Mevlana Takvimi

Follow Mevlana Takvimi
Share on
Copy link to clipboard

Mevlana Takvimi günlük takvim yazıları

Mevlana Takvimi


    • Oct 1, 2026 LATEST EPISODE
    • weekdays NEW EPISODES
    • 2m AVG DURATION
    • 2,506 EPISODES


    Search for episodes from Mevlana Takvimi with a specific topic:

    Latest episodes from Mevlana Takvimi

    MUCİZE HAKTIR-01 EKİM 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Oct 1, 2026 2:47


    Mucize, Allah (c.c.) tarafından insanlara ilâhî dini tebliğ ve talim için gönderilmiş olan muhterem bir peygamberin, nübüvvet ve risalet iddiasında haklı olduğunu ispat için ilâhî kudret ile göstermeyi başardığı harikalardan ve bir kısım olağanüstü hallerden ibârettir ki, diğer insanlar bu harikanın mislini göstermeyi ve bu haller ile nitelenmeyi başaramazlar. Meselâ; Peygamberimiz (s.a.v.), Kur'ân-ı Mübin gibi, mübarek parmakları arasından ince ve leziz suların cereyan etmesi gibi harikalar göstermiştir. Kendi mübarek zatı da fevkalâde yüksek kemâlât ile faziletlerle nitelenmiştir. Kimseden bir şey okuyup öğrenmediği halde bir vahiy ve ilham eseri olarak yüz binlerce hakikatlere vâkıf idiler. İşte bunlar birer mucizedir. Mucizeler, câri (süregelen) âdetlere ve tabiat kanunlarına muhalif gibi görülmektedir. Fakat bunlar hadd-i zatında mümkinâttan sayılır ve yüzbinlerce insanın müşahede etmiş olmalarına nazaran gerçekleşmiştir. Zaten tabiat kanunları da mümkinâttan ibârettir. Bütün mümkinât ise ilâhî kudret ile meydana gelir ve mahvolup gidebilir. İnsan bu kâinatı güzelce tetkik ederse gözlerine binlerce harikulade sayılacak kudret eseri çarpar durur. Artık Allah (c.c.)'nun kudretiyle mucize denilen harikalar da vücuda gelmiş bulunmaktadır. Aklı başında olan bir insan bunları görmezden gelemez. Efendimiz (s.a.v.)'in en bilinen mucizelerinden biri de gönderilmesinin sekizinci senesinde Minâ mevkiinde gerçekleşen ayın yarılmasıdır. Efendimiz (s.a.v.) kendisinden talep edilmesi üzerine mehtaplı bir gecede mübarek işaretiyle ayı iki parçaya ayırmış, bunun bir parçası Hira dağının bir tarafında, diğer bir parçası da diğer tarafında iki saat kadar görülmüştür. Efendimiz (s.a.v.)'de: “Bakınız, şahit olunuz.” diye hazır bulunanları ihtar etmiştir. (Ömer Nasuhi Bilmen, Sualli Cevaplı Dinî Bilgiler, s.80-81)

    GEREK NAMAZDA GEREKSE NAMAZ DIŞINDA PARMAK ÇITLATMANIN HÜKMÜ NEDİR?-30 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Sep 30, 2026 2:22


    Parmak çıtlatmak; ses çıkarıncaya kadar parmakları yummak veya uzatmaktır. Mücahit (r.a.)'den: "Namazda erkeğin parmaklarını çıtlatmasını mekruh gördüğü rivayet edilmiştir." Parmak çıtlatma, hakkında yasak varit olduğundan tahrimen mekruhtur. El-Müctebâ isimli eserde, namazı bekleyen ve namaza yürüyenin hüküm açısından namaz kılan gibi olduğu zikredilmiştir. Yani onların da parmak çıtlatması tahrimen mekruhtur. Namaz dışında parmak çıtlatmaya gelince; bazıları, mafsalları rahatlatmak gayesiyle de olsa bunun mekruh olduğunu söylemişlerdir. Ancak bu kerahet namazdaki gibi tahrimî değil, tenzihî bir kerahettir. Allâme Halebî (r.âleyh): "Namaz dışında parmak çıtlatmanın hükmüne vâkıf olamadığını zikretmiş, zahir olan; iki yer dışında oynama gayesi olmaksızın yapılması durumunda mekruh olmadığıdır" demiştir. Oynama gayesiyle olursa tenzihen mekruh olduğu bilgisini de eklemiştir. NAMAZIDA PARMAKLARI BİRBİRİNE GEÇİRMENİN HÜKMÜ NEDİR? Kab bin Ücra (r.a.) diyor ki; Peygamber (s.a.v.) Efendimiz 'i şöyle buyururken işittim: "Sizden biri güzelce abdest aldıktan sonra mescide gitmeyi kast ederek çıktığında parmaklarını birbirine girdirmesin. Çünkü o, namazdadır." (El-Müsned) Fakihler, namaza giderken, mescitte namazı beklerken ve namaz esnasında parmakları birbirine geçirmenin tahrimen mekruh olduğunu söylemişlerdir. Zira bu hususta nehîy (yasaklama) vardır. El-Mi'rac isimli eserde; parmakları birbirine geçirmenin keraheti hususunda icmâ olduğu nakledilmiştir. (Suâlli Cevaplı İslâm Fıkhı, c.2, s.255-257)

    KADININLARIN MAHREMLERİ-29 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Sep 29, 2026 2:29


    Müslüman bir kadın ya evlidir ya da bekar, iki durumda da bir aile içinde bulunur. Nur Suresi'nin 31. ayetinde sayılan bu yakın hısım ve birlikte yaşanan kimselerin yanına kadın, son sınır olarak diz kapağı ile göbeği arasını, sırt ve karın kısmını örtmek şartıyla çıkabilir. Ancak bu bir fetva sınırı olup, kadının bunların yanında da edeb ve takva gereği daha fazlasını örtmeyi gaye edinmesi gerekir. Evde çamaşır veya bulaşık yıkayan yahut hamur karan ya da bahçe sulayan bir kadının hizmet gereği kimi yerleri açılabilir. Yine çocuğunu emziren kadının evin içinde kendisini sürekli olarak sakınması güçlük doğurur. Ancak şunu hemen belirtelim ki fitne korkusu olur veya aile içinde zayıf ahlaklı kişiler bulunursa, kadın örtünmesini dikkat etmelidir. Bir müslüman kadına mahrem sayılan kimseler şunlardır: 1. Kocası: Kadın, kocasının yanında dilediği gibi giyinebilir. Eşler arasında örtünme bakımından bir sınır söz konusu değildir. Kadının kocasına güzel görünmek için süslenmesi ve açılması mubahtır. Ancak yabancı erkeklere güzel görünmek ve onların ilgisini çekmek için süslenmek caiz olmaz. 2. Babası 3. Kocanın babası, buna büyük babalar da girer. 4. Kendi oğulları, erkek torunlar da bu kapsama girer. 5. Kocasının oğulları, erkek torunlar da bu kapsamdadır. 6. Erkek kardeşi. 7. Erkek kardeşin oğulları, erkek kardeşin torunları da bu kapsama girer. 8. Kız kardeşin oğulları, bunların torunları da mahrem sayılır. 9. Müslüman kadın, mü'min bir kadının diğer mü'min hanımların yanında diz kapağı ile göbeği arası kapalı olarak bulunabilir. Ancak müslüman bir kadın gayrimüslim kadınların yanında tesettürsüz bulunamaz. (Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslam Hukuku, s.212-243)

    ÂLEMLERİN RÂBBİNİN TECELLİSİ-28 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Sep 29, 2026 3:08


    "Hamd Âlemlerin Râbbi'ne mahsusutur" (Fatiha s. 2) ayeti kerimesinde Allâh (.c.), zât ismi bakımından tüm hâmdlere layık olduğunu, "zat" ismine karşılık "hâmd"i getirerek tembih etti. "Âlemlerin Râbbi" ifadesi, Allâh (c.c.)'un zât ve sıfatları bakımından, dünyevî ve uhrevî her tür hâmde müstehâk olduğunun bir delili gibidir. "Râbb" terbiye ve ıslah etmek manasınadır. Râbbin, "âlemler" hakkında tecelli etmesi, onları, gıdalarla terbiye etmesi ve varlık sebebleri olan diğer şeyler yaratmasıyladır. İnsanlar hakkında ise onların zahirini nimetle ve bâtınlarını rahmetle terbiye etmesidir. İnsanların bâtınları kalbleridir yani kalblerini rahmetiyle terbiye eden demektir. Cenâb-ı Allâh, kullarının nefislerini, şer'î hükümler ile terbiye eder. Âşıkların kalblerini tarikât âdabı ile terbiye eder. Muhibbânın (sevenlerin) sırlarını hakikât nurları ile aydınlatıp terbiye eder. Allâh (c.c.), insanı bazen tavırları ve bazen de onun azâlarında bulunan kuvvetli nurları feyziyle terbiye eder. Kemikle işitme, yağ ile görme, et ile konuşma imkânı veren Allâhü Teâlâ'dır. Başka bir tertip ile insanın gıdasını, nebâtatta taneleri ve meyveleri yaratarak insanı gıdalandırır. Hayvanları et ve yağ giydirerek ve onları nasıl hareket edeceklerini içlerine koyarak terbiye eder. Yeryüzünü ağaçlar ve nehirler ile yaşanır hâle getirir. Gökyüzünde yıldızları nuru ile insanların hizmetine verir. Zamanda senin sükûnetini iskân eden, geceleri haşarâtı ve eziyet veren hareketleri teskin eden ve onlardan seni koruyan ve gündüz ile fazl-ü kereminden rızkını aramanı sağlayan Allâh (c.c.), noksan sıfatlardan münezzehtir. İşte bütün bunları yapan Allâh (c.c.), senin mürebbindir. Sanki Râbbinin senden başka bir kulu yokmuşçasına seni yetiştirip terbiye ederken, sen ona hizmet yani ibâdet etmemektesin. Veyahut senin başka bir Râbbin varmışcasına ona ibâdet etmektesin. (İsmail Hâkkı Bursevi, Rûhu'l-Beyân Tefsiri, c.1, s.57-58)

    SEYYİD TAHA (K.S.) HUZURUNDA-27 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Sep 27, 2026 2:43


    Hakkâri'nin Şemdinli ilçesindeki Nehri köyü, meşe ve mazı ormanlarıyla çevrili derin bir vadide saklıdır; önünden süt beyazı bir ırmak akar. Nakşibendî-Hâlidî yolunun büyük piri Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (r.a.)'nin halifesi Seyyid Taha (kuddise sirruh) bu köyde medfundur. 1976'da Üstad Necip Fazıl Kısakürek, mürşidi Abdülhakim Arvâsî Hazretleri'nin şeyhi olan bu zâtın huzuruna varmak için Van'dan Başkale'ye, oradan Yüksekova ve Şemdinli'ye gitti; sonra katır sırtında, zahmetli bir tırmanışla Nehri'ye ulaştı. “Yolda ölürsem, beni Seyyid Taha'nın yanına gömün” diyecek kadar kalbiyle bağ kurduğu bir menzildi burası. Abdülhakim Arvâsî gençliğinde Nehri Tekkesi'nde din ve fen ilimleri tahsil etmiş, silsile Seyyid Fehîm üzerinden Seyyid Taha'ya, oradan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (r.a.)'nın nefesine bağlanmıştı. Üstad, bu üç halkalı irfan zincirinin izini sürerek Arvas'tan Nehri'ye yöneldi. Bir zamanlar üç katlı, geniş kemerli mimarisiyle bölgenin ilim ve irfan ocağı olan tekke; 1925'teki hadiselerin ardından çıkarılan kanun bahane edilerek 1926'da toplarla yıkıldı, Nehri yıllarca yasak bölgeye çevrildi. Yapı söndü; fakat hatıra, pınarın serinliğinde ve yalçın kayaların gölgesinde yaşamaya devam etti. Tekke kapatıldı, eşyaları dağıtıldı, arazilere el konuldu; yine de bu menzil, Hâlidî nefesin izini taşıyan bir sığınak ve diriliş yeri olarak kaldı. Nehri'de esen rüzgâr taşlara sinmiş zikri fısıldar; o nefes, suskun kapılardan hâlâ geçer. Üstad için Nehri, harabe değil, yaşayan bir mektepti; not defterini açıp suskun taşların önünde mısralarını kaydetti. “Şemdinli dağlarının içtim nur çeşmesinden, Kurtuldum akreplerin ruhumu deşmesinden.” (Muhsin Kızılkaya, haberturkcom)

    BESMELE'YE HÜRMET GÖSTERMEK-26 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Sep 26, 2026 2:44


    Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Kim, üzerinde besmele yazılı bir kâğıdı Allâh'a saygısından dolayı yerden kaldırırsa, Allâh katında sıddîklerden yazılır, ana babasının, müşrik de olsalar azabları hafifletilir." Bu konuda Bişru'l-Hâfi'nin hikayesi meşhurdur. Ebu Hureyre (r.a)'den, Peygamberimiz (s.a.v.)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ey Ebû Hureyre, abdest aldığında "Bismillah" de. Zira, abdestini tamamlayıncaya kadar senin Hafaza Meleklerin sana sevab yazmayı bırakmazlar. Hanımınla münasebette bulunduğunda "Bismillah" de. Zira, sen gusledinceye kadar, Hafaza Meleklerin sana sevab yazarlar. Eğer bu münasebetten bir çocuk olur ve o çocuğun da nesli devam ederse, hiç bir istisna olmaksızın, soyundan gelenlerin nefesleri sayısınca sana sevap yazılır. Ey Ebû Hureyre, bir hayvana bindiğinde, "Bismillah, elhamdülillah" de. O zaman, hayvanın adımları sayısınca sevap yazılır. Bir gemiye bindiğinde de "Bismillah, elhamdülillah" de. O zaman, ondan ininceye kadar sana sevab yazılır." Enes b. Mâlik (r.a.)'dan rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: "İnsanların elbiselerini çıkardıkları zaman "Besmele" çekmeleri, insanların mahrem yerleri ile cinlerin gözleri arasında perde olur." (Suyuti, Camius-Sağîr, 2/32) Bu hadiste şuna işaret edilmiştir: Besmele, bu dünyada senin ile cinlerden olan düşmanların arasında perde olursa, ahirette de senin ile zebaniler arasında perde olmaz mı? Kadın sûfîlerin büyüklerinden olan Umretü'l-Fergâniyye'den, "Cünüp ve hayızlı kimsenin besmeleden değil de, Kur'an okumaktan men edilmesindeki hikmet nedir?" diye soruldu da, O şu cevabı verdi: "Besmele çekmek, dostun ismini anmaktır. Dost ise, dostunu anmaktan menedilmez." (Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu'l-Ğayb, c. 1, s. 239-241)

    ZORUNLU EĞİTİM Mİ, ZORUNLU YOZLAŞMA MI?-25 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Sep 25, 2026 2:28


    Gerçekten biz çocuklarımıza yazık ediyoruz. Okumak istemeyeni veya kapasitesi sınırlı olanı zorla sınıfa hapsediyoruz. Bu gençler ise yetenekli olanları aşağı çekiyor ve eğitimin kalitesini düşürüyor. Zorunlu eğitimi her kademeye yaygınlaştırmak, pedagojik ilkelere ve eğitim biliminin gerçeklerine uygun bir yaklaşım değildir. Temel eğitimin bireyin biyolojik varlıktan sosyal ve bilinçli bir insan haline gelmesi için zorunlu olması, insan fıtratının bir gereğidir. Ancak bu zorunluluğun tüm eğitim basamaklarına aynen uygulanması, bireysel farklılıkları ve sosyolojik gerçeklikleri göz ardı etmek anlamına gelir. 12 yıl kesintisiz zorunlu eğitim devletin tüm çocukların zihinsel formasyonunda mutlak belirleyici olma iddiasının somut bir yansımasıdır. Oysa temel eğitim çocuğun asgari insani yeterlikleri kazanabilmesi açısından bir zorunluluk arz ederken, bu zorunluluğun tüm eğitim kademelerine aynen teşmil edilmesi, ebeveynlerin çocuklarını kendi dünya görüşü, değer sistemi ve hayat tasavvuru doğrultusunda yetiştirme hakkını ciddi şekilde sınırlamakta ve ihlal etmektedir. Türkiye'de mevcut zorunlu eğitim sistemi, tarihsel süreçte çeşitli yabancı fikir akımlarının (pozitivizm, materyalizm, Darwinizm) ve bu fikirlerin ülkemizdeki yansımalarını temsil eden ideolojik yaklaşımların etkisi altında şekillenmiştir. Bugün zorunlu eğitim süreçleri büyük ölçüde genç kuşakları hayata hazırlamakta yetersiz kalmakta, onlara gerçek bir meslekî yeterlik kazandırmak şöyle dursun, çoğu zaman üretkenlikten ve hayata etkin katılımdan uzaklaştıran bir oyalama işlevi görmektedir. İnsan fıtratında öğrenmeye yönelik doğuştan gelen bir merak ve öğrenme arzusu bulunmaktadır. Eğitime değil, tek tipleştirici zorunlu eğitime karşı duruyoruz. (Sefa Saygılı, Yeni Akit)

    TARİHTE ŞİA TEHLİKESİ-24 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Sep 24, 2026 2:47


    Tarihleri boyunca kâfirle cihaddan geri durmuş, her vesile ile Müslüman katliamı yapmış topluluklar, Yavuz döneminde de bu faaliyetlerden geri durmamıştır. Yavuz Sultan Selîm Han, ülke içinde hâdise çıkartan ve ilerisi için büyük tehlike olabilecek Şii faaliyetlerin kaynağının Safevi Devleti olduğunu biliyordu Gönderdiği dâvetçi ve halîfeleri vasıtasıyla Osmanlı hududları içinde yaşayan Şiîleri kendisine bağlıyor ve fırsat buldukça da isyânlar çıkarıyordu. Yavuz Sultan Selîm Han ise, Şâh İsmail'in bu tehlikeli teşebbüslerini önlemenin tek çıkar yolunun, Anadolu'da Şiîliğin gelişmesini önlemek, hattâ kökünü kazımak olduğunu biliyor, İslâm'ı bütün dünyâya hâkim kılabilmek için Osmanlı Devleti'nin dünyânın en büyük ve kudretli devleti hâline gelmesi zaruretine inanıyordu. Bunun için İran'da kurulan Şiî devletlerin sürekli Osmanlı Devleti'ni tehdîd etmesine ve batıya karşı açılan her seferde Osmanlı'yı arkadan vurmasına son vermek emelinde idi. Zîrâ Osmanlı Devleti'nin en büyük asker kaynağı Türk ve Müslüman nüfûsun yaşadığı Anadolu idi. Buranın emniyette olmaması, devletin başına her an büyük gaileler açabilirdi. Sultan Selim, bütün bunları düşünerek Trabzon Vâliliği'nden beri Şâh İsmail'in Osmanlı ülkesindeki faaliyetlerini yakından takip etmiş, İran içlerine seferler düzenleyerek şiîlerin Anadolu'daki faaliyetlerine mâni olmaya çalışmıştı. Pâdişâh olduktan sonra, bu faaliyetlerin önüne bütünüyle geçmek için köklü tedbirler almaya başladı. Topladığı olağanüstü dîvânda, Şâh İsmail'in İslâm'a verdiği zarar ve Ehl-i Sünnet'e yaptığı saldırıları inceden inceye bir bir anlattı. Dîvânda yapılan uzun müzâkerelerden sonra, İran'a sefere karar verildi. Dîvânın bu karârı üzerine görüşleri alınan o devrin âlimleri böyle bir cihâdın farz olduğuna, Şâh İsmail'e haddinin bildirilmesine dâir fetva verdiler. (Tâcü't-Tevârih, c.2 s.397; Türk Cihân Mefkuresi Târihi; c.2, s.390)

    ALLÂH (C.C.)'A HÂMD VE ŞÜKRETMEK-23 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Sep 23, 2026 2:51


    Allâhü Teâlâ'nın insana olan nimetleri, insan aklının vâkıf olamayacağı kadar çoktur. Nitekim Cenâb-ı Hâkk, "Allâh'ın nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız." (Nahl s. 18) buyurmuştur. İnsanın Allâh (c.c.)'un nimetlerine vâkıf olması imkânsız olunca, bu nimetlere lâyık bir hâmde, şükre ve senâ'ya muktedir olamayacağı da ortaya çıkar. İnsanın, Allâh (c.c.)'a karşı hâmd ve şükrü edâ edebilmesi, ancak Allâh (c.c.)'un onu buna muktedir kıldığında mümkün olur. Allâhü Teâlâ, onun kalbinde hâmd ve şükre yönelik bir duygu yarattığında ve önündeki bütün engel ve mânialar kalktığında, bunların hepsi Allâh (c.c.)'un birer lütfu olur. Buna göre, kulun, Allâh (c.c.)'un şükrünü edâ edebilmesi, ancak Allâhü Teâlâ'nın ona vereceği büyük bir nimet sayesinde mümkün olabilir. Bu nimetler de ayrıca şükrü gerektirir. Bu duruma göre kulun, şükür ve hâmdi edâ edebilmesi, sonsuza kadar tekrarladığı zaman mümkün olur. Bu ise imkânsızdır. Öyleyse insanın, O (c.c.)'a lâyık olacak şekilde Allâh (c.c.)'a hâmd ve şükretmesi imkânsızdır. Hâmd ve şükrün manası, kulun sadece diliyle "Elhamdülillah" demesi değildir. Tam aksine, bunun manası, kendisine nimet verilen kimsenin, nimet verenin kemâl, celâl sıfatları ile mevsûf olduğunu bilmesidir. İnsanın aklına gelen her türlü kemâl ve celâl sıfatlarından, Allâh (c.c.)'un kemâli ve celâli daha büyük ve daha yücedir. Bu böyle olunca, insanın Allâh (c.c.)'a lâyıkı veçhile hâmdetmesi, şükretmesi ve senâ etmesi imkânsız olur. Anlaşıldığı üzere Râbbimizʼe lâyıkıyla şükredebilmekten âciziz. Bununla birlikte, müjdelendiği üzere cennete ilk girecek zümre hâmmadun zümresidir ki bu zümre Allâh (c.c.)'a en çok hâmdeden zümredir. Bu nedenle O (c.c.)'a gücümüz nisbetinde çokça hamdetmeye çalışmalıyız. (Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu'l-Ğayb, c.1, s.311)

    İNTERNETTE ALIŞVERİŞİN KURALLARI-22 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Sep 22, 2026 2:38


    Kredi kartıyla alışveriş yaparken, kartı veren kuruluşun kefaleti ile işlem yapmış oluyoruz. O kuruluş, karşı tarafa şöyle demiş oluyor: Bu kişinin elindeki kart benim teminatımdır; onu elinde bulunduran kişiye ben kefilim. Kartla alışveriş yapıldığında, satıcı parasını bankadan alıyor. Müşteri de bankayla arasındaki anlaşmanın mahiyetine göre borcunu ödüyor. Kredi kartıyla alışverişte kartı sağlayan kuruluş, kredi kartıyla alışveriş imkânı sağlarken yaptığı masraf karşılığı belli bir ücret alabilir. Bunun dışında kuruluşun, alışverişin tutarını aşan ödeme talebi, her ne isim altında olursa olsun faizdir. Böyle durumlarda harama düşme endişesi taşımamak için, faizsiz çalışan finans kuruluşlarının kartlarını tercih etmek ve kart borcunu taksitlendirip faize bulaşmak yerine, borcun tamamını tek seferde ödemek en iyisidir. Para peşin, mal veresiye olduğunda, buna "Selem akdi" denir ve belli şartlarla caizdir. Bu şartları şöyle özetleyebiliriz: Akitte, tarafları anlaşmazlığa götürecek ölçüde belirsizlik bulunmamalıdır. "Malın miktar ve evsafında, keza paranın miktar ve cinsinde herhangi bir belirsizlik bulunmamalıdır. Ödemenin veya malın tesliminin zamanı ve şekli konusunda herhangi bir belirsizlik olmamalıdır. Konunun başka önemli detayları da vardır. Bir bilenden veya kaynaklardan iyice tetkik edilmelidir. Müzayedede müşteri kızıştırmak için katılmak, başkasını müzayededen çekilmeye veya fiyatı belli miktardan fazla artırmamaya ikna için çeşitli metotlar kullanmak gibi alışverişi geçersiz kılan unsurlar söz konusu olmamalıdır. İslam, alışverişlerde önceden tayin edilmiş belli kâr hadleri getirmemiştir. Makul sınırlarda olması ve "aldatma" içermemesi şartıyla alışverişte "karşılıklı rıza" unsuru gözetilmiştir. Malın fiyatını aşırı şekilde düşürerek yahut yükselterek piyasayı olumsuz etkilemeye çalışmamalıdır. (Ebubekir Sifil , 2007)

    CİN VE BÜYÜDEN KORUNMANIN YOLU-21 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Sep 21, 2026 2:44


    Hz. Ali (k.v.)'den rivayetle Nebi (s.a.v.): “Âyetü'lKürsî bir evde okunduğu zaman, şeytanlar oradan kaçarlar. Otuz gün oraya yaklaşamazlar. Erkek ve kadın sihirbazlar (ve onların sihir ve büyüleri) kırk gece o eve giremez. Ey Ali! Onu, (Âyetü'l-Kürsî'yi) çocuklarına, ehline ve komşularına öğret. Bundan daha büyük bir âyet inmedi.” Muhammed bin Übey bin Ka'b (r.a.), O'da babasından rivayet etti. “Kendisinin yeşil hurmaları kurutma harmanlığı vardı. Onları taahhüt ediyordu yani koruyordu. Hurmalarının eksilmekte olduğunu gördü. Bir gece hurmaların bekçiliğini yapıp beklerken, erginlik çağına eren bir genç gibi olan bir varlık gördü. Buyurdular: ”O bana selâm verdi. Selâmını aldım. Ve ona sordum: ”Sen kimsin? İnsan mısın yoksa cin mi?” O: ”Cinim!” dedi. ”Elini bana uzat” dedim. Elini uzattı. Eli köpek eli (ayağı) gibiydi. Kılları, köpek kılına benziyordu. Kendisine sordum: ”Cinlerin yaratılışı böyle mi?” Dedi ki: ”Cinler bilirler, onların içinde benden daha şiddetlisi yoktur.” Ona yine sordum: -”Bu yaptığın işe seni hamleden (mecbur edip iten) sebep nedir?” O: -”Senin sadakayı seven bir kişi olduğun haberi bana ulaştı. Senin yiyeceklerinden bir nasîp alıp yemek istedim” dedi. Ona sordum: -”Bizi sizin (şer ve zararınızdan) ne korur? (Hangi âyet ve duayı okusak cinlerin şerrinden muhafaza ediliriz?) O: “Kim bu âyeti (Âyet'ül-Kürsî'yi) akşamleyin okursa, sabaha kadar bizden korunmuş olur. Ve kim bu Âyeti sabahleyin okusa akşama kadar bizim zararımızdan korunmuş olur.” dedi. Sabah olduğunda babam gelip bunu Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri'ne haber verdi. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri şöyle buyurdular: “Habîs (olan şeytan) doğru söylemiştir.” (Tefsir-i Ebussuud ve Kenzu'l-Ummâl: 4061)

    NİKAH, NAFİLE İBADETLERLE MEŞGUL OLMAKTAN DAHA FAZİLETLİDİR-20 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Sep 20, 2026 2:30


    1. Nikâh, Peygamberimiz (s.a.v.)'in sünnetidir. Sünnetler ise icma ile nafilelerden daha önce gelir. Çünkü sünneti terk edenler hakkında tehdit (vaîd) vardır. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, benden değildir.” Oysa nafileleri terk etmekten dolayı böyle bir tehdit bulunmamaktadır. 2. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) nikâhı sürekli olarak devam ettirmiştir. İlk evlenmelerinden sonra hiçbir zaman zevcesiz yaşamamışlardır. Eğer nafile ibadetlerle meşgul olmak daha faziletli olsaydı, Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) nikâhı terk edip nafile ibadetlere yönelirdi. 3. Nikâh, nafilelerden daha faziletli olan maksatlara ulaştırır. Nikâh sayesinde ümmetin bireylerinin çoğalması sağlanır. Nikâh sayesinde insanlık, zinadan korunmuş olur. Yine nikâh ile yaratılış itibariyle zayıf olan kadınların nafaka ve barınmaları temin edilir ve nefisleri helake maruz kalmaktan korunmuş olur. Sonuç olarak, nikâh; ahlakın güzelleşmesine, çocukların terbiyesine, Müslümanların yararına olacak işlerin gerçekleştirilmesine ve insanlarla iyi geçinmeye vesile olduğu için, hiç şüphe yok ki bu yüksek maksatların her biri, nafile ibadet için uzlete çekilmekten (yalnız kalmaktan) daha faziletlidir. Bununla birlikte, nafile ibadetin faydası sadece yapan kişiye mahsustur. Nikâhın faydaları ise sadece evlenen kişiye ait olmayıp başkalarına da yayılır. Evlenen bir kimse başkalarına da faydalı olmaya çalışmış olur. İnsanların en hayırlısı, insanlara en çok faydası dokunandır. (Ömer Nasuhi Bilmen, Ailenin Gücü Nüfusun Geleceği, s.40-41)

    ALİ ŞÜKRÜ BEY NEDEN ŞEHİT EDİLDİ?-19 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Sep 19, 2026 2:47


    Birinci Meclis'in en cesur simalarından Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey, 27 Mart 1923'te hunharca şehit edildi. 1884 Beşikdüzü doğumlu; Bahriye Erkân-ı Harp subayı iken istifa ederek siyasete girdi. 1920'de Meclis-i Mebusan'a, İstanbul'un işgali sonrasında da Ankara'da açılan Birinci TBMM'ye Trabzon milletvekili olarak katıldı. Misak-ı Millî'nin tavizsiz savunucusu, Lozan'daki hezimete muhalif, hilafetin ilgasına karşı duran bir dava adamıydı. Mecliste her söz alışında dikkat kesilen bir topluluk vardı; gensorularda bakanları hırpalayan, doğruları açıkça söyleyen bir tenkitçiydi. Necip Fazıl onu “sadece iman ve mukaddesat safındaki kahraman çocuk” diye anacak; “mahrem renkleri ve gizli mânâları sezdiği için vahşice öldürtüldü” satırlarını yazacaktı. Cinayet “sebeb-i meşhur, fail-i meşhur”du: Topal Osman tarafından boğduruldu. O gün Meclis'te Hüseyin Avni Bey'in kürsüden yükselen feryadı hadisenin ağırlığını gösterdi: “Bir mebusun ağzı, kalemi o milletin namusudur!” Şehadetinden üç gün sonra Meclis lağvedildi; bir yıl sonra hilafet kaldırıldı. Ali Şükrü Bey'in “bugün ehemmiyetsiz görülen mesail yarın başımıza belâ olur” mealindeki ikazları, Musul-Kerkük, Batı Trakya, Adalar ve Boğazlar bahsinde tarihî feraset olarak kaldı. Boztepe'deki kabri ıssız görünse de adı vicdanlarda gür bir seda olarak yaşamaktadır. Samet Ağaoğlu, onu devletin başına başka bir makamın yerleşmesine itiraz eden, kuvvetli bir tenkitçi diye tarif eder. Falih Rıfkı Atay, Mustafa Kemal'le Meclis'teki sert çatışmayı ve ardından Topal Osman'ın Çankaya civarındaki evinde boğduruşunu anlatır; muhafız komutanı meselesi tartışılır. Bu yüzden onu mutlaka ve tamamen saf dışı bırakmak istediler. (Yahya Düzenli, Akıncılar Dergisi)

    TEHLİKELİ BEŞ GÜNAH-18 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Sep 18, 2026 2:57


    İmâm-ı Sûsî, İmâm-ı Iyâşî ve İbnü'l-Meşrî (rahimehümullâh) gibi ulemânın beyânı vechile; bâzı meşâyih şu vasiyetlerde bulunmuşlardır: “İnsanlara eziyet etmekten, onlara zarar vermekten, ayıplarını ve avretlerini araştırmaktan uzak durun. Gerçekten kim bunlarla uğraşırsa ne dünyâda ne de âhirette felâh bulmaz. Özellikle şu sayacağımız işlerden uzak durmaya devâm edin. Zîrâ her kim bunlardan birine dahî düşerse, hiç şüphesiz Allâhü Teâlâ onu kâfir olarak öldürecektir: 1. Müslümanlara çokça eziyet etmek, 2. Çok zinâ yapıp tevbesiz ölmek, 3. Yalan yere velî olduğunu iddiâ etmek, 4. İzinsiz ve icâzetsiz şeyhlik makāmına geçmek, 5. Gıybet ve dedikoduya dalıp tevbesiz ölmek. İşte bu sayılanlardan birine bile devâm eden kişi, ne kadar sâlih amel yapsa da kâfir öleceği kesindir. Ancak her kim bu yaptıklarından tevbe eder de, ölünceye kadar tevbesinde sebât ederse ve bu günahlara ısrâr etmeksizin ölebilirse, o kişi îmânını kurtarabilir.” (Muhammed ibnü'l-Meşri‘ es-Sâihî, el-Câmi‘, s. 322) ÖLÜM MELEĞİNİN SURETİ Rivâyet edildiğine göre Hz. İbrahim ölüm meleğine fâcir bir kimsenin ruhunu aldığında üzerinde bulunduğun surette bana kendini gösterebilir misin?' diye sordu. Ölüm meleği ‘Bu durumda senin bana bakmaya gücün yetmez!' dedi. Hz. İbrahim (a.s.) ‘Gücüm yeter' dedi. Melek ‘O halde yüzünü çevir!' dedi. Bunun üzerine İbrahim (a.s.) yüzünü çevirince, simsiyah, saçları dik, kokusu müteaffin, elbiseleri simsiyah, ağız ve burun deliklerinden alevler ve duman çıkan bir kişi gördü. Bunun üzerine İbrahim (a.s.) düşüp bayıldı. Ayıldığında melek eski suretine dönmüştü. Bunun üzerine Hz. İbrahim (a.s.) ‘Ey ölüm meleği! Eğer ölüm anında fâcir kimseye, görünüşünden başka bir dehşet isabet etmese dahi bu ona kâfi gelir' dedi. (İmam Gazali, İhya-u Ulumiddin, s. 2661)

    HZ. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZANOĞLU (K.S.) CÂMİÎ ŞERÎFİ-17 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Sep 17, 2026 2:39


    17 Eylül 2006 tarihinde yapımına başlanmış ve yaklaşık iki yılda tamamlanmıştır. Bânisi Hz. Sami (k.s.)'nun ma‘nevî evlâdı ve ihvâna kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk'tür. 23.5 x 28.5 metre ebadında bir alana yerleşmiş, dört ana kolon üstüne tek ana kubbe ve etrafında dört yarım kubbe şeklinde inşâ edilmiştir. Câminin külliye haline getirilmesine devâm edilmektedir. İstanbul'un Pendik ilçesine bağlı Yenişehir mahallesinde bulunan cami; Yavuz Sultân Selîm Câmii gibi Osmanlı mîmârîsinin ince estetiğini açığa çıkaran bir eser olmuştur. Caminin kendi adına yapıldığı Zât hakkında Kitâbe'de şöyle denilmektedir: “Silsile-i Aliyye-i Nakşîbendiyye'nin otuz üçüncü postnişînleri olup Silsile-i Aliyye'nin otuz ikinci postnişîni Şeyhü'lmeşâyîh es-Seyyid Muhammed Es‘âd Erbilî kuddise sirrûh hazretlerinin hâlîfelerindendirler. Hazret-i Zât-ı akdes'in şecere-i mübârekeleri, Ramazanoğlu Beyliği'nden Hz. Seyfullâh Hâlid bin Velîd (r.a.)'e uzanır. Hicrî 1308'de Adana'da dünyâyı teşrîf eden Zât-ı âli-kadrleri, 1404'te Medîne-i Münevvere'de irtihâl-i dâr-ı bekâ eylediler. Kabr-i şerîfleri Cennetü'l Bakî'de ziyâretgâhtır. Ulemâ-yı İslâm, “Bir asırlık mübârek ömürlerinin her ânında Sünnet-i Seniyye-i Resûl-i Kibriyâ (s.a.v.)'i ihyâ eylediklerinde ve nice yüksek makâmların sâhibi; Gavs*, Müceddid**, Sâhibü'zzamân*** ve Câna yakın ülfet makâmının sâhibi ve asırların nâdir yetiştirdiği bir Zât-ı Akdes olduklarında” ittifâk-ı ârâ eylemişlerdir.” Allâhü Te‘âlâ yollarına ve şefâatlerine cümlemizi dâhil eylesin. Âmîn. *Gavs: Yardım etmek, imdada yetişmek demektir. Bunun yerine “kutub” da kullanılır. En yüksek ma'nevî makâmdır. Allâh (c.c.) onların duası sebebiyle gelmesi muhtemel belâları def eder. **Müceddid: Her asır başında geleceği Nebî (s.a.v.) tarafından müjdelenen, dinin yüksek hâdimleridir. Kendilerinden ve yeniden bir şey ortaya çıkarmazlar, yeni ahkâm getirmezler. İslâmî hükümlere harfiyen uyarak dinin aslını ortaya koyarlar ve ona karıştırılmak istenilen bid'atleri def ederler. ***Sâhibü'z-zamân: Zamanın etkisinden kurtulmuş; geçmiş, gelecek düşüncesinden sıyrılmış, ân-ı vâhidi yakalayan ve onu sürekli yaşayan kişidir. O, bu durumuyla zamanı aşmıştır.

    BİLİMDE ÇALINAN MİRAS-16 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Sep 16, 2026 2:40


    Batılı bilim insanları doğaya bakarak keşif yapmadılar; Müslümanların kitaplarına baktılar ve bir kısmını kendi adlarına kaydettiler. Newton bunun en çarpıcı örneğidir. Oxford'ta bulunan eski bir Arapça eserin kenarlarında el yazısıyla yapılmış İngilizce tercüme notları görülür. Avrupa Rönesansı'nın, Arapların Altın Çağı'ndaki başarıların alınmasıyla başladığını söylemek, o dönemde Arapça kitapların Avrupa şehirlerinde basılıp okutulmasını ve Arapçanın ilmin dili oluşunu düşününce şaşırtıcı değildir. Fakat bu kitaplar sadece kaynak olarak kalmadı; bazı Avrupalı bilginler, Arap âlimlerinin keşiflerini alıp, doğayı ayrıca incelemeden kendi adlarıyla yayımladılar. Küçük kan dolaşımının William Harvey'e nispeti buna bir misaldir; anlatılanların İbnü'n-Nefis'in “Şerhu Teşrîhi'lKânûn”undaki açıklamalara dayandığı ortaya konmuştur. Newton'un hareketin üç kanununa dair intihal iddiaları da böyledir. 1. yasa, İbn Sînâ'nın “İşârât ve Tenbîhât”ında ifadesini bulan “cisim dış etkiden arınınca hâlini korur” düşüncesiyle paraleldir. 2. ve 3. yasalar ise Fahreddin er-Râzî'nin “el-Mebâhisü'l-Meşrıkıyye”sinde kuvvet-ivme ilişkisi ve karşı kuvvet dengesi üzerinden tartışılmıştır: eşit güçle çekilen halkanın ortada kalması gibi. René Descartes'in, İmam Gazâlî'nin eserlerini andıran uzun dipnotlar kullanması da zikredilir. Tarih yeniden okunmalı; hak, gerçek sahiplerine teslim edilmelidir. Bu tablo, “bilimsel devrim”i tek başına Batı'nın müktesebatı gibi sunan anlatının eksik kaldığını açıkça göstermektedir. Arapların medeniyet mirası gizlenemez; aktarım zincirleri dürüstçe kayda geçirilmelidir. İlmî emanetin sahiplerine iadesi, yeni bir karşılıklı saygı köprüsü kuracaktır. İddialar tartışılabilir; fakat izler, metinler ve nüshalar açıktır, gözler önündedir aslında. (Basından Derleme)

    GÜNAHI TERK ETMENİN GİZLİ LÜTÜFLARI-15 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Sep 15, 2026 2:52


    Günahı terk etmenin bereketleri şunlardır: Göğsün genişlemesi; hüzün ve kederin azalması; yüzünde bir tatlılık ve nur oluşması; duasının çabuk kabul olması; insanın vakarını koruması; ibadetin tatlılığını tatması; imanın lezzetini hissetmesi; şeref ve haysiyetini muhafaza etmesi; toplum içindeki itibarını koruması; dünya ve ahiret işlerinin düzeni için gerekli olan malını koruması; insanların sevgisini kazanması; geçim işlerinin düzgün gitmesi; bedenin rahat etmesi; kalbin sevinç duyması; Ruhun huzur bulması; gönlün nimetlenmesi; günahkâr ve bozgunculardan gelecek korkulardan emin olması; zilleti yüklenmekten uzak duran bir izzete sahip olması; günahın kararttığı kalp nurunun sönmemesi; günahkârların daraldığı yerlerde bir çıkış yolu bulması; ummadığı yerlerden rızık elde etmesi; fâsıkların zorlandığı şeylerin ona kolay gelmesi; ibadetlerin kolaylaşması; ilmin kolay elde edilmesi; insanlar arasında güzel bir övgüye mazhar olması; onların duasına nail olması; insanların gönlünde bir heybetinin olması; haksızlığa uğradığında onların onu savunması; gıyabında kendisini savunmaları; Allah ile arasındaki yabancılığın ortadan kalkması; meleklerin ona yakın olması; insan ve cin şeytanlarının ondan uzak durması; insanların hizmetine talip olması; onunla dost olmak için yarışmaları; ölümden korkmaması, bilakis Rabbine kavuşacağı için sevinmesi; dünyanın gözünde küçülmesi, ahiretin büyümesi; büyük mükâfat ve ebedî kurtuluşa kavuşma arzusunun artması; Arş taşıyan meleklerin ve çevresindekilerin onun için dua etmesi; amellerini yazan meleklerin onunla sevinmesi ve ona dua etmeleri; aklının, anlayışının, imanının ve marifetinin artması; Allah'ın onu sevmesi; yüzünü ona dönmesi; onun tevbesiyle sevinmesi. (Şe'ûmü'l-Maʿsiyah)

    SANDALYEDE NAMAZ KILMAK CÂİZ Mİ?-14 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Sep 14, 2026 2:44


    Namazı ayakta kılamayacak kadar hasta ve özürlü olanlar namazlarını oturarak kılarlar. Oturabilse bile, Tahiyyatta oturamayacak kadar hasta olanlar bağdaş kurarak otururlar ve rükûda biraz eğilerek secdelerini de tam yaparak namazlarını kılarlar. Secde yapamayanlar, namazlarını rükûda biraz eğilerek, secdede de ondan daha fazla eğilerek kılarlar. Secde yapmak için önlerine yüksekçe bir şey koymalarına lüzum yoktur. Üzerine secde etmek için, önlerine yastık veya rahle gibi bir şey koymak mekruhtur. Bu şekilde de namaz kılamayacak olanlar, oturup ayaklarını kıbleye doğru uzatarak kılarlar. Bunu da yapamayanlar, rahat edebildikleri şekilde yan üstü yatarak (yapabilirlerse sağ taraflarına yatarak) namazlarını imâ (baş hareketiyle) kılarlar. Yan üstü de yatamayanlar, ayakları kıbleye doğru uzatılıp upuzun yatırılır. Başının altına bir yastık konularak, mümkün oldukça başı kıbleye döndürülmüş olur. Böylece namazını îmâ ile kılar. Dikkat edilirse, bu sıralamada sandalye ve koltukta namaz kılma tarifi yoktur. Acaba eskiden sandalye ve koltuk yok muydu veya bilinmiyordu da onun için mi fıkıh kitaplarımızda “Sandalye ve koltukta namaz” konusu yok? Hayır! Vardı ve Peygamberimiz (s.a.v.) zamanından beri sandalye de koltuk da biliniyordu. Kur'an'da, Bakara Sûresi'nin 255. Âyeti, Âyetül Kürsî'dir. Kürsî; sandalye - koltuk demektir. Öbür taraftan Yasin Sûresi 56. Âyette, cennetlikler hakkında “Onlar ve eşleri, gölgelerde koltuklara (kurulup) yaslanmışlardır” buyuruluyor. Peygamberimiz (s.a.v.) zamanından beri koltuk da sandalye de bilindiği halde, fıkıh kitaplarımızda sandalye veya koltukta namaz kılınacağına dair bir tarif ve kayıt bulunmuyor. Öyle bir kimse ki, hayatı tekerlekli sandalyededir. Bu kimse, tabii ki namazlarını üzerinde bulunduğu / yaşadığı bu tekerlekli sandalyede kılacaktır. (Muhammed Alaaddin, Üç Boyutuyla İslam, s. 294)

    ALLÂH (C.C.) MİSAFİRLERİ-13 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Sep 13, 2026 2:55


    "Mü'minin kalesi üçtür: Mescit, Allâh'ın zikri, Kur'ân okumak. Bir kimse, sayılan üç şeyden birine sığınırsa şeytanın kötülüğünden kurtulmuş olur." Hz. Ömer (r.a.) şöyle der: "Camiler, yeryüzünde Allâh'ın evleridir. Orada namaz kılanlar Allâh'ın ziyaretçileridir. Ziyaret edilene, yâni ev sahibine, ziyaretçisine ikram etmek düşer". Fakih anlatıyor: "Mescitlere hürmet, on beş şekilde yapılır. Şöyle ki: 1. Eğer cemaat oturuyorsa içeriye girilince selâm verilir. Mescitte kimse yoksa veya namaza durmuşlarsa, şöyle söyler: "Esselâmü aleynâ min Râbbina ve alâ İbâdillâhis-sâlihîn." (Râbbimizden bize ve Allâh'ın sâlih kullarına selâm olsun.) 2. Oturmadan önce iki rekat namaz kılmalı. Bu konuda, Resûlullâh (s.a.v.)'in şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Her şeyin bir selâmı vardır. Mescidin selâmı da iki rekât namazdır." 3. Mescidin içinde bir şey alıp satmamalı. 4. Mescidin içinde kılıç çıkarmamalı. 5. Kaybettiği bir şeyini bulmak için bağırmamalı. 6. Allâhü Teâlâ'nın zikri dışında bir şey için sesini yükseltmemeli. 7. Boş söz söylememeli. 8. İleri saflara geçmek için cemaatin omuzlarına basmamalı. 9. Orada, oturmak için hiç kimse ile çekişmemeli.10-Safa girmek için hiç kimseyi sıkıştırmamalı.11. Namaz kılanın önünden geçmemeli. 12. Mescide tükürmemeli. 13. Parmaklarını çıtlatmamalı 14. Orada Allâhü Teâlâ'yı çok anmalı ve O'nu hiç unutmamalıdır. 15. Mescidi pislikten, delilerden ve çocuklara oyun yeri olmaktan korumalıdır. Hasan (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)'ın şöyle buyurduğunu anlattı: "Ümmetim üzerine öyle bir zaman gelecek ki, mescit içerisindeki konuşmaları, dünya işleri için olacaktır. Allâh ile bir işleri yoktur, onlarla oturmayınız." (Ebu'l-Leys es-Semerkandi , Tenbihü'l- Gafilin s.351-352)

    SEVGİ DE ÖFKE DE ALLAH İÇİN-12 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Sep 12, 2026 2:47


    Bu mektûb Şeyh Muhammed Ma'sûm “kuddise sirruh” Serhendî Hazretleri tarafından, Mirzâ Ubeydüllah beğe yazılmışdır. Bazıları zan eder ki, tasavvuf, kendi hâline bakıp, başkasına karışmamak, kimseye ilişmemekdir. Bu, doğru değildir ve dinde yara açmağa sebeb olur. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a.)'a bağlanan büyüklerin yolu, sünnet-i seniyyeye ittiba ve bid'atlerden kaçmak olduğu kitâblarında yazılıdır. Emr-i ma'rûf ve nehy-i münker ve buğd-ı fillâh ve cihâd-ı fî sebîlillâh, Peygamberimizin (s.a.v.) sünnetinden, belki islâmiyyetin vâciblerinden ve farzlarındandır. O hâlde, emr-i ma'rûfu terk etmek, bu büyüklerin yolunu terk etmek olur. Hâce Mu'înüddîn-i Çeştî buyurdu: Dostun yolu çok ince ve tehlikelidir. Herkese nasîhat et ve tehlikeyi bildir! Fudayl bin Iyâd Hazretleri buyurdu: Bid'at söyleyenleri ve yapanları sevenlerin ibâdetlerini, Allahü teâlâ kabûl etmez ve kalblerinden îmânlarını çıkarır. Bid'at sâhibini sevmeyenin ibâdeti az olsa da, Allahü Teâlânın bunu afv buyurmasını ümmîd ederim. Yolda bid'at sâhibine karşı gelirsen, yolunu değiştir! Şeyh Seyyid Abdülkadir Geylâni Hazretleri buyurdu ki: Bir kimse, bir bid'at meydâna çıkarsa veyâ bir bid'ati işlese, Allahü teâlânın ve meleklerin ve bütün insanların la'neti, onun üzerine olsun. Peygambere (s.a.v.) tâbi' olan, insanları da'vet etmekde ve emr-i ma'rûf, nehy-i münker etmekde de tâbi' olur. Bunları yapmayan, Ona hakikaten tâbi' olmuş değildir. Allahü teâlâ, Mûsâ (a.s.)'a sual etti: Benim için ne işledin? Cenâb-ı Hak buyurdu: Yâ Mûsâ! Dostlarımı benim için sevdin mi ve düşmanlarıma benim için düşmanlık etdin mi? Muhabbet, sevgilinin dostlarını sevmeği, düşmanlarına düşmanlık etmeği îcâb eder. (Şeyh Muhammed Ma'sûm Serhendî, Mektûbât, c.4, Mektup 29)

    ZİYNETLERİN ZEKAT-11 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Sep 11, 2026 2:10


    Soru: Yedi bileziği bulunan, ama evleri eşyaları olmayan ve bir maaşla kıt kanaat geçinen bir kadının zekât vermesi gerekir mi? Cevap: Altınların toplam ağırlığı yaklaşık 85 gr. kadar ya da daha fazla ise, borcu yoksa, kıt kanaat yaşamalarına rağmen, altınları bozdurmayıp onları, tam bir yıl (365 gün) elinde bulundurmuşsa, başka bir şeyi olmasa dahi zekâtlarını vermesi gerekir. Hanefîlerin görüşü budur. Soru: Altın ve gümüş gibi zamanla değeri yükselip alçalan kıymetlere zekât lazım geldiğini biliyoruz. Ama inci, yâkut, zebercet gibi değeri daima sâbit olan mücevherata zekât lazım gelir mi? Cevap: Bu gibi mücevher ve taşlar alınıp satılarak ticaret malı olmakta iseler kıymetlerinden zekât lazım gelir. Ama evde ziynet ve hâtıra olarak bekliyorsa zekât lâzım gelmez. Soru: Bir evde birkaç hanım bulunmaktadır ve bunların da az veya çok altınları zînet olarak takındıkları görülmektedir. Bunların hesaplanması ve zekâtlarının verilmesinde nasıl hareket etmek gerekir? Cevap: Ev içindeki hanımların altınları tamamen kendilerinin malıdır. Bunların ayrı ayrı tartılıp hesaplanması gerekir. Hepsininkini birden teraziye koyup tartmak yanlıştır. Ev sâhibinin hanımına ait olan ayrı tartılacak, evdeki gelininki ayrı tartılacak ve kızın altını ayrı tartılacaktır. Bunların hangisi 80.18 gramı buluyorsa ona zekât verilecektir. Bu zekâtın verilmesi, altının sâhibi bulunan hanım tarafından ödenecektir. (Nurgül Dere, Müslüman Hanımın El Kitabı, s. 197-198)

    HZ. EBUBEKİR (R.A.) CENNETTEKİ DERECESİ -10 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Sep 10, 2026 2:34


    Abdullah İbni Abbas (r.a.)'dan rivâyet edilmiştir. Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur ki: “Bir kimse vardır ki, cennete girdiği zaman, saraylarda, köşklerde ve evlerin odalarında bulunanların hepsi ona selâm verip hoşgeldin, derler”. Hz. Ebûbekir (r.a.): "Yâ Resûlullâh (s.a.v.), biz o kimseyi, o saray ve köşklerde görebilir miyiz?" dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.): “Evet, o kimse sensin ey Ebû Bekir”, buyurdular. Abdullah İbni Abbas (r.a.)'dan rivâyet olunan diğer bir hadis-i şerifte: "Biz Peygamber (s.a.v.)'in yanında bulunuyorduk. Hz. Ebûbekir (r.a.)'ın ismi Peygamber (s.a.v.) huzurunda anıldı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.), “Ebûbekir'e (r.a.) kim benzeyebilir? İnsanlar beni yalanladı; o, tasdik edip bana iman etti. Herkes benden kaçarken o, kızını bana nikâhladı. Bütün malını benim yoluma feda etti. Sıkıntılı saat ve günlerde yanımda mücadele etti. O, kıyâmet günü, eğeri yeşil zebercedden, yuları inciden olan cennet develerinden bir deveye binmiş olur. Sündüs ve istibraktan iki yeşil elbise giymiş olduğu hâlde benimle konuşur. Ben de onunla konuşurum. Kıyâmet ehli, “Bunlar kimlerdir?” diye sorarlar. Kendilerine, bunlar “Allâhü Teâlâ'nın Resûlü (s.a.v.) ve Ebû Bekir Sıddîk (r.a.)'dır” diye cevap verirler”, buyurdu." Ashab-ı güzinden (r.a.e.) birisi: "Cenâb-ı Allâh'ın en büyük rızâsı nedir, yâ Resûlullâh (s.a.v.)?" diye sordu. Peygamber (s.a.v.): “Cenâb-ı Allâh âhirette Cennette umumi olarak bütün kullarına, hususi olarak da Ebûbekir (r.a.)'a tecelli eder. Allâhü Teâlâ'nın en büyük rızâsı işte budur” buyurdular. (Şemsüddin Ahmed Sivasi, Dört Büyük Halife, s.71)

    1915: UNUTULAN GERÇEKLER-09 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Sep 9, 2026 2:35


    Sarıkamış felâketi, Enver Paşa'nın şahsî eseridir; doksan bin asker bir hiç uğruna kurşunla değil, donarak öldü. Üçüncü Ordu kuvve olarak ortadan kalktı; Doğu Anadolu Ruslar'ın ve Ermeniler'in baskısı altında kaldı. 1951'de General Hüseyin Hüsnü Erkilet, 1915'in ilk günlerinde Haydarpaşa'ya gelen Enver'i karşılayışlarını anlatır: Kurmayların gözleri yaşlıydı; Enver'in bıyıkları dimdikti, yüzünde hüzün çizgisi yoktu, zafer kazanmış bir başkumandan kadar rahattı. Selâmımızı aldı; otomobillere binip Beyazıt'ta Harbiye Nezareti'ne geçtik, herkes şaşkındı. Selçuklu ve Osmanlı Türkiyesi'nde imtiyaz gören, zenginleşen, devlet işlerinde yükselen Ermeniler nasıl oldu da sürgün cezasına uğradı? Cevap, Ruslar'ca silahlandırılan Taşnak ve Hınçak çetelerinin cephelerimize ve köylerimize yaptıkları katliamlardır. On binlerce Türk, Kürt ve Müslüman öldürüldü; Anadolu'nun pek çok yerinde can ve mal emniyeti kalmadı. Genç erkeklerimiz on cephedeydi; imparatorluk Cihan Harbi'ne dokuz orduyla girmiş, Talat, Enver, Cemal'in maceracı kararları ağır faturalar doğurmuştu. Bütün bunların ortasında çıkarılan tehcir, “sebeb-i meçhul” bir zulmün değil, cephe gerisini emniyete alma refleksinin neticesiydi; fakat uygulamada büyük acılar yaşandı. Yılmaz Öztuna'nın ifadesiyle: “Gerek Ermeni ölümleri, gerekse çok daha fazla olan Müslüman ölümleri, Talat, Enver, Cemal'in maceraperestliğinin ve yanlış kararlarının neticesidir.” Netice şu: Sarıkamış'tan tehcire uzanan bu kara hatıralar, ne inkârla ne de tek taraflı dille anlaşılır; hakikati, şehitlerin ve masumların hakkını teslim ederek konuşmak gerekir. Bugün anmalarda sebepleri söylemekten kaçınmak, tarihe hürmetsizliktir. (Yılmaz Öztuna, Türkiye Gazetesi, 28 Nisan 2011 Köşe Yazısı)

    SULTAN ABDÜLHAMİD VE KUDÜS-08 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Sep 8, 2026 2:46


    Osmanlı, siyonistler Filistin'i ele geçirmek isteyince karşılarına adeta Everest Dağı gibi dikildi. Devletin dış borçlarını kapatma karşılığında Filistin'den toprak talep eden siyonist lider Theodor Herzl'ın karşısına II. Abdülhamid Han heybetle dikildi ve şöyle dedi: “Ülkemin bir çakıl taşını bile satamam. Bu devlet onu kanı pahasına aldı, kanı pahasına yaşattı. Birilerinin gasp etmesine izin vermeksizin kanımız pahasına da koruruz. Hiçbir parçasını veremem. Ne için olursa olsun, biz ölmeden kimse bizi birbirimizden ayıramaz.” II. Abdülhamid Hân, İslam Dünyasının selameti, kalıcı barış ve istikrar adına buranın Osmanlı'da ve Müslümanlarda kalması gerektiğini savunuyordu: “Hıristiyan hacıların Kudüs'ü ziyaret etmelerine her zaman müsaade etmedik mi? Hazret-i Davut (a.s.)'ın memleketindeki Hazret-i Ömer (r.a.) Camii pek mübarek saydığımız bir ibadethanedir. Etrafı Müslümanlarla çevrili olan bu şehri neden Hıristiyanlara terk edelim? Mukaddes toprakların sahibi olmak hakkı her zaman bizim olmuştur ve böyle kalacaktır.” Sultan Abdülhamid, Yahudilerin Filistin'e girmesini 1882'den itibaren yasakladı. İktidarı boyunca Siyonistlere göz açtırmadı. İşte bu noktada Siyonistler öncelikle Sultan Abdülhamid'i devirmeyi, sonra da Osmanlı'yı yıkmayı planlamaya koyuldular. Siyonistler I. Dünya Savaşı'nda Kudüs ve Filistin'i Osmanlı'dan almak için İngilizlerle işbirliğine giriştiler. İngilizlerin 9 Aralık 1917'de Kudüs'ü işgal etmesinde aktif görev üstlendiler. İngilizler savaş sonrasında Filistin'de manda idaresi kurdular. Osmanlı'nın bıraktığı boşluğu sonuna kadar değerlendiren Siyonistler, İngilizlerin desteğiyle Filistin'de bir Yahudi Devleti kurabilmek için kolları sıvadılar. Ne kadar fazla Filistinli katledilirse kâr düşüncesiyle hareket ederek şu parolayı benimsediler: “Vatansız bir halk için halksız bir vatan!” (İsmail Çolak, Zafer Dergisi, Ocak 2018, 493. Sayı)

    KAMU MALINA EL UZATANIN SONU HÜSRANDIR-07 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Sep 7, 2026 2:45


    Kamu hakkı dokunulmazdır. Hayber'in fethinde şehitlerden birinin durumu sorulunca Resûlullah (s.a.s.) “Hayır! Onu ganimetten aşırdığı bir hırka ile cehennemde gördüm” buyurdu. Bu uyarı, kamu malına el uzatmanın Allah katındaki ağırlığını gösterir. Kur'ân, kamu malına ihaneti “gull” diye adlandırır ve “Kim emanete ihanet ederse, kıyamet günü hıyaneti boynuna asılı olarak gelir” (Âl-i İmrân, 161) âyetiyle korkutur. Kamu malı milletin ortak emanetidir; ona hıyanet hem kul hakkına, hem de Hakk'a karşı saygısızlıktır. Elektrik ve suyu kaçak kullanmak, sosyal yardımı sahte beyanla almak, devlet desteğini amacı dışında harcamak, fiyatları sun'î biçimde yükseltmek, karaborsa ve stokçuluk yapmak zulümdür. Bir memur, yaptığı işin karşılığı dışında hediye ve bahşiş kabul edemez; “Bir kimseyi bir işe memur eder ve ona ücretini verirse, aldığı fazlalık hıyanettir” meâlindeki uyarı bu gerçeği bildirir. Rüşvet vermek ve almak ise, Resûlullah'ın lanetlediği açık bir haramdır. “Hiç kimse haksız yere bir karış toprağı dahi gasbetmesin; kıyamet günü yedi kat yer onun boynuna dolanır” tehdidi, sınır ihlâlinin bile vebalini haber verir. Müslüman, emanet bilinciyle hareket eder; vergi kaçırmaz, makamını menfaatine çevirmez, başkasının malına haksız yere el uzatmaz. Kamu hakkını gözetmek adalettir; adalet ise imanımızın ahlâka dönüşmüş hâlidir. Elektrik, su, doğalgazı kaçak kullanmak; ücretsiz kartları suistimal etmek; kamu aracını özel işte kullanmak; engelli raporunu hileyle almak; belediye yardımlarını yalan beyanla toplamak; usulsüz ihale kovalamak da günahtır. Emanete riayet eden toplum dirilir; ihanet eden toplum çöker. Vergi kaçırmak, fahiş fiyat ve stokçuluk ise ayrı bir zulümdür. (27 Haziran 2025 Tarihli Cuma Hutbesi)

    YAVUZ SULTAN SELÎM'İN ŞAH İSMAİL'E TATTIRDIĞI ZİLLET -06 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Sep 6, 2026 2:45


    Hazırlıklarını tamamlayan Yavuz Sultan Selîm, 20 Nisan 1514'te Üsküdar'a geçerek orduyu hümâyun ile İran Seferi'ne çıktı. Şah İsmail meydana çıkmayınca, Sâfevî topraklarına girildi. Şahın, Sultan Selim Han'a karşı ülkesini müdâfaa etmemesi üzerine ikinci bir nâme gönderildi. Bu nâmede; Osmanlı ordusunun muhârebe için ordu aramasına rağmen meydana çıkan olmadığı için Şah İsmail'e miğfer yerine yaşmak, zırh yerine çarşaf giymesi tavsiye edildi. Kadın elbiselerinden hırka, şal ve çarşaf gönderildi. Osmanlı Ordusu'nun aylardır yolda bulunması, sefer güzergâhını Sâfevîler çekilirken tahrip etmesi, Şah İsmâil'in ajanlarının faaliyetleri, Yeniçeriler arasında hoşnutsuzlukların çıkmasına sebep oldu. Sultan Selim Han sefer bozguncularına, meselenin gâyet hassas olduğu bu safhasında aldığı kesin ve kararlı tedbirle mâni oldu. Çadırına ok atacak kadar ileri gidildiğinde askere verdiği nutuk, harp psikolojisinin şah eserlerindendir. Bu nutukla; hedefe daha varılmadığını, seferden aslâ dönülmeyeceğini, cihad için çıkılan bu seferden hâtunlarını düşünenlerin dönebileceğini, yiğit olanın gelmesini isteyip, tek başına da olsa gideceğini, bütün heybet ve azâmetini göstererek, gür sesiyle söyledi. Sultan Selim Han'ın nutku asker arasında çok tesirli oldu ve ordu onu tâkip etti. Osmanlı ordusu ile Sâfevî ordusu, Çaldıran Ovası'nda muhârebeye tutuştu. Çaldıran Ovası'nda yapılan meydan muhârebesi, Osmanlı zaferiyle neticelendi. Şah İsmâil-i Sâfevî tahtını, tacını ve hanımını muhârebe meydanında bırakarak, kaçtı. Sâfevî başşehri Tebriz'e kadar ilerlendi. Sultan Selim Han, Tebriz'e girip, şehirde kaldı. Tebriz'de Cumâ selâmlığı yapıp, hutbeyi aslına uygun olarak -dört halîfeyi zikrettirerek- adına okuttu. (Tâcü't-Tevârih, c.2 s.397, Hammer, c.4 s.101)

    NÜZUL-U İSA HAKTIR-05 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Sep 5, 2026 2:20


    Hz. İsa'nın (a.s.) ahir zamanda yeryüzüne ineceği, hem Kur'an-ı Kerim ve hem de sahih ve mütevatir sünnetle sabittir. Bu olay aynı zamanda kıyametin en büyük alametlerinden birisidir. Bunun için Ehl-i Sünnet âlimleri, İsa'nın (a.s.) ahir zamanda ineceğini kitaplarında açıkça yazmışlardır. Hadis-i Şeriflerde Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Allâh'a yemin ederim ki Meryem oğlu İsa'nın adaletli bir hâkim olarak inmesi yakındır.”(Buhari, Enbiya, 49) “Nefsim elinde olan Zât-ı Zulcelâle yemin ederim! Meryem oğlu İsa'nın, aranıza adaletli bir hâkim olarak ineceği, haçı kırıp, hınzırları öldüreceği, cizyeyi kaldıracağı vakit yakındır. O zaman, mal öylesine artar ki, kimse onu kabul etmez; tek bir secde, dünya ve içindekilerin tamamından daha hayırlı olacaktır.” (Müslim, 155) “Meryem oğlu aranıza indiği hâlde, sizden birinin size imamlık yapacağı zaman nasıl olursunuz acaba?” (Buhari, Fethu'l Bârî, 6/490-491) “Ümmetimden bir taife hak üzerine savaşırlar ve kıyamet gününe dek muzaffer kalırlar. Meryem oğlu İsa indiğinde o taifenin amiri ona, ‘Bize namaz kıldır.' der. O ise şöyle der: ‘Hayır, birbirinizin birbirinize karşı amir olması, Allâh'ın bu ümmete bir ikramıdır.” (Müslim, Şerhu'n Nevevi, 2/193-194) Ayrıca itikada dair yazılan ilk eser olan Fıkh-ı Ekber'de İmam Azam (rh.a) Hazretleri; “Kıyamet alametlerinden Nüzul-u İsa haktır” diye yazmıştır. İmam Maturidi de, Hz. İsa'nın kıyamet kopmadan önce yeryüzüne ineceğini ve kendisine tabi olanlarla birlikte kâfirlerle savaşacağını söylemektedir. (el-İbane, Trc, 99) (Muhtelif Eserlerden Derleme)

    CENAZE NAMAZININ HÜKMÜ NEDİR?-04 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Sep 4, 2026 2:36


    Cenaze namazı ittifakla farz-ı kifâyedir. Müslümanların bir kısmının kılmasıyla diğerlerinden bu sorumluluk düşer. Cenaze namazının meşru olduğuna dair kat'i icma vardır. Buna göre onu inkâr eden kâfir olacaktır. Zira icmâ'ı inkâr etmiştir. Defni, yıkanması ve teçhizi de farz-ı kifâyedir. Bazı kitaplarda vacibtir dense de bundan maksat farz-ı kifâyedir. Cenaze namazının sünnet olduğunu söyleyenlerin sözünü, sünnetle sabittir şeklinde tevil etmek mümkündür. Vasile b. Eska (r.a.)'den Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Her ölen üzerine namaz kılınız ve her emirle berâber cihad ediniz." (İbn-i Mace) Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ve Ashâbı (r.a.e.) bu namaza devam etmişlerdir. O dönemden bu güne kadar da ümmet her ölen müslümanın cenaze namazını kılmıştır. Bu da cenaze namazının farz olduğuna delildir. Şu kadar var ki, ölen bir Müslümanın cenaze namazını her müslümanın kılması mümkün değildir. Bu itibarla cenaze namatzı farz-ı kifâyedir. Müslümanlardan bir kısmının kılmasıyla diğerlerinden bu sorumluluk düşer. Doğduktan sonra ölen her müslümanın cenaze namazı kılınır. Ölenin küçük, büyük, erkek, kadın, hür veya köle olması fark etmez. Ancak İslâm devletine başkaldırıp silahlı mücadeleye girenler, yol kesenler ve bunların konumunda sayılan kimselerin cenaze namazları kılınmaz. Ölü olarak doğanın cenaze namazı kılınmaz. Bir çocuk doğum esnasında ölürse bakılır. Bedeninin çoğu dışarı çıktıktan sonra ölmüşse namazı kılınır. Azı çıktıktan sonra ölürse kılınmaz. Yarısı çıktıktan sonra ölürse, bedenin yarısının var olması durumunda cenaze namazı kılınır hükmüne kıyâsla bu çocuğun da cenaze namazı kılınır. (Suâlli Cevaplı İslâm Fıkhı, c.3, s.156-158)

    KİMSEYİ HOR GÖRMEMELİ-03 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Sep 3, 2026 2:31


    Îsâ (a.s.) zamanında biri vardı. Cimri olduğu için kendisine "Mel'un" diyorlardı. Günün birinde ona askere gidecek biri geldi, şöyle dedi: Ey Mel'un, bana silâha benzer bir şeyler ver onunla savaşayım. Sen de ateşten kurtulursun. Mel'un bu sözlere karşı yüzünü çevirip gitti, bir şey vermedi. Askere gidecek adam dönüp giderken Mel'un pişman oldu, onu geri çağırdı. Kılıcını ona verdi. Savaşçı, kılıcı ile giderken, yetmiş yıllık bir âbitle İsâ (a.s.) onu karşıladı. İsâ (a.s.) sordu:' Nereden aldın bu kılıcı? Bunu bana Mel'un verdi, deyince îsâ (a.s.) sevindi. Onun verdiği bu sadaka kendisini ferahlattı. Mel'un kapısının önünde oturuyordu ki, İsâ (a.s.) ile o âbit oradan geçti.Mel'un içinden şöyle dedi: Kalkıp, îsâ'nın ve âbidin yüzlerine bakayım. Yüzlerine bakarken âbit şöyle dedi Bu mel'unun cimrilik ateşi beni sarmadan çabuk gideyim, ondan kaçayım. O sırada Allâhü Teâlâ, İsâ (a.s.)'ya şöyle vahyetti: "Şu günâhkâr kuluma söyle! Kılıç sadakası için onu affettim, sana hürmet ve sevgi gösterdiği için de bağışladım." Hz. İsâ (a.s.), âbide, dedi ki: O, senin cennette arkadaşındır. Âbit buna karşılık şöyle dedi: Vallâhi, onunla olacağım cenneti istemem. Onun gibi bir arkadaş da İstemiyorum. Bunun üzerine İsâ (a.s.)'a şu vahiy geldi: O, benim hükmüme razı olmadı. Kulumu da hor gördü. Onu, cehennem ehlinden biri kıldım.Onun cennetteki dereceleriyle hor gördüğü cimri kulumun cehennemdeki derecelerini birbiriyle değiştirdim. Cennetteki yerini de o kuluma verdim. Kendisi de kulumun cehennemdeki yerine gidecek. (Ebu'l-Leys es-Semerkandi , Tenbihü'l- Gafilin s.359)

    ASLANIN DİŞİSİ DE ASLANDIR-02 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Sep 2, 2026 2:37


    Hz. Ummu Umara (r.anha) iki oğlu ve kocası ile birlikte Uhud harbine katıldı ve birkaç yerinden yaralandı. Müslümanlar, müşriklerin arasında kaldığı sırada Resûlullâh (s.a.v.)'in yanında sayısı on kişiden az bir topluluk kalmıştı. Hz. Ummu Umara (r.anha), oğulları ve kocası Resûlullâh (s.a.v.)'in önünde savaşıyorlardı. At üzerinde bir adam geldi. Hz. Ummu Umare (r.anha)'ya vurdu. Ondan kalkanla korundu. Sonra atın arka ayağına vurdu ve adam sırt üstü düştü. Peygamber (s.a.v.) şöyle demeye başladı: “Ummu Umâre'nin oğlu! Annene koş annene.” Oğlu yardım etmek üzere annesine gitti. İkisi birlikte adamı öldürdüler. Hz. Ummu Umare (r.anha): Onlar da bizim gibi yaya olsalardı, onların işini bitirirdik inşaallâh dedi. Hz. Abdullah İbn Zeyd İbn Asım (r.a.) hücumlarını yaparken uzun boylu bir adam ona vurdu. Sol pazusundan yaraladı. Annesi oğlunun yarasını sardı. Rasûlüllah da ayakta ona bakıyordu, "Yavrum kalk düşmanlarla dövüş" dedi. Resûlullâh (s.a.v.): “Ummu Umare! Senin becerdiğini kim becerebilir ki?” dedi Oğluna vuran adam gelince Resûlullâh (s.a.v.) Hz. Ummu Umâra (r.anha)'ya: “İşte bu, oğluna vuran adamdır”, dedi. Nuseybe Bint Ka'b onun karşısına çıkıp, bacağına vurdu. Adam yere çöktü. Resûlullâh (s.a.v.) azı dişleri görülecek şekilde gülümseyerek şöyle buyurdu : “Öcünü aldın Ummu Umare!” Resûlullâh (s.a.v)'i koruyan bu fedakâr hanımın hizmetinden dolayı Resûlullâh (s.a.v.), tüm aile halkı için şöyle dua etmiştir: “Ey Rabbîm! Bunları bana cennette arkadaş eyle.” (Abdulaziz eş-Şennavi, Sahabe Hayatından Tablolar, s.508)

    İSLAMDA TESETTÜRÜN TEMELLERİ-01 EYLÜL 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Sep 1, 2026 2:26


    İslam'da kadının konumuyla ilgili olarak çağımızda en çok tartışılan konu, kadının örtünme meselesidir. Kur'an'da "Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarıya çıkacakları zaman) baş örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınmaması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allâh bağışlayan ve , esirgeyendir." (Ahzab s. 59) buyurulmuştur. Gerek bu ve gerek benzeri ayetler ifade tarz ve üslubu gerekse Hz. Peygamber zamanında uygulamalar, kadınların örtünmesinin, tavsiye kabilinden veya örf, adete veya sosyal kültürel şartlara bağlı ahlaki çerçevede bir hüküm olmaktan öte dini ve bağlayıcılığı bir hüküm olduğunu göstermektedir. Çağımıza kadar bütün islam bilginlerinin anlaşıp ve asırlar boyu islam ümmetinin uygulaması da bu yönde olmuştur. Örtünme konusunda kadınlara ayrı bir sorumluluk yüklendiği ortadadır. Bu kadını koruma, yüceltme ve ona toplumda saygın bir yer kazandırma çabasının bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Utanma ve örtünme, canlılar içinde sadece insana has bir özelliktir.İslam alimlerinde ortak görüş, kadınların el, yüz ve ayak hariç örtünmeleri gerektiği üzerindedir. Ancak örtünmenin renk, üslup ve şeklinin toplumların gelenek, zevk ve imkânlar ile bağlantılı olacağı, bu sebeple de bölge ve devirlere göre farklılık gösterebileceği açıktır. Hz. Aişe (r.a.) hicab ayet-i geldikten sonra müslüman hanımların durumunu şöyle anlatır: "Vallâhi ben Allâh'ın (c.c) kitabını tasdik, Onun indirdiğine iman açsından ensar kadınlarından daha faziletlisini görmedim. Hanımların hepsi Allâh (c.c)'ın emrine uyarak yünden ve pamuktan yapılmış örtülerine büründüler." (Derleme)

    PATRİK'İN İHÂNET MEKTUBU-31 AĞUSTOS 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Aug 31, 2026 2:53


    Sultan İkinci Mahmud Han zamanında, Fener Patrikhanesi'nin kapısında asılan, (1237/1821) Rum isyanının baş planlayıcısı Patrik Gregoryos'un, Rus Çarı Aleksandra yazdığı mektub ibret verici cümlelerle doludur. Şöyle ki: “Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak gayr-i mümkündür. Çünkü Türkler, Müslüman oldukları için çok sabırlı ve mukavemetli insanlardır. Gayet mağrurdurlar ve izzet-i imân sahibidirler. Bu hasletleri, dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden, ananelerinin kuvvetinden, padişahlarına olan itaat duygularından gelmektedir. Türkler zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevk ve idare edecek reislere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gayet kanaatkardırlar. Onların bütün meziyetleri, hatta kahramanlık ve şecaat duyguları da dinlerine olan bağlılıklarından, ahlâklarının sağlamlıklarından gelmektedir. Türklerde evvelâ itaat duygusunu kırmak ve manevî rabıtalarını (bağlarını) parçalamak, dînî metanetlerini (sağlamlığını) zayıflatmak icâp eder. Bunun da en kısa yolu, millî geleneklerine ve maneviyatlarına uymayan hârici fikirler ve hareketlere alıştırmaktır. Maneviyatları sarsıldığı gün, Türklerin kendilerinden şeklen çok kudretli kalabalık ve zâhiren hâkim kuvvetler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacaktır. Ardından maddî vasıtaların üstünlüğü ile onları yıkmak mümkün olabilecektir. Bu itibarla Osmanlı Devleti'ni tasfiye için sadece harp meydanlarındaki zaferler kâfi değildir. Hatta sadece bu yolda yürümek, Türklerin haysiyet ve vakarını tahrik edeceğinden, hakikatlerine nüfuz edebileceklerine sebep olabilir. Yapılacak olan, Türklere bir şey hissettirmeden, bünyelerindeki tahribi tamamlamaktır.” Milli eğitimin gençlerimize nasıl bir milli eğitim vermesi gerektiği bu mektuptan anlaşılmıyor mu? Milletimizin gelecek nesillerimize etki edeceklerin nasıl çalışmaları gerektiği bu ifadeler ders vermezse daha ne söylemek gerekir? (Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil, Devr-i Gül Sohbetleri s.64-64)

    ADALETİN SORUMLULUĞU BÜYÜKTÜR-30 AĞUSTOS 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Aug 30, 2026 2:46


    Ebû Dâvud ve Tirmizî'nin Enes bin Mâlik (r.a.)'dan yaptıkları rivayette, Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: "Kadılık görevi peşinde koşan ve bu hususta ara yerde şefaatçiler koyan kimse (bu isteğine nail olacak olursa) kendi nefsiyle baş başa bırakılır (yardım edeni bulunmaz). Ve kim de zorlanarak bu görevi yüklenirse, Allâh onun üzerine, doğruyu ilham eden bir melek indirir". Bazıları bu hadise dayanarak demişler ki: "Kadılık görevini ihtiyari olarak kabul etmek caiz değildir." Fakat muhtar olan kavle göre, istek, talep ve şefaatçi olmaksızın yüklemek ruhsat yollu caizdir. Daha kuvvetli olan kavi ile amel etmek ise, terketmektir. Emîrlik ve beylik de böyledir. Zira bu iki görev de ağırdır; hukukuna riâyet etmeğe insan pek az güç getirebilir. Ebû Hureyre (r.a.)'den yaptıkları rivayette, Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: "İnsanlar arasında kadılık görevini yüklenen veya kaadî nasbedilen kimse bıçaksız boğazlanmıştır." Hz. Âişe (r.anha)'nın şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Resûlullâh (s.a.v.)'den duydum, buyuruyorlardı ki: "Adaletle iş gören kaadî üzerine kıyamet günü öyle bir saat gelecek ki, o, iki kişi arasında bir hurma hususunda bile hükmetmemiş olmasını temenni edecek!" İmam Ahmed bin Hanbel'in Ebû Hureyre (r.a.)'dan yaptığı rivayette, Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: "On (veya daha fazla) kişi üzerine emirlik eden kimse yoktur ki kıyamet günü eli bağlı olarak getirilmesin! Onun elinin bağını ancak adalet açar". Taberânî'nin İbn Abbas (r.a.)'dan merfuan yaptığı rivayette buyuruluyor ki: "On kişiye emîrlik eden hiç kimse yoktur ki aralarında hükmedilinceye kadar kıyamet günü elleri boynuna bağlı olarak getirilmesin!" (İmam Birgivî, Tarikat-ı Muhammediye, s.386-387

    AKİKA KURBANI -29 AĞUSTOS 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Aug 29, 2026 2:38


    İslam öncesinde Araplar arasında akika geleneği vardı. Allah Resulü (s.a.s.) bu âdeti onaylamış, kendisi akika kurbanı kesmiş ve ashabını da buna teşvik etmiştir. Akikanın bazı hikmet ve faydaları şunlardır: Akika vesilesiyle çocuğun nesebi bereketlenir ve çoğalır. Akika kurbanı kesmek, kişinin cömertliğinin bir göstergesidir. Çocuk, akika kurbanı vesilesiyle her türlü zarar ve musibetten korunur. Doğumunun yedinci gününde çocuğa isim konulması ve akika kurbanı kesilmesi evladır. Bunun nedeni, doğum sonrasında ilk olarak çocuğun bakımı, ihtiyaçlarının giderilmesi ve akrabaların haberdar edilmesi gibi birçok işle meşgul olunmasıdır. Kız çocuğu için bir keçi veya bir koyun, erkek çocuğu için ise iki keçi veya iki koyun kesilir. Kız çocuğu için büyükbaş hayvandan bir hisse, erkek çocuğu için iki hisse kesilmesi de mümkündür. Bundan sonra çocuğun saçları kesilir ve ağırlığınca altın veya gümüş sadaka olarak verilir. İsteyenler çocuğun başına safran da sürebilir. Maddi durumu iyi olmayanlar, erkek çocuk için bir kurban kesebilir. Hatta hiç akika kurbanı kesmemekte de bir beis yoktur. Yedinci gün akika kurbanı kesmek mümkün olmadığında, sonraki haftalarda çocuğun doğduğu günden önceki günde kurban kesmek evladır. Örneğin, çocuk Cuma günü doğmuşsa, sonraki herhangi bir perşembe günü; perşembe günü doğmuşsa, herhangi bir çarşamba günü akika kurbanının kesilmesi daha iyidir. Kurban olmaya elverişli olan bir hayvan, akika için de elverişlidir. kurbanlık olarak kabul edilmeyen hayvan, akika için de uygun değildir. Akika eti çiğ olarak dağıtılabilir, pişirilip dağıtılabilir veya davet edilerek misafirlere ikram edilebilir. Akika etini baba, dede, nine gibi yakın akrabalar da yiyebilirler. (Eşref Ali et-Tehanevi, Terbiye-i Evlad (İslam'da Çocuk Terbiyesi), s. 49)

    HASTA KİMSELER ORUÇ TUTABİLİR Mİ?-28 AĞUSTOS 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Aug 28, 2026 2:31


    Hastalığın ve seferin oruç tutmamaya bir ruhsat olmasının delili şu Ayet-i Kerime'dir: "Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa (tutamadığı günler kadar) diğer günlerde kaza eder." (Bakara s. 184) İmam Muhammed el-Camius-Sağir kitabında şöyle der: Oruç tutmamaya ruhsat olan hastalık, oruç tutulması durumunda artma ihtimâli bulunan hastalıktır. Böyle bir hastalık sebebiyle oruç tutulmayabilir. Hatta bu halde iken tutulması durumunda ölüm veya bir aza kaybına sebep olacaksa oruç tutmamak vâcip olur. Zira bile bile kişinin kendini tehlikeye atması caiz değildir. Bu durumda Allâh (c.c.) hakkı olan vucubu yerine getirmek için tehlikeye girmiştir denilemeyecektir. Çünkü bu durumda oruç tutmak zaten vâcip değildir. Allâhü Teâlâ şöyle buyuruyor: "Ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın." (Bakara s. 195) İmâm ez-Zeylai, et-Tebyinü'l-Hakaik adlı eserinde şöyle demiştir: "Bir hastalığın oruç tutmamaya ruhsat olduğunu anlamanın yolu iki şeyden biridir: 1. Kişinin kendisinin zannına göre oruç tutarsa hastalığının artacağından ya da helâk olacağından korkması. 2. Müslüman ve işini iyi bilen bir doktorun hastanın oruç tutmaması gerektiğini söylemesi." İmâm el-Merginani sağlıklı kişinin hasta olma korkusu oruç tutmamaya ruhsat olmaz demiştir. Zannımızca uygun olan da budur. Zira kişi kendini bir iki gün denemelidir. Allâh (c.c.) en doğruyu bilendir. Hadis-i Şerif'te şöyle buyurulmuştur: "Özürsüz Ramazan'da bir gün oruç tutmayan, bunun yerine bütün yıl boyu oruç tutsa, Ramazan'daki o bir günkü sevâba kavuşamaz." (Sualli-Cevaplı İslâm Fıkhı, c.3, s.367-368)

    NEBİ (S.A.V.)'İ RÜ'YADA GÖRMEK İÇİN OKUNACAKLAR-27 AĞUSTOS 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Aug 27, 2026 1:59


    İmâm Ebû'l-Kasim es-Sübkî Hazretleri, “ed-Dürrü' Münazzam fi'l-mevlidi'l-Muazzam” kitabında, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri'nden şöyle bir rivayet nakletmiştir: “Kim, ruhlar (arasında) Muhammed Mustafa (s.a.v.) Hazretleri'nin mübârek ruhu şerifine ve kim cesedler (arasında) Muhammed Mustafa (s.a.v.) Hazretleri'nin mübârek cesedine ve kabirlerde Muhammed Mustafa (s.a.v.) Hazretleri'nin temiz kabrine Salât-ü Selâm okursa; mutlaka beni rü'yâda görür. Ve kim beni rü'yâda görürse; o kişi kıyâmet gününde de beni görür. Kıyâmet gününde beni görürse; ben ona şefaat ederim. Kime şefaat edersem; o kişi, benim havzumdan içer ve Allâhü Teâlâ Hazretleri, onun cesedini cehennem ateşine haram kılar…” (Tirmizi) Okunucak salevât'ın arapçası şudur: “Allahümme salli ‘alâ ruhi seyyidinâ Muhammedin filervahı, Allahümme salli ‘alâ cesedi seyyidinâ Muhammedin fil-ecsâdi, Allahümme salli ‘alâ kabri seyyidinâ Muhammedin filkubûri.” Manâsı: “Allâhım! Ruhlar arasında Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri'nin ruhuna salât-ü selâm eyle. Allâhım! Cesedler arasında Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri'nin cesedine salât-ü selâm eyle. Allâhım! Kabirler arasında Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri'nin kabrine salât-ü selâm eyle.” Şeyh Mustafa el-Bekrî Hazretleri, “Hizbün-Nevevî” kitabında buyurdu: “Kim her gece, “Muhammed (s.a.v.)” ismi şerifini yirmi iki (22) kere okursa; o kişi, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri'ni çokça rü'yâda görür.” (Yusuf en-Nebhani, Saâdetü'd-Dareyn, s.523)

    EN MÜKEMMEL İNSAN: RESÛLULLAH (S.A.V.)-26 AĞUSTOS 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Aug 26, 2026 2:28


    Cenâb-ı Hakk âyet-i kerimede şöyle buyurur: (İbrahim (a.s.) ve İsmail (a.s.) şöyle dua ettiler) “Rabbimiz! İçlerinden onlara bir peygamber gönder; onlara âyetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları her kötülükten arındırsın. Şüphesiz, sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.” (Bakara s. 129) Beyzâvî, Hâzin ve Fahr-i Râzî'nin beyânlarına göre bu âyet-i celîlede “Resûl” ile kastedilen, âhir zaman peygamberi, bizim peygamberimiz Hz. Resûlullâh (s.a.v.)'dir. Zîrâ İsmâil (a.s.) ile beraber İbrâhim (a.s.)'ın neslinden Resûlullâh (s.a.v.)'den başka resûl gönderilmemiştir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)'in: “Ben babam İbrâhim (a.s.)'ın duâsı, İsa (a.s.)'ın müjdesi ve annemim rüyasıyım.” hadîs-i şerîfi bu mânâyı doğrulamaktadır. Resûlullâh (s.a.v.)'in annesi rüyasında, Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimiz'in doğması esnasında Hâne-i Saâdet'ten (Resulûllâh (s.a.v.) Efendimiz'in mübarek evinden) bir nûrun ışığı ile Şâm'da olan köşkleri ve konakları görmüştür. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, işte bu rüyaya işaret ederek: “Ben annemin rüyasıyım.” buyurmuşlardır. Bu âyet-i celîlede insanlığın eksikliğini tamamlamak için gerekli olan vasıfların tamamına Resûlullâh (s.a.v.)'in sahip olduğu beyân olunmuştur. Çünkü, ilk olarak, Şeriat'ın esasları olan âyetleri ümmetlerine okumak; ikinci olarak, ilâhî vahiy olan Kitâb'ın hükümlerini ve dînî meseleleri öğretip insanları cehâletten kurtarmak; üçüncü olarak, kulların dünya ve âhirete yönelik işleri için gerekli olan hikmeti öğretmek; şirk, putlara ibâdet gibi küfürlerden temizleyeceğini ve insanlığın muhtaç olduğu şeylerin tamamını yerine getirerek eksikliklerini tamamlayacağını beyân etmektedir. Bunların hepsi bu âyet-i celîlede anlatılmıştır. (Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Hz. İbrahim Halîlullâh (a.s.), s.11-12)

    NEBÎ (S.A.V.)'İN DOĞUMU-25 AĞUSTOS 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Aug 25, 2026 2:38


    Peygamber (s.a.v.)'in doğumunda yaşanan bir olayı Hz. Âmine (r.anhâ) şöyle anlatır: “(Nebi (s.a.v.) Efendimiz doğduğunda) O'nu elime almak istedim. Hemen üç hûrînin hazır olduğunu gördüm. Her birinin yüzü bir bedir (ay) gibiydi. Başka melekler de vardı. Bunlar bir anda kaybolup o üç melek yaklaştılar. Meğer bunlar hûrî suretinde melekler imiş. Yanıma geldiler. Birinin elinde gümüşten beyaz bir ibrik, yeşil zebercedden bir maşraba vardı. Diğerinin elinde kızıl ipekten dürülmüş bükülmüş bir bez vardı. Meleklerden biri ileri geldi. Leğeni Allâh'ın Habîbi (s.a.v.)'in önüne koydu ve: “Ey Muhammed (s.a.v.)! Bu leğen dünyanın benzeridir. Dünyayı sana arz ettim. Nereyi gösterirsen senin makâmın orası olacaktır. Elini bu leğenin neresine gösterirsen ben de sana oranın doğuda mı, yoksa batıda mı, Şam'da mı yoksa Anadolu'da mı olduğunu haber vereceğim” dedi. Gözümün nuru o leğenin orta yerine elini koydu. Ben şaşakaldım. Daha şimdi doğan çocuk bu sözü nasıl anlamıştı?” Âmine Hâtun bilmezdi ki, bütün yaratılmışlar onun yanında tıfıldır. Amma onun cümle mahlûkâttan şânı uludur. Ey müminler! Resûlullâh (s.a.v.) hakkında söylenen sözleri ve o sözlerin şerhlerini, mucize ve kerametlerini sakın inkâr etmeyin. Diliniz ve dîniniz zayıflar. Îmânınıza zarar gelir. Peygamberimiz (s.a.v.)'in makâmı yüksek makâmdır. Yüce menzildir. Bütün peygamber ve velîlerle, dîn imâmları ve yakîn ehli âlimler onun haline hayran kaldılar. Hiç kimse O (s.a.v.)'in kurbetinin, zînetinin ve rütbesinin derecesini gereği gibi anlayamamıştır. Mevlîd gecesi, Resûlullâh (s.a.v.)'in doğum zamanında görülen hâlleri, mûcizeleri okumak, dinlemek, çok sevâbdır. Çünkü hadîs-i şerîfte “Allâhü Teâlâ bir kimseye söz ve yazı sanatı ihsân ederse, Resûlullâh (s.a.v.)'i övsün, düşmanlarını kötülesin” buyurulmuştur. Not: Bugün veya ertesi gün oruç tutmak sevâbdır. (Mustafa Darir, Siyer-i Nebî, c.1, s.249)

    EN MUTLU GÜNÜMÜZ-24 AĞUSTOS 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Aug 24, 2026 2:48


    Nebi (s.a.v.)'i dünyayı teşriflerinin kutlanması yüzyıllardır Müslümânlar tarafından icra edilen sünnetlerdendir. Bizzat Nebi (s.a.v.) Efendimiz, “Bu günde doğdum” buyurarak pazartesi günleri oruç tutmuştur. Hz. Ömer (r.a.) dönemine gelindiğinde ise okula giden öğrenci çocuklar için her yıl, Kurban Bayramında dört gün ve “mevlid gecesi” dolayısıyla da bir hafta tatil günü belirlenmiş ve Hz. Ömer (r.a.) bunu devam ettirenlere hayır duâda, kaldıranlara da bedduâda bulunmuştur. Bu gelenek son asırlara kadar devam etmiştir. Kurban ve Ramazan bayramları dışında İslam'da başka bir bayram olmadığı malumdur. Ancak mevlid günü bayramdan daha büyük ve önemlidir. Biz mevlidi bayram olarak isimlendirmiyoruz. Çünkü bütün bayramlar, saadetler ve İslam'la gelen bütün büyük günlerin güzellikleri mevlidle var oldu. Eğer Efendimiz (s.a.v.)'in mevlidi olmasaydı peygamberliği olmazdı, Kur'ân inmezdi, İsra ve Mi'rac olmazdı, Bedir zaferi olmazdı, büyük fetih (Mekke'nin fethi) gerçekleşmezdi. Bunların hepsi bütün hayırların kaynağı olan Sallallâhu Aleyhi ve Sellem'e ve O'nun doğumuna bağlıdır. Mevlid okunmasını bid'at olarak görenlere şunu söylüyoruz: “Biz O (s.a.v.) ile ferahladığımız ve sevindiğimiz için mevlidini kutluyoruz. Mü'min olduğumuz için de O'nu (s.a.v.)'i çok seviyoruz” Bu mübarek günde, oruç tutmak bol bol salavât getirmek, sevinç göstermek, ziyafetler tertib etmek, bu ziyafetlere katılmak, fakirlere bu günün şerefine sadakalar vermek ve Nebi (s.a.v.)'i öven şiirler okumak ve dinlemek Sâlih kimselerin âdetlerindendir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.), daha doğduğu andan itibaren övülmeye başlanmıştır: “Bana bu güzel ve zarif çocuğu veren Allâh'a hamd olsun!” diyen dedesi Abdulmuttalib'in, ve “Sen doğunca dünya ışığa büründü ve Sen'in nûrunla ufuklar aydınlandı.” diyen amcası Hz. Abbas'ın deyişleri bunlardan sadece birkaçıdır. (Seyyid Muhammed Alevî, Mevlid-i Şerîf'i Kutlamak, s.10-12)

    MEVLÎD-İ ŞERÎF'İ KUTLAMAK SÜNNETTİR-23 AĞUSTOS 2026

    Play Episode Listen Later Aug 23, 2026 3:01


    Bilindiği üzere, kulun Allâh (c.c.)'a şükrü, secde, oruç, sadaka, Kur'ân-ı Kerîm okumak gibi çeşitli ibâdetlerle olur. Hz. Musa (a.s.)'ın ümmeti, Hz. Musa (a.s.)'ın kurtulması ve Fir‘avun'un boğulması nimetini onlara ihsân eden Allâh (c.c.)'a oruç tutarak fiilî şükürde bulunmuşlardır. Müslümânlar da onlar için en büyük nimet olan Allâh Resûlü (s.a.v.)'in mevlîdini çeşitli ibâdetlerle Allâh (c.c.)'a şükrederek ihyâ etmektedirler. Bazı âlimler, Mevlîd'in Hz. Musa (a.s.) ile ilgili hâdiseye uygunluk arz etmesi için Allâh Resûlü (s.a.v.)'in doğumunun tesbit edilmesi ve şükrün özellikle o gün dışa vurulması gerekir demektedir. Fakat şükrün yerine getirilmesi için yapılacak ibâdetler için bir gün söz konusu olmadığından Mevlîd'i de gün ile sınırlamak doğru olmaz. Allâh Resûlü (s.a.v.) pazartesi günü tuttuğu orucun gerekçesini açıklarken: "Bugün dünyaya geldim" buyurmuşlardır. Buna göre Mevlîd-i Nebî'yi ilk ihyâ eden, o gün oruç tutarak Allâhü Teâlâ'ya şükreden Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz'dir. Günümüzde Müslümânların mevlîd merâsimleri şekil açısından bazı farklılıklar arz etse de Aşûre ve Pazartesi günleri Efendimiz (s.a.v.)'in tuttuğu oruçların gâyesi ile tamâmen örtüşmektedir. Zîrâ hepsi ilâhî rızâyı kazanmak için îfâ edilmektedir. Kur'ân-ı Kerîm müslümânlara, İslâm'ın ulvî değerleriyle meşru ölçüler çerçevesinde sevinmeyi tavsiye etmektedir: "De ki: Allâh'ın lütûf ve rahmetiyle; yalnız bunlarla sevinsinler." (Yûnus s. 58) Allâhü Teâlâ mü'mînlere rahmetle sevinmelerini emretmektedir. Efendimiz (s.a.v.), şu ayetin delâlet ettiği gibi bizzât rahmettir: "Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiyâ s. 107) Nitekim İbn Abbâs (r.a.) rahmet kelimesini, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) olarak tefsîr etmiştir. Mü'minler Allâh Resûlü (s.a.v.)'in varlığıyla her zaman sevinç duyarlar. Fakat doğduğu ay ve gün, sevinç daha yoğun bir şekilde yaşanır. (İnkişaf Dergisi, 10. Sayı, s.34-39)

    KADINLARLA İLGİLİ MUHTELİF MESELELER-22 AĞUSTOS 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Aug 22, 2026 2:19


    Kadından imam olmaz. Sadece cenaze namazını kıdıracak erkek yoksa kıldırabilecek kadın varsa, cenaze namazını kıldırsa ve sonradan da erkek imam bulunsa bile tekrar edilmesi gerekmez. Bunun haricinde diğer namazlarda kadınların imamlığı câiz değildir. Sadece kadınlar kendi aralarında kılarlarsa, birisine uyarak aynı sırada öne geçmeden namazlarını kılabilirler. Ama keraheti vardır. Kadınların bayram ve Cuma namazlarında, tesettür ve vakar şartıyla bulunmaları meşrû'dur. Fakat İmam Aynî'den naklen H. 1363'te vefat eden Mâlikîlerden Şeyh Muhammed Habîbullah diyor ki: “Şimdiki zamanımızda süslü olarak genç kadınların Cuma ve bayramlarda bulunmaları, kesinlikle câiz değildir.” Nitekim Aynî diyor ki: “Ulemâmız dediler ki: Kadınların bayram namazlarına gitmelerinin câiz olması, Hz. Nebî'nin (s.a.s.) zamanına mahsustu. Şu hâlde genç kadınların ziynetlenip mescide gitmeleri, kesinlikle câiz değildir. Bunun için Âişe (r.anhâ) dedi ki: “Rasûlullah (s.a.s.), kendisinden sonra kadınların ne gibi bid'atleri ihdas ettiklerini görmüş olsaydı, onları mescitlere girmekten men edecekti; İsrâiloğullarının kadınlarının men edildikleri gibi.” Hz. Âişe'nin (r.anhâ) sözü, Rasûlullah'ın (s.a.s.) hayatından az sonradır. (İsmail Çetin, Tahkîm-i Sâdât Şerh-i Mişkât, II/223) Cuma namazı sadece erkeklere farzdır. Kadınlar Cuma günleri diğer günlerdeki gibi öğle namazını kılabilirler. Onlara Cuma namazı farz olmadığından Cuma cemaatini beklemelerine gerek yoktur. Ezan okunduktan sonra öğle namazını kılarlar. (Nurgül Dere, Müslüman Hanımın El Kitabı, s. 147)

    MİMAR SİNAN'IN MÜHENDİSLİK ÇALIŞMALARI-21 AĞUSTOS 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Aug 21, 2026 2:27


    Yavuz Sultan Selim, Kânûnî Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murad dönemlerinde çok sayıda eser veren Sinan, aslında büyük bir mühendislik birikimine sâhiptir. Sinan'ın hayâtı incelendiğinde, onun mîmarlıktan önce mühendislik işlerine ilgi duyduğu görülür. Başka bir deyişle Sinan, câmi ve medreselerden önce köprü, su yolları ve kemerleri gibi, daha çok mühendislik alanına giren yapılar inşâ etmiştir. Önceleri marangozluğa olan ilgisinin, sonraları mîmarlığa, özellikle de köprü, su yolu kemeri, çeşme ve hamam gibi daha çok su yapıları üzerine yöneldiği anlaşılıyor. Sinan'ın mühendislik bilgisini ortaya koyan en büyük eseri Kırkçeşme su tesîsidir. Sinan'ın bu alanda ileri düzeyde bilgi ve deneyim sâhibi olduğunu, Kânûnî Sultan Süleyman'la olan görüşmesinden de anlamak mümkündür. Mühendislik konusundaki bilgilerine güvenen Sinan, pâdişah ile görüşmesi esnâsında fikirlerini kendinden emin şekilde dile getirmiştir. Sinan, Kırkçeşme isâle hattının yapımına 1554 yılında başlamış ve bu büyük projeyi 1563 yılında tamamlamıştır. Sinan'ın su mîmârîsi alanında inşâ ettiği köprüler, onun en sağlam mühendislik projeleri arasında yer almaktadır. Sinan, henüz yeniçeri ocağında iken haseki rütbesiyle katıldığı seferlerde, ordunun nehirleri aşması için yaptığı köprülerle mühendislik yeteneğini kanıtlamıştır. Onun mühendislik bilgisi sâyesinde inşâ ettiği köprülerin tamâmı günümüze kadar gelmiştir. Ancak doğal olarak bu köprülerinin bir kısmı onarım geçirmiştir. Özgün durumlarını koruyan Sinan köprülerinin tamâmı ise hâlâ kullanılmaktadır. Sinan, mîmarbaşı olduktan sonra iddialı olduğu köprüler konusunda da büyük başarı sağlamıştır. (Suphi Saatçi, Mîmar Sinan'ın Su Mühendisliği, Zdergi)

    HZ. ALİ (R.A.)'IN RESULULLAH (S.A.V.) YANINDA DEĞERİ-20 AĞUSTOS 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Aug 20, 2026 2:37


    Hz. Peygamber (s.a.v.), Hz. Ali (r.a.)'a şöyle buyurdu: “Yâ Ali, müjdeler olsun sana ki, Cenâb-ı Hak cennet bekçisi olan meleğe emreder. Buyuyur ki: "Cennete girmek isteyen kimse Ali (r.a.)'dan izin almayınca cennete gidemez". Cennet bekçisi olan Rıdvan adındaki melek de senden izin almayan kimseyi cennete sokmaz. Yâ Ali! Sen kimden râzı isen ona izin verirsin, cennete girer. Kimden râzı olmazsan ona izin vermezsin, o da cennete giremez”. Bir gün Hz. Ebûbekir, Hz. Ali (r.a.)'a lâtife ederek, “Yâ Ali, kıyâmet günü senden izin olmadıkça kimse cennete giremeyecektir. O gün bana izin verir misin?” dedi. Hz. Ali (r.a.), Hz. Ebûbekir (r.a.)'a şu cevabı verdi: "Doğru söylüyorsun. Fakat ben Peygamber (s.a.v.)'den işittim ki, senden müsaade almayınca kimseye izin vermem. O zaman siz bizim üzerimizde bir kontrol vazifesini görürsünüz. Öyle ise sizin, bizden izin almaya hiçbir ihtiyacınız yoktur. Esasen biz size müracaat edip, sizden izin almalıyız". Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bir gün Eshab-ı Kiram (r.a.e.)'e şöyle buyurdu: “Ben mü'minlere kendi nefislerinden daha evlâ değil miyim?” Mecliste bulunanlar sözbirliği ederek: "Evet yâ Resûlullâh (s.a.v.)" dediler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.), Hz. Ali (r.a.)'ın elinden tutarak şöyle buyurdular: “Ben kimin mevlâsı evlâsı isem, Ali de onun mevlâsı evlâsidir mevlâsıdır. Ey Allâh'ım! Ona düşmanlık yapanlara düşmanlık yap, onu sevenleri sev, onu hor tutanları hor tut, ona kötülük yapanların cezasını ver, ona yardım edenlere yardım et, nerede bulunursa bulunsun hakkı onunla birlik kıl". (Şemsüddin Ahmed Sivasi, Dört Büyük Halife, s.324)

    CUMA NAMAZININ SIHHAT ŞARTLARI VE ZUHR-U ÂHİR NAMAZI-19 AĞUSTOS 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Aug 19, 2026 2:36


    Şehir veya kasaba yahut büyük nahiye/köy olması; açık arazide veya küçük nahiyede/köyde Cuma kılmak sahih olmaz. Öğle vaktinin girmiş olması; öğle vaktinin girmesinden evvel ve vakit çıktıktan sonra Cuma kılmak sahih olmaz. Hutbe okunması; Hutbe, bir tesbîh miktarı kadar da olsa Allâhü Teâlâ'yı zikretmektir, fakat sünnete muhalif olması sebebiyle bir tesbîh miktarı ile iktifa etmek mekruhtur. Cemaat; Cemaatin en azı, imamın haricinde üç erkektir ve birinci rekâtın secdesine kadar üç erkeğin namazda bulunmuş olması şarttır; dolayısıyla birinci rekâtın secdesinden önce dağılmaları hâlinde Cuma bâtıl olur, fakat ondan sonra dağılsalar batıl olmaz. İzn-i âm (umumî izin); Cuma namazının, ilân edilmek suretiyle umumî (genel) izin ile edâ edilmesi; binaenaleyh eğer cemaat, başka insanlara girme izni vermedikleri bir yerde Cuma namazı kılsalar veya mescidin kapılarını kapatmak suretiyle Cuma namazı kılsalar Cuma sahih olmaz. Cuma namazı eda edildikten sonra kılınması faziletli olan, Zuhr-u âhir namazı vardır ki, eğer Cuma namazının şartlarından biri olmadı ise öğle namazı yerine geçsin diye kılınan bir namazdır. İhtiyaten kılınır. Bu namaz Cuma'nın 4 rekât son sünnetinden sonra kılınır. Zuhr-u âhire: "Niyet ettim zuhr-u âhir namazını kılmaya" veya "Vaktinde yetişip henüz üzerimden düşmeyen son öğle namazını kılmaya niyet ettim" diyerek niyet edebilir. Öğle namazının sünneti gibi kılınır. Son iki rekâtta okunan zammı sureler, bu namaz öğle namazının yerine geçerse namaza herhangi bir zarar vermez. Nafile yerine geçerse zaten nafileler de öyle kılınır. (Eşref Ali et-Tehânevî , El Muhtasar fi'l Fıkhi'l Hanefi, s.271-273)

    CEMAATLE NAMAZLA İLGİLİ NEBEVÎ UYARILAR-2-18 AĞUSTOS 2026

    Play Episode Listen Later Aug 18, 2026 2:47


    Ebû Dâvud Sünen'inde, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurdu dediğini rivayet etmiştir: "Her kim müezzinin ezanını işitir de kendisini namaza gelmekten bir özür alıkoymazsa..." (mecliste bulunanlardan biri): - Ya Resûlullâh özür nedir? Peygamber (s.a.v.): "Korku ve hastalık, buyurdu." Peygamber (s.a.v.) sözüne devamla: "(Evet, bir özür alıkoymazsa) evinde kıldığı namaz kâbul olunmaz." Müslim'in rivayetine göre ama bir adam Resûl-i Ekrem (s.a.v.)'e gelir ve: "Ya Resûlullâh, elimden tutup beni mescide getirecek kimsem yoktur. Evim de namaz kılmam için bana ruhsat var mıdır?" Resûl-i Ekrem önce adama ruhsat verir. Ama geri dönüp giderken Resûlullâh (s.a.v.) adamı geri çağırır ve: "Ezanı duyuyor musun?" diye sorar. "Evet duyuyorum". Peygamberimiz (s.a.v.): "Öyle ise icabet et (cemaata devam et)" buyurur. Müslim'in Ebû Hüreyre'den yaptığı diğer bir rivayetinde Resûl-i Ekrem (s.a.v.): "Andolsun, gönlümden öyle geçiyor ki, kendi adamlarıma emredeyim, bana pek çok odun toplasınlar, sonra, hiç bir mazeretleri olmadıkları halde evlerinde namaz kılan kimselere gideyim, hanelerini başlarına yakıvereyim." Bu sahih hadiste ve bundan önce geçen ayet-i kerimede mazeretsiz cemaati terkedenler için pek ağır vaîdler vardır. İbn Mesud'da şöyle söylüyor: "Her kimi yarın Allâh'ın huzuruna çıkmak sevindirecekse beş vakit namazı namaza çağırılan yerde kılsın. Allâhü Teâlâ sizin Peygamberiniz için hidayet yollarını şeriat yaptı. (Açık açık beyan etti). Beş vakit namaz da hidayet yollarındandır. Eğer siz -namazını evinde kılan şu adam gibi- evlerinizde kılarsanız Peygamberinizin yolunu terketmiş olursunuz. Peygamberinizin yolunu terkederseniz dalâlete düşersiniz." (İmam Zehebî, Büyük Günâhlar, s. 232-233)

    EHL-İ SÜNNET'TEN OLMAK NE DEMEKTİR-17 AĞUSTOS 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Aug 17, 2026 2:43


    Dört Hak mezhepten birini taklit etmek günümüzde bütün Müslümanlar üzerine bir vecîbedir. Bir müslümanın (İslâmi ilimleri tahsil etmiş bile olsa) dört mezhebi terkederek Kitap ve Sünnet'ten anladığıyla amel edip, hüküm çıkarması doğru olmaz. Bu kişi Ehl-i Sünnet yolundan ayrılmış olur. Dört mezhebi bir tarafa bırakarak; hadis alimi olmanın şart ve niteliklerinden yoksun kimseler örfî manada muhaddis olamayacakları gibi, bu yetersizlikleriyle de içtihad sevdasında bulunmakla ehli sünnet ve'l cemaat olmaktan da çıkarlar. İnsan bir ilimde ihtisas sahibi olmadan, onu ihâtâ etmeden ve o ilim kendisine bir meleke haline gelmeden, yalnız onu birkaç kez okumakla ve ara sıra meşgul olmakla, o ilmin âlimi olmaz. Nitekim tıp ilmi ile meşgul olup ve sade bu ilmi meşguliyetle elde etmeye çalışan kişi nasıl ki tabip olamıyorsa, hadis, fıkıh ve benzeri ilimlerle meşgul olan kimse de sade bu meşguliyetinden dolayı muhaddis veya müçtehid olamaz. Bu dört mezhebi reddeden, müçtehid olmadığı halde şer'i delilleri sözde kitap ve sünnetten veya meallerden çıkarmak sevdasında olan kimselerin büyük bir gaflet ve dalâlet içerisinde oldukları şüphesizdir. Bu tipler, hiçbir şey üzerinde karar kılamazlar ve hiçbir kimse ile bu düşüncelerini paylaşamazlar. Bu inançta olanlar zahirde bir ve beraber görünseler bile kalpleri ayrı ve fikirleri dağınıktır. Allâh korusun, şayet müslümanlar bu gibilere uyacak olursa, binlerce mezhep doğar, bunların mezhepleri de cehalet ve ihtiras üzerine kurulmuş olur. Ehli sünnetin dört mezhebinde mevcut olan ilim, ihlas, iffet ve hakkaniyet bunlarda asla bulunamaz. Bunlar İslam düşmanlarının elinde birer oyuncaktırlar. Çok iyi biliyorlar ki, ehli sünnetin dört mezhebinden birisine uymakla hayvani his ve isteklerine kavuşamayacaklardır. (Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet Akâidi, s. 184-187)

    MÜSLÜMAN KARDEŞİNE EZİYET ETME!-08 AĞUSTOS 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Aug 8, 2026 2:43


    Allâhü Teâlâ buyurdu:"Erkek mü'minlerle kadın mü'minlere işlemedikleri bir günâh yüzünden ezâ edenler de muhakkâk bir yalan ve apaçık bir günâh yüklenmişlerdir." (Ahzab s. 58) Allâhü Teâlâ buyurdu: "Ey imân edenler! Bir kavim diğer bir kavimle alay etmesin. Olur ki alay edilenler kendilerinden daha hayırlıdır. Kadınlar da kadınları eğlenceye almasın. Olur ki onlar, eğlenceye alınanlar kendilerinden daha hayırlıdır. Kendi kendinizi ayıplamayın. Birbirinizi kötü lakâblarla çağırmayın. Imândan sonra fasıklık ne kötü addır. Kim tevbe etmezse onlar zâlimlerin ta kendileridir." (Hucurat s. 11) Allâh Teâlâ buyurdu: "Ey imân edenler! Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Kiminiz de kiminizi arkasından çekiştirmesin" (Hucurat s. 12) Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurur: "Kıyâmet gününde Allâh divanında nasın en şerlisi, şerrinden korkularak halkın kendisini terkettiği kimsedir." Bir hadîs-i şerifte şöyle buyurulmuştur: "Her müslümanın müslüman üzerine kanı, malı ve ırzı haramdır." Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu: "Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz, onu horlamaz. Kişiye şer olarak müslüman kardeşini horlaması yeter." Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu: "Müslümana sövmek fısk, onu öldürmek de küfürdür." Ebû Hüreyre (r.a.)'den şöyle bir hadis-i şerif rivayet olunmuştur: "Mirac gecesinde cehennemde bir takım kimselerin yanına uğradım, bakırdan tırnakları vardı. Bunlarla yüzlerini ve göğüslerini kaşıyorlardı. Ben: "Ey Cibril! Bunlar kimlerdir?" diye sordum. Cibril (a.s.): "Bunlar halkın etlerini yiyen yani gıybet eden ve insanların şereflerine dil uzatanlardır" cevabını verdi." (İmâm Şemsüddin ez-Zehebî, İslâm Şeriatinde Büyük Günâhlar, s187)

    HAYIRLI TOPLUM NASIL ORTAYA ÇIKAR ?-07 AĞUSTOS 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Aug 7, 2026 2:43


    Ebu Hayye kızı Hayye (r.anha) şöyle anlatıyor: Bir öğle vakti evime bir adam geldi. Ona “Ey Allâh'ın kulu! Bu sıcakta ne geziyorsun?” diye sordum. Adam “Ben ve bir arkadaşım kaybolan bir devemizi arıyorduk. Arkadaşım şu anda aramayı sürdürmektedir. Bense gölgeleneyim ve biraz da su içeyim diye buraya geldim” dedi. O sırada evde bir miktar ayranımız vardı. Ondan getirerek kendisine ikram ettim. Ayranı içtiğinde “Ey Allâh'ın kulu! Sen kimsin?” diye sordum. “Ben Ebubekir'im” dedi. Bunun üzerine “Sen Hz. Peygamber (s.a.v.)'in arkadaşı ve ismini işittiğimiz Ebubekir misin?” dedim. “Evet!” dedi. Ben de kendisine kabilemiz olan Has'âm kabilesi mensuplarının câhiliye döneminde birbirlerini yediklerini; Allâh Te'âlâ'nın İslâmiyet sayesinde bizleri kaynaştırıp kardeşler yaptığını söyledim.Sonra da “Ey Allâh'ın kulu! İnsanlar bu durumlarını ne zamana kadar muhafaza edeceklerdir?” diye sordum. “İmamları doğru olduğu sürece bu durumlarını muhafaza edebileceklerdir” buyurdu. “İmamlar dediğiniz kimlerdir?” dediğimde de şunları söyledi: “Kabile halkının arkasından gittiği ve kendisine itaat ettiği reisler birer imamdır. İşte bunlar doğru kaldıkları sürece halk da böyle huzur içerisinde yâşayacaktır.Hâris b. Muaviye (r.a.) şöyle anlatıyor: Hz. Ömer (r.a.)'in yanına vardığımda bana “Şam halkını nasıl buldun?” diye sordu. Ben de iyi bulduğumu söyledim. Hz. Ömer (r.a.) Allâh (c.c.)'e hamdettikten sonra “Zannediyorum siz müşriklerle oturup kalkıyordunuz?” buyurdu. “Hayır ey Mü'minlerin Emîri! Bizler onlarla oturup kalkmazdık” dedim. Bunun üzerine şunları söyledi: “Eğer onlarla oturup kalkarsanız nihayet birlikte yeyip içmeye de başlarsınız. Şunu biliniz ki ancak böyle yapmadığınız sürece hayırlı bir toplum sayılırsınız.”(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu's-Sahabe, c.3, s.261-263

    NELER UNUTKANLIK YAPAR?-06 AĞUSTOS 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Aug 6, 2026 2:01


    İlmin en büyük düşmanı olan unutmanın bir çok maddî ve manevî sebepleri; olduğu gibi, yüksek bir hafızaya sahip olmanın da bir çok maddî ve manevî sebepleri vardır: İmam Suyûtî hazretleri kitabında şöyle nakletmektedir: “On şey insana unutkanlık verir: 1. Yeşil havuç yemek, 2. Ekşi ve ham elma yemek, 3. Fare artığını yemek ve içmek, 4. Durgun suya bevletmek, 5. Yola bit atmak, 6. İdam edilmiş kişiye bakmak, 7. İki katar arasından geçmek, 8. Evi bez ile süpürmek, 9. Mezar taşlarını okumak, 10. Uzun süre denize bakmak” Bazıları da şunları ilâve ettiler: 11. Cünüp iken yemek ve içmek, 12. Çok balık eti yemek, 13. Karnı tıka basa doldurmak, 14. Bakla yemek 15. Sakız çiğnemek, 16. Siyah terlik giymek, 17. Enseden hacamat yaptırmak, 18. Üzüntü, İsyan, 19. Çok günah, 20. Dünya ile çok meşgul olmak, 21. Dünya işleri için çok üzülmek, 22. Borçlu olmak, 23. Müstehcen şeylerle ilgilenmek, 24. Balgam yapıcı gıdalar almak... 25. Avret mahalline bakmak, 26. Karşı cinsi düşünmek, 27. Kişinin avret yerlerinden çıkan pisliğe bakması. (Keşfu'l-Hafa, 2798) (Fıkhü'l-İbâdet Ala Mezhibi'l-Hanefiyyi) (Kitabü'r-Rahmeti fit-Tıbbı vel Hikmeti, s. 271)

    CENÂB-I HAKK (C.C.)'UN PEYGAMBER (S.A.V.)'İ ÖVMESİ-05 AĞUSTOS 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Aug 5, 2026 2:40


    İlimden bir nebze nasibi olan, birazcık olsun anlayış ve idraki bulunan kişi, Allâhü Teâlâ'nın, Peygamberimiz (s.a.v.)'in kadrini yücelttiğini, ona birçok faziletler, güzellikler, sayısız menkıbeler ihsan ettiğini, dillerin ve kalemlerin ifadeden âciz kaldığı mevkilere erdirdiğini anlamakta asla güçlük çekmez. Allâh (c.c.) kitabında ondan söz etmiştir. Onun büyüklüğüne işaret buyurmuştur. Ahlâkı ve âdabından ötürü onu övmüştür. Kullarını da ona uymaya ve yolundan ayrılmamaya teşvik etmiştir. İlk defa onu öven, ona lutfeden, sonra her yönüyle onu tertemiz kılan odur. Onu övmüş ve ona en büyük mükafatı vermiştir. İkramı başlatan ve devam ettiren yine odur. Dünya ve âhirette hamd ancak ona mahsustur. Peygamber (s.a.v.)'i en mükemmel bir şekilde yarattığını, en üstün vasıflarla teçhiz ettiğini, Ahlâk-ı hamîde ile süslediğini, isabetli görüşler ve çeşitli fazilet ve hasletlerle de donattığını, ayrıca Mucizât-ı Bahire (apaçık mucizeler) ve Berahin-i Vazıha (açık deliller) ile de teyid ettiğini tüm yaratıkların gözü önüne sermiştir. Hem öylesine ki; bu gerçekleri kendi asrında yaşayan insanlar gördükleri gibi, onlardan sonra gelenler de görmüşlerdir. Îlme'l-yakîn (gerçek haliyle idrak edip) öğrenmişlerdir. Nihayet (elden ele dilden dile) bu gerçeğin ilmi bize kadar ulaşmıştır. Üzerimize nurları olanca aydınlığı ile saçılmıştır. Allâh (c.c.) onun namını hem dünyada, hem ahirette yükseltmiştir, hiçbir hatip, hiçbir şehadet getiren veya namaz kılan yoktur ki "Eşhedu enlailâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullâh" diyerek Resûlullâh (s.a.v.)'in mübarek ismini Allâh (c.c.)'un ismi ile birlikte zikretmesin. (Kadı İyaz, Şifâ-i Şerîf, s.20-28)

    YABANCI SEYYAHLARIN GÖZÜNDEN OSMANLI HAYIRSEVERLİĞİ-04 AĞUSTOS 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Play Episode Listen Later Aug 4, 2026 2:42


    Fransız Seyyah Du Loir, Osmanlı'daki misafirperverlik, misafirhaneler, yolculara, kimsesizlere, fakirlere, mahkûmlara ve hastalara karşı aklın ve hayalin sınırlarını aşan, toplumun geniş kesimlerini saran bu hayırseverlik ve hayırda yarışma furyası hakkında şaşkınlık ve hayranlığını gizleyememiştir. Konuyla alakalı Fransız seyyah Jean de Thévenot'un, 1665'te yazdığı seyahatnamede yer alan şu ifadeler, Müslümanlar için gayet tabii, ancak Batılılar için gayet şaşırtıcı ve inanılmaz hadiselerdir: “Kimisi daha hayattayken servetiyle fukaraya bakar, kimisi ölürken hastaneler tesisi yahut köprülerle kervansaraylar veyahut yol boylarında çeşmeler inşası için muazzam sermayeler bırakır; hatta birçokları da bu hayrat ve hasenatı daha sağlıklarında yaparlar.” Bir diğer çarpıcı tespit, 18. yüzyılda Osmanlı topraklarında yaşamış Fransız General Comte de Bonneval'a aittir: “Hiçbir istisnası olmamak şartıyla bütün Türkler; ne din farkına, ne de ihtiyaç sahiplerinin geçmiş fiil ve hareketlerine bakmaksızın bütün muhtaçlara yardım ederler. Çünkü onların nazarında herhangi bir şaki (eşkıya) hayat değiştirip mükemmel bir veli olabilir. İşte bundan dolayı Türk hayrat ve hasenatından hiçbir kimse mahrum edilmez.” 1550'li yıllarda Avusturya elçisi Busbeck'e “Türkiye'de her şey insanileşmiş, her katı yumuşamıştır. Hayvanlar bile.” dedirtecek ölçüde, vakıf anlayışının Osmanlı'yı ne denli insanî ve medenî hale getirdiğiyle alakalı seyyah Hans Lewenklaw'ın görüşleriyse şöyledir: “Türkler, yalnızca yoksullara karşı iyiliksever olmakla yetinmezler; onlar caddeleri onarırlar, yolcuların istifade etmesi için çeşmeler yaparlar. Müslüman olsun olmasın herkesin iyiliği için, hastane, otel, hamam, köprü ve cami inşa ettirirler.” (İsmail Çolak, Zafer Dergisi, Haziran 2012, 426. Sayı)

    Claim Mevlana Takvimi

    In order to claim this podcast we'll send an email to with a verification link. Simply click the link and you will be able to edit tags, request a refresh, and other features to take control of your podcast page!

    Claim Cancel