Mevlana Takvimi günlük takvim yazıları

Oruç, Allâhü Teâlâ'nın, kullarına farz kılmış olduğu bir farizadır, İslâm'ın beş rüknünden dördüncüsü olup çok büyük bir ehemmiyete sahip bulunmaktadır. Allâhü Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ey îmân edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi oruç tutmak size de farz kılındı. Umulur ki böylece günah ve fenalıklardan korunursunuz.” (Bakara s. 183) Ebû Hureyre'nin (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Kim, îmân ederek ve karşılığını Allâh'tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhârî) Yine Ebû Hureyre'nin (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Muhammed'in nefsinin, yedinde olduğu Zât'a yemin ederim ki; muhakkak oruçlu kimsenin ağız kokusu Allâh'ın nezdinde misk kokusundan daha hoştur.” (Buhârî) Hz. Enes'in (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Oruç tutan kimselerin ağızlarından misk kokusu yayılmaktadır ve kıyamet günü kendileri için arşın altına muazzam bir sofra kurulur da insanlar şiddet içinde bulunurlarken onlar, oradan yerler.” (Ed-Dürrü'l-Mensûr) Başka bir rivayette de şöyle denilmektedir: “Oruç tutanlar için muazzam bir sofra kurulur, insanlar hesapta iken onlar yemekte bulunur, insanlar derler ki: “Ey Rabbimiz! Bizler hesaba çekiliyoruz, onlar ise yemekle meşguller.” Bunun üzerine Râb Teâlâ şöyle buyurur: “Onlar daima oruç tutarlarken sizler daima yemek yiyordunuz, onlar daima geceleri ibadetle ayakta iken sizler daima uyuyordunuz.” (Buhârî) (Eşref Ali et-Tehânevî, Hanefi İlmihali, s.327-328)

Peygamber Efendimiz (s.a.v) güzel kokuyu sever ve ashabına da kokulanmalarını tavsiye ederdi, kadınlar ise ancak aile içinde veya kendi cinslerinin topluluklarında koku sürünebilirler. Evden dışarı çıkarken, mescidde ya da yabancı erkeklerin bulunduğu yerlerde kokulanmaları bu erkeklerin dikkatlerinin kadınların üstüne çekilmesine yol açar. Erkeğin kalbi onunla meşgul olmaya başlar. Bu durumun mescidde meydana gelmesi namazdaki huşuya da engel olabilir. Saflar dolusu kadınların çeşitli parfümler sürünerek mescide geldiği düşünülürse, mescidin havasını bu kokuların sarması İslam'ın hoş karşılamadığı bir durumdur. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Bir kadın koku sürünerek dışarı çıkar ve koku ulaşsın diye bir topluluğun yanına giderse zinaya bir adım atmış olur" Burada yatsı namazının örnek verilmesi, kadınların geceleyin korunmaya daha fazla ihtiyaçları olduğuna dikkat çekmek içindir. Ancak burada koku ile temizlik arasında bir ilgi kurulmamalıdır. İslam temizlik dinidir. Erkek ve kadını dış ve iç kirlerden temizlemek İslam'ın gayesidir. Bu yüzden mü'min kadınlar belki dışarıda parfüm sürünmezler fakat giysilerinin ve bedenlerinin temizliğine son derece dikkat ederler. Bu arada ter kokusunu giderecek önlemleri almak da mü'min hanımların şiarı olmalıdır. Nitekim Medine-i Münevvere'ye uzaklardan cuma namazı için gelenlerin terli olarak mescide girmelerine engel olmak üzere, Resûlullâh (s.a.v.), cuma günü boy abdesti alınmasını tavsiye etmişlerdir. Bazı alimler kadının dış giysisinin süs ve şatafatı, zinetlerinin dışarıdan görülmesi ve erkek topluluğunda karışık oturmaları ile parfümlü olarak dışarı veya mescide çıkma yasağını aynı nitelikte görmüşlerdir. (Ali Rıza Peker, Örtünme ve Tesettür)

Abdestin adapları şunlardır: 1. Daha namaz vakti girmeden abdest almak. 2. Abdest alırken kıbleye yönelmek. 3. Abdest alırken bir yerde durmak. 4. Abdestte başkalarından yardım istememek. 5. Abdest alırken lüzum görülmedikçe dünya kelamı konuşmamak. 6. Abdestte başından sonuna kadar niyeti unutmamak. 7. Abdest alırken sıkı olmayan parmak yüzüklerini oynatmak. Sıkı olanları oynatmak ise lazımdır. 8. Abdestte ağıza, buruna sağ el ile su vermek ve sol el ile sümkürmek. 9. Abdest alırken –çapak kalmaması için- göz pınarlarını yoklamak, abdest suyunu dirseklerin ve topukların yukarılarına kadar ulaştırmak. 10. Abdestte suyu israf etmemek. 11. Abdest suyunu güneşte ısıtmış olmamak. 12. Abdest için toprak ibrik kullanmak ve bunu sol tarafta bulundurmak. 13. Abdest bitince kıbleye karşı şehadet kelimelerini okumak. 14. Abdestten artan sudan kıbleye karşı ayakta biraz içerek: "Allahümmec'alnî minet-tevvâbîn, vec'alnî min-el-mütetahhirîn" diye duâ etmek. 15. Abdestin akabinde bir, iki veya üç kere Kadir suresini okumak. 16. Abdestten sonra, kerahet vakti değilse, iki rekât nafile namaz kılmak. (Ömer Nasuhi Bilmen, Sualli Cevaplı Dini Bilgiler, s. 157)

Cenâb-ı Hâkk'ın (c.c.) haram kıldığı; adam öldürmeyi, içki içmeyi, zina yapmayı haram olduğunu bildiği halde helaldir diyen herkes kafirdir. İslâm esaslarından bir esası, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in işlediklerinden tevatüren nakledilmesiyle yakinen bilineni ve Efendimiz (s.a.v.)'in üzerine icma-ı ümmetin vâki olduğunu kesinlikle bilineni inkâr eden ve yalanlayanı kesinlikle tekfir ederiz. Beş vakit namazın farz olmasını, rekâtlarının adedini, secdelerini inkâr edip, bize Cenâb-ı Hâkk (c.c.)'un kitabında sırf namaz kılmayı emretmiştir (Beş vakit olduğunu, rekât ve secdelerini emretmemiştir), beş vakit olması bu erkân ve şartlarla kılınmasının emredildiğini düşünmüyorum çünkü Kur'ân'da bu hususta açık bir nâs yoktur diyen, bu hususta varid olan hadîs de haber-i vahiddir (kâbul olunmaz) diyen kimse de kafirdir. Haricilerden, “Namaz, sabah ve akşam olmak üzere iki vakit farzdır” diyen, Batıniyye mezhebinden ‘farzlar öyle kişilerin isimleridir ki, onlar imam olmakla emrolundular' diyen, ‘uzun müddet çalışmak, nefislerini, iç âlemlerini temizledikleri zaman onlardan ibadeti iskat (üzerinden düşmesi) eder ve onlara her şeyi mubah kıldığı gibi, şer'î teklifleri onlardan kaldırır' diyenlerin de tekfir edildiğine dair icma-ı ümmet vâki olmuştur. (Kadı İyaz, Şifâ-i Şerîf, s. 708) İSLAM YOLUNDA HARCANAN KURUŞ İmâm-ı Rabbânî Hazretleri Mektûbât'ında şöyle buyurmuştur: “Bugün İslam çok garip (hükümlerini insanların birçoğu tarafından terkedilmiş, terketmeyenlerin de dost ve yardımcı bulamadığı) bir zamandadır. Bu zamanda İslâmın güçlenmesi için harcanan bir kuruş binlerce dînâr ve dirhem (altın ve gümüş) yerine geçer. Bu büyük nimetle şereflenenlere ne mutlu!” (İmam Rabbani, Mektubat, c.1, 193. Mektup)

Müçtehid olmayan bir mümin için, dört mezhepten birisini taklid etmek vaciptir. Taklid: Delilini bilmeden, mezhebi müdevven müçtehid bir imama uymaktır. Günümüzde mutlak müçtehid bulunmadığı için her müslüman buna mecburdur. Bu ve cibeye riayet etmeyen bir kimse, mezhepsiz ve bid'at ehlidir. "Şeyh Abdulkerim, Nuru'l İslam adındaki kitabında şöyle di yor: "(içtihad derecesine eremeyen kimse) için, bu mezhep müçtehidlerinden birinin mezhebini taklid etmesi vaciptir. Bunun delili hem Kitap ve hem de Sünnettir. En doğru söylenen Resûlullâh (s.a.v.)'in, hayırlı olduklarına şehâdet ettiği üç asrın ehlinin icmâı, bazı değer siz muhalifler dışında, onlardan sonra gelenlerin de icmâıdır bu." Şah Veliyullah Dehlevi: "Bilmiş olun ki, bu dört mezhepten birisine uymakta büyük yarar ve terketmekte ise büyük zarar var dır". Her müslüman bütün dini konulan ayet ve sünnetten çıkara maz. Hatta Kitap ve Sünnetin tamamını okuyup inceleme imkanına sahip olsa bile, bu konuda ihtisas sahibi olmadığı için, delilden hü küm çıkaramaz, işte müçtehid olmayanların, bu dört mezhepten bi risine uymaları mecburidir. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz'in zamanına daha yakın, kitab ve sünneti bütün özellikleriyle daha iyi bilen, Ashabın görüş ve fetvalarını araştıran, en iyi inceleyen müçtehid İmamların (rh.a.e) ve onların devirlerinde yaşayan, ders halkalarına devam etme şerefine nail olan Selef-i sâlihinin fıkhî görüşlerini "taklid olur" diye bırakarak, kitap ve sünnet ıstılahlarından, nasih ve mensuhtan, fıkhî bilgiden yoksun ve hatta selefin eserlerini okumaktan ve anlamaktan aciz kimselerin, yeniliklere kalkışmaları cidden çok garip ve gülünçtür. (Mehmed Çağlayan , Ehl-i Sünnet ve Akaidi, s.138)

Birleşmiş Milletler 10 Aralık 1948 tarihinde İnsan Hakları Beyannamesi adı altında bir kararname çıkardı. Yani, medeni dünya (!) bu kadar yıldan sonra insanların eşit olduklarını, hayati ve medeni haklarda aynı düzeyde olduklarını hissetti ve böyle bir belgenin neşrine gerek görmüş oldu. Sözde bu belgenin gayesi, bütün insanların tam bir eşitlik, özgürlük ve güven içerisinde yaşamalarını temin etmek, her ferdin insanlık ailesinde şerefli yerini alabilmesi ve korkusuz yaşamasını garanti altına almaktı. Acaba bu belgede söz konusu hususlar, az da olsa gayesine erişmiş midir? Buna imza koyan milletler dahi bunu uyguladılar mı? Dünyada cereyan eden olaylara baktığımız zaman, bu sorunun cevabı tabii ki “hayır”dır. Çünkü başta beyannameyi imza edenler dâhil, cemiyetlerin hiçbiri çıkarına ve politikasına uymadığı konuları asla uygulamamışlardır. Bu hallerde insanlık da unutulmuş ve insan hakları da. Gerçekten insan haklarını insanlara bahşeden ve uygulayan tek ve yegâne müessese yüce İslam'dır. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in risaletiyle bunun öncülüğünü yapmış, İslam devletinin bütün hâkimiyeti devirlerinde fiilen uygulanmıştır. Bunun öncülüğü ve şerefi, ondört asırdan beri İslam idare anlayışının ve onun şerefli devlet adamlarının hakkıdır. Ayrıca İslam'da bu hakları insanlara veren yüce Allah (c.c.)'dur, insanoğlu değildir. Kaynağı semavi ve mukaddestir. Bu hak, bir tecrübe ve tekâmülün eseri değil, ezeli bir ilmin ve mutlak bir iradenin Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in şahsında tecellisidir. İnsan hakları, İslam dininin Hazreti Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'e vahiy edildiği tarihten itibaren insanlara verilmiş ilahi bir haktır. Efendimiz (s.a.v) Arafat'ta ve Mina'da buyurduğu Veda Hutbesi'nde insan haklarını en mükemmel şekilde belirlemiştir. Müslümanlara düşen bunları tetkik ve tatbik etmektir. (Mehmet Çağlayan, İslam Hukuk Doktrini, s.198)

Kelâmî Dergâhı şeyhi ve 32. Nakşî Postnişini olan Muhammed Es'ad Efendi (k.s.), 1848 (Hicri 1264) yılında bugün Irak sınırları içinde kalan Musul'un Erbil kasabasında doğdu. Muhammed Es'ad Erbili (k.s.), Nakşibendi tarikatının Hâlidiyye Dergâhı Postnişîni olan babası Muhammed Saîd Efendi'nin terbiyesinde ehl-i tarik bir ailede yetişti. Erbil ve Deyr'deki zamanın alimlerinden ilim öğrendi ve 1870 yılında yirmi üç yaşında zahiri ilimlerden icazet (diploma) aldı. Taha el-Hariri'ye intisap etti. Beş yılda seyri sulukünu tamamlayarak, hilafet aldı ve Hacca gitti. Hacc dönüşü Şeyhi vefat edince, İstanbul'a geldi. Fatih Camii'nde Hafız Divanı ile Molla Cami'nin Lüccetü'l-Esrar kitabını okuttu. Ünü kısa zamanda etrafa yayıldı. II. Abdülhamid Han'ın damadı Halid Paşa kendisini saraya davet ederek sohbetlerinden istifade etti. Bu arada Meclis-i Meşayih üyeliğine ve akabinde Kelamî Dergâhı Şeyhliği'ne tayin edildi. Kenz-ül İrfan adlı hadis kitabını neşretti ve büyük ilgi gördü. Abdulhamid Han tarafından vazifeli olarak Erbil'e gönderildi. Şeyh Muhammed Es'ad Erbili (k.s.)'un en önemli özelliklerinden biri “Tarikatı, Şeriatın yaşanabilmesi için bir araç olduğunu ısrarla vurgulamış ve uygulamış olmasıdır”. Bu konuda “Tarikatın esası Şeriattır” demiştir. İkinci özelliği ise Peygamber Efendimiz (s.a.v)'e olan büyük aşkı ve sünnet-i seniyyeyi yaşama konusunda gösterdiği titizlik ve gayretidir. Tekkelerin kapatılmasından sonra hiç sokağa çıkmamaya karar vererek, Erenköy Kazasker'de satın aldığı köşkünde inzivaya çekildi. Ancak evi sürekli polis gözetiminde tutuldu. 23 Aralık 1930'da Menemen vakasıyla ilgili tutuklanarak Menemen'e sevk edildi. İdam talebiyle yargılandı. İlerlemiş yaşı sebebiyle cezası müebbede çevrildi. Oğlu Ali Efendi idam edildi. Menemen'de askeri hastanede tedavisi yapıldığı sırada 3 Mart'ı 4 Mart'a bağlayan gece zehirlenerek Şehid edilmiştir. Cenazesi ailesine verilmeyerek Menemen'de defnedildi. Es'ad Efendi (k.s.)'nun yetiştirdiği en önemli talebesi ve yolunu devam ettiren zât, Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.)'dur. (Son Asır Ehl-i Sünnet Âlimleri s. 120)

Edebi, ilim bostanlarında; ünsü, halvet diyârında; hayâyı, nefsin patikalarında; ibret almayı, tefekkür vâdîlerinde; hikmeti ise havf bahçelerinde ara (talep et.) Emrine muhalefet ettiğin hâlde, Allâh'ın ihsânının devâm ettiğini; zikrinden yüz çevirdiğin hâlde (sana) halim davrandığını, hayânın azlığına rağmen günâhlarını örttüğünü ve sen O'na muhtâc olduğun hâlde, Onun sana ihtiyâcının olmadığını iyi bil. Örtülü bir şeyi açma. Bir günâhı nefsinde içinden bile söyleme, veya; sakın bir günâha niyetleneyim deme. Hiçbir küçük günâhta ısrâr etme. Bütün ihtiyâç/yoksunluklarda Yüce Allâh'a sığın. Her durumda, muhtâçlığın (sâdece) O'na olsun.Her işte O'na tevekkül et. Hevâyı bırak; nefsinin tuzak kurduğu/pusuda beklediği şeylere kanma. Zikrini gizle. Yüce Allâh'a şükretmeye devâm et.İstiğfârı çoğalt. Düşünerek ibret al. Acele edilecek yerlerde teenni ile, dostluklarında/arkadaşlıklarında insanlarla olan ilişkilerinde hüsn-i edeble hareket et. Nefsin için insanlara öfkelenme; Allâh için nefsine öfkelen. Kötülük husûsunda kimseye denk olma (diğer bir ifâdeyle; kötülüğe kötülükle karşılık verme). Câhili yüzüne karşı methetmekten sakın; kimsenin de seni yüzüne karşı methetmesine râzı olma. Gülmeni azalt, mizâhtan uzak dur. Acıları gizle. Nâmûsluluğu/iffeti izhâr et. (Haris el-Muhasibî, Ahlak ve Arınma) RESÛLULLÂH'IN YASAKLADIĞI SAÇ TRAŞI “Ya hep tıraş edin ya hep bırakın!” (Ebû Dâvûd, Tereccül 14) “Bana bir berber çağırın!” buyurdu. Gelen berbere emretti, berber bizim başlarımızı tamamen tıraş etti. (Ebû Dâvûd, Menâsik 78) “Resûlullah (s.a.v.) başın bir kısmını tıraş edip bir kısmının (perçem olarak) bırakılmasını yasakladı.” (Buhârî, Libâs 72)

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Ali (r.a.) ile Hz. Fatıma (r.anha)'yı evlendirirken: “Kızım Fatıma sen Ali'ye cariye gibi ol. Ya Ali, sen de Fatıma'ya köle gibi ol” buyurmuşlardır. (Buhari) Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “köle gibi ol” buyururlarken bize: “Teslim almanın en iyi yolunun teslim olmak olduğunu” öğretmiş olmasıdır. Cariyeye ait bir örnek vermek gerekirse; bir hükümdarın birçok cariyeleri varmış. Onların içerisinde siyahi bir cariyeye çok ehemmiyet verir, onu çok takdir eder ve diğerlerine göre daha fazla hoş muamele edermiş. Bu cariyeyi diğer cariyeler kıskanırlarmış. Hükümdar birgün diğer cariyelere bu farkın nedenini öğretmek istemiş. Tüm cariyelerin eline çok kıymetli taşlarla işlenmiş mücevher bir vazo vermiş ve: “Emrimdir, hepiniz bunları yere vurun ve kırın” demiş. Hiçbir cariye kıymetli taşlarla işlenmiş o vazolarını kırıp parçalayamamış ve hepsi alıp göğüslerine basmışlar. Yalnızca o siyahi cariye vazoyu yere atıp paramparça etmiş. Hükümdar siyahi cariyeye: Diğer cariyeler ‘hükümdarımızın bize verdiği kıymetli hediyedir. Biz bunu yere çarpamayız' düşüncesiyle diğer tüm cariyelerim bağırlarına bastılar. Sen ise yere çarptın paramparça ettin vazoyu. Neden böyle yaptın?” diye sorunca siyahi cariye: “Önemli olan hükümdarımın emrinin yerine getirilip onun kalbinin kırılmamasıdır. Bu mücevherlerin ne önemi var. Ben sizin emrinizi yerine getirip kalbinizi kırmamak için bu vazoyu kırdım” cevabını vermiş ve herkes aradaki muhabbet farkını anlamış. Allâh Resûlü (s.a.v.)'in bize öğrettiği köle ve cariye kıstası budur. Yani eğer güzel ahlâklı, İslâm fıtratı üzere yetişmiş kadın ve erkekler evlendikleri zaman birbirlerine bu misallerdeki köle ve cariye gibi muamele ederlerse birbirlerine teslim olmuş ve dolayısıyla birbirlerini teslim almış olurlar. Böylece en güzel İslâmî yuvayı kurmuş olurlar. (Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler 2, s.141 )

Kimya sahasında dünyaca ünlü bir bilim adamı olan Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu ile yapılan bir röportajda şunlar kaydedilmiştir: “Bize zamanında öğretmemişler. Ama Amerika'da iken, Gazali'nin eserlerini bulup okuyunca dünyam değişti, hayretler içinde kaldım. Kimya-ı Saadet'i okurken gördüm ki, Gazali, bugünkü batı dünyasından beş yüz yıl ilerideymiş. Davos'ta milletlerarası bir toplantıda, Gazali'den, Mesnevi'den biraz bahsettim. Çeşitli ülke başbakanlarının, dünyaca ünlü işadamlarının katıldığı toplantıda dünyanın meseleleri tartışılıyordu. Onların düşünce ve tekliflerini dinleyince dayanamadım ve Mesnevi'den, Gazali'den bir-iki şey anlattım. Maddi ve manevi dünyanın iç içe olması gerektiğini aktardım. Başlangıçta bende bir çekingenlik, hatta korku vardı. Adamlar öyle bir meraklandılar ki, ondan sonra bana dört tane konferans verdirdiler. İşadamları, birinci mevki uçak biletleri gönderip, beni ülkelerine davet ediyorlardı.” Selçuklu Devleti döneminin büyük âlimi İmam-ı Gazali'yi, Mevlana Celaleddin-i Rumi'yi, Yunus Emre'yi, Molla Gürani, Molla Hüsrev, Kemalpaşazade ve Ebussuud Efendi'yi öncelikle bu millete kimler anlatacak diye düşündüğümüzde herhalde İlahiyat fakülteleri ve hocaları gelecektir. Oysa onlar Türk ve Osmanlı düşmanı Cemaleddin Afgani, Abduh, Seyit Kutup, Reşid Rıza, Mevdudi ve Hamidullah'ı anlatmaktan bunlara sıra bulamadılar. (İstisnalar kaideyi bozmaz). Biz Tarihimize sırt çevirdiğimizde nice bin yıllık kültürümüze, medeniyetimize, ilim adamlarımıza, yazılı eserlerimize yabancılaştığımızı da görmüyor muyuz? Türk bilim adamlarının bin yıllık bir dönem içinde bırakmış olduğu eserlere, yabancı yazarların eserleri gibi bakmak herhalde bu neslin en büyük kaybıdır. Ya onları düşman eseri gibi görmeye ne söylenebilir? (Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil, Devr-i Gül Sohbetleri, s.92-93)

Kur'ân'ın yalnızca mealini okumak, âyetlerdeki edebî yönden incelikleri ve iniş sebepleri bilinmediği zaman, yanlış anlaşılmalara neden olabilir. Bu sebeple, mealle birlikte yüzyıllardır Müslümanların çoğunluğunun sevgisini kazanmış büyük müfessirlerin tefsirlerini okumak daha uygun görülmüştür. Bir örnek ile izah edelim: Urve (r.a.) Merve arasındaki sa'yı, haccın vâciplerinden kabul etmiyordu. Çünkü o: “Safa ile Merve şüphesiz Allâh (c.c.)'nun nişanlarındandır. Her kim Beytullah'ı ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde bir günah yoktur. Her kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa şüphesiz Allâh onu bilir, karşılığını verir.” (Bakara s. 158) mealindeki bu âyetten anlaşılan şudur: Hacc veya umre yapılırken Safa ile Merve arasındaki sa'y yapmanın sakıncası yoktur; insan dilerse yapmaz, herhangi bir şey lâzım gelmez, diyordu. Ancak, Buhâri'nin rivâyet ettiği gibi, Urve (r.a.), Hz. Âişe (r.anhâ)'ya şöyle dedi: “Yukarıda mealini verdiğimiz âyeti okuyarak Safa ile Merve arasında sa'y etmenin bir sakıncası yoktur. emrince sa'y farz değildir.” Hz. Âişe (r.anhâ) de: Ey bacımın oğlu, çok kötü söyledin; eğer söylediğin gibi olmuş olsaydı, âyet şöyle olacaktı: “La” harfinin, “Cunahe” kelimesinin başında değil; “Yetufu'” kelimesinin başında olması gerekirdi. Hâlbuki âyetin iniş sebebi şöyledir: Bu âyet, Ensar hakkında nazil oldu. Onlar, İslâm'dan evvel hacc yaparlarken Müselsel denilen yerde dikilen putu ziyaret ederlerdi. Onlar, İslâm'dan sonra hacc yaparlarken Safa ile Merve'yi ziyaret etmekten çekiniyorlardı. Bu durumu Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz'e sorduklarında, Yüce Allâh, bu âyeti nazil buyurdu ve Resûlullâh (s.a.v.) de sünnet yoluyla Safa ile Merve arasında s'ay etmeyi vâcib kıldı. İkisinin arasındaki tavafı terk etmek hiçbir kimseye câiz değildir. (Misvak Neşriyat, Hakk Dinin Batıl Yorumları'na Cevaplar, s. 131)

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Müezzin, Allâh'ın perdedarıdır. Her ezanda Allâhü Teâlâ ona bin peygamber sevabı ihsan eder. İmam, Allâh'ın veziridir. Her namazda, Allâhü Teâlâ ona bin sıddık sevabı ihsan eder. Âlim, Allâh'ın vekilidir. Her sözünden Allâhü Teâlâ ona Kıyamet Günü bir nur ihsan eder. Her sözünden, Allâhü Teâlâ ona bin senelik ibadet sevabı yazar. Kadın, erkek talebeler, Allâh'ın hizmetçileridir. Bunların mükafatı ancak cennettir." Fakih açıklıyor: "Allâh'ın perdedarı" buyurulması, bir benzetme yoludur. Şu manaya gelir: Halka, Râblerinin huzuruna girme zamanını bildirir. Tıpkı perdadarın izin verilince insanları sultanın huzuruna çıkardığı gibi. İmamlar için "Allâh'ın veziridir" buyurulması da aynı şekilde bir misaldir. İnsanlar namaz kılarken onlara uyarlar, namazları onun namazı ile tamam olur anlamına gelir. Nebi (s.a.v.) buyuruyor:"Bir kimse, sadece Allâh rızası için yedi yıl ezan okursa Allâhü Teâlâ onu, cehennemin yedi çukurundan azat eder." Mâlik Resûlullâh'tan naklen şöyle anlattı: "Üç grup insan var ki, bunlar Kıyamet Günü miskten bir tepe üstünde dururlar. Bunları ne hesap verme düşüncesi korkutur ne de Kıyametin dehşeti üzer: 1. Halkı kendisinden razı olan imam (devlet başkanı). 2. Allâh rızası için beş vakit ezan okuyan kimse. 3. Râbbine ve efendisine itaat eden köle." (Ebu'l-Leys es-Semerkandi , Tenbihü'l- Gafilin s.329-333)

Râbbimiz Teâlâ Hazretleri şöyle buyurur: "Bana ve anana babana şükret. Dönüşün ancak Bana'dır" (Lokman 14) Allâhü Teâlâ kendine şükürle ana ve babaya teşekkürü nasıl bir arada zikretmiş. Kim ki Allâh'a (c.c.) şükredip de ana ve babasına teşekkür etmezse Allâh'a (c.c.) karşı yaptığı şükrü kâbul değildir. Bunun için Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurur: "Allâh'ın rıza ve hoşnutluğu ana ve babanın memnun kalışında, Allâh'ın gazap ve öfkesi de ana ve babanın kızmasındadır". Buhari ve Müslim Sahih'lerinde Resûl-i Ekrem (s.a.v.)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir. "Sizlere günâhların en büyüklerini haber vereyim mi? Allâh'a eş tanımak, ana ve babaya âsî olmaktır." Resûlullâh (s.a.v.) ana ve babaya karşı kötü davranmayı, iyilik yapıp güzel muamelede bulunmamayı şirk ile nasıl birlikte zikretmiştir? Başka bir hadis-i şerifte Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur. "Ana ve babayı üzen, söz taşıyan ve içkiye devam eden cennete giremez." Vehb b. Münebbih, Allâhü Teâlânın Hz. Musa (a.s.)'a şöyle vahyettiğini söylemiştir: "Ey Musa, ana ve babana çok hürmet et. Kim ki, ebeveynine saygı gösterir ise ömrü uzar, kendisine itaat eden çocuğu olur. Bir kimse de ana ve babasına karşı gelir ise ömrü kısalır ve kendisine terbiyesiz evlâd verilir". Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Ana babaya üf demekten daha hafif bir tâbir olsa idi, şübhesiz Allâh ondan da nehyederdi." Resûlullâh (s.a.v.) diğer bir hadisinde şöyle buyurdu: "Babasına veya anasına sövene (kötü söz söyleyene) Allâh lânet etsin." (İmam Şemsüddin ez-Zehebî,İslâm Şeriatinde Büyük Günâhlar, s.41-43)

Bizler bu dünyada Cenâb-ı Hâkk'ı görmeden imân ettik. Hatta sahabeden sonra gelen bizim gibi ümmetler Resûlullâh (s.a.v.)'i de görmeden imân ettik. Gayba imân eden biz mü'minlerin bu imânını günün 24 saatinde devam ettirmeye çalışması gerekmektedir. Peki bu nasıl mümkün olabilir? Resûlullâh (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde "Imânlarınızı tazeleyiniz." buyurmuşlardır. Ashâb-ı kirâm "Imânımızı nasıl tazeleriz ey Allâh'ın Rasûlü?" diye sorunca "La ilahe illAllâh kavl-i şerifini çokça söyleyerek, tekrar ederek." buyurmuşlardır. Buradan çıkan sonuç şudur ki; imânımızın tazelenip yenilenmesi ve onun muhafazasının en temel şartlarından bir tanesi de Nebi (s.a.v.)'e hakkıyla muhabbet edip, hakkıyla saygı ve hürmet gösterdikten sonra Kelime-i Tevhid'i çokça zikredip ona devam etmektir. Allâh (c.c.) Kur'an-ı Kerim'de; "... Allâh'ı zikir en büyüktür ..." (Ankebût s. 45) buyurmaktadır. Mahşer sabahı herkesin âmelleri mizanda tartılacak ve mizanda Kelime-i Tevhid'den daha ağır hiçbir şey bulunmayacaktır. Osmanlı zamanında çok güzel bir âdet vardı; Osmanlı'dan sonra da Türkiye'de bu âdeti devam ettiren bazı hocalar bulunmaktaydı. Cuma geceleri imam mihrapta cemaate dönerek bilerek veya bilmeyerek yapılan hata ve günâhlardan ötürü üç kere Tecdid-i İmân ve Nikâh duâsını okurdu. Cemaat de imâm ile berâber tekrar ederdi. Bu duâ ile hem imân tazelemesi yapılıyor hem de nikâh tazelemesi yapılıyor. Bu âdeti de yaşatmak çok güzel olur. Zira Resûlullâh (s.a.v.) "Mümin sabahladığı hâlde kafir akşamlar; mümin akşamladığı hâlde kafir sabahlar da haberi olmaz" buyurarak bizleri haberimiz olmadan da daire-i islâm'dan çıkabilme ihtimâline karşı ikâz etmişlerdir. (Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler-2, s.66-67)

Peygamberlerin getirdiği yasalar sonuç itibariyle sevap ve cezaya dayandırılmıştır. Kim iyilik yaparsa cennete, kim de kötülük işlerse cehenneme girer. Bunda şaşılacak bir şey yoktur. Çünkü kâinat ceza ve mükafât dengesi üzerine kurulmuştur. Hatta ateist toplumlar dahi ceza ve mükafât üzerine kurulmuş yasalarla idare edilen toplumlardır. Kim bu yasaların dışına çıkıp kötü bir şey yaparsa cezalandırılır, kim de iyi bir şey yaparsa mükafâtlandırılır. Bütün bunlardan anlıyoruz ki insana nisbetle ceza ve mükafât, Allâh (c.c.) Teâlâ'nın evrende yarattığı sünnetullâhtır. Ceza ve mükafât kanunu var olduğu müddetçe insanın da irade hürriyeti var olacaktır. Seçme hürriyeti Allâh (c.c.)'un insanlara ve cinlere bağışladığı bir lütûftur. Allâh (c.c.)'un kanunları, şunları yapın, bunları yapmayın şeklindeki emir ve yasaklar üzerine kurulmuştur. Eğer Allâh (c.c.) bizlere bir şeyi yapın diye emrediyorsa bizim onu yapmaya gücümüz yetiyor demektir. Yoksa o buyruğun ne anlamı olurdu. İnsana güç yetiremeyeceği bir şey için bunu yapacaksın denilemeyeceği gibi, bunun aksi de söz konusu olamaz. Binaenâleyh ceza ve mükafât kanununun uygulanabilmesi için beşerin irade hürriyetinin bulunması şarttır. Bu noktada şu soru aklımıza gelmektedir. İnsana Allâh (c.c.) tarafından bahşedilen irade hürriyeti nedir? Cevap olarak diyoruz ki; insana bahşedilen irade hürriyeti insanın kendisinin seçtiği ve Kur'an-ı Kerim'de emanet olarak isimlendirilen kavramdır. "Biz emaneti göklere yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, sorumluluğundan korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir." (Ahzab s. 72) (Muhammed Mütevelli Şaravî, Kuran'da Kıyâmet Sahneleri, s.37-38)

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: "İlim öğrenmek, her Müslümana farzdır." Bu hadîs-i şeriften sâbit oluyor ki her Müslümanın, muhakkak din bilgisi edinmesi lâzımdır ve farzdır. Burada din bilgisi edinmekten maksat; muhakkak Arapça okuyup öğrenmek ve öğretmek suretiyle din âlimi olmak değil, kendine yetecek kadar din bilgisi elde etmektir. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: "Ey Ebû Zerr! Sabahleyin evinden çıkıp Kur'ân-ı Kerim'den bir ayet öğrenmen, senin için yüz rekât (nâfile) namaz kılmaktan daha hayırlıdır. Yine sen herhangi bir yere gidip de (din) ilmine ait bir mesele öğrenmen, bununla amel edilsin veya edilmesin, yine senin için bin rekât (nâfile) namaz kılmaktan hayırlıdır." Bu hadîs-i şeriften de din ilmi öğrenmenin ne kadar büyük, fazîletli bir şey olduğu ve amel edilsin veya edilmesin din ilmi öğrenmenin lüzum ve önemi sabit olmaktadır. Bazı, "amel etmedikten sonra sorup öğrenmenin ne faydası var?" diyenlerin hata ettikleri de açıkça anlaşılmaktadır. Hadîs-i şerifin metninde, ister amel edilsin, isterse edilmesin sözüyle "öğrenmek" vurgulanmıştır. Bunun da üç şekli vardır: 1. Dinden bir mesele öğrenilip anlaşılınca insan, o meselede sapıklıktan ve yanlış yol tutmaktan kurtulmuş olur. 2. Elde edilen dinî bilgi ile hemen amel edilmese de ileride Allâh'ın hidayetiyle inşâallâh amel edilir. Amel etmek yolunda muhakkak bir gün İlâhî yardım nasip olur. 3. Elde edilen bu bilginin, başka birisine de öğretilmesi mümkündür. Bu takdirde öğretmek için verilen sevap da elde edilmiş olur. (Eşref Ali Tehânevî, Hayâtü'l Müslimîn Müslümanın Günlük Hayatı s.83)

İnsanoğlu Allâh (c.c.)'ın yarattığı mahlûklardan bir tanesinin kılını bile yapmaya muktedir değildir. Allâhü Azimuşşan insanoğlunu kadın ve erkek olarak ayrı ayrı yaratmıştır. Erkeği ve kadını ayrı ayrı vazifelerle donatmıştır. Meselâ kadına annelik vazifesi vermiştir. Hakk Teâlâ hazretleri Kur'an-ı Kerim'de kadının karnında çocuğunu ne kadar zorluk içerisinde taşıdığını ve ne kadar zorluk içerisinde dünyaya getirdiğini anlatarak bu vazifenin zorluğunu bizlere bildirmiştir. Tâbi bu zorluğa göre sevabı da yüksek olacaktır. Erkekte kendi sorumluluk alanında yaptığı işlere göre sevap alacaktır. Nebi (s.a.v.) "Kıyamete yakın imânı muhafaza etmek kor ateşi elinde tutmak kadar zor olacak." (Ebu Davud, Tirmizi) buyurmuşlardır. Müslümanlar yaşamlarını ve kadın erkek ilişkilerini Allâh (c.c.) ve Resulü (s.a.v.)'in bizlere öğrettiği sınırlar içerisinde belirlemelidir. Bugünler Nebi (s.a.v.)'in beyân buyurduğu imânı muhafaza etmenin zor olduğu günlerdir. Burada müslümana düşen her türlü ifsad hareketine rağmen imânını muhafaza etmeye çalışmaktır. Nebi (s.a.v.) "Mümin sabahladığı hâlde kafir akşamlar; mümin akşamladığı hâlde kafir sabahlarda haberi olmaz." (Ebu Davud, Tirmizi) buyurarak bizleri ikâz etmişlerdir. Meselâ bir kimse yılbaşı veya noelin hristiyanların bayramı, eğlence günü olduğunu bildiği hâlde o eğlence gününde eğlenceye iştirak ederse imânını kaybeder, tekrar imân tazelemesi gerekir. (Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler-2, s. 167-168)

Hz. Ebubekir (r.a.) bir konuşmasında şöyle demiştir: "Gençliklerine hayran bırakan o güzel, o alımlı yüzleri nerede? Nerede o şehirler bina edip etraflarını surlarla kuşatan melikler? Nerede o harp meydanında muzaffer olanlar? Şüphesiz ki kader onlara ihanet ettiği vakit hepsinin sarayları yitip gitti, harap oldular ve kabrin karanlıklarında kayboldular. Acele ediniz! Acele ediniz! Kaçınız! Kaçınız!" Hz. Selman (r.a.): "Hz. Ebubekir (r.a.)'dan bir nasihat istedim, bana dedi ki: "Ey Selman! Allâh'tan kork ve bil ki, ömrü kısa olan galibiyetler olacaktır; lakin, senin bunlardan payın nedir, karnına giren ne olacaktır yada sırtına yükleyeceği nedir ben bilmem; ama şunu bil ki, her kim beş vakit namazını kılar, o kişi Allâh'ın himayesi altındadır ve O'nun himayesi altında yürür. Bu yüzden, Allâh'ın (c.c.) himayesindeki hiç kimsenin canına kıyma; yoksa Allâh'ın (c.c.) sözüne karşı gelmiş olursun ve Allâh da seni cehennem ateşlerinde perişan eder." Ebu Bekir (r.a.)'in şöyle söylediği rivayet olunmuştur: "Kim ağlayabiliyorsa ağlasın, şayet ağlayamıyorsa buna çaba göstersin." Başka bir rivayette ise "İlkin en salih olan insanlar, ardında da onlara rütbece yakın olanlar alınacak; ta ki tıpkı buğdayın ve hurmanın kabuğunun geriye kalması gibi insanlığın kabuğu geriye kalana kadar; şüphesiz ki Allâh da bu geriye kalanları nazar-ı dikkatine almaz." Müslim B. Yesar'ın Hz. Ebubekir (r.a.)'ten naklettiğine göre: "Müslüman, her vesileyle hatta sıkıntıda dahi mükafatlandırılır. Öyle ki, başına gelen bir sıkıntıdan, ayak bağının kopmasından tutun da kaybedip de araya araya heybesinde bulduğu eşyasına kadar, herşey onun mükafatlandırılmasına vesiledir." (Celaleddin Suyuti, Halifeler Tarihi, s.116)

Medhin cevazı için beş şart vardır: 1. Medih kendi nefsi için olmayacak. Çünkü kişinin kendi nefsini tezkiye etmesi caiz değildir. Cenâb-ı Allâh buyuruyor ki: "Siz kendinizi temize çIkarmayın, O, takva üzere olanı daha iyi bilir" (Necm s. 32) 2. Yalan, riya ve gerçekleşmeyen söze varacak ifrattan sakınılacak. Yâni övgüde aşırı gidilmeyecek. Takva, iffet ve zühd gibi halleri medhetmekte çok ihtiyatlı kelime sarfedilecek. Bu gibi hususlarda kesin ifâde kullanmıyacak, ancak "öyle zannediyorum, olabilir" diyecek 3. Medhedilen kimse fâsık olmıyacak. İbn Ebî Dünyâ'nın Enes bin Mâlik (r.a.)'dan yaptığı rivayette, Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: "Şüphesiz ki fâsık övülünce Cenâb-ı Allâh gazab eder." Diğer bir rivayette Ebû Ya'lâ şöyle tahrîc etmiştir: "Fâsık övülünce Rab gazap eder ve arş titrer." 4. Medhin övülen kimsede kibir,kendini beğenmişlik ve gurur ihdas etmeyeceğini bilmek. Buhârî ve Müslim, Ebû Bekre (r.a.)'dan yaptıkları rivayette: Bir kişi diğer bir kişiyi Peygamber (s.a.v.)'in yanında övdü. Nebi (s.a.v.) ona: "Yazıklar olsun sana, arkadaşının boynunu kestin" buyurdu. 5. Övgü haram bir maksat veya fesada müncer olacak bir gaye için olmayacak. Yabancılar arasında şehveti harekete getirmek, onları zinaya teşvik etmek gibi. Karının kocasına yabancı bir kadının güzelliğinden bahsetmesi de bu kabildendir. Haram bir mal elde etmek veya halka zulmetmek ve benzeri tasallutlarda bulunmak için yöneticileri övmek de böyledir. (İmam Birgivî, Tarikat-ı Muhammediye, s.407-409)

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in bizlere emir ve vasiyetlerinden biri, Cuma gününde saklı bulunan, duâların kâbul edildiği icâbet saatine kendimizi hazırlamamız hakkındadır. O gün bu hazırlığı, az yiyip-içmek, oyun ve eğlenceden uzak kalmakla yaparız. Cuma içindeki bu hayırlı saatin hangi saat olduğu belli değildir. Bu da aynen Ramazan gecelerinde saklı olan Kadir gecesine benzer. Cuma gününün ilk erken saatlerinden olacağı gibi, geç vakitteki saatlerinden biri de olabilir. Bazen de zevâlden sonra Cuma namazı edâ olununcaya kadar, arada geçen süre içindeki herhangi bir an da olabiliyor. Bu zaman zarfı içinde bulunduğu pek çok vâkidir. Dünya sevgisi yüzünden, hicâb ehli maalesef bunlardan habersiz, gaflet içinde hayatlarını sürdürmektedirler. Şayet Allâh (c.c.)'u anmak, Kur'ân okumak gerekiyorsa, kendimizi Allâh (c.c.)'a vererek kalbimizin bütün rahatlığı ile yapmalıyız. Yoksa kalpleri kapalı, idrâkten yoksun kişilerin, Allâh (c.c.)'a ibâdet ettikleri gibi ibâdet edilmemelidir. Çünkü onlar ruhların gıdası sayılan bu huzuru ellerinden kaçırdıklarından, Kur'ân ve zikirle uğraştıklarında dahi bu icâbet saatini hissetmeyebilirler. Kişi Cuma içindeki bu hayırlı icâbet saatini elde edebilmek için kalp aynasını cilalayıp parlatmaya bakmalıdır. Bu saat içinde bulunan ve hiçbir suretle reddedilmeyen geniş ve şümullü ilâhî nimet ve keremi ancak böyle elde edebilir. Kalbini temizlemeden, cilalamadan Hâkk Teâlâ'dan bir istekte bulunulmamalıdır.Şu hadîs-i şerif rivayet edilmiştir: "Cuma günü günlerin efendisidir, Allâh (c.c.) katında da günlerin en ulusudur. Bu günün kıymeti, Kurban ve Ramazan bayramı günlerinden daha azâmetli bir gün sayılır. Bu kıymetli günün içinde öyle bir saat vardır ki; kul, haram dışında ne dilekte bulunursa, Hâkk Teâlâ istediğini ona verir." (İmâm Ahmed) (İmâm Şarani, Büyük Ahidler, s.158-159)

Amr b. Meymun (r.a.)'dan rivayet edilmiştir. Der ki: "Ben Îbn Mes'ud (r.a.)'ın yanında bir sene bulundum. Onun; "Resûlullâh buyurdu" dediğini işitmedim. Ancak bir gün Resûlullâh (s.a.v.)'in zamanından bahsederken, gayri ihtiyari olarak; "Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu" dedi. Öyle müteessir ve mahzun oldu ki, yüzünden terler aktığını gördüm. Sonra şöyle dedi: "İnşaallâh böyle buyurdu. Yahut bundan daha fazla veya daha az yahut da buna yakın buyurdu." Bunları hadîsi rivayet etmekteki ihtiyâta binaen söyledi." Bir rivayette ise, yüzünün rengi değişti. Diğer bir rivayette ise, "gözleri yaşla doldu, boğaz damarları şişti" diye kaydedilir. Mâlik Ca'fer b. Muhammed (r.âleyh)'den (Hz. Ali (r.a.)'in torunu) nakletmiştir. Mus'ab b. Abdullah (r.a.) der ki: "Mâlik b. Enes (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)'den hadîs rivayet etmek istediği zaman abdest alıp hazırlanırdı. En iyi elbisesini giyip öyle rivayet ederdi." Mutarrif (r.âleyh) der ki: "Imâm Mâlik (r.a.)'e insanlar geldiğinde, hizmetçisi çıkar, onlara şöyle derdi: "Üstad size selâm ediyor. Hadîs mi sormak istiyorsunuz, yoksa başka konuda sorular mı sormak arzusundasınız." diye sordururdu. Eğer soru sormak istiyoruz derlerse yanlarına çıkardı. Hayır, hadîs sormak istiyoruz derlerse, banyoya girer, guslederdi. Güzel kokular sürünüp, yeni elbiselerini, cübbesini giyerdi. Sarığını da sarıp başına giyerdi. Böylece insanların yanına çıkar, kendisine hazırlanan kürsüye huşû ve hudû içinde otururdu. Hadîs-i şerifi takrir etmekten fariğ oluncaya (ayrılıncaya) kadar buhur yakılırdı. Katâde (rh.a) abdestsiz olarak hadîs rivayet etmez, Hz. Âişe (r.anhâ), A'meş (rh.a), hadîs rivayet edecekken eğer abdestsiz olursa, teyemmüm ederlerdi. (Kadı Iyâz, Şifâ-i Şerif, s.429-432)

Cenâb-ı Hakk'ın dışında ihsanda bulunan kimselere, fakir ısrar ettiğinde, ona kızar ve onu mahrum eder, istediğini de vermez. Halbuki Allâhü Teâlâ böyle değildir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) "Cenâb-ı Hakk, duâsında ısrar edenleri sever" (Müslim, Zikir, 7) buyurmuştur. Cenâb-ı Allâh'ın dışında, ihsanda bulunanlardan, ihsan etmeleri istenmediği müddetçe kimseye bir şey vermezler. Ama O, istemeden de verir. Görmez misin ki O, annenin rahminde daha bir cenin ve aklı olmayan bir cahil iken seni terbiye etmiştir. Sen O'ndan istemesini beceremediğin halde de seni korumuş; sen O'ndan istemediğin, aklının ve hidayetinin olmadığı zamanda da sana ihsanda bulunmuştur. Cenâb-ı Allâh'ın dışında ihsanda bulunanların ihsanları, fakir olmaları, orada olmamaları veya ölmeleri hallerinde sona erer. O'nun ihsanı ise kesinlikle sona ermez. Allâh'ın dışında, ihsanda bulunanların ihsanları umumî olmaz, belli bir topluluğa has olur. Ama Cenâb-ı Hakk'ın terbiyesi ve ihsanı herkese ulaşır. Nitekim Cenâb-ı Allâh; "Benim rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır." (A'raf 156) buyurmuştur. Böylece O'nun âlemlerin Râbbi olduğu ve bütün mahlûkata ihsanda bulunduğu ortaya çıkmış olur. İşte bu sebeble Cenâb-ı Hakk kendisi hakkında; "Bütün hamdler Alemlerin Râbbi (sahibi ve terbiye edicisi, malikî ve ihsan edip geliştiricisi) Allâh'a aittir" (Fatiha 2) buyurmuştur. Bu misallerle, Allâh'ın lütfunun umumî, ihsanının yaygın ve rahmetinin geniş olduğu ortaya çıkmış olur. (Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu'l-Ğayb, c. 1, s. 321-322)

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in Muhterem anne ve babaları îmân üzereydiler. Onlar, İbrâhim (a.s.)'in tevhid dinine bağlıydılar. Asla putlara tapmadılar. Peygamberimiz (s.a.v.)'in Muhterem babaları Hz. Abdullâh (r.a.), haseb ve nesebce Kureyş'in en temiz soyuna mensûbdur. Buhârî, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)'in atalarını, İbrâhîm (a.s.)'a kadar çıkarır. İbrâhîm Halîl (a.s.), Kâ'be'yi ilk binâ eden olduğundan, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)'e kadar, bütün İbrâhîm (a.s.) evlâdı, Kâ'be'ye hizmet ede gelmişlerdir. Bu yönden, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)'in yüce ecdâdının bütün hayatları, kemâl derecede kayıt ve zabt altındadır. Hepsi de şeref ve fazîlet sâhibi kimselerdir. Tevbe Sûresi 128'deki “enfüsiküm” kavl-i şerîfinin, bir rivayete göre manâsı, “Ey insanlar! Sizin en güzel ve temiz soyunuzdan, size en necîb bir Peygamber geldi.”olmuştur. Nebî (s.a.v.); “Ben, Allâh (c.c.)'nun Peygamberiyim, bunda yalan yoktur! Ben, Abdulmuttalib'in torunuyum, soyumda yalancı yoktur!” buyurmuşlardır ve bozulan ordunun mânevi kuvvetini iâde etmişlerdir. Büyük âlim Münâvî'ye: “Nebî (s.a.v.)'in babası cehennemde midir?” diye sorulduğunda Münâvî, şiddetle haykırarak; “Nebî (s.a.v.)'in babası, Fetret devrinde vefât etmiştir. Fetret devrinde vefât edenlere İsrâ sûresi 15. âyette: “Biz, bir peygamber göndermedikçe kimseye azâb edecek değiliz.” diye buyuruluyor” diyerek cevâb vermiştir. Diğer bir rivâyete göre Peygamberimiz (s.a.v.) Vedâ Haccı'ndan döndüğü zaman, Allâhü Te‘âlâ, ona anne babasını ve amcası Ebû Tâlib'i diriltti. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, onlara İslâmiyeti arz etti. Onlar da îmân ettiler (sonra yine öldüler). (Tarihü İbnü'lVerdi, c. 1, s. 102) (Ömer Faruk Hilmi, Ehl-i Beyt'in Fazileti ve Ebû Tâlib'in İmanı, s.16)

Ikrime, Ibn Abbas'tan naklen şöyle anlattı: "İki şey var ki, şeytandandır. İki şey de var ki, Allâh'tandır. Sonra şu ayeti okudu: "Şeytan sizi fakir olacaksınız diye korkutur. Size cimriliği ve sadaka vermemeyi telkin eder. Allâh ise size katından bir mağfiret ve bir lütuf vaat eder..." (Bakara 268) Yâni: Size ibadeti ve sadaka vermenizi emrediyor. Tâ ki, mağfiretine ve fazlına nail olasınız."... Allâh'ın fazlı boldur. Sadaka verene yapacağı ihsanı bilir." (Bakara 268) " Ibn Büreyde, babasından naklen, Resûlullâh (s.a.v.)'ın şöyle buyurduğunu anlatır: "Bir kavim, ahdini bozarsa, Allâhü Teâlâ onları anarşiye uğratır. Bir kavim içinde kötülükler açıktan işlenirse Allâhü Teâlâ onlara ölümü musallat eder. Bir kavim zekâtı vermezse Allâhü Teâlâ onlara yağmur yağdırmaz." Dahhâk, Nezzal b. Sebre'nin şöyle dediğini anlattı: Cennetin kapısına şu üç yazı yazılmıştır. Birinci satırda: Allâh'tan başka ilah yoktur. Muhammed, Allâh'ın Resulüdür. İkinci satırda: Günâhkâr ümmet, bağışlayıcı Râb. Üçüncü satırda: Yaptığımız iyiliklerin karşılığını bulduk. Önden gönderdiğimizin kârını kazandık. Terkettiğimizin de zararını gördük. Şöyle anlatıldı: Beş şeyi yapmayana Allâh beş şeyi yapmaz: 1. Zekâtını vermeyenin malını Allâh korumaz. 2. Sadaka vermeyene Allâh afiyet vermez. 3. Devlete vergisini vermeyene Allâh arazisinin bereketini vermez. 4. Duâ etmeyince Allâh icabet etmez. 5. Namaza tembel davranana Allâh ölümünde de "La ilahe illallâh" kelime-i tevhidini söyletmez. Ibn Mes'ud (r.a.) şöyle der:Bir kimsenin hayatta iken bir dirhem sadaka vermesi ölüm halinde iken yaptığı yüz dirhemlik vasiyetten üstündür. (Ebu'l-Leys es-Semerkandi , Tenbihü'l- Gafilin s.357-358)

Şâfii mezhebinde kazası olan kişinin nafile namaz kılması her ne kadar sahih olsa da haramdır. Bunun için kazası olan Şâfii kardeşlerimizin nafile yerine kaza namazlarını kılmaları gerekmektedir. Üzerinde kaza namazı olduğunu gerekçe yaparak nafile kılmayıp o vakti kaza namazıyla geçirmemek de şeytanın kişi üzerindeki hilelerinden biridir. Zira Şâfii mezhebinde üzerinde kaza namazı olan kişinin nafile namazla meşgul olması caiz olmadığı gibi fuzuli diğer işlerle de meşgul olması caiz değildir. Bilakis ihtiyaç dışı tüm vakitlerini kaza namazıyla geçirmesi gerekir. Şâfii kaynaklarından Fethu'l-Mu'ın, İbn Hacer (rh.a)'den şunu nakletmektedir: "Zahir olan şudur ki; kaza borcu olan kişinin yeme-içmesi, çoluk çocuğunun maişetini temin için harcadığı vaktin haricini yani haceti asliyesinin dışındaki tüm vakitlerini kaza namazlarıyla geçirmesi lazımdır. Bu vakitlerde başka şeyler ile meşgul olması caiz olmadığı gibi nafile namazlarla meşgul olması da haramdır. Ancak uyuyakalmak gibi bir özürden dolayı namaz kazaya kalmışsa bunun kazasında acele etmek menduptur, vacip değildir. Buna göre Şafii mezhebine mensup olan bir kardeşimize sünnetleri kıl dendiğinde kaza borcum var demesi doğrudur. Fakat burada doğru olmayan bir şey vardır ki; o da, bu vakitleri kaza kılmaksızın geçirmesi caiz değildir. (Suâlli Cevaplı İslâm Fıkhı, c.3, s.50-51)

İmâm-ı Âzam (r.a.) şöyle söylerdi: "Herhangi bir meselede Resûl-i Ekrem (s.a.v.)'den bir hadis gelirse "baş ve gözümüz üzerinde" deriz. Ashâb-ı Kirâm (r.a.)'den birkaç söz gelse Kitap ve Sünnet'e daha uygun bulduğumuzu seçeriz. Ama bir meselede hadis ya da sahâbe sözü bulamazsak, tâbiîleri taklit edemeyiz, belki biz de onlar gibi ictihat etmek durumundayız." Her şeyden önce Hz. İmâm (r.a.), gece ibâdetini (teheccüd) ihmâl etmezdi. Bu onun güzel hasletlerindendir. Bir gün yolda yürürken: "İşte bütün geceyi ibâdetle değerlendiren Ebû Hanîfe (r.a.) geçiyor" diyen bir kişiyle karşılaştıktan sonra gecelerini tamamen ibâdet ve tâatle geçirmeye başladı. "Bende bulunmayan güzel bir hasletle nitelendirildiğim için Râbbim'den hayâ ederim" dedi. Nadr b. Şümeyl (r.âleyh) demiştir ki: "İnsanlar fıkhın gerçekliğini unutup uyku hâlinde idiler. Ebû Hanîfe (r.a.) bu ilmin yöntemini belirleyip düzene koyarak halkı güçlükle uyandırdı." Bazı selef âlimleri: "Mekke-i Mükerreme'de bulunduğumuz sırada hem Mescid-i Haram'da namaz kılıp tavâf etmek hem de insanların bütün meselelerini hâllederek fetva vermek konusunda Ebû Hanîfe (r.a.) gibi sabırlı ve gayretli bir kimse görmedik" demişlerdir. Müçtehit imâm ve büyük âlimlerden sayılan birçok kişinin İmâm-ı Âzam (r.a.)'den ders alması da büyük bir şeref ve fazîlettir. Büyüklük ve üstünlükleri herkesçe kâbul edilen Abdullah b. Mübârek, Mâlik b. Enes, Leys b. Sa‘d, Mis‘ar b. Kidâm ile Ebû Yûsuf, Muhammed b. el-Hasan, İmâm-ı Züfer (rh.a) gibi pek çok kimse İmâm-ı Âzam (r.a.)'den ilim öğrenmiştir. (İbn Hacer el-Heytemî, İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe (r.a.) Hayatından Râbbânî Esintiler, s.54-55)

Bir adam peygamberlerden birini herhangi bir şeyle ayıplamış olsa kâfir olur. Bir kişi Kurân'dan bir ayeti maskaralık şekli üzere (alay ederek) okusa kâfir olur. (Fetevay-i Zahiriye) . Bir adam gerçekten Kuran mahlûktur yani yaratılmıştır demiş olsa ve bu şekilde itikat etse kâfir olur. Bir kişi Allâh Kurân'da bilmem ki şunu neden zikretti demiş olsa kâfir olur. Yine bir kişi çalgı çalmak üzere Kurân-ı Kerîm'i okumuş, olsa kâfir olur. Cenabı Allâh'ın kelâm-ı mübârekini kendi sözü gibi kullanan kimse kâfir olur. Bir kimse oğlunun zevcesi ile nikâhlanmayı caiz kâbul ederse kâfir olur. Bir adam şer'i ilimlerini gerekli bulmayarak ben ömrümün bidayetimde ilimle meşgul olmadım, diye istihfaf etse kâfir olur. Bir adam; cahil kimse, âlim kimseden iyidir, hayırlıdır demiş olsa tekfir olunur. Bir kimsenin yanında meşru ilimden bir şey bahis mevzu edilse; bir kimse ilmi için küçümseyerek tereddüt ve şüphe ile o hiç bir şey değildir demiş olsa tekfir olunur". (Sugra). Bir kimse mü'minleri bırakıp kâfirleri dost edinse kâfir olur. Ancak dünya işlerinde bir takım önemli hususlar için girişimlerde bulunmak müstesnadır. Bir kimse Kâbe Arapların olsun, bize lâzım değil dese kâfir olur. Bir kimse Kur'an çöl kanunudur, bir işe yaramaz dese kâfir olur. Müslüman bir kimse paskalya olduğu zaman, kâfirlere paskalyanız mübarek olsun demiş olsa bu müslüman kimse tekfir olunur. Tecdid-i imân ve tecdid-i nikâh lâzım gelir. (Behçe). Bir kimse öfke ve şaka ile küfrü ikrar ederse kâfir olur. (Muhtelif Fetva Kitapları)

Barsisa gece gündüz Allâh'a ibadet eden bir zahittir. Hastaları suya okuyup üfleyerek iyileştirebilir ve şöhreti zamanla yayılır. Tüm hekimler işsiz kalır. Şeytan, Barsisa'yı nasıl yoldan çıkarabileceğini düşünür. Küçük oğlu bu işi üstlenir ve Barsisa'yı altınla azdıramayacağını anlar. Genç ve güzel bir kadının daha iyi bir tuzak olduğunu düşünür. Uygun bir kadın ararken padişahın kızını bulur ve onu deli eder. Kızın hastalığına hekimler çare bulamaz. Şeytan'ın oğlu zahit kılığına girerek, kızın ancak Barsisa tarafından iyileştirilebileceğini söyler. Padişah kızını Barsisa'ya gönderir. Şeytan'ın oğlu kızı terk eder ve Barsisa'nın güvenini kazanır. Kızın beynine tekrar girip padişaha, Barsisa iyileşene kadar kızın yanında kalmasını söyler. Kızı Barsisa'ya bırakırlar. Uzun zaman sonra Barsisa kıza aşık olur ve birlikte olurlar. Kız hamile kalınca Barsisa çaresiz kalır. Şeytan'ın oğlu, kıza öldürüp gömmesini önerir. Barsisa başka çare bulamayınca kızı öldürüp gömer. Şeytan'ın oğlu padişaha kızının iyileştiğini söyler. Padişah Barsisa'ya gidip kızını ister, ancak öldüğünü ve gömüldüğünü öğrenir. Şeytan'ın oğlu padişaha, kızın hamile kaldığını ve Barsisa'nın onu öldürüp gömdüğünü söyler. Padişah, Şeytan'ın gösterdiği yeri kazar ve kızın cesedini bulur. Barsisa yakalanıp darağacına götürülür. Şeytan'ın oğlu insan kılığında görünerek Barsisa'ya secde ederse onu kurtaracağını söyler. Barsisa çaresizlikle "Sana nasıl secde edebilirim ki boynumda ip var" der. Şeytan "Secde etmek için başını sallasan yeter" der. Barsisa başını sallar ve infaz gerçekleşir. Böylece Barsisa son nefesini kafir olarak verir. (Mevlana, Mecalis-i Seb'a)

Ebû Zer (r.a.)'den rivayet edildiğine göre, Peygamber (s.a.v.)'e: "Ey Allâh'ın Resûlü! Zenginler bütün sevapları alıp götürdüler, bize bir şey bırakmadılar. Zirâ onlar da bizim gibi namaz kılıyor, bizim gibi oruç tutuyor, ayrıca mallarının fazlasından sadaka veriyorlar. Bizim durumumuz ne olacak?" diye soruldu. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) de şöyle buyurdu: "Allâhü Teâlâ size sadaka verme imkânı bağışlamadı mı sanıyorsunuz? Her "sübhânallâh" demek sadakadır; her "elhâmdülillâh" demek sadakadır; hattâ eşinizle yatmanız bile sadakadır." Bunun üzerine: "Ey Allâh'ın Resûlü! Cinsel arzusunu tatmin eden birine bundan dolayı sevap mı var?" denildi. Allâh'ın Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Bir kimse bu ihtiyacını haram yoldan giderseydi, günâh işlemiş olmayacak mıydı? İşte bundan dolayı, insanın cinsel ihtiyacını helâl yoldan gidermesinde de elbette sevap vardır." Yüce Râbbimiz, yaptığımız her iyiliği sadaka kâbul ediyor; yaptığımız her güzel şeyden dolayı bize sadaka vermiş gibi sevap yazıyor. Güzel dinimiz, zengin fakir her insanın sadaka sevâbı kazanacağını söylüyor. İnsan, bir mârifeti varsa çalışır, iş yapar; yoksa amelelik yapar, para kazanır, böylece darda zorda kalana yardım eder; bunları yapamıyorsa, yapabilene akıl verir, iyilik yollarını gösterir. Şayet bunu da yapamıyorsa, o zaman kimseye zarar vermemeye çalışır. Oturduğu yerden tesbih çeker, sübhânallâh der, elhâmdülillâh der, Allâhü Ekber der, Lâilâhe illallâh der, bunların hepsi ona sadaka vermiş gibi sevap kazandırır. Hatta insanın eşiyle berâber olmasına, böylece haramlardan korunmasına bile sadaka sevâbı kazandıran dinimiz ne güzel bir dindir. (İmâm Buhârî, Edebü'l-Müfred, c.1, s.255)

Şevvâl ayında altı gün oruç tutmak, sahîh hadîs ile sabittir. Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Ramazan-ı Şerif ayında oruç tutup, ardından Şevvâl ayından da altı gün oruç tutarsa, bir yıl oruç tutmuş gibi olur”. Ebû Eyyûb (r.a.) buyurur ki, Resûlullâh (s.a.v.)'den “Bir gününe on gün mü?” diye sordum: “Evet” buyurdu. Abdullah ibni Ömer (r.a.) rivayeti ile bildirilen hadîs-i şerîfte: “Ramazan-ı Şerif ayı orucunu tutup, ardından Şevvâl ayında altı gün daha oruç tutan, günâhlardan, anadan doğduğu gün gibi sıyrılır, kurtulur” buyuruldu. Bu altı gün orucu tutmanın hikmetini, Allâh (c.c.) bilir, ama şöyle olsa gerektir: Allâhü Teâlâ, Kur'ân-ı Kerîm'de: “Bir sevâb işleyene, on sevâb verilir” buyuruyor. Buna göre, Ramazan-ı Şerîf için otuz güne, üç yüz günlük sevâb yazılır. Şevvâl ayındaki altı gün oruç da altmış gün yazılır. Böylece üç yüz altmış gün, ya'nî bir yıl oruç tutmuş gibi olur. İşte sevâb bakımından bütün seneyi oruçlu geçirmiş gibi sevâba kavuşur. Bir hikmeti de şu olsa gerektir ki, Allâhü Teâlâ her iki cihânı altı günde yaratmıştır. Nitekim Allâhü Teâlâ: “Muhakkâk Râbbiniz, o Allâh'dır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı” (A'raf s. 54) buyuruyor. Bütün bunlar, bizim yararımıza yaratılmıştır. O halde, Şevvâl ayında altı gün oruç tutmamız, o fayda ve iyiliklerin şükrü olarak, bize sünnet olmuştur. Bitişik tutulabileceği gibi ayrı ayrı da tutulabilir. Bitişik tutmak, ya'nî Ramazan bayramı olan Şevvâl'in birinci gününün akabinde, ikinci gün başlayıp, yedinci gün bitirmektir. Bunda iyiliğe acele etmek vardır. Nitekim Allâhü Te'âlâ: “Hayır işlerinde yarışırlar” (Âl-i İmrân s. 114) buyuruyor. Bâzı âlimler de, “Şevvâl ayının her on gününde ikişer gün oruç tutmalıdır” demişlerdir. (Muhammed Rebhâmi, Riyadü'n-Nâsihîn, s.257)

Peygamberimiz (s.a.v.) Hicrette Medine-i Münevvere'ye gelince bu şehrin halkının senede iki bayramları olduğunu gördü. Onlara, “Allâhü Teâlâ size bu iki bayramın yerine onlardan daha hayırlı iki bayram ihsân etti” (Buhari) diye müjdeleyip o günlerin ramazan ve kurban bayramları olduğunu haber verdi. Kurban Bayramı'nın birinci gününden önceki güne arefe günü denilir. Ramazan Bayramı'nda da arefe denmesi âdettendir. Bayram günlerinde Müslümanların birbirlerini tebrik etmeleri, birbirleriyle müsafaha etmeleri ve birbirleri için duâ etmeleri mendub (yapılması uygun olan şey)'tur. Cuma Namazı için aranan şartlar bayram namazları için de geçerlidir. Hutbenin dışında, Cuma Namazı'nın şartlarını taşıyan kimseye bayram namazları vâcibtir. Bayram Namazı hutbesi sünnet olup namazdan sonra okunur. Ramazan Bayramı günü tatlı bir şey yemek ve yenilen şeyin tek olması mendubtur. Bulunabilirse, en güzeli hurma yemektir. Tatlı bir şeyi, fecirden (tan yeri ağardıktan) sonra, evden çıkmadan önce yemelidir. Bundaki hikmet, bununla ilgili emri bir an önce yerine getirmektir. “Resûlullah (s.a.v.) Ramazan bayramı günü birkaç hurma yemeden yemek yemezdi. Ve hurmaları tek adet yerdi.” (Buhari) Bayramla ilgili olarak şunları yapmak mendubtur: Sabah Namazı'nın ilk vaktinde veya daha önceden uyanmak. Dişlerini misvâklamak. Gusül abdesti almak. Güzel koku sürünmek. Beyaz olmasa da en güzel elbisesini giymek. Namaz kı lı n a c a k y e r e y ü r ü y e r e k git m e k. Gid e r k e n hı zlı y ü r ü m e k. (Daha önce vermemişse) yolda fitresini vermek. Bayram Namazı'ndan önce, Sabah Namazı'nı mahallesinin mescidinde kılmak. Bayram günlerinde sevinçli ve güler yüzlü olmak. Gücü yettiği kadar sadaka vermek. Namazdan dönerken başka bir yoldan dönmek. Peygamberimiz (s.a.v) böyle yaptığından, hem O (s.a.v.)'e uymak hem de hakkımızdaki şahitlerin çok olması için böyle yapılır. Çünkü, üzerinde sevâp işlenen yerler kıyamet günü sahibi hakkında şahitlik yapacaktır. (İbn-i Abidinzâde Muhammed Alaaddin, Üç Boyutuyla İslâm İlmihâli, s.349- 350)

Enes bin Mâlik (r.a.)'in bildirdiği hadîs-i şerîfte Nebi (s.a.v.): “Ramazân Bayrâmı gecesinde, Allâhü Teâlâ, Şehr-i Ramazân orucunu tutmuş olanlara ecir ve mükâfaatlarını verip bayrâm sabahı meleklere emreder. Onlar da yeryüzüne inip sokak ağızlarında, yol başlarında dururlar. İnsan ve cinden başka bütün yaratıkların işitecekleri bir sesle seslenirler. Ve “Ey Muhammed (s.a.v.) ümmeti! Azı kabûl edip, büyük karşılıklar ihsân eden ve büyük günâhları bağışlayan Râbbinize çıkınız” derler. Onlar da câmi ve mescidlere çıkarlar. Namâzlarını kılıp duâlarını ettiklerinde, Allâhü Teâlâ, onların her işini görür, görülmedik bir işleri kalmaz. Bütün günâhlarını mağfiret eder. Bu hâlde onlar mağfiret olunmuş olarak dönerler” (Tirmizi) buyrulmuştur. BAYRÂMLAR MUTLULUK GÜNLERİDİR Bayramlarda silâh oyunlarına ve yarışlara, izin vardır. Zîrâ dînimizde genişlik vardır. İslâm Dîni'nde bayrâmda, sevincini göstermelidir. Hattâ bu dînin belirtilerinden sayılmıştır. Rivâyet olundu ki Ebû Bekir (r.a.) teşrîk günlerinde Âişe (r.anhâ)'nın evine vardı. Ensârın kahramanlıklarını öven ve Bigâs gününde vâki olan harbin vasıflarını anlatan destanlar söylüyorlardı. Resûlullâh (s.a.v.) bir elbise ile örtünmüşlerdi. Ebû Bekir (r.a.) onları sert söz ile men etti. Resûlullâh (s.a.v.) mübârek yüzünü açıp: “Yâ Ebâ Bekr! Onları bırak. Bu bayrâm günleri sevinç, sürûr günleridir” buyurdular. Diğer bir rivâyette: “Yâ Ebâ Bekr! Her kavmin bir bayrâmı vardır. Bu da bizim bayrâmımızdır” buyurmuşlardır. (Buhari) Buradan anlaşılıyor ki bayrâm günlerinde sevinçli olmak, bu sevinci dışa vurmak, İslâm Dîni'nin özelliklerindendir. Bayram günleri, yâni teşrik günleri (Ramazân Bayrâmı'nın 1. günü ve Kurban Bayrâmı'nın 4. günü) oruç tutulmaz. Çünkü Allâhü Teâlâ'nın ziyâfet günleridir. (Seyyîd Alîzâde, Şir'at'ül İslâm, s.149)

1915 Mart'ı öncesinde Çanakkale'nin düşme ihtimalleri konuşulmaya başlanınca başkentin İstanbul'dan Konya'ya nakledilmesi gündeme geldi. Konuyu eski hükümdara yani bu milleti 33 sene idare etmiş olan Abdülhamîd Hân-ı Sânî'ye arz etmek üzere bir heyet oluşturuldu. Ercümend Ekrem Bey bu hadiseyi şöyle aktarır: “Bu heyette olan Talat Bey bu durumu Sultan Abdülhamid Hâna bildirdi. Sultan Abdülhamid Hân, Talat Beyi sonuna kadar soğukkanlılıkla dinledi. Talat Bey susunca, Abdülhamid Hân keskin bakışlarını hepimizin üzerinde ayrı ayrı gezdirdikten sonra dedi ki: “Şevketli biraderimin bastığı yerlere dahi bağlılığımı arz ederim. Ancak endişeleri tamamen yersizdir. Eğer dokunulmamış ise, ben zamanında Çanakkale'yi fevkalade tahkim eylemiştim. Oradan hiçbir donanmanın geçmesi mümkün değildir. Amma farz edelim ki öyle bir felaket başa geldi. O halde hükümdarın yapacağı şey tacını tebaasını terk ederek kaçma zilleti değil, sarayındaki payitahtının taşları altında canını feda etmektir. Hazreti Fatih, bu beldeyi küffar elinden fethettiği zaman, Bizans İmparatoru Konstantin kaçmayıp, harp ede ede yıkılan kalelerin altında can vermek kahramanlığını göstermiştir. Biz Fatih'in soyu, Konstantin'den aşağı kalamayız. Zat-ı Şahane'ye böylece arz edin. Müsterih olsunlar ve ezeli iradeye boyun eğsinler. Şuradan şuraya kımıldamasınlar, düşman buraya giremez. Bana gelince, ben artık hiçbir yere gitmem. Yegâne arzum burada ölmektir. Biraderimden ve hükümet-i seniyyeden bu arzuma yardımcı olmalarını dilerim!” Bizler de sarayın merdivenlerinden kös kös inip Dolmabahçe'ye doğru yola çıktık. Yolda derin derin düşüncelere dalmış olan Talat Paşa bir ara bize dönerek: “Aldık mı payımızı?” dedi.” (Ömer Faruk Yılmaz, Belgelerle Osmanlı Tarihi, c.4, s.244)

Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle dedi: "Bir adam Nebiyy-i Ekrem (s.a.v.)'e geldi ve: "Dün gece beni sokan akrep yüzünden ne büyük acılar çektim" dedi. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) de şöyle buyurdu: "Şayet akşamleyin: "Eûzü bikelimâtillâhit tâmmâti min şerri mâ halâk. (Yarattıklarının şerrinden Allâh'ın mükemmel kelimelerine sığınırım)" deseydin o sana zarar vermezdi." Bir başka rivayete göre, akrebin bir adamı soktuğu ve onun çok ıstırap çektiği haber verilince Allâh'ın Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Şayet akrebin soktuğu adam üç defa: "Eûzü bikelimâtillâhit tâmmâti min şerri mâ halâk. (Yarattıklarının şerrinden Allâh'ın mükemmel kelimelerine sığınırım" deseydi akrep ona zarar vermezdi." Osmân ibni Affân (r.a.)'den rivayet edildiğine göre, Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Kim her sabah ve her akşam üç defa şöyle derse, ona hiçbir şey zarar vermez: "Bismillâhillezî lâ yedurru measmihî şey'ün fil ardı ve lâ fissemâi vehüves semîul alîm. (İsmi anıldığında, yerde ve gökte hiçbir şeyin zarar veremeyeceği Allâh'ın adıyla. O, her şeyi duyar ve her şeyi gerçek mâhiyetiyle bilir.)" Bu duâdan faydalanabilmek için, her şeyden önce, "Allâhü Teâlâ'nın ismi anıldığında, yerde ve gökteki hiçbir varlığın kendisine zarar veremeyeceğine" gönülden inanmak gerekir. Sünen-i Ebî Dâvûd'daki rivayete göre Resûl-i Ekrem (s.a.v.), bu zikri sabahakşam üçer defa okuyan kimseye ansızın bir musîbet gelmeyeceğini söylemiştir. (İmâm Nevevî, el-Ezkâr, c.1, s.221-223)

Fitre Sadakası, Ramazan Ayı'nın sonuna yetişen ve temel ihtiyaçlarından başka en az nisâb miktarı bir mala sâhib bulunan her Müslümân için verilmesi vâcib olan bir sadakadır. Fıtır Sadakası, buğdaydan yarım sâ'; hurma, kuru üzüm ve arpadan bir sâ' verilir. (yaklaşık 3120 gram) Fıtır Sadakası, sevâb için verilen yaratılış ikrâmı demektir. Bu bir yardımlaşmadır, Orucun kabûlüne ve can çekişme ile kabir azâbından kurtuluşa bir yoldur. Yoksulların ihtiyaçlarını gidermeye, bayrâm gününün sevincine katılmalarına bir yardımdır. Bu yönü ile fitre sadakası, insanlık için bir hayır ve bir görevdir. Fitre Sadakası, bayramdan önce verilirse fakîrler bayramlık ihtiyaçlarını gidermiş olurlar. Bayramdan sonraya bırakılması ile bu sadaka düşmez, kaza edilmesi gerekir. Bir kimse, kendi zevcesinin ve akıl sağlığı yerinde büyük evlâdının fitre sadakasını vermekle yükümlü olmaz. Çünkü bunlardan her biri kendi başına tasarruf hakkına sâhib mükellef kimselerdir. Onun için bunlardan her biri nisâb miktarı mala sâhib ise zekâtını kendi malından vereceği gibi, fitre sadakasını da kendi malından vermekle yükümlüdür. Aynı zamânda sadakalarda bir ibâdet mânası vardır. Koca, zevcesine âit bir ibâdet görevini yüklenmek için evlenmemiştir. Ramazânda bir özür sebebiyle oruç tutamayan kimseye de fitre sadakasını vermek vâcibdir. (Hasta, yolcu ve takatsiz kalmış ihtiyar gibi.) Fitre Sadakası, zekât gibi niyet edilerek fakîrlerin mülküne geçirilir. Yemek ikrâmı şeklinde verilemez. Bu niyet, malı ayırırken yapılabileceği gibi, fakîre verirken de yapılabilir. Ancak fakîre bunu verirken fitre olduğunu söylemek gerekmez. Ayrıca fitre sadakası, yükümlünün bulunduğu yerdeki fakîrlere verilmelidir. (Ancak kişi, bulunduğu yerde verecek fakîr bulamıyorsa başka yere göndermesi mekrûh değildir.) (Ömer Nasûhî Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli, s. 379-381)

Resûlullâh (s.a.v.): “Ben size, Kadir gecesini aramak isteyene, Ramazân-ı Şerîf'in son on gününde, yirmiyedinci gecesine başvurmanızı söylerim” buyurdu. Şöyle de bildi rildi: İbn-i Abbâs (r.a.) Ömer bin Hattâb (r.a.)'e: “Ben tek gün lere baktım, içlerinde yedinciden daha uygununu görmedim” demiştir. (Gunyetü't-Tâlibîn) Ebû Hureyre (r.a.)'dan rivâyete göre Pey gamber (s.a.v.) Efendimiz: “Kim inanarak, Allâh (c.c.)'dan sevâp umarak Kadir gecesin ibâdetle geçirirse, geçmiş günâhları afvedilir” buyurmuş lardır. (Buhari) Hz. Âişe (r.anhâ)'dan şöyle rivâyet edilmiştir: Resûl-i Ek rem (s.a.v.)'e: “Yâ Resûlallâh! Kadir gecesine rastlarsam nasıl duâ edeyim? diye sordum. Resûlullâh (s.a.v.): “Allahümme inneke afüvvün tühıbbül afve fağfü annî (Allah'ım! Sen afvedersin; afvetmeyi seversin Benden sâdir olan günâhları da afvet!) diye duâ et” buyurdular. (Buhari) Süfyân-ı Sevrî (k.s.) der ki: “Kadir gecesi duâ ve istiğfar etmek namazdan sevimlidir; Kur'an okuyup sonra duâ etmek daha güzeldir.” Nebî (s.a.v.) buyurdu ki: “Kadir gecesinde bir kere İnnâ enzelnâ sûresini okuyan, başka zamanda Kur'ân-ı Kerîm'i hatim edenden daha sevgilidir. Kadir gecesinde bir tesbîh, bir tehlîl, bir tahmîd söyleyen, benim yanımda, yedi yüz bin tesbih, tâhmid ve tehlîlden kıymetlidir. Bu gece çobanın koyunu sağma müddeti kadar namaz kılan, ibâdet edeni, bir ay bütün geceleri sabaha kadar ibâdetle geçirenden daha çok severim.” KADİR GECESİ NAMAZI Kadir gecesi 2 rekat namaz kılınır. Her rek'atte Fâtihâ'dan sonra 7 İhlas sûresi okunur. Namazdan sonra da 70 kez istiğfâr edilirse biiznillah mağfiret olunur. Bu gece bol bol “Subhanallâhi ve'l hamdulillâhi velâ ilâhe illallâhu vallâhu ekber” virdine devam edilmelidir. Ayrıca bu gece tesbih namazı kılınması fazîletlidir. (www.ibadettakvimi.org)

"Kadınların mehirlerini bir hak olarak gönül hoşluğu ile verin. Eğer kendi istekleriyle, o mehirlerin bir kısmını size bağışlarlarsa, onu da afiyetle yiyin." (Nisa s. 4) Ayetteki zamir, mehire gider ve âyet, mehirden az bir kısmının bağışlanabileceğini ifade eder. Kadının, zorlanmak suretiyle değil, kendi rıza ve isteğiyle verdiği kısmın helâl olduğunu belirtir. Zorla, kötü yollarla elinden alınan mehir ise helâl değildir. “Afiyetle yiyin" ifadesinden, hanım tarafından, gönül rızasıyla verilen mehrin, caiz olduğu ve yenebileceği anlaşılır. Hatta burada, mübalâğa bile vardır. Öyleyse, hanımların kendi isteğiyle size hibe etmiş oldukları mehri, istediğiniz gibi harcayabilirsiniz. Âyette, ihtiyatlı davranmanın gerekli olduğuna işaret vardır. Çünkü bu hibe, gönül rızasına bağlı kılınmıştır. Bu, sebeple kadınlar, kocaları tarafından aldatılırsa yaptıkları hibeden geri dönmeleri caizdir, denilmiştir. Aynı zamanda âyette kadınlara iyi davranmaya, aradaki sevgi ve iyiliğin pekiştirilmesine, teşvik vardır. İnsanların en hayırlısı, ailesine en hayırlı olan ve çoluk çocuğuna en çok faydası dokunandır. Rivayet edildiğine göre kadının cihadı, kocasına itaat edip, iyi bir eş olmasıdır. Selef-i sâlihin dönemi kadınları, kocaları eve geldiklerinde karşılarlar ve şöyle derlerdi: “Merhaba ey benim ve evimdekilerin efendisi." Kocasının elbisesini sırtından alır ve ayakkabılarını çıkarırlardı. Kocasını üzgün gördüğü zaman, neden üzüldüğünü sorardı. Bu üzüntünün sebebi, ahiretle ilgili olursa: "Allâh iyiliğini artırsın", dünya ile ilgili olduğunda da: “Allâh ihtiyacını karşılama hususunda sana yeter" derlerdi. Hakikat ehli kişilere göre, sâlih kadının özellikleri şunlardır: Güzelliği, Allâh (c.c.)'dan korkması, zenginliği kanaat etmesi, süsü iffeti, yani kötü ve bozucu şeylerden sakınması, farzlardan sonra yapacağı ibadeti, kocasına hizmet ve himmeti de, ölüme hazırlanmasıdır. (İsmail Hakkı Bursevi, Ruh'ul Beyân Tefsiri, Nisa s. 4)

Efendimiz (s.a.v.)'in bizlere emanet ettiği emir ve vasiyetlerinden biri de; ezân okuyan kişinin ezânına, sünnete göre icâbet edilmesi lüzumudur. Başka ve boş şeylerle, mânâsız hareket ve sözlerle kendimizi oyalamayarak Peygamberimiz (s.a.v.)'in getirmiş olduğu sünnete karşı bir terbiye ve edep dairesinde müezzinin söylediklerini söylemeliyiz. Yapılması icap eden her sünnetin, kendine göre bir özelliği ve vakti vardır. Meselâ: Müezzine icâbet etmenin vakti vardır, ilim öğrenmenin vakti vardır, tesbih çekmenin, Kur'an tilâvetinin vakti vardır. İmâm Buharî (r.âleyh)'nin rivayet ettikleri bir hadise göre "Şayet müezzinin sesini duyarsanız, o ne söylerse siz de onu söyleyin, ondan sonra bana salât ve selâm getirin; kim ki bana bir kez salât ve selâm getirirse Hâkk Teâlâ (c.c.) o kişiye on kez salât ve selâm göndermiş olur. Daha sonra da benim için vesile (derecesini) isteyiniz" buyurulmuştur. İmâm Ahmed (r.âleyh) şu hadisi rivayet ederler: "Ezân sesini duyan kimse "Ey Allâh'ım, ey bu faydalı namaz ve bu davetin sahibi Râbbim! Muhammed (s.a.v.)'e salât ve selâm eyle; bir daha kızmayacak şekilde bizden hoşnut kal" diye duâda bulunursa, Hâkk Teâlâ (c.c.) bu duâsını kâbul eder." Ebû Davud (r.âleyh) şu hadisi rivayet ederler: "Kim ki müezzinin sesini duyar, dediğini aynen tekrarlarsa, onun gibi ecir ve sevâb kazanmış olur." Bir rivayete göre de bu hadis şöyledir: "Müezzinin sesini duyan, dediğini olduğu gibi tekrar ederse, kıyamet günü o kişiye şefaatçi olmam vacip olmuştur." Hâkk Teâlâ (c.c.) daha iyisini bilir. (İmâm Şarani, Büyük Ahidler, s.77-78)

Hz. Peygamber (s.a.v.)'den rivayet edildiğine göre, Hz. İbrahim (a.s.), Cenâb-ı Hâkk'a şunu sormuştur: "Ya Râbbî sana "El-hamdülillah" deyip hamdedenin mükâfaatı nedir?" Cenâb-ı Allâh: "El-hamdülillah şükrün hem başı hem sonudur." diye cevab vermiştir. Hakikat ehli şöyle demişlerdir: "El-hamdülillah" ifadesi şükrün başı olduğu için, Cenâb-ı Allâh onu Kur'ân'ın başlangıcı yapmış, yine bu şükrün sonu olduğu için, Cenâb-ı Hâkk onu cennetliklerin de son sözü kılmış ve "Onların duâlarının sonu, "Âlemlerin Râbbi Allâh'a hamdolsun" demeleridir." (Yunus s. 10) buyurmuştur. Hz. Ali (r.a.)'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: "Allâh (c.c.), aklı, ezelî ilminde saklı ve gizli bir nurdan yaratmış: ilmi onun canı; anlayışı onun ruhu; zühdü onun başı; hayâyı onun gözü; hikmeti onun dili; hayrı onun kulağı; acımayı onun kalbi; merhameti onun düşüncesi ve sabrı da onun karnı kılmıştır. Sonra akla, "konuş" denilmiş bunun üzerine o da: "Eşi, zıddı, misli ve dengi olmayan; izzetinden ötürü her şeyin zelil olduğu Allâh (c.c.)'a hamdolsun" demiştir. Bunun peşi sıra da Cenâb-ı Allâh: "İzzetim ve celâlime yemin ederim ki, Benim katımda senden daha değerli olan bir mahlûk yaratmadım" buyurmuştur." Yine nakledildiğine göre, Hz. Adem (a.s.) aksırınca, "El-hamdülillah" demiştir. Böylece onun ilk sözü de bu olmuştur. Aklın ilk sözü "El-hamdülillah", Âdem (a.s.)'ın da ilk sözü yine "El-hamdülillah" olmuştur. Böylece, sonradan yaratılmışların ilki olan varlıkların ilk sözünün ve sonradan yaratılmışların sonuncusunun ilk sözünün bu kelime olduğu sabit olunca, şüphesiz Cenâb-ı Hâkk bu kelimeyi kitabının başlangıcı kılmış, "El-hamdü lillahi râbbi'l-alemin" buyurmuştur. (Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu'l-Ğayb, c.1, s.398)

Gusletmiş olan kimse gusülden sonra kuru bir yer görmüş olsa guslü yenilemesi icap etmez, bilâkis oraya su dökmesi yeterlidir, ancak ıslak eli sürmek yeterli olmayıp muhakkak su dökmek gerekir. Eğer mazmaza veya istinşâk etmediğini gusülden sonra hatırlayacak olsa ağzına ve burnuna su verir, yeniden gusletmesi gerekli değildir. Sünnetsiz olan kimsenin, kendisi için meşakkatli olmaması hâlinde suyu, sünnet derisinin içine sokması icap eder, meşakkat bulunması durumunda ise bu gerekli değildir. Kadının başını yıkaması, herhangi bir özürden dolayı kendisine zarar verecekse başını yıkaması farz değildir, bu durumda başını yıkamaz, geri kalan yerleri yıkar. Gusledecek kadının saçı eğer örgülü değil ise başının tamamını yıkaması ve suyu, saç tellerinin aralarına ulaştırması gerekir; dolayısıyla saçında, suyun ulaşmadığı bir yer kalmış olursa gusül sahih olmaz. Fakat kadının saçı örgülü ise yalnızca suyu, saç diplerine ulaştırması gerekir ve saç örgülerini ıslatması icap etmez. Hamur, tırnakta kurumuş bir hâlde bulunur ve su altına ulaşmamış olursa gusül sahih olmaz, hamuru ovarak çıkarmak ve tırnağı yıkamak icap eder. Bir kimse bu şekilde almış olduğu gusülle namaz kılmışsa namazı iade eder. Gusleden kimsenin elinde veya ayağında çatlak olup oraya ilaç/merhem veya yağ sürmüşse bakılır; eğer suyu, çatlağa ulaştırmak kendisi için zararlı olacaksa suyu, yağ/ilaç üzerine akıtmakla gusül sahih olur; fakat zararlı olmayacaksa bu durumda gusül sahih olmaz. (Eşref Ali et-Tehânevî, Hanefi İlmihali, s.68-69)

Kadir Gecesi Ümmet-i Muhammed'e mahsûs inâyet-i İlâhiyyedendir. Cenâb-ı Hâkk bu mübârek geceyi büyük hikmetlere mebnî gizlemiştir. Bu geceyi aramak müstehâbtır. Bu gece senenin bütün gecelerinin en fazîletlisidir. Bu gecede işlenen bir hayır ve ibâdet, başka gecelerde yapılan ibâdetlerin bin tanesine eşittir. Nebî (s.a.v.): “Kadir gecesini Ramazân'ın son onunun tek sayılarında arayın.” buyurmuşlardır. (Buharî) Resûlullâh (s.a.v.) Ramazân'ın son on günü girdiği zaman kaftanını bağlar, (yani bütün kuvvetini sarf ederek, derlenip) gecesini ihyâ eder, âile ve fertlerine de öyle yapmalarını tenbîh ederlerdi. Kullar amellerine güvenmesinler diye Allâh (c.c.) Kadir Gecesi'ni tam olarak insanlara bildirmedi. Zîra amellerini bilmiş olsalar, biz bir gecesi bin geceden hayırlı olan Kadir Gecesi'nde hayırlı ameller işledik. Bu yüzden, “Allâhü Teâlâ muhakkak bizi mağfiret eyledi, katında bize dereceler ve cennet verildi” diyerek, bir daha hayırlı ameller yapmazlar. Allâhü Teâlâ'nın korkusundan emîn olup ümîdle taşkınlık yapıp helâk olurlar. Bâzıları, “Allâhü Teâlâ beş şeyi beş şeyde gizlemiştir: Rızâsını tâatte, gadâbını masiyyette, yanî günâhta, orta namâzını beş vakit namâzda, evliyâsını insanlar arasında, Kadir Gecesi'ni Ramazân ayında gizlemiştir” dediler. (Buharî) Bu fazîletli geceleri değerlendirmenin bir yolu da cemâate devâm etmektir. Nitekim Nebî (s.a.v.): “Yatsı Namâzı'nda cemâatte bulunan kimseye, gecenin yarısına kadar namâz kılmış gibi sevâb vardır. Yatsı ve Sabah Namâzları'nda cemâatte bulunan kimseye ise, bütün gece namâz kılmış gibi sevâb vardır” buyuruyor. (Tirmizî) “İnsanlar Yatsı Namâzı ile Sabah Namâzı'ndaki fazîlet ve sevâbı bilselerdi, emekleyerek bile olsa mutlaka câmiye, cemâate gelirlerdi.” buyurmuşlardır. (Buharî) (Abdulkâdir-i Geylânî (k.s.), Gunye't-üt'tâlibîn, s.305)

Hz. Ali (r.a.) birgün şöyle nasihat eder: “Ey Allah'ın kulları! Vallahi ölümden kurtuluş yoktur. Önüne durursanız yakalar, kaçarsanız yetişir. Kurtuluş yoluna koşunuz! Acele edin! Acele edin! Arkanızda sizi hemen isteyen bir kabir var. Onun sıkmasından, karanlığından ve yalnızlığından korununuz. Kabir ya cehennem çukurlarından bir çukur, ya da cennet bahçelerinden birbahçedir. O hergün üç defa lisân-ı hal ile: “Ben karanlıklar eviyim! Ben yılan çıyan yuvasıyım! Ben yalnızlık diyarıyım!” der. Dikkat edin! Ondan ötesi daha da kötüdür. Ateşinin ısısı yüksek, dibi derin ve zinetleri de demir kelepçelerdir. Bekçisi Zebânidir. Cehennemin ötesinde ise muttekîler için hazırlanmış, genişliği yer ve gökler kadar olan cennet vardır. Allah (c.c.) bizleri ve sizleri müttekîlerden kılsın! Bizleri ve sizleri elem verici azaptan korusun. Hz. Ali (r.a.), dünya hayatının fâniliği hakkında şunları söylüyordu: Ey Allah (c.c.)'nun kulları! Siz bu dünyadan göçüp gidenlerden farklı değilsiniz. Onlar sizden daha uzun ömürlü, daha kuvvetli, daha mamur beldelere ve daha ölmez eserlere sahip idiler. Birkaç nesil sonra sesleri sakinleşti ve tamamen duyulmaz oldu. Cesetleri çürüdü, yurtları bomboş kaldı ve eserleri yok oldu. Heyhât! Onların, yarabbi beni tekrar dirilt, belki iyi ameller yapar ve bıraktıklarımı tamamlarım, demeleri sadece kendi laflarıdır. Onları arkalarında, tekrar diriltilecekleri güne kadar geri dönmelerine manî olan engeller vardır. Amel defterleri ortaya konur konmaz, günahkarların defterlerinde olanlardan korktuklarını görürsün. Onlar vah bize, eyvah bize! Bu defter nasıl olmuş da büyük küçük, bir şey bırakmadan hepsini muhafaza etmiş derler. Yaptıkları herşeyi o defterde görürler. Rabbiniz hiç kimseye zulmetmez. (Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.), Hz. Ali (r.a.). s.172-173)

Kadın her zaman çalıştı; kırsalda tarlada, şehirde ev içi üretimde önemli bir emeği vardı. Ancak kapitalizm ve kentleşme ile evdeki üretim fabrikalara taşındı, kadın emeği görünmezleşti. Artık evde üretilen her şey fabrikalarda üretilip marketlerde satılıyor. Kadın evde sıkılıyor. O da ev dışı kapitalist iş hayatına katılmak zorunda. Hatta kalkınmacı yaklaşım buna “kadınların üretime katkısı” diyor. Rakamları veriyorlar. Milyarlarca kârdan bahsediyorlar. Kadınlarımız artık bunlarla taltif ediliyor. İş hayatına katılmakla, üretime katkı vermekle ne kadar sevinseler azdır! Kadının yeni tarihinde “kendi hayatını yaşama” mottosu hâkim. “Kocan için ve çocuğun için değil, kendin için yaşa! Birey ol!” Bencilliğe, tüketime ve maddi hazza yönelmiş bir benlik kışkırtıcılığı var. Artık anne olmak da anlamsızlaşıyor. Elbette anne olmayacaksan evli olmak bile anlamsız hâle gelebiliyor. O nedenle kadın artık ya geç evlenir ya da boşanır. Hele ki 40'lardan sonra kendini keşfetmeye uyanan kadınlarda bu durum daha da trajik bir hâle döner. Bu arada en fazla boşanma talebinde bulunanların kadınlar olduğunu da hatırlayalım! Bu tablo, sadece kadının değil, toplumun ve ailenin derin bir kriz içinde olduğunun ve bu yozlaşmanın hepimizi nasıl etkilediğinin açık bir işaretidir. Geleceğimizi sağlam temeller üzerine inşa etmek istiyorsak, aileyi ve toplumsal bağları yeniden güçlendirmek zorundayız.

Sıdktan daha yakın bir yol, ilimden daha başarı sağlayıcı bir delil ve takvâdan daha önemli bir erzak yoktur. Vesvese verene (şeytana) karşı, fuzûlî olanı terkten, kalbin nûrlanması için, sadrın selâmetinden daha faydalı bir şey yoktur. Mü'minin kerâmeti takvâsıdır, hilmi sabrıdır, aklı güzelliğidir, dostluğu hoşgörüsü ve affıdır, şerefi ise tevâzuu ve rıfkıdır. Bil ki, Allâh (c.c.) kuluna fakirliği seçip uygun görmüşse, onun zenginliği sevmesi (Allâh'ı) öfkelendirmektir. Allâh (c.c.) kuluna zenginliği seçtiyse, o kulun fakirliği istemesi ise zulümdür/haddi aşmaktır. Bütün bunlar, mârifet azlığından dolayı şükürden kaçmak ve ilmin yetersizliğinden dolayı vakitleri ziyan etmektir. Çünkü zenginin îmânını fakirlik, fakirin îmânını da zenginlik ıslâh edemez, uygun değildir. Bize ulaşan habere göre Allâhü Teâlâ şöyle buyuruyor: "Kullarımdan öyleleri vardır ki onun îmânını ancak fakirlik ıslâh eder. Eğer onu zengin kılsaydım, bu zenginlik onları ifsâd edecekti. Yine kullarımdan öyleleri de vardır ki onun îmânını ancak zenginlik ıslâh eder. Eğer onları fakîr kılsaydım, bu fakirlik onun îmânını ifsâd edecekti." Bu durum, hastalık ve sıhhat için de böyledir.Kim Allâh'ın (c.c.) hikmetsiz iş yapmayacağını) bilirse O'nu ithâm etmez. Allâh'ın (c.c.) neyi kasdettiğini anlayan veyâ; Allâh hakkında keskin/ince bir zekâya sâhip olan, kazâsına râzı olur. Eğer şu ayetten başkası olmasaydı, yine de ilim sâhiplerine yeterdi: "Râbbin dilediğini yaratır ve seçer. Onlar için ise (Râblerine karşı böyle) muhayyerlik yoktur." (Kasas 68) (Haris el-Muhasibî, Ahlak ve Arınma)

Ehli hikmetten biri şöyle der: "Amelleri hususunda kişi, koyun çobanını örnek edinmeli ve onun gibi olmalıdır.". Bunun ne demek olduğunu soranlara şu cevabı verir: "Çoban, koyunlarının yanında namaz kıldığı zaman nasıl ki onlardan herhangi bir övme beklemez. Herhangi bir hayır işleyen de onun gibi olmalı. Yâlnız da kalsa, halkın yanında da olsa, yaptığı iyiliğe aynı şekilde devam etmeli." İslâm alimleri, amellerin selâmetle sona ermesi için şu üç şeyin gerekli olduğunu bildirmişlerdir: 1. Başlamadan önce bilgi. Çünkü ilimsiz amelin hiçbir faydası yoktur. Ilimsiz yapılan bir işiri zararı faydasından çoktur. 2. Bir işe başlamadan önce niyet. Zira, amel niyetle yararlı olur. Nitekim bu mânâda, Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Ameller, niyetlere göredir. Ve herkese niyetindeki vardır." Meselâ: Namaz, oruç, hac, zekât ve diğer ibâdetler hep niyetledir. Bütün bu ibâdetlerin başında niyet gereklidir. Tâ ki , yapılan ibâdet bir işe yarasın. Yâni ibâdet sırasında sabırlı olmalı ki, sakin ve huzurla ibâdetini tamamlasın. 3. İşin bitiminde ihlâs. Çünkü ameller ihlassız kâbul edilmez. İhlâs ile amel edersen, Allâhü Teâlâ yaptığın ameli kâbul buyurur. Bu mânâda Hirem bin Hıyan'dan nakledilen bir rivayet şöyledir: "Bir kul, kalbi ile Allâh'a yöneldiği zaman, Allâhü Teâlâ mü'minlerin kalbini ona yöneltir. Böylece, kulların sevgisini ve şefkatini o kuluna nasip eder. "Allâhü Teâlâ, bir kulu sevdiği zaman, Cebrail'e şöyle buyurur: "Ben falan kulu sevdim, sen de sev." . Cebrail o kulu sever. Ve göktekilere şöyle seslenir: "Râbbiniz falan kulu sevdi; siz de seviniz." Semâ ehli de o kulu sever. Sonra, o kulun sevgisi yerdekilerin kalbine konur.

Cenâb-ı Allâh'ın kudsî hadisi olan, "Kul, besmeleyi okuduğunda, Allâh: "Kulum beni zikretti" der." ifadesinde birçok hüküm vardır. Cenâb-ı Hakk; "Beni zikredin ki, Ben de sizi zikredeyim" (Bakara 152) buyurur. İşte burada kul, Cenâb-ı Allâh'ı zikretmeye yöneldiğinde şüphesiz ki Cenâb-ı Hakk, onu kendisini andığı bir toplumdan daha hayırlı bir toplulukta anar. Bu, zikir makamının, kullukta çok yüce ve şerefli bir makam olduğunu gösterir. Çünkü geçen ayette, Cenâb-ı Allâh, önce kulun zikrini mevzubahis etmiştir. Yine bu zikir makamının mükemmel bir makam olduğuna Cenâb-ı Hakk'ın, zikri emrederek şöyle buyurması da delâlet eder: "Beni zikredin ki, Ben de sizi zikredeyim." Cenâb-ı Hakk ayet-i kerimelerde şöyle buyurmuştur: "Ey imân edenler Allâh'ı çokça zikredin." (Ahzâb 41) "Onlar ayakta iken, otururken ve yanları üstünde yatarlarken hep Allâh'ı (hatırlayıp) zikrederler." (Âl-i İmrân 191) "Takvaya erenler, kendilerine şeytandan bir ârıza iliştiği zaman, iyice düşünürler. Bir de bakarsın ki onlar (hakikati) görüp bilmişlerdir." (A'râf 201) Görüldüğü üzere Cenâb-ı Hakk, kulluk makamlarından olan, zikir makamı üzerinde durduğu kadar hiçbir şeyin üzerinde durmamıştır. O'nun kudsî hadisteki, "Kulum beni zikretti" sözü "Allâh" lâfzının Cenâb-ı Hakk'ın kendine mahsus zatı için bir alem (özel) ismi olduğuna delalet eder. (Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu'l-Ğayb, c.1, s.380-381)

Abdestin rükünleri (farzları) şunlardır: 1. Yüzü bir kere yıkamak. Yüzde yıkanacak yerler, alın başlangıcından (saç bitim yerinden) çene altına kadar, yanlardan ise iki kulak yumuşağı arasında kalan yerlerdir. 2. İki eli dirseklere kadar, dirsekler dâhil yıkamak. 3. Kulakların üst tarafından olmak üzere, başın dörtte birini bir kere mesh etmek. 4. Ayakları, topukların üstündeki iki taraftaki iki çıkık kemikler de dâhil, yıkamak. Peygamber (s.a.v.), abdest alıp ayaklarını da yıkadıktan sonra, "İşte abdest bu şekilde alınır. Allâh (c.c.), ancak bu şekilde alınan abdestle kılınan namazı kâbul eder, yoksa kâbul etmez" buyurmuştur. İdrarın tamamen kesildiğine kalp kanaat getirmedikçe abdeste başlamak caiz olmaz. Abdest alırken, yıkanan organdan suyun damlaması şarttır. Hiç damlamazsa abdest caiz olmaz. Abdestte suyu göz pınarlarına iletmek vaciptir. Yüzünü yıkayan kimse gözlerini sıkıca kapatsa da göz pınarlarına su değmese abdesti caiz olmaz. Sakal sık değil de alttan deri görünüyorsa, deriyi de yıkamak farzdır. Bıyığı, kaşı ve alt dudak ile çene arasındaki kılları ıslatmak da farzdır. Tırnak uzayıp, altına suyun geçmesine engel olacak şekilde parmağın ucunu kapatmışsa, tırnağı kesip suyun alta geçmesini temin etmek vaciptir. Abdestin sahih olması için, 1. Yıkanan abdest organlarından herhangi birinde iğne ucu kadar bir yer kuru kalmaması, 2. Adetli veya loğusa olmamak, 3. Özür durumu hariç vücuttan idrar ve kan gibi abdeste engel olan bir şeyin çıkmıyor olması, 4. Abdest organlarının üzerinde, suyun deriye değmesine engel olan mum, iç yağı gibi bir şeyin bulunmaması gerekir. (Muhammed Alâüddin, El-Hediyyetü'l- Alâiyye, s.49-50)

Hak ve hakikat yolcusuna gereken, yemeği azaltmak, çok çeşitlerinden kaçınmak ve tokluğa devam etmemektir. Zira yemeği azaltmakta sıhhat vardır ve bunun yanı sıra hafıza kuvveti ve kalb safâsı başlar. Zekâ artar, geçim yükü hafifler, gönülde kanaat başlar. Allâh'dan gelen belâya karşı uyanık olur, O'nun azabını unutmaz, kıyamet günündeki ve cehennem ehlinin açlığını hatırlar, ibâdete devam kolaylaşır, bilhassa abdestli gezme imkânları hâsıl olur, çaresiz fakirleri kendi nefislerine tercih âlicenablığı başlar. Fazlaca yemek yemekte, bunun aksine kalb katılığı, azaların fitneleri vardır,mide boş kalınca sair organlar doyar ve kötülüğe, günâha karşı bir gevşeklik başlar. Mide doyunca diğer organlar acıkmaya başlar ve günâha karşı meyledip heyecana gelir. Ayrıca anlayış kıtlığı ve bilgi âfeti başlar,mideyi tıkabasa doldurmak, idrâk ve anlayışı giderir, ibâdeti azaltır ve tâat lezzeti dumura uğrar, şübhe ve harama düşme fikirleri uyanır, kalb meşguliyeti çoğalır, çok yemek için çok şeyler elde etme meşguliyeti belirir, sonra ona hazırlık, sonra yeme işi, sonra hazmedip posasını dışarı çıkarma işi birbirini tâkib eder. Kıyamet günü de bütün bunların sual ve hesabı vardır. Ayrıca Allâh'ın şu vaîdinin şümulüne girme tehlikesi mevcuttur: "Küfredenlere, ateşin karşısına getirilecekleri gün, (denilir ki): Siz bütün zevklerinizi dünyâ hayâtı içinde bitirdiniz .Bunlarla safa sürdünüz. İşte yeryüzünde haksız yere kibir taslamakta ve fisk u fücura sapmakta olmanıza mukabil bugün horluk azâbıyla cezalandırılacaksınız." (Ahkaf 20) (Birgivi Mehmet Efendi, Tarikatü'l-Muhammediyye Tercümesi, s .447)

Peygamberimiz (s.a.v.) Allâhü Teâlâ'nın şöyle buyurduğunu bildirmiştir: "Âdemoğlunun her ameli kendisine mahsustur. Oruç müstesna. Zira o, bana mahsustur. Onun mükâfatını ben takdir edeceğim." Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: "Oruç bir kalkandır. Sizden biri oruçlu olduğu gün cinsel ilişkide bulunmasın, cahillik edip de kem söz söylemesin. Biri ona sataşacak veya dalaşacak olursa "ben oruçlu bir kişiyim" desin. Muhammed (s.a.v.)'in canı yed-i kudretinde olan Allâh'a yemin olsun ki; elbette oruçlunun ağız kokusu, Allâhü Teâlâ katında misk kokusundan daha hoştur." (Buharî) "Kim Ramazan orucunu tutar ve ona Şevval ayından altı gün ilave ederse, sanki yılın bütününde oruç tutmuş gibi olur." (Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd) "Muhakkak oruçlu için, iftar anında reddolunmayacak duâ vardır." (İbn-i Mâce) "Oruç tutunuz ki sıhhat bulasınız" (Taberani, Mu'cemu'lEvsat) "Her şeyin bir zekâtı vardır. Cesedin zekâtı da oruçtur." (İbn-i Mâce) "Bizim orucumuzla Ehl-i Kitab'ın orucunu ayıran sahur yemeğidir." (Nesaî) "Sahura kalkın. Çünkü sahurda bereket vardır." (Buhârî) "Allâh rızası için bir gün oruç tutan bir kulu Allâhü Teâlâ muhakkak o bir gün oruç sebebiyle cehennemden yetmiş vadi uzaklaştırır." (Müslim) "Oruçlu olan kişi, bir Müslüman'ı gıybet ve yahut ona ezâ ve cefâ etmedikçe ibâdettedir." (Suyûtî, Câmiu's-Sağir) "İki haslet vardır ki onlardan (kendini) muhâfaza edenin orucu sâlim olur: Gıybet ve yalan." (Beyhakî, Şuabü'l-Îmân) "Kim bir oruçluya iftar ettirirse, -oruçlunun sevâbından hiçbir şey eksilmeden- onun orucunun sevâbının bir misli sevâb alır." (Tirmizî)

"Allâh yolunda çift sadaka veren kimse, cennetin muhtelif kapılarından, ‘Ey Allâh'ın (sevgili) kulu! Burada hayır ve bereket vardır', diye çağırılır. Sürekli namaz kılanlar namaz kapısından, mücahidler cihad kapısından, oruçlular reyyân kapısından, sadaka vermeyi sevenler de sadaka kapısından (cennete girmeye) davet edilirler." (Riyazu's-Salihin, 1219) Ebû Bekir (r.a.): Anam babam sana feda olsun ey Allâh'ın Rasûlü! Gerçi bu kapıların birinden çağrılan kimse için bir sıkıntı yoktur; ama bu kapıların hepsinden birden çağrılacak kimseler de var mıdır? dedi. Resûlullâh (s.a.v.): "Evet, vardır. Senin de o bahtiyarlardan olacağını ümit ederim." buyurdu. (Buharî, Müslim) "Ramazan'ı bir veya iki gün önce oruçla karşılamayın. Eğer bir kimse âdeti olduğu için bu günleri oruçla geçiriyorsa tutsun." (Buharî, Müslim) "Ümmetim sahuru geciktirip, iftarı acele ettikçe hayır üzere olmaya devam ederler." (Müsnedu Ahmed b. Hanbel) "Gündüz uykusuyla (öğlen önce veya sonrasındaki uyku) gece kalkabilmeye, sahur yemeği ile de gündüz orucuna yardım alın." (Taberânî, Mucemu'l-Kebîr) "Oruçlunun en güzel hasleti misvak kullanmasıdır." (İbn Mâce) "Üç şey oruçlunun orucunu bozmaz; kan aldırmak, kusmak, rüyalanmak." (Tirmizî) "Hilali görmedikçe oruç tutmayın, hilali görmedikçe iftar etmeyin..." (İmam Mâlik, Muvattâ) "Ramazan demeyin. Zira ramazan, Allâh'ın isimlerinden bir isimdir. Ramazan ayı deyin." (Beyhakî, Sünenu'l-Kübrâ) Ebu Hureyre (r.a.)'den rivayete göre adamın biri Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e gelerek şöyle dedi: "Ben Ramazan'da (oruçluyken) hanımımla birlikte oldum." Onun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "Köle azat et" buyurdu. Adam "imkânım yok" dediğinde Efendimiz (s.a.v.), "Peş peşe iki ay oruç tut" buyurdu. (Beyhakî, Sünenu'l-Kübrâ)

1. Yanlış alışkanlıkları terk edip güzel alışkanlıklar kazanmak: Yanlışların zıttını yaparak doğrular kazanılır. Çok yemek, az yemekle; çok uyumak, az uyumakla; dili günâh işlemede kullanmak, dil ile zikretmek, duâ, istiğfâr, Kur'ân-ı Kerîm tilâvetiyle ve sorumluluklarımızla ilgili kitap okumakla elde edilir. Bunlar ancak sabırla kazanılır. Sabır, nefsi hoşlanmadığı şeyi yapmaya hapsetmektir. Bu sabır da ancak Allâh (c.c.)'un yardımıyla gerçekleşir. İşte bundan dolayı, "Allâhım! Kötü alışkanlıkları terk edip güzel alışkanlıkları kazanmaya beni muvaffâk kıl!" diye duâ edelim. 2. Kalp Temizliğine Çok Gayret Etmek: Kalp temizliği; cimrilik, öfke, ucub yani kendini beğenmek, riya yani gösteriş yapmak, kin, hased, kibir gibi kötü huylardan arınmaya gayret etmek, cömertlik, hilim, tevâzu, ihlâs, hüsnü zan, gıpta, kanaat, şükür gibi güzelliklerle donanmaya çalışmaktır. Kişinin, nasıl ki maddî pislikle Allâh (c.c.)'a namazda yaklaşması mümkün olmazsa, günâh ve kalpteki kötü huyların pisliği ile de Allâh (c.c.)'a manen yaklaşması mümkün olmaz. Kalp düzelirse, dil de beden de düzelir. Zira dil ve beden, kalbin tercümanıdır. Kalpte ne varsa, kalıpta da kalpte olan görünür. Çünkü her kap içindekini dışına sızdırır. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ne güzel buyurmuştur: "Dikkat ediniz! Vücutta bir et parçası vardır ki o bozulursa bütün vücut bozulur, eğer düzelirse bütün vücut düzelir. Dikkat edin o et parçası kalptir." (Müslim) Ramazan ayını, bütün aylara örnek ay yapmayı hedeflemek gerekir. Bu kutlu hedefe ulaşmaya azmetmek gerekir. Ramazan ayını örnek ay yapabilmek için, yanlışlardan tövbe etmeye çalışmak, bu ayı güzel kazanımlar ayı yapmayı dert edinmek, üstün kazanımları elde etme gayretinde olmaya çabalamak gerekir. (İbrahim Cücük)