına giren yapılar inşâ etmiştir. Önceleri marangozluğa olan ilgisinin, sonraları mîmarlığa, özellikle de köprü, su yolu kemeri, çeşme ve hamam gibi daha çok su yapıları üzerine yöneldiği anlaşılıyor. Sinan'ın mühendislik bilgisini ortaya koyan en büyük eseri Kırkçeşme su tesîsidir. Sinan'ın bu alanda ileri düzeyde bilgi ve deneyim sâhibi olduğunu, Kânûnî Sultan Süleyman'la olan görüşmesinden de anlamak mümkündür. Mühendislik konusundaki bilgilerine güvenen Sinan, pâdişah ile görüşmesi esnâsında fikirlerini kendinden emin şekilde dile getirmiştir. Sinan, Kırkçeşme isâle hattının yapımına 1554 yılında başlamış ve bu büyük projeyi 1563 yılında tamamlamıştır. Sinan'ın su mîmârîsi alanında inşâ ettiği köprüler, onun en sağlam mühendislik projeleri arasında yer almaktadır. Sinan, henüz yeniçeri ocağında iken haseki rütbesiyle katıldığı seferlerde, ordunun nehirleri aşması için yaptığı köprülerle mühendislik yeteneğini kanıtlamıştır. Onun mühendislik bilgisi sâyesinde inşâ ettiği köprülerin tamâmı günümüze kadar gelmiştir. Ancak doğal olarak bu köprülerinin bir kısmı onarım geçirmiştir. Özgün durumlarını koruyan Sinan köprülerinin tamâmı ise hâlâ kullanılmaktadır. Sinan, mîmarbaşı olduktan sonra iddialı olduğu köprüler konusunda da büyük başarı sağlamıştır. (Suphi Saatçi, Mîmar Sinan'ın Su Mühendisliği, Zdergi)

Hz. Peygamber (s.a.v.), Hz. Ali (r.a.)'a şöyle buyurdu: “Yâ Ali, müjdeler olsun sana ki, Cenâb-ı Hak cennet bekçisi olan meleğe emreder. Buyuyur ki: "Cennete girmek isteyen kimse Ali (r.a.)'dan izin almayınca cennete gidemez". Cennet bekçisi olan Rıdvan adındaki melek de senden izin almayan kimseyi cennete sokmaz. Yâ Ali! Sen kimden râzı isen ona izin verirsin, cennete girer. Kimden râzı olmazsan ona izin vermezsin, o da cennete giremez”. Bir gün Hz. Ebûbekir, Hz. Ali (r.a.)'a lâtife ederek, “Yâ Ali, kıyâmet günü senden izin olmadıkça kimse cennete giremeyecektir. O gün bana izin verir misin?” dedi. Hz. Ali (r.a.), Hz. Ebûbekir (r.a.)'a şu cevabı verdi: "Doğru söylüyorsun. Fakat ben Peygamber (s.a.v.)'den işittim ki, senden müsaade almayınca kimseye izin vermem. O zaman siz bizim üzerimizde bir kontrol vazifesini görürsünüz. Öyle ise sizin, bizden izin almaya hiçbir ihtiyacınız yoktur. Esasen biz size müracaat edip, sizden izin almalıyız". Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bir gün Eshab-ı Kiram (r.a.e.)'e şöyle buyurdu: “Ben mü'minlere kendi nefislerinden daha evlâ değil miyim?” Mecliste bulunanlar sözbirliği ederek: "Evet yâ Resûlullâh (s.a.v.)" dediler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.), Hz. Ali (r.a.)'ın elinden tutarak şöyle buyurdular: “Ben kimin mevlâsı evlâsı isem, Ali de onun mevlâsı evlâsidir mevlâsıdır. Ey Allâh'ım! Ona düşmanlık yapanlara düşmanlık yap, onu sevenleri sev, onu hor tutanları hor tut, ona kötülük yapanların cezasını ver, ona yardım edenlere yardım et, nerede bulunursa bulunsun hakkı onunla birlik kıl". (Şemsüddin Ahmed Sivasi, Dört Büyük Halife, s.324)

Şehir veya kasaba yahut büyük nahiye/köy olması; açık arazide veya küçük nahiyede/köyde Cuma kılmak sahih olmaz. Öğle vaktinin girmiş olması; öğle vaktinin girmesinden evvel ve vakit çıktıktan sonra Cuma kılmak sahih olmaz. Hutbe okunması; Hutbe, bir tesbîh miktarı kadar da olsa Allâhü Teâlâ'yı zikretmektir, fakat sünnete muhalif olması sebebiyle bir tesbîh miktarı ile iktifa etmek mekruhtur. Cemaat; Cemaatin en azı, imamın haricinde üç erkektir ve birinci rekâtın secdesine kadar üç erkeğin namazda bulunmuş olması şarttır; dolayısıyla birinci rekâtın secdesinden önce dağılmaları hâlinde Cuma bâtıl olur, fakat ondan sonra dağılsalar batıl olmaz. İzn-i âm (umumî izin); Cuma namazının, ilân edilmek suretiyle umumî (genel) izin ile edâ edilmesi; binaenaleyh eğer cemaat, başka insanlara girme izni vermedikleri bir yerde Cuma namazı kılsalar veya mescidin kapılarını kapatmak suretiyle Cuma namazı kılsalar Cuma sahih olmaz. Cuma namazı eda edildikten sonra kılınması faziletli olan, Zuhr-u âhir namazı vardır ki, eğer Cuma namazının şartlarından biri olmadı ise öğle namazı yerine geçsin diye kılınan bir namazdır. İhtiyaten kılınır. Bu namaz Cuma'nın 4 rekât son sünnetinden sonra kılınır. Zuhr-u âhire: "Niyet ettim zuhr-u âhir namazını kılmaya" veya "Vaktinde yetişip henüz üzerimden düşmeyen son öğle namazını kılmaya niyet ettim" diyerek niyet edebilir. Öğle namazının sünneti gibi kılınır. Son iki rekâtta okunan zammı sureler, bu namaz öğle namazının yerine geçerse namaza herhangi bir zarar vermez. Nafile yerine geçerse zaten nafileler de öyle kılınır. (Eşref Ali et-Tehânevî , El Muhtasar fi'l Fıkhi'l Hanefi, s.271-273)

Ebû Dâvud Sünen'inde, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurdu dediğini rivayet etmiştir: "Her kim müezzinin ezanını işitir de kendisini namaza gelmekten bir özür alıkoymazsa..." (mecliste bulunanlardan biri): - Ya Resûlullâh özür nedir? Peygamber (s.a.v.): "Korku ve hastalık, buyurdu." Peygamber (s.a.v.) sözüne devamla: "(Evet, bir özür alıkoymazsa) evinde kıldığı namaz kâbul olunmaz." Müslim'in rivayetine göre ama bir adam Resûl-i Ekrem (s.a.v.)'e gelir ve: "Ya Resûlullâh, elimden tutup beni mescide getirecek kimsem yoktur. Evim de namaz kılmam için bana ruhsat var mıdır?" Resûl-i Ekrem önce adama ruhsat verir. Ama geri dönüp giderken Resûlullâh (s.a.v.) adamı geri çağırır ve: "Ezanı duyuyor musun?" diye sorar. "Evet duyuyorum". Peygamberimiz (s.a.v.): "Öyle ise icabet et (cemaata devam et)" buyurur. Müslim'in Ebû Hüreyre'den yaptığı diğer bir rivayetinde Resûl-i Ekrem (s.a.v.): "Andolsun, gönlümden öyle geçiyor ki, kendi adamlarıma emredeyim, bana pek çok odun toplasınlar, sonra, hiç bir mazeretleri olmadıkları halde evlerinde namaz kılan kimselere gideyim, hanelerini başlarına yakıvereyim." Bu sahih hadiste ve bundan önce geçen ayet-i kerimede mazeretsiz cemaati terkedenler için pek ağır vaîdler vardır. İbn Mesud'da şöyle söylüyor: "Her kimi yarın Allâh'ın huzuruna çıkmak sevindirecekse beş vakit namazı namaza çağırılan yerde kılsın. Allâhü Teâlâ sizin Peygamberiniz için hidayet yollarını şeriat yaptı. (Açık açık beyan etti). Beş vakit namaz da hidayet yollarındandır. Eğer siz -namazını evinde kılan şu adam gibi- evlerinizde kılarsanız Peygamberinizin yolunu terketmiş olursunuz. Peygamberinizin yolunu terkederseniz dalâlete düşersiniz." (İmam Zehebî, Büyük Günâhlar, s. 232-233)

Dört Hak mezhepten birini taklit etmek günümüzde bütün Müslümanlar üzerine bir vecîbedir. Bir müslümanın (İslâmi ilimleri tahsil etmiş bile olsa) dört mezhebi terkederek Kitap ve Sünnet'ten anladığıyla amel edip, hüküm çıkarması doğru olmaz. Bu kişi Ehl-i Sünnet yolundan ayrılmış olur. Dört mezhebi bir tarafa bırakarak; hadis alimi olmanın şart ve niteliklerinden yoksun kimseler örfî manada muhaddis olamayacakları gibi, bu yetersizlikleriyle de içtihad sevdasında bulunmakla ehli sünnet ve'l cemaat olmaktan da çıkarlar. İnsan bir ilimde ihtisas sahibi olmadan, onu ihâtâ etmeden ve o ilim kendisine bir meleke haline gelmeden, yalnız onu birkaç kez okumakla ve ara sıra meşgul olmakla, o ilmin âlimi olmaz. Nitekim tıp ilmi ile meşgul olup ve sade bu ilmi meşguliyetle elde etmeye çalışan kişi nasıl ki tabip olamıyorsa, hadis, fıkıh ve benzeri ilimlerle meşgul olan kimse de sade bu meşguliyetinden dolayı muhaddis veya müçtehid olamaz. Bu dört mezhebi reddeden, müçtehid olmadığı halde şer'i delilleri sözde kitap ve sünnetten veya meallerden çıkarmak sevdasında olan kimselerin büyük bir gaflet ve dalâlet içerisinde oldukları şüphesizdir. Bu tipler, hiçbir şey üzerinde karar kılamazlar ve hiçbir kimse ile bu düşüncelerini paylaşamazlar. Bu inançta olanlar zahirde bir ve beraber görünseler bile kalpleri ayrı ve fikirleri dağınıktır. Allâh korusun, şayet müslümanlar bu gibilere uyacak olursa, binlerce mezhep doğar, bunların mezhepleri de cehalet ve ihtiras üzerine kurulmuş olur. Ehli sünnetin dört mezhebinde mevcut olan ilim, ihlas, iffet ve hakkaniyet bunlarda asla bulunamaz. Bunlar İslam düşmanlarının elinde birer oyuncaktırlar. Çok iyi biliyorlar ki, ehli sünnetin dört mezhebinden birisine uymakla hayvani his ve isteklerine kavuşamayacaklardır. (Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet Akâidi, s. 184-187)

Allâhü Teâlâ buyurdu:"Erkek mü'minlerle kadın mü'minlere işlemedikleri bir günâh yüzünden ezâ edenler de muhakkâk bir yalan ve apaçık bir günâh yüklenmişlerdir." (Ahzab s. 58) Allâhü Teâlâ buyurdu: "Ey imân edenler! Bir kavim diğer bir kavimle alay etmesin. Olur ki alay edilenler kendilerinden daha hayırlıdır. Kadınlar da kadınları eğlenceye almasın. Olur ki onlar, eğlenceye alınanlar kendilerinden daha hayırlıdır. Kendi kendinizi ayıplamayın. Birbirinizi kötü lakâblarla çağırmayın. Imândan sonra fasıklık ne kötü addır. Kim tevbe etmezse onlar zâlimlerin ta kendileridir." (Hucurat s. 11) Allâh Teâlâ buyurdu: "Ey imân edenler! Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Kiminiz de kiminizi arkasından çekiştirmesin" (Hucurat s. 12) Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurur: "Kıyâmet gününde Allâh divanında nasın en şerlisi, şerrinden korkularak halkın kendisini terkettiği kimsedir." Bir hadîs-i şerifte şöyle buyurulmuştur: "Her müslümanın müslüman üzerine kanı, malı ve ırzı haramdır." Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu: "Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz, onu horlamaz. Kişiye şer olarak müslüman kardeşini horlaması yeter." Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu: "Müslümana sövmek fısk, onu öldürmek de küfürdür." Ebû Hüreyre (r.a.)'den şöyle bir hadis-i şerif rivayet olunmuştur: "Mirac gecesinde cehennemde bir takım kimselerin yanına uğradım, bakırdan tırnakları vardı. Bunlarla yüzlerini ve göğüslerini kaşıyorlardı. Ben: "Ey Cibril! Bunlar kimlerdir?" diye sordum. Cibril (a.s.): "Bunlar halkın etlerini yiyen yani gıybet eden ve insanların şereflerine dil uzatanlardır" cevabını verdi." (İmâm Şemsüddin ez-Zehebî, İslâm Şeriatinde Büyük Günâhlar, s187)

Ebu Hayye kızı Hayye (r.anha) şöyle anlatıyor: Bir öğle vakti evime bir adam geldi. Ona “Ey Allâh'ın kulu! Bu sıcakta ne geziyorsun?” diye sordum. Adam “Ben ve bir arkadaşım kaybolan bir devemizi arıyorduk. Arkadaşım şu anda aramayı sürdürmektedir. Bense gölgeleneyim ve biraz da su içeyim diye buraya geldim” dedi. O sırada evde bir miktar ayranımız vardı. Ondan getirerek kendisine ikram ettim. Ayranı içtiğinde “Ey Allâh'ın kulu! Sen kimsin?” diye sordum. “Ben Ebubekir'im” dedi. Bunun üzerine “Sen Hz. Peygamber (s.a.v.)'in arkadaşı ve ismini işittiğimiz Ebubekir misin?” dedim. “Evet!” dedi. Ben de kendisine kabilemiz olan Has'âm kabilesi mensuplarının câhiliye döneminde birbirlerini yediklerini; Allâh Te'âlâ'nın İslâmiyet sayesinde bizleri kaynaştırıp kardeşler yaptığını söyledim.Sonra da “Ey Allâh'ın kulu! İnsanlar bu durumlarını ne zamana kadar muhafaza edeceklerdir?” diye sordum. “İmamları doğru olduğu sürece bu durumlarını muhafaza edebileceklerdir” buyurdu. “İmamlar dediğiniz kimlerdir?” dediğimde de şunları söyledi: “Kabile halkının arkasından gittiği ve kendisine itaat ettiği reisler birer imamdır. İşte bunlar doğru kaldıkları sürece halk da böyle huzur içerisinde yâşayacaktır.Hâris b. Muaviye (r.a.) şöyle anlatıyor: Hz. Ömer (r.a.)'in yanına vardığımda bana “Şam halkını nasıl buldun?” diye sordu. Ben de iyi bulduğumu söyledim. Hz. Ömer (r.a.) Allâh (c.c.)'e hamdettikten sonra “Zannediyorum siz müşriklerle oturup kalkıyordunuz?” buyurdu. “Hayır ey Mü'minlerin Emîri! Bizler onlarla oturup kalkmazdık” dedim. Bunun üzerine şunları söyledi: “Eğer onlarla oturup kalkarsanız nihayet birlikte yeyip içmeye de başlarsınız. Şunu biliniz ki ancak böyle yapmadığınız sürece hayırlı bir toplum sayılırsınız.”(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu's-Sahabe, c.3, s.261-263

İlmin en büyük düşmanı olan unutmanın bir çok maddî ve manevî sebepleri; olduğu gibi, yüksek bir hafızaya sahip olmanın da bir çok maddî ve manevî sebepleri vardır: İmam Suyûtî hazretleri kitabında şöyle nakletmektedir: “On şey insana unutkanlık verir: 1. Yeşil havuç yemek, 2. Ekşi ve ham elma yemek, 3. Fare artığını yemek ve içmek, 4. Durgun suya bevletmek, 5. Yola bit atmak, 6. İdam edilmiş kişiye bakmak, 7. İki katar arasından geçmek, 8. Evi bez ile süpürmek, 9. Mezar taşlarını okumak, 10. Uzun süre denize bakmak” Bazıları da şunları ilâve ettiler: 11. Cünüp iken yemek ve içmek, 12. Çok balık eti yemek, 13. Karnı tıka basa doldurmak, 14. Bakla yemek 15. Sakız çiğnemek, 16. Siyah terlik giymek, 17. Enseden hacamat yaptırmak, 18. Üzüntü, İsyan, 19. Çok günah, 20. Dünya ile çok meşgul olmak, 21. Dünya işleri için çok üzülmek, 22. Borçlu olmak, 23. Müstehcen şeylerle ilgilenmek, 24. Balgam yapıcı gıdalar almak... 25. Avret mahalline bakmak, 26. Karşı cinsi düşünmek, 27. Kişinin avret yerlerinden çıkan pisliğe bakması. (Keşfu'l-Hafa, 2798) (Fıkhü'l-İbâdet Ala Mezhibi'l-Hanefiyyi) (Kitabü'r-Rahmeti fit-Tıbbı vel Hikmeti, s. 271)

İlimden bir nebze nasibi olan, birazcık olsun anlayış ve idraki bulunan kişi, Allâhü Teâlâ'nın, Peygamberimiz (s.a.v.)'in kadrini yücelttiğini, ona birçok faziletler, güzellikler, sayısız menkıbeler ihsan ettiğini, dillerin ve kalemlerin ifadeden âciz kaldığı mevkilere erdirdiğini anlamakta asla güçlük çekmez. Allâh (c.c.) kitabında ondan söz etmiştir. Onun büyüklüğüne işaret buyurmuştur. Ahlâkı ve âdabından ötürü onu övmüştür. Kullarını da ona uymaya ve yolundan ayrılmamaya teşvik etmiştir. İlk defa onu öven, ona lutfeden, sonra her yönüyle onu tertemiz kılan odur. Onu övmüş ve ona en büyük mükafatı vermiştir. İkramı başlatan ve devam ettiren yine odur. Dünya ve âhirette hamd ancak ona mahsustur. Peygamber (s.a.v.)'i en mükemmel bir şekilde yarattığını, en üstün vasıflarla teçhiz ettiğini, Ahlâk-ı hamîde ile süslediğini, isabetli görüşler ve çeşitli fazilet ve hasletlerle de donattığını, ayrıca Mucizât-ı Bahire (apaçık mucizeler) ve Berahin-i Vazıha (açık deliller) ile de teyid ettiğini tüm yaratıkların gözü önüne sermiştir. Hem öylesine ki; bu gerçekleri kendi asrında yaşayan insanlar gördükleri gibi, onlardan sonra gelenler de görmüşlerdir. Îlme'l-yakîn (gerçek haliyle idrak edip) öğrenmişlerdir. Nihayet (elden ele dilden dile) bu gerçeğin ilmi bize kadar ulaşmıştır. Üzerimize nurları olanca aydınlığı ile saçılmıştır. Allâh (c.c.) onun namını hem dünyada, hem ahirette yükseltmiştir, hiçbir hatip, hiçbir şehadet getiren veya namaz kılan yoktur ki "Eşhedu enlailâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullâh" diyerek Resûlullâh (s.a.v.)'in mübarek ismini Allâh (c.c.)'un ismi ile birlikte zikretmesin. (Kadı İyaz, Şifâ-i Şerîf, s.20-28)

Fransız Seyyah Du Loir, Osmanlı'daki misafirperverlik, misafirhaneler, yolculara, kimsesizlere, fakirlere, mahkûmlara ve hastalara karşı aklın ve hayalin sınırlarını aşan, toplumun geniş kesimlerini saran bu hayırseverlik ve hayırda yarışma furyası hakkında şaşkınlık ve hayranlığını gizleyememiştir. Konuyla alakalı Fransız seyyah Jean de Thévenot'un, 1665'te yazdığı seyahatnamede yer alan şu ifadeler, Müslümanlar için gayet tabii, ancak Batılılar için gayet şaşırtıcı ve inanılmaz hadiselerdir: “Kimisi daha hayattayken servetiyle fukaraya bakar, kimisi ölürken hastaneler tesisi yahut köprülerle kervansaraylar veyahut yol boylarında çeşmeler inşası için muazzam sermayeler bırakır; hatta birçokları da bu hayrat ve hasenatı daha sağlıklarında yaparlar.” Bir diğer çarpıcı tespit, 18. yüzyılda Osmanlı topraklarında yaşamış Fransız General Comte de Bonneval'a aittir: “Hiçbir istisnası olmamak şartıyla bütün Türkler; ne din farkına, ne de ihtiyaç sahiplerinin geçmiş fiil ve hareketlerine bakmaksızın bütün muhtaçlara yardım ederler. Çünkü onların nazarında herhangi bir şaki (eşkıya) hayat değiştirip mükemmel bir veli olabilir. İşte bundan dolayı Türk hayrat ve hasenatından hiçbir kimse mahrum edilmez.” 1550'li yıllarda Avusturya elçisi Busbeck'e “Türkiye'de her şey insanileşmiş, her katı yumuşamıştır. Hayvanlar bile.” dedirtecek ölçüde, vakıf anlayışının Osmanlı'yı ne denli insanî ve medenî hale getirdiğiyle alakalı seyyah Hans Lewenklaw'ın görüşleriyse şöyledir: “Türkler, yalnızca yoksullara karşı iyiliksever olmakla yetinmezler; onlar caddeleri onarırlar, yolcuların istifade etmesi için çeşmeler yaparlar. Müslüman olsun olmasın herkesin iyiliği için, hastane, otel, hamam, köprü ve cami inşa ettirirler.” (İsmail Çolak, Zafer Dergisi, Haziran 2012, 426. Sayı)

Nebi (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Allâhü Teâlâ (şu) üç kimseye lanet etsin: 1. Cemaat istemediği halde (öne) geçip imam olana. 2. Kocası kendisine küs olduğu halde geceleyen kadına. 3. "Haydin namaza, haydin felaha" çağırışım (ezanı) duyup da icabet etmeyen adama." Ebû Hüreyre diyor ki: "Haydin namaza, yönelin felaha" sesini duyup da icâbet etmeyen kimsenin kulağına (eritilmiş) kurşun akıtılması daha hayırlıdır." Ebû Davud'un rivayetinde şöyle denilmektedir: İki gözü görmeyen İbn Ümmü Mektum, Nebi (s.a.v.)'in huzuruna geldi ve: "Yâ Resûlullâh Medine zehirli ve yırtıcı hayvanları çok olan bir yerdir. Halbuki benim gözlerim görmüyor, evimde namaz kılmam için bana ruhsat (izin) var mı?" Nebi (s.a.v.): "Haydin namaza, yönelin felaha" sesini (ezanı) işitiyor musun? " Evet duyuyorum. Nebi (s.a.v.): "Öyle ise icabet et" buyurdu. Hâkim, Müstedrek'inde, İbn Abbas'dan, şöyle rivayet etmiştir: "Her kim ezanı işitir de kendisini o ezana icabetten bir özür engellememişse onun namazı yoktur." (Mecliste bulunanlar): "Ya Resûlullâh, (meşru) özür nedir? Nebi (s.a.v.): "Korku ve hastalıktır" buyurdu. Hz. Ali (r.a.) diyor ki: "Mescide komşu olan için (farz) namaz ancak mescittedir." Kendisine soruldu: "Kimler mescide komşu sayılır?", O: "Kim ezanı duyuyorsa" cevabını verdi.Yine Hz. Ali şöyle diyor: "Her kim ezanı duyar da, icâbet etmezse (cemaate gelmezse) onun namazı başından yukarıya geçmez. Gitmemesi özre dayanması müstesna." (İmam Zehebî, Büyük Günâhlar, s. 231-232)

Teyemmümün meşru kılınması, Peygamberimiz (s.a.v.)'in hicretinin beşinci senesindedir. Hicretin beşinci senesi Şaban ayının ilk günlerinde Huzaa Kabilesi'nin bir oymağı olan Benî Mustalik Gâzvesi'nde, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) ile bin kadar İslâm askeri susuz bir yerde gecelemişlerdi. Sabah namazını kılmak için abdest alacak su bulamadılar. Sabaha yakın "Yolculukta bulunupta su bulamazsanız, temiz toprak ile teyemmüm ediniz" (Nisa s. 43) meâlindeki ayet-i kerime nazil oldu. Teyemmüm ile namaz kılmalarına müsaade olundu. Ashâb-ı Kiram (r.a.e.) çok sevindi. Teyemmüm ederek sabah namazını kıldılar. Teyemmümün rükünleri (farzları) ellerini teyemmümde kullanacağı şeye vurduktan sonra iki kolu ve yüzü meshetmektir. Teyemmümün sahih olması için aşağıdaki 9 şartın bulunması lâzımdır: 1. Niyet. 2. Şehir içinde bile olsa, suyun en az bir mil (1609 metre) uzakta olması gibi, teyemmüm yapmayı mubâh kılan bir mazeretin bulunması. 3. Teyemmüm yapılacak maddede bulunması icâp eden şartlar: a. Yeryüzü cinsinden toprak, (eli zedelemeyecek şekilde olan kireç) düz taş, kum gibi maddeler. b. Ağaç ve odun gibi yanıp kül olmayan şeyler. c. Demir (bakır, altın) ve cam gibi erimeyen ve yumuşamayan şeyler. 4. Teyemmümde, yüzün tamamı ile kollar dirseklerle berâber meshedilmelidir. Dar yüzük ve bilezikler ya çıkarılır veya hareket ettirilir. Nitekim, tozlar parmakların arasına girmediği takdirde de parmak aralarını hilallemek vâcibtir. 5. El ile mesh edilince, elin çoğuyla mesh etmek lâzımdır. En az üç parmakla meshetmek şarttır. 6. Aynı mekâna da olsa, ellerinin içiyle (birincisinde yüz, ikincisinde kollar için) yere iki defa vurmak icap eder. 7. Toprağın deriye değmesine engel olacağı için, mum ve iç yağı gibi maddelerin deri üzerinde bulunmaması gerekir. 8. Kişinin, teyemmüm yapmadan önce suyu bulacağını umduğu yere gitmesi (araştırması) gerekir. (Muhammed Alâüddin, El-Hediyyetü'l- Alâiyye, s.76-80)

İbn Asakir'in Musa bin Ukbe'den naklettiğine göre, bir defasında Ebu Bekir (r.a.) hutbe vermekteydi ve şöyle söyledi: “Alemlerin Rabbine hamdolsun; sadece O'na hamd eder, sadece O'ndan yardım dilerim; ölümden sonra gelen için O'ndan rahmet dilerim. Şüphesiz ki benim ve sizlerin eceli yaklaşmaktadır. Şehadet ederim ki, ne Allâh'tan (c.c.) başka bir ilah ne de O'na ortak olan vardır. Hz. Peygamber (s.a.v.) O'nun elçisi ve gönderdiği hakikatın müjdecisidir, uyarıcısıdır ve ışıldağıdır; O (s.a.v.) ki, hayatta olanları uyaracak ve Allâh'ın (c.c.) kavlini kafir olanlara hakkı ile ulaştıracaktır. Kim ki Allâh'a (c.c.) ve O'nun elçisine (s.a.v.) itaat eder, doğru yoldadır ve kim ki bu ikisinin hilafında davranır, onlar da apaçık bir sapkınlık içindedir. Allâh'a takva etmeniz, O'nun sizler için kanun koyduğu ve yol gösterici olan emirlerine bağlı kalmanız benim size buyruğumdur. Zira Kelimetü'l-İhlas'ın ardından İslam'ın cümle kaideleri, Allâh'ın size hükmetmesi için tayin ettiklerine itaat etmek ve onları duymaktır. Her kim Allâh'a itaat eder, herkesçe bilinen emre karşı sorumluluk takınır ve inkardan sakınır, şüphesiz ki o muvaffak olur, Hak'tan üzerine vazife olanları yerine getirmiş olur. Ey siz beyhude arzuların peşinden koşanlar! Şüphesiz ki şehvetten, oburluktan ve öfkeden sakınanlar muvaffak olur. Ey siz gururuna düşkünler! Topraktan yaratılmış olanda gurur ne arar? O değil midir ki tekrar toprağa dönecek ve bedeni solucanlara yiyecek olan? O ki, şimdi hayatta, yarın toprağın altında değil midir? Bu yüzden gün gün ve saat saat doğru olunuz. Mazlumların bedduasından korkunuz ve kendinizi ölüler arasında sayınız. Sabırlı olunuz; tüm işler sabrın sonucudur." (Celaleddin Suyuti, Halifeler Tarihi, s.114)

Mübarek b. Avf el-Ahmesî (r.âleyh)'in rivayetine göre; Hz. Ömer (r.a.) şöyle demiştir: "Akıllı olanlar vitir namazını gecenin ilk kısmında, güçlü olanlar ise gecenin sonunda kılarlar. Bu son durum daha fazîletlidir." Hz. Ali (r.a.)'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: "Vitir namazı üç vakitte kılınabilir. İstersen gecenin ilk kısmında onu kılar, sonra ikişer rekâtlar halinde namaz kılabilirsin. İstersen bir rekât kılar, ondan sonra yatar, uyandığında ise vitrin geriye kalan kısmını ona ilave edersin. Sonra, gecenin son kısmında vitrini tamamlarsın. İstersen, vitir namazını gece içinde kılacağın en son namaz yaparak gecenin en sonunda kılarsın." İbn Ömer (r.a)'den rivayet olunan bir hadiste: "Gece namazları ikişer rekâtlar halinde kılınır. Ancak sabah namazının vaktinin girmesinden korkuyorsan; hemen vitir namazını kıl." (Müslim) Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Ey Kur'an ehli! Her gece vitir namazını kılınız. (Ebû Davud) Bir hadiste zikredildiğine göre: "Gecede öyle bir zaman vardır ki, Müslüman bir kul, o vakitte dini ve dünyasıyla ilgili bir hayır istese, yüce Allâh mutlaka onu verir." (Müslim) Başka bir haberde de: "Kul o anda namaz kılar veya duâ ederse, mutlaka istediği kâbul olur." buyurulmuştur. Bu, her gece için geçerlidir." (Ali Nasıf) Amr b. Anbese (r.a.)'in hadisinde ise şöyle buyurulur: "Gecenin son kısmında namaz kılmaya devam et. Çünkü o vakit, şahitli olan vakittir. (Münzirî) (Ebû Tâlib El-Mekkî, Kûtu'l Kulûb, c.1, s.167-170)

Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle dedi: "Mekke'den Medine'ye hicret eden müslümanların fakirleri Resûlullâh (s.a.v.)'e geldiler ve: "Yâ Resûlullâh! Varlıklı müslümanlar Cennet'in yüksek derecelerini ve ebedî nimetleri alıp götürdüler. Bizim kıldığımız namazı onlar da kılıyorlar. Tuttuğumuz oruçları onlar da tutuyorlar. İhtiyaçlarından fazla malları olduğu için haccediyor, umre yapıyor, cihâd ediyor ve sadaka veriyorlar. Biz ise bunları yapamıyoruz" dediler. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) onlara, "Sizden önde gidenlere yetişebileceğiniz, sizden sonra gelenleri geçebileceğiniz, sizin yaptığınızı yapanlar dışında herkesten üstün olacağınız bir şeyi haber vereyim mi?" diye sordu. "Evet, söyle yâ Resûlullâh!" dediler. O zaman Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Her farz namazın ardından otuz üçer defa sübhânallâh, elhamdülillâh ve Allâhü ekber dersiniz." Kâ‘b ibni Ucre (r.a.)'den rivayet edildiğine göre, Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Farz namazların ardından okunan zikirleri okuyan veya bunları yapan kimse hiçbir zaman zarara uğramaz. Bunlar otuz üç defa sübhânallâh, otuz üç defa elhâmdülillâh, otuz dört defa Allâhü ekber demektir." Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivayet edildiğine göre, Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Her namazdan sonra kim otuz üç defa sübhânallâh, otuz üç defa elhâmdülillâh, otuz üç defa Allâhü ekber der, yüze tamamlamak için de Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh, lehül mülkü ve lehül hâmdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr (Allâh'tan başka ilâh yoktur; yalnız Allâh vardır. O tektir, ortağı yoktur. Mülk O'nundur, hâmd O'na mahsustur. O her şeye kàdirdir" derse, günâhları deniz köpüğü kadar çok olsa bile affedilir." (İmâm Nevevî, el-Ezkâr, c.1, s.204-205)

Nebi (s.a.v.) şöyle buyurdu:"Ölen hiçbir kimse yoktur ki, onun yakınında bulunanher bir hayvanın işittiği, fakat insanların işitmediği birböğürme olmasın.Sonra kabrine götürüldüğü zaman, eğer sâlih biri ise, şöyle der: Acele ediniz. Eğer benim için orada hazırlananı bilseydiniz; bir an önce beni oraya kavuştururdunuz. Eğer sâlih değilse, şöyle der :Beni çabuk götürmeyiniz. Eğer benim için hazırlanan kötülüğü bilseydiniz, çabuk götürmezdiniz. Kabrine konulduktan sonra iki melek gelir. Mosmor ve siyahtırlar. Baş kısmından ölünün yanına girmek isterler. Eğer ölü mü'min ise onun namazı melekleri karşılar ve şöyle der:Bu taraftan geçemezsiniz. Nice geceleri uyanık geçirdik. Hep bu yatağı korumak içindi. Bunun üzerine ayak ucuna giderler. Oradan girmeye çabalarlar.Orada da, ana-babaya yapılan iyilik karşılar ve şöyle der: Benim tarafımdan geçilmez. Bu yatağın korunması için, bütün günlerini bize bağlı olarak geçirdi. Bu defa sağ yandan girmeye çabalarlar. Orada da zekâtı karşılar. Meleklere hitaben şöyle der: Benim tarafımdan da geçemezsiniz. Çünkü o bu yatacak yerin zorluğundan korunmak için beni dağıttı.Bu defa solundan gelmeye çalışırlar. Orada da orucu karşılar. Şöyle der:Burayı korumak için susuz kalırdı; aç kalırdı. Bu taraftan da geçemezsiniz. Bundan sonra, o kimse tıpkı uyuyan birinin uykusundan uyandırıldığı gibi, kabrinde rahatça uyandırılır ve kendisine sorulur:Şu bulunduğun hâl için, söylediği kadar söyleyen zât için ne dersin? Nasıl bulursun? Melekler sorar:O kimdir? Mü'min der ki: "O, Muhammed'dir."Şehâdet ederim ki, o Allâh'ın Resulüdür" deyince, melekler ona şöyle derler: "Mü'min olarak yaşadın, mü'min olarak öldün." (Ebu Leyl es-Semerkandi , Tenbih'ul Gafilin s.45-46)

İslamiyet'in kutsal nuru Afrika'nın önce doğu taraflarını ışıklarıyla kaplamıştı. Hazret-i Ömer (r.a)'ın hilafet zamanında gönderilen, dört bin mücahidden oluşan küçük bir ordu, İslamiyet'in mukaddesliği sayesinde Mısır'ı fethedip zaptetmiş, İslamiyet'in gönülleri cezbeden şuaları, ta Trablusgarp sularında dalgalanır şekilde görünmeye başlamıştı. Ne yazık ki, her tarafa yıldırım gibi yayılan İslamiyet'in manevî kuvveti, bir süre sonra zayıflamaya yüz tuttu. Müslümanların hâkimiyetinde bulunan memleketler birer birer ellerinden çıkmaya başladı. Afrika kıtasının doğu, kuzey ve batı bölgelerine dikkatle bakacak olursak, görürüz ki bir zamanlar Afrika'nın en güçlü İslam devleti olan Zengibar memleketi, iç karışıklıklar yüzünden İngiltere'nin hâkimiyeti altına girmiştir. Medeniyet beşiği Mısır, İngiltere'nin siyasi ve ekonomik nüfuzu altına girmiştir. Kıymetli madenleri ile servet hazinesi olmaya layık olan Tunus eyaleti, hiçbir hakka dayanılmadan Fransa'nın işgaline uğramış; Fransa'nın iki katı büyüklüğünde olan Cezayir ise Fransa'nın sömürgesi hâline getirilmiştir. Afrika'nın kuzey batısında sekiz milyon nüfusa sahip olan Fas İslam Devleti ise Avrupalıların aşağılık siyasi ihtiraslarından korunamamış, sonunda bağımsızlığını kaybetmiş ve Fransa'nın işgaline uğramıştır. Ey Müslümanlar! Ne zaman uyanacağız? Ne zaman komşularımızın olağanüstü ilerlemesini görüp bir hayat belirtisi göstereceğiz? Hâlâ mı diğer milletlerin bilimsel, ekonomik ve siyasi gelişmelerini bırakıp kötü ahlâk ve zararlı adetlerini memleketimize sokmaya çalışacağız? (Misvak Neşriyat, Ömer Nasuhi Bilmen, Makaleler, s. 171)

1. Gözleri haramdan ve lüzumsuz bakıştan geri tutmak kalbi pişmanlıktan beri kılar. Kalbe en fazla zararı veren şey gözü harama doğru salıvermek olduğu için gözünü haramdan sakınmayan insanların pişmanlıkları devamlıdır. 2. Gözleri haramdan çevirmek, kalpte nur ve manevi parıltılar meydana getirir de o nur gözde, çehrede ve bedenin her bir zerresinden açığa çıkar. Efendimiz (s.a.v.): “Kim gözünü bir kadının bedeninden geri tutarsa Allâhü Teâlâ onun kalbine nur yaratır” buyurarak, buna işaret etmektedir. 3. Gözleri haramdan geri tutmak tam bir ferâset yani çabuk kavrama ve zihin uyanıklığı meydana getirir ki, ferâset nurdan ve nurun semerelerinden meydana gelmektedir. 4. Gözlerini haramdan geri tutan kişiye ilmin yolları ve kapıları açılır; ilmin tüm sebepleri ona kolay kılınır. 5. Gözleri haramdan geri tutmak kişiye kalbî kuvvet, sebat ve cesaret meydana getirir. Kalp kuvvetlendikçe nefse, hevaya ve şeytanın saldırısına karşı kuvvet, metanet ve karşı koyma melekesi gelişir. 6. Gözleri haramdan geri tutmak, harama bakmanın getireceği nefsani lezzetten daha fazla kalpte surur ve ferahlık meydana getirir. 7. Kalbi şehvetin esaretinden kurtarır. Şehvetten ve hevadan daha tehlikeli bir esaret yoktur. 8. Cehennemin kapılarından bir kapıyı kapatır. 9. Aklı kuvvetlendirir, kemale erdirir ve hakikatte sabit kılar. 10. Kalpten şehvet sarhoşluğunu ve gaflet uykusunu giderir. (Muhtelif Eserlerden Derleme)

Selçuklular, Hristiyan Avrupa'nın büyük ve sonu gelmez Haçlı taarruzları karşısında, bir müddet, şaşkınlığa uğradılar. Nitekim I. Kılıçarslan, Haçlı ordularının kâhir üstünlüğü sebebi ile 22 yıllık Selçuk payitahtı olan İznik şehrini terketmişti. Kılıçarslan ve Dânişmend Gazi Haçlıları Anadolu içlerinde yıpratmaya ve imhaya girişmişlerdi. Gerçekten Kılıçarslan ve Dânişmend Gazi Gümüştekin, Haçlılara büyük zayiat verdirmiş; muharebelerde tamamiyle imha ederek Anadolu'yu onlara mezar yapmışlardı. Kılıçarslan'ın ölümünden sonra onun oğlu Mes'ud ve torunu II. Kılıçarslan zamanında hem Bizanslılar hem de ikinci Haçlı ordusu tamamiyle imha edilmiş; üçüncüsü de hafif atlatılmıştır. Öyle ki Haçlılar bir daha Anadolu'yu aşmak ve buradan geçmek cesaretini gösterememişlerdir. Türklerin kahramanlıklarını takdir eden Haçlılar, mağlûbiyet ve esaret zamanlarında da onların şefkat ve merhametlerine şahit olmuşlar; hattâ bu yüksek insanî vasıflarının da hayranı olarak Müslüman olanlarına da rastlanmıştı ki İkinci Haçlı seferi esnasında 3000 kadar Avrupalı'nın İslâm dinine girmesi sadece Türklerin bu insanlığı ve himâyeleri sâyesinde mümkün olmuştur. Türkler Bizans'ın ve Avrupa'nın istilâlarına uğrayan İslâm dünyasını destânî kahramanlıkları ile tekrar kurtarmışlar; yeni fethedilen Anadolu'yu İslâm diyarı ve Türk vatanı haline getirmişler; Haçlıları da nihayet Suriye ve Filistin'den söküp atmışlardı. Bu hizmetler de İslâm dünyasında yine takdir ve tebcil edilmiştir. II. Kılıçarslan'ın Bizans'a karşı kazandığı 1176 seferi (Miryokefalon) İslâm dünyasında Malazgirt'e benzer bir bayram havası oluşturmuştu. (Prof. Dr. Osman Turan, Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi, s.222-224)

Anadolu'da 1200'lü yıllarda hüküm süren Artuklu Beyliği'nde yaşamış bir bilim adamının su mühendisliğindeki ilginç mahâretleri, günümüz tarîhçilerini ve bilim insanlarını şaşkınlığa düşürmüş; dâhîce fikirlerle îcat ettiği orijinal, şık ve eğlenceli su âletleri, kendisinden sonraki mûcitlere de ilham kaynağı olmuştur. Artuklular savaşlar, kaybedilen ve kazanılan şehirler, güç kaybı ve güç kazanımı gibi med cezirli bir siyâsî hayâtın ortasında olmalarına rağmen sanat, bilim ve mîmarlıkta Anadolu'da zamânının ötesinde bir birikimin oluşmasına katkıda bulundular. Cezeri, Hasankeyf Artuklularından üç beye, Nureddin Muhammed ve onun oğulları Kutbûddin II. Sökmen ile Nâsırüddin Mahmud'a 1180 ve 1206 yılları arasında en az 26 yıl hizmet etti. Dolayısıyla beyliğin hem Hasankeyf (3 yıl) hem Diyarbakır (23 yıl) zamânında sarayın başmühendisiydi. Kendisi hakkında edindiğimiz bütün bilgiler, kendi yazdığı Kitâbü'l-Hiyel adlı ünlü mühendislik eserininin girişindeki açıklamalar ile sınırlıdır. Kitâbü'l-Hiyel dönemin bilim dili Arapça ile yazılmıştır. Kitapta 50 adet su ile çalışan saatler, robotlar, kan alma cihazları, mumlu saatler, kilit ve kapılar, fıskiyeler, sulama ve su yükseltme mekanizmalarından oluşan araç veya makinenin tasarımları görsellerle desteklenerek açıklanmaktadır. Cezerî, esâsen araçları sarayda kullanılmak üzere üretirken hükümdârın isteği üzerine ürettiği eserleri kendinden sonraki nesillere bırakabilmek için bir kitap yazmıştır. Dolayısıyla kitap hayal ürünü âletleri değil, gerçekten îmal edilip test edilmiş ve çalıştırılmış âletlerin îzâhını içeren bir mühendislik kitabıdır. (Mehmed Ali Çalışkan, Dâhî Bir Artuklu Mühendisi: Cezerî, Zdergi)

Lozan'ı doğru anlamak için geriden bakmak gerekir. İngiliz Doğu Komitesi 1919'da Türkleri Anadolu'ya sıkıştırıp Batı'ya bağlama planını Lord Curzon'un öncülüğünde benimsedi. Konferans Lozan'a taşındı; masanın başında Curzon vardı. Türkiye ise diplomasi tecrübesi olmayan, üstelik kulağı ağır işiten İsmet Paşa'yı gönderdi. Saltanat, görüşmelerden on gün önce kaldırıldı; fakat yürürlükteki anayasa Halife'yi devletin başı sayıyordu. Ankara, uluslararası meşruiyet için hilafeti feda etmeye razı oldu. Perde arkasında Hahambaşı Hayim Nahum, Londra'da Curzon'a “Siz Türkiye'yi tanıyın, biz hilafeti bitirelim” taahhüdü verdi; sonra Ankara'ya dönüp planı onaylattı. Müzakerelerde coğrafî başlıklar Curzon'un istediği gibi şekillendi. 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan, bir “ön mutabakat” gibiydi; İngiltere, hilafet kaldırılmadan onaylamadı. 3 Mart 1924'te hilafet lağvedildi; 16 Temmuz'da anlaşma İngiliz Parlamentosu'ndan geçti. Curzon'un “Türkleri maneviyat ve ruh cephesinden öldürdük” sözü, masanın bedelini özetliyordu. Birinci Meclis lağvedildi; yeni Meclis Lozan'ı süratle onayladı. Böylece cephede kazanılan, masada ruhen kaybedilen bir dönüm noktasına varıldı. “Türkiye Cumhuriyeti'nin tapu senedi” denilen Lozan, gerçekte İngiltere'nin şart koştuğu bir meşruiyet faturası mıydı? Zaferin coğrafyası korunurken, hilafetin bedeli olarak milletin manevî omurgası mı çıkarıldı? Tapuyu yendiğimiz düşmandan almak, hangi tarihin kazancı, hangisinin kaybıdır? Son tahlilde Lozan, cephedeki şanlı galibiyetin masada meşruiyet uğruna ruhunu ipotek ettiren bir uzlaşmaydı; bedel hilafetin kaldırılmasıyla tahsil edildi ve tartışma yüz yıl sonra dahi aynı soruda düğümlendi; cevabı hâlâ muğlak kaldı, maalesef. (Nuh Albayrak, Star Gazetesi, 24 Temmuz 2023 Tarihli Köşe Yazısı)

Hz. Îsâ (a.s.)'ın inişini bildiren hadislere göre Hz. Îsâ (a.s.) bir sabah namazı vaktinde Şam'a inecektir. Üzerinde açık sarı elbise bulunacak ve kendisini bir bulut getirecektir. Bulutun üzerinde Hz. Îsâ (a.s.) iki melek arasında ve onların omuzlarından tutunmuş vaziyette bulunacaktır. Onun indiğini duyunca hemen Yahudilerle Hristiyanlar kısım kısım karşılamak için koşarak: “Biz senin ümmetindeniz.” diyeceklerse de Hz. Îsâ (a.s.): “Yalan söylüyorsunuz!” diyerek kendilerini yalanlayacak ve ashabının ancak muhacirler olduğunu söyleyerek onların halîfesini arayacak, onu namaz kıldırırken görünce geri çekilerek: “Sen namazını kıldır. Allâh (c.c.) senden razı olmuştur. Ben emir değil, ancak vezir olarak gönderildim.” diyecek, namazı her zamanki imam kıldıracaktır. Bir rivâyete göre Hz. Îsâ (a.s.) bundan sonra imâm olacaktır. Bir rivayete göre Hz. Îsâ (a.s.)'ın ineceği sıralarda son derece kıtlık ve açlık zuhur edecektir. Hz. Îsâ (a.s.) yeryüzünde bir rivâyete göre yedi sene, diğer rivâyete göre kırk yıl kalacaktır. “Haç”ı kıracak, domuzu öldürecek ve cizyeyi kaldıracaktır.” Haçı kırmaktan maksad; Hristiyanlığı iptâl ederek İslâm şeriatı ile hüküm vermektir. Allâme Ayni'ye göre Hz. İsa (a.s.)'ın inişinin diğer hikmetleri de şöyledir: 1. Yahudîlerin “onu öldürdük” iddialarına reddiye olmak üzere indirilecek ve Yahudiler onu değil, o Yahudileri öldürecektir. 2. Hz. Îsâ (a.s.), eceli yaklaştığı için yere indirilecektir. Çünkü topraktan yaratılan bir mahluk topraktan başka bir yerde ölemez. 3. Hz. Îsâ (a.s.) Peygamberimiz (s.a.v.) ile ümmetinin sıfatlarını gördüğü vakit bu ümmetten olmayı istemiş; Allâh (c.c.) da duâsını kabul ederek onu sağ bırakmıştır. Âhir zamanda müslümanların umurunu yeniden tanzim etmek için yere indirilecek ve bu hadise Deccal'in çıktığı zamana tesadüf ederek Deccal'i tepeleyecektir. (Ahmed Dâvudoğlu, S. Müslim Tercümesi ve Şerhi, c. 2 s. 70)

İslam hukuku açısından, nikâh tıpkı diğer medenî akitler gibi bir şer'i akittir. Dolayısıyla, nikâh akdini yapmaya yetkili olan kişilerin boşanma yetkisine de sahip olmaları doğal bir durumdur. Bireysel özgürlüğe sahip ve hukûkî ehliyeti tam olan bir kişi, bu tür tasarruflardan men edilemez. Aksi halde, bu tür bir kısıtlama insanların temel haklarına aykırı olur. Ancak, boşanma yetkisinin (kadın, evlilik esnasında kendisine boşanma yetkisi verilmesini şart koşmamışsa) sadece erkeğe tanınıp kadına verilmemesi, hem dini hem de toplumsal bir hikmete dayandığından bu durum itiraz konusu olamaz. Zaten tarihin hiçbir döneminde ve hiçbir toplumda, boşanma yetkisinin kadınlara verildiği görülmemiştir. Kadınların bu haktan yoksun bırakılması, ilk bakışta adalet ve eşitlik ilkesine aykırı, erkeklerin kadınlara karşı bir üstünlüğü olarak görülebilir. Ancak bu durumu derinlemesine düşündüğümüzde, aslında büyük bir adalet ve hikmete dayandığını, hatta kadınların haklarını daha fazla koruduğunu fark ederiz. Kadınların genel yapısı itibarıyla, ne kadar bilgi ve akıl sahibi olurlarsa olsunlar, erkekler kadar metanetli, sağduyulu ve isabetli kararlar alabilecek yetkinliğe ulaşmalarının zor olduğunu inkâr etmek mümkün değildir. Kadınlar yaratılış itibarıyla daha narin ve duygusaldır. Doğaları gereği, erkekler gibi ruhsal baskılara dayanabilecek kadar güçlü bir yapıya sahip değillerdir. Bazen en basit bir sebeple bile derin üzüntüye kapılabilirler. Kalplerindeki saflık nedeniyle, çevresel etkilerden çok hızlı bir şekilde etkilenerek sağlıklı karar alma yetilerini kaybedebilirler. Eğer kadınlar da aynı yetkiye sahip olsa, boşanmaların sayısında büyük bir artış meydana gelmez mi? Boşanmanın çoğalması da toplumsal düzeni bozar ve özellikle mutluluklarını arzu ettiğimiz kadınların menfaatiyle uyuşmaz. (Ömer Nasuhi Bilmen, Ailenin Gücü Nüfusun Geleceği, s.78-79)