Village in Kuyavian-Pomeranian Voivodeship, Poland
POPULARITY
Belki çoğumuz farkında bile değiliz ama kendimiz için sürekli planlar yapıyoruz, hedefler koyuyoruz. Büyük hedefler değil burada sözünü ettiğim (onlar da ayrı mesele), daha sıradan, daha gündelik şeyler…
İnsan gerçekten neden sevgiden korkar?Neden yakınlık isterken aynı anda geri çekiliriz?Neden bazı insanlar sevilmek ister ama sevgi karşısında savunmaya geçer?Bu videoda sevgi korkusunu; çocukluk yaraları, görünür olma korkusu, yakınlık, şefkat, kontrol ihtiyacı ve duygusal savunmalar üzerinden konuşuyoruz. Osho'nun şefkat anlayışından, Buddha'nın yumuşaklığından ve ölüm döşeğindeki insanların en büyük pişmanlıklarından bahsediyoruz.Belki de çoğu insan sevgisiz değil… sadece yaralıdır.
Karacaoğlan'ı evliya mertebesinde gören amcam, onun, “Gezer iken sürüsüne rastladım/ Durmuş sohbet eder beşi güzelin/ Belki bir tanenin misli bulunmaz/ Yüzü çifte benli başı güzelin” mısralarını okudu ve bana bu güzellerin kim olduğunu sordu. Ne bileyim, dedim, Karacaoğlan'ın Eşe'si var, Döndü'sü var, Döne'si var, Elif'i var, Hatçe'si var, adını zikretmedikleri var; var oğlu var. Sen bilmiyorsun dedi amcam, o güzeller, Hazreti Ömer, Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Osman, Hazreti Ali'dir. İçlerinde “misli bulunmayan” ise Peygamber Efendimizdir.
Kurumsal hayatta neden kimse birbirine güvenmiyor? Neden şirketlerde bilgi saklanıyor, insanlar değerli hissetmiyor ve aynı dili konuşsalar bile birbirlerini anlamıyorlar?Bize anonim olarak hikaye yollamak için: https://docs.google.com/forms/d/e/1FAIpQLSdt-VVZvCipuZWmwIOrCCHMh307dGf74zoKHMjPQ1L8axbVGw/viewform?usp=dialog Bu bölümde @onuruguru ile birlikte:kurum kültürü, plaza dili, toksik rekabet, aidiyet eksikliği, bilgi saklama davranışı, eğitimlerin neden işe yaramadığı ve şirketlerdeki görünmeyen iletişim problemleri üzerine konuştuk.Ayrıca Güney Kore Havayolları örneği üzerinden, “dilin” bir şirketin kaderini nasıl değiştirebildiğini tartıştık.Belki de sorun iletişim değildir. Belki sorun, insanların kendini güvende hissetmediği bir sistemdir.Yorumlarda kendi yaşadığınız kurumsal hikâyeleri paylaşabilirsiniz. Bir sonraki bölümlerde anonim şekilde bu vakaları konuşacağız.Bölüm Akışı:(00:30) Kurum Dili ve Edebiyatı(02:30) Kurumların lehçeleri(05:00) Kızıl Kraliçe etkisi(07:30) Ctrl+P kısayolunu bile saklayan çalışan(10:20) Çalışanlar kendisini değerli görmüyor(14:00) Mike Tyson örneği: teori vs gerçek hayat(15:00) Tekrarın gücü(19:00) NASA'daki temizlik görevlisi örneği(22:00) Güney Kore Hava Yolları kurum kültürü dönüşümü#BunuMBAdeAnlatmazlar #KurumKültürü #PlazaHayatı #İşHayatı #Psikoloji #KurumsalHayat
3 senedir sabah 5'te kalkıyorum.Meditasyon, spor, rutinler, üretkenlik, kişisel gelişim…Bir noktadan sonra kendime şunu sormaya başladım:İnsan gerçekten gelişiyor mu…yoksa sadece kendini daha iyi kontrol etmeyi mi öğreniyor?Bu videoda disiplin, öz-sevgi, tükenmişlik, üretkenlik kültürü, bastırılmış duygular, modern maneviyat ve içsel baskı üzerine konuşuyoruz.Belki problem disiplinsizlik değildir.Belki problem, insanın kendine karşı kurduğu ilişki biçimidir.
1 Mayıs'ta Taksim'e çıkmak isteyenlere önde polis biber gazlarıyla arkadan da istibdad medyası zehirli diliyle saldırıyor. Bitmek bilmeyen marjinal gruplar edebiyatı “aralarında hiç işçi yok” yalanıyla köpürtülüyor. 1 Mayıs işçi bayramıdır ama işçi sınıfının tüm toplumu etrafında kenetleyen sosyal ve tarihsel gücü bu bayramı tüm ezilenlerin sahiplendiği bir mücadele gününe dönüştürmüştür. Bu yönüyle 1 Mayıs sadece coğrafi değil toplumsal kapsayıcılığı ile de tek evrensel bayramdır. Ancak tabii ki 1 Mayıs bir işçi bayramıdır ve tüm 1 Mayıs alanlarında olduğu gibi Taksim için Mecidiyeköy'de ve Beşiktaş'ta toplananların da aralarında işçiler vardı. Bir dizi sendika bu alanlara çağrı yapmıştı. Ve istibdadın medyası ne kadar gizlemeye çalışırsa çalışsın istibdadın polisi işçilerin gözüne biber gazı sıkıyor, işçileri tartaklayıp gözaltına alıyordu. Bir başka edebiyat daha var. Neymiş, 1 Mayıs'ı işçiler dışında herkes kutluyormuş, işçiler 1 Mayıs'ta çalışıyormuş… Burjuva medyasında sanki bir eleştiri yapıyormuş havasıyla “işçiler ekmeğinde 1 Mayıs'ta meydana çıkanların derdi başka” iması yapılıyor. Bu hikâyeyi anlatanların çoğu 1 Mayıs'ta işçileri zorla çalıştıran patronların kendisi aslında. O medya kuruluşları da işçi sömürüsünde en başta gidiyor zaten. Bugün işçi sınıfının önemli bir kesimi 1 Mayıs'ı alanlarda kutlayamıyor çünkü patronlar zorunlu mesai dayatıyor. Bu işçilerin 1 Mayıs'ta çalışması “ekmeğinde olmalarından” değil örgütsüz olmalarından kaynaklanıyor. Ekmeğinde olmak 1 Mayıs'a gitmemek değildir; örgütlenmek, insanca çalışma koşulları ve geçinebilecek bir ücret için mücadele edip, haklarını söke söke almaktır!Peki “1 Mayıs'ta işçiler çalışıyor” edebiyatı parçalayan istibdadın ve patronların kalemleri ekmeği için sendikaya üye olan işçiler patronun işten çıkarmalarıyla karşılaştığında, buna karşı direndiklerinde ise devletin polis ve jandarmasının baskısına uğradıklarında neredeler? Tabii ki ortadan kayboluveriyorlar. Ara ki bulasın! Bu kara propagandanın arka planında işçi sınıfından duyulan korku var. Sermayenin istibdadı işçi sınıfının gücünün farkında. Bu gücün alanlara inmesi, yollara düşmesi en büyük kâbusları. İşçi de insan… Belki sanayide 1 Mayıs'ın efsanevi afişinde zincirleri kıran işçi gibi daha güçlü kollara sahip olabilir. Ama hiçbir işçinin biber gazına bağışıklığı da yok. Mesele kas gücü değil. Toplumsal bir güçten bahsediyoruz. Bu gücün en önünde de emekçi kadınlar var. Biber gazı sıkarsınız, copla dağıtırsınız, gözaltına alırsınız ama bunu topluma anlatamazsınız. İşçiler direnir, grev yasaklarını çöpe atar, barikatları aşar; işçilerin mücadelesi toplumu hem haklı hem de güçlü olanın etrafında kenetler… Bu gerçek bizi işçi sınıfına güvenmeye ve işçi sınıfına dayanarak siyaset yapmaya yöneltmelidir. Çuvaldızı istibdada ve patronlara batırdıktan sonra bu noktada iğneyi biraz da kendimize batırmalıyız. İstibdadın ve patronların medyasının kara propagandasının bir diğer teması ise şu: 1 Mayıs solcuların eylemidir, işçilerse çoğunlukla sağ partileri destekliyor… Bu propagandanın aslında solda da epey bir alıcısı olduğunu söyleyebiliriz. Burada sorun işçi sınıfının sağ partileri desteklemesi değil patron partilerini desteklemesidir. Sermaye düzeni siyasette hegemonyasını hem sağda hem solda patron partilerini hâkim kılarak sağlar. İşçinin AKP'ye oy vermesi sınıf bilincinin olmadığını gösterir. Bunun ilacı bir başka patron partisi CHP'ye oy vermek değildir. Bu durumdan çıkartılacak sonuç “işçi sınıfından bir şey olmaz” değildir. Çünkü işçi sınıfımızdan çok şey olur. Düzen siyasetinin seçimlerinde hangi partiye oy vermiş olursa olsunlar iş ve aş için birleşirler ve mesela metal işçilerinin yaptığı gibi istibdadın grev yasaklarını çöpe atarlar… Polonez işçileri gibi omuz omuza verip barikatları aşarlar, maden işçileri gibi Ankara'yı sarsarlar! Her durumda bunu örgütlü olarak yaparlar.
Gerçekten çok mu çalışıyoruz, yoksa artık yoğun görünmek bir statü göstergesine mi dönüştü?İlk bölümünde “Bunu MBA'de Anlatmazlar”da, Onur Uğur ve Çağrı Küpeli; yoğunluk kültürünü, multitasking yalanını, sürekli ulaşılabilir olma baskısını ve modern iş hayatının görünmeyen psikolojik yüklerini konuşuyor.Bize anonim olarak hikaye yollamak için: https://docs.google.com/forms/d/e/1FAIpQLSdt-VVZvCipuZWmwIOrCCHMh307dGf74zoKHMjPQ1L8axbVGw/viewform?usp=dialog Bu bölümde:* Yoğun görünmek neden başarı gibi algılanıyor?* Multitasking gerçekten işe yarıyor mu?* Sürekli meşgul olmak neden tükenmişlik yaratıyor?* İş hayatında “zarafet” neden güçsüzlük gibi görülüyor?* Rutinler zihinsel yükü gerçekten azaltıyor mu?* Yavaşlamak neden artık suçluluk hissettiriyor?Siz de yorumlarda:
Belki yüksek güvenlik gerekçeleriyle ama daha çok İran konusunda ‘konforlu zaman' sağlanmasının ardından, son iki güne kadar resmen duyurulmayan ‘ABD-Çin liderler zirvesi' kesinleşti. Bir önceki yazıdan (09/05) başlayarak, kesit almayı kenara itip, derinliği ölçmeye başladık…
Belki biraz geç oldu ama Öğretmenler Günü için kaydettiğim bu kısa öyküyü paylaşmak istedim. İyi dinlemeler...
İyileşmek istiyorsun… ama…Bu bölümde biraz dürüst oluyoruz. Çünkü çoğumuz bir yandan özgürce yemek, kafamızın içindeki o sesi susturmak, daha enerjik ve rahat hissetmek isterken… diğer yandan kontrolü bırakmak, kilo almak ya da “güvenli alanımızdan” çıkmak istemiyoruz.Yani aslında aynı anda iki zıt şeyi istiyoruz.Bu bölümde:– İyileşmeden beklediğimiz o “sihirli” senaryoyu– Gerçek iyileşmenin neden çoğu zaman daha zor ve kaotik hissettirdiğini– Daha fazla yemeye başladığında neden her şeyin bir süre daha kötüleşebildiğini– Ve neden “biraz iyileşip biraz yeme bozukluğunu tutmak” diye bir ara yol olmadığını konuşuyoruz.Eğer sen de “Ben iyileşmek istiyorum ama…” diye başlayan cümleler kuruyorsan, bu bölüm tam sana göre.Belki de soru şu:Gerçekten iyileşmek mi istiyorsun… yoksa yeme bozukluğunun daha konforlu bir versiyonunu mu?
Bu videoda “mutluluk” sandığımız şeyin aslında bir hissizlik hali olabileceğini konuşuyorum.Uzun süre hiçbir şey hissetmemeyi huzur sanmak… ve sonra bunun sadece içsel bir kopuş olduğunu fark etmek.Sürekli üretmek, çalışmak, ilerlemek…Ama içten içe boş hissetmek.Belki de mesele daha fazla yapmak değil.Belki de ilk defa gerçekten kendinle kalabilmek.Eğer sen de son zamanlarda hiçbir şey hissetmiyorsan, yalnız değilsin.
Bugün Ortadoğu'da yaşanan gelişmeler, hiç kuşkusuz sadece savaşların kronolojisiyle veya aktörlerin mevcut konumlarıyla açıklanamaz. Belki 7 Ekim Aksa Tufanının tetiklediği ve nihayetinde bütün düzenin başlangıç noktasından fersah fersah uzaklaşmış olacağı dinamik bir süreç. Trump'ın söylemlerindeki dakikalık değişimler basitçe Trump'ın kendine özgü üslubuna verilecek tutarsızlıklar olmaktan da öte bu dinamik sürece cevap verme telaşında sergilenen doğal refleksler olarak görülebilir.
(Videoda adı geçen hiçbir ürün ile Disket Kutusu arasında ticari bir anlaşma bulunmamaktadır.)Bugün Disket Kutusu'nda sirenlerini eşliğinde BALKON SEFASI yapıyor ve spontane bir sohbet doğrultusunda nostalji, çevrimdışı rönesans ve tüketim alışkanlıklarımızı konuşuyoruz. Teknoloji düşmanlaştı mı? Yoksa biz nostaljinin toz pembe gözlüğünden bakmaktan mı kurtulamadık? Yeni olan hiçbir şey bizi neden eskisi kadar heyecanlandırmıyor? Belki de bazen sıkılmak mı gerek? İYİ SEYİRLER DİYOR, ABONE OLMANIZI RİCA EDİYOR, BİR SONRAKİ BALKON SEFASI'NDA GÖRÜŞÜYORUZ.
Ebû Vakkas (r.a.)'ın oğlu Hz. Umeyr (r.a.) küçük yaşta bir sahâbidir. İslam'ın ilk yıllarında müslüman olmuştur. Meşhur bir sahâbi olan Sa'd bin Ebi Vakkas (r.a.)'ın kardeşidir. Sa'd (r.a.) diyor ki: Ben kardeşim Umeyr (r.a.)'ın Bedir Savaşı için hazırlıklar yaparken, kimse görmesin diye oraya buraya gizlenip durduğunu gördüm. Bu durumu görünce hayret ettim ve “Ne oldu, neden gizlenip duruyorsun?” deyince, şöyle dedi: “Peygamber (s.a.v.) beni görüp de çocuk diye savaşa gitmemi yasaklarsa bir daha gidemem. Halbuki ben mutlaka savaşa katılmayı arzuluyorum. Belki de Allahü Teâlâ bana bir türlü şehidlik nasip eder” dedi. Nihayet ordu görüşe hazır olunca korktuğu başına geldi. Resûlullâh (s.a.v.) yaşı küçük olduğu için onu kabul etmedi. Fakat arzusu çok fazla olduğundan dayanamayıp ağlamaya başladı. Peygamber (s.a.v.) onun arzu ve ağlamasını görünce izin verdi. O da savaşa katıldı. İkinci arzusu da yerine geldi ve bu savaşta şehid oldu. Kardeşi Sa'd (r.a.) diyor ki: “Boyunun küçük olması ve kılıcın da büyük olmasından dolayı ben (kılıç) yüksek dursun da yere sürünmesin diye bağına düğümler atıyordum.” Hz. Umeyr (r.a.) Âbillahm'ın kölesi ve küçük yaşta bir çocuktu. O devirde cihada katılmak küçük-büyük herkesin candan arzuladığı bir şeydi. O Hayber Savaşına katılmak istedi. Kabilesinin ileri gelenleri ona müsaade edilmesi için Resûlullâh (s.a.v.)'e rica ettiler. Nitekim Peygamber (s.a.v. ) izin verdi ve ona bir kılıç hediye etti. Kılıcı boynuna astı. Fakat kılıç büyük, boyu da kısa olduğundan giderken kılıç yere sürünüyordu. İşte bu haliyle Hayber Savaşına katıldı. Hem çocuk hem de köle olduğu için ganimet malından bir pay alamadı ama bağış olarak payına bir şeyler düştü. (El-isabe) (Zekeriyya Kandehlevi, Amellerin Fazileti, s.147)
Rutin oluşturmakta zorlanıyor musunuz? Başlıyorsunuz ama devam ettiremiyor musunuz?Belki de sorun motivasyon eksikliği değildir. Psikolojik engeller ve fark etmeden tekrar ettiğimiz alışkanlık kalıpları, rutin oluşturma sürecinde sandığımızdan çok daha büyük bir rol oynayabilir.Kaygı Toplumu Podcast'in ilk bölümünde; rutin kuramamanın arkasındaki nedenleri, mükemmeliyetçiliğin bizi nasıl sabote ettiğini ve özellikle dil öğrenmek gibi uzun vadeli hedeflerde neden istikrarlı olmakta zorlandığımızı samimi bir sohbetle ele alıyoruz.
İnsan neden oynar? Oyun sadece bir eğlence mi, yoksa kültürün ve medeniyetin temelinde yatan görünmez bir güç mü? Bu bölümde Homo Ludens üzerinden oyunun; sanat, ritüel, savaş, hukuk ve günlük yaşam içindeki yerini keşfediyoruz. Belki de en ciddi sandığımız şeylerin bile aslında bir “oyun” olduğunu fark edeceksiniz.https://altkatsanat.com/
Soğukçeşme Sokağı'nın aşağıya, Gülhane'ye doğru inen tatlı meylinden kendimi alamıyorum. Belki de bu sokak bütün şatafatına ve çekiciliğine rağmen netice itibarı ile bir “turistik” yer hâlini almış olduğundan artık bana itici geliyor.
Zayıf olmak istemeyi biz mi seçtik… yoksa öğrendik mi?Bu bölümde çizgi filmlerden sosyal medyaya kadar gelen o sinsi mesajları konuşuyoruz.Kilofobi, beden algısı ve bedenimizle aramıza giren şeyler…Belki de mesele yemek değil.Belki de mesele… bize sinsi sinsi anlatılan hikaye.
Artık hiçbirimiz eskisi kadar okuyamıyoruz. Ve suçlu belli; ekranlar. Peki bu tanı tamamen doğru mu? Bu bölümde, Avustralyalı kütüphaneci Carlo Iacono'nun makalesinden yola çıkarak okuma ve dikkat krizinin gerçek yüzüne bakıyoruz. İnsanlar her çağda o dönemin yeniliklerinden korkuyordu. Belki de bizim yapmamız gereken ekranları suçlamanın ötesine geçip daha farklı bir perspektif bulmamızdır.Bu bölümde şunları konuşuyoruz: Dikkat krizinin ardındaki gerçek mekanizma nedir? Okuryazarlık neden bir beceri değil, bir habitat meselesidir? Odaklanamıyorum diye kendinizi suçluyorsanız, bu bölüm tam size göre. Şimdiden keyifli dinlemeler :)Kitap kulübüne katıl:https://www.shopier.com/32954138Podcast danışmanlığı:https://www.shopier.com/genelsesler/32981019İlham Postası bültenine ücretsiz kayıt ol: https://open.substack.com/pub/genelsesler?r=jttw9&utm_medium=iosBeni Instagramdan takip edin: https://www.instagram.com/genelseslerpodcast/Bana yazın: info@genelsesler.com
54 yıl sonra NASA'nın ilk insanlı Ay görevi olan Artemis II misyonu kapsamında dört astronotu taşıyan Orion uzay aracı yörüngeye yerleşti. Macron, Trump'ı çelişkili mesajlar vermekle suçladı ve “Belki de her gün konuşmamalısınız” dedi.Bu bölüm Akra Hotels hakkında reklam içermektedir. Akra Hotels'in Ege'deki ilk oteli Akra Didim, sade tasarımı ve sakin atmosferiyle Didim'de kapılarını açtı. Ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
Easy Turkish: Learn Turkish with everyday conversations | Günlük sohbetlerle Türkçe öğrenin
Herkesin hayatında “keşke o yaşta kalsaydım” dediği bir dönem vardır… Peki gerçekten en güzel yaş hangisi? Bu bölümde çocukluktan başlayıp 60 ve sonrasına kadar tüm yaşları tek tek konuşuyoruz. Hangi yaşta neyi yaşadık, neyi kaçırdık, neleri büyüttük? Ve en önemlisi: Bundan sonra bizi ne bekliyor? Belki de en güzel yaş tam da içinde olduğumuz yaştır… Show Notes Sponsor Find your ideal Turkish teacher on italki: https://go.italki.com/turkish3 Use the code TURKISH3 for 5€ off on your first lesson (of at least 10€) Interactive Transcript and Vocab Helper Support Easy Turkish and get interactive transcripts and live vocabulary for all our episodes: easyturkish.fm/membership Transcript Intro Emin: [0:15] Herkese merhaba. Easy Turkish Podcast'in yeni bölümüne hepiniz hoş geldiniz. Ben Emin, bugünkü bölümümüzde Ömer'le beraberiz. Nasılsın Ömer? Ömer: [0:24] Teşekkür ederim Emin, iyiyim. Sen nasılsın? Emin: [0:26] Ben de iyiyim. Koca bir ramazan ayını ve Ramazan Bayramı'nı geride bıraktık. Düşüncelerin neler? Ömer: [0:34] Düşüncelerim neler? Güzel. Bayramı da atlattık dediğin gibi. Ziyaretlerimizi yaptık. Güzel. Yani yetti ramazan otuz gün. Yetiyor insana. Emin: [0:43] Ramazan kırk beş gün olsa fazla olurmuş değil mi? Ömer: [0:45] Ramazan kırk beş gün olsa oldukça fazla olurmuş. Emin: [0:50] Teşekkürler Rabb'im. En güzel yaş kaç? Emin: [0:53] Evet, biliyorsun 30 oldum artık. Sen de 29'un sonlarındasın artık. İkimiz de 30'uz diyebiliriz bence. Ömer: [1:01] Evet. Emin: [1:02] Biraz da burada artık 30 yıllık hayatımızda değerlendireceğimiz bir konu olacak Ömer'le beraber: En güzel yaş. Bunu kararlaştıracağız Ömer'le beraber bugün. Ömer: [1:11] Evet, umuyorum ki daha deneyimleyeceğimiz yaş sayısı deneyimlediğimizden fazladır. Emin: [1:18] Evet, sağlıkla diyelim. O da önemli. Ömer: [1:22] Amin, amin, aynen öyle. Emin: [1:24] Evet, tabii ki şu ana kadar değerlendirebileceğimiz yaş sayısı bizim 30 adet. Hatta ilk üçünü saymazsak hatırlamadığımız için... 27 adet yaş deneyimleyeceğiz. Diğer yaşları birazcık daha tabii ki tahmin etmek zorundayız. Evet, şu zamana kadarki hayatında diyelim o zaman Ömer, en güzel yaşın hangisiydi? Ömer: [1:43] Ooo... Yani direkt böyle zor oldu. En güzel yaşım hangisiydi? Herhâlde üniversite zamanlarım. Yani böyle bir 19-20-21 yaşlar falan... Oralar güzeldi sanki. Emin: [1:56] Evet. Ömer: [1:57] Ama tabii geniş geniş konuşacağız. Çok dezavantajı da var bazı açılardan. İnsan yaş aldıkça görüyor bunları. Ama hani genel verdiği hissiyat bakımından güzeldi. Senin? Support Easy Turkish and get interactive transcripts and live vocabulary for all our episodes: easyturkish.fm/membership
Bazen insan, içindeyken değerini anlamıyor bazı şeylerin.Ben de öyleydim.Bir zamanlar kaçmak istediğim o köy…Şimdi dönüp baktığımda huzuru bulduğum yer oldu.Bu bölümde;çocukluk anılarıyla yüzleşmekten,geçmişe farklı bir yerden bakabilmektenve aslında hepimizin içinde taşıdığı o “geri dönme” hissinden konuşuyoruz.Belki bazı yerler sadece bir yer değildir.Belki de insanın kendine en çok yaklaştığı yerdir.
Bedenimizi Beğenmeden İyileşmek Mümkün Mü?Yeme bozukluklarıyla mücadele eden birçok kişi şunu düşünür:“Önce bedenimi sevmem lazım, sonra iyileşebilirim.”Peki gerçekten öyle mi?Bu bölümde güzellik algısının tarih boyunca nasıl değiştiğini, yeme bozukluklarıyla birlikte sık görülen body dysmorphia'yı ve bedenimizden memnun olmasak bile iyileşmenin mümkün olup olmadığını konuşuyoruz.Belki de iyileşmenin yolu bedenimizi sevmeye çalışmaktan değil…bedenimizi hayatımızın merkezinden indirmekten geçiyordur.Body focus'tan life focus'a geçmek mümkün mü?Hayatımız bedenimizin etrafında dönmese nasıl bir hayat yaşardık?Bu bölümde tam da bunu keşfediyoruz. Sevgiler, İrem
Alınganlık neden oluşur? Birinin mesajımıza geç cevap vermesi ya da farklı davranması gerçekten bizimle mi ilgilidir, yoksa biz mi çoğu zaman başkalarının davranışlarını kendimizle ilgili yorumlarız?Bu bölümde niyet okuma, her şeyi kişisel algılama eğilimi ve bunun ilişkilerde nasıl yorucu bir hale gelebildiğini konuşuyoruz. Belki de hatırlamamız gereken en basit cümle şu: Her şey bizimle ilgili değil.
İlişkindeki bazı sıkıntıları hissetmeye başladın. Belki de eşinin davranışlarında bir değişiklik fark ettin, ya da aranızdaki mesafenin arttığını düşünüyorsun. Bu durumlar, eşinin negatif enerjilerin etkisi altında olabileceğinin bir işareti olabilir.
Sosyal medyada gördüğümüz mutlu çiftler, romantik paylaşımlar ve “mükemmel” ilişkiler… Peki bunlar kendi ilişkimizi nasıl etkiliyor?Bu bölümde ilişkilerde kıyaslamanın neden bu kadar yaygın olduğunu, zihnimizin neden başkalarına bakarak kendini değerlendirdiğini ve bu alışkanlığın ilişkilerde nasıl bir tatminsizlik yaratabildiğini konuşuyoruz.Belki de asıl soru şu:Başkaları gibi miyiz değil, biz kendi içimizde iyi miyiz?
Bu meditasyon, hayatınızın bir sonraki aşamasına karar vermeniz ve size huzur ve tatmin getirecek bir yöne ilerlemenize yardımcı olmak için tasarlanmıştır. Belki de şu anda hayatınızda biraz sıkışmış hissediyorsunuz ya da bir ikilemle başa çıkmakta zorlanıyorsunuz. Bu meditasyonun sonunda, bir sonraki adımda ne yapmanız gerektiği konusunda daha net bir cevaba sahip olacaksınız. Umarım işinize yarar
Reklamlarınız çalışıyor gibi görünüyor ama dönüşümler düşüyor mu?CTR fena değil ama satışlar yavaşladı mı?Sepete ekleme var ama satın alma gecikiyor mu?Belki sorun kampanya değil.Belki sorun bağlam.Bu bölümde Ortadoğu'daki savaş ortamının dijital pazarlamaya etkisini konuşuyoruz. Çünkü savaş sadece sınırları etkilemez. Savaş, tüketici psikolojisini etkiler. Psikoloji değiştiğinde satın alma davranışı değişir. Satın alma davranışı değiştiğinde ise reklam performansı sessizce aşınır.Bu bölümde şunları ele alıyoruz:Tüketici psikolojisi kriz dönemlerinde nasıl değişir?Impuls alışveriş neden azalır?Riskten kaçınma davranışı dönüşüm oranlarını nasıl etkiler?CPM, CTR ve ROAS neden dalgalanabilir?Soğuk kitle neden zayıflar, retargeting neden güçlenir?Ayrıca tarihten gerçek örnekler inceliyoruz.Körfez Savaşı döneminde otomotiv markaları neden indirim yerine finansal güvence mesajı verdi?Irak Savaşı sırasında Walmart neden reklamı kesmedi ve nasıl pazar payı kazandı?Rusya–Ukrayna savaşı sonrasında markalar iletişim tonunu nasıl değiştirdi?2. Dünya Savaşı'nda Coca-Cola neden moral ve birlik mesajıyla konumlandı?Kriz dönemlerinde iki tip marka vardır:Panikleyen marka ve stratejik düşünen marka.Bu bölümde şunu net şekilde konuşuyoruz:Reklamı kesmek çözüm mü?Bütçeyi azaltmak mı gerekir?Yoksa mesajı değiştirmek mi?Çünkü bu dönem acquisition değil, retention dönemidir.Yeni müşteri kovalamaktan çok mevcut müşteriyi elde tutmak önem kazanır.Agresif satış dili yerine empati, güven ve şeffaflık dili çalışır.Türkiye perspektifini de ele alıyoruz.Jeopolitik risk, döviz dalgalanması, lojistik maliyetleri ve marj erimesi…ROAS'ın tek başına yeterli olmadığı dönemler neden başlar?Net kâr takibi neden daha kritik hale gelir?Bu bölüm özellikle şunu anlamanızı sağlayacak:Reklam performansındaki düşüş her zaman teknik bir problem değildir.Bazen problem psikolojiktir.Ve pazarlama, bağlamı okumaktır.Eğer markanızı kriz dönemlerinde nasıl konumlandırmanız gerektiğini merak ediyorsanız, bu bölümü mutlaka dinleyin.Çünkü kriz kötü pazarlamacıyı bitirir.İyi pazarlamacıyı büyütür.Podcastimle ilgili öneri ve iş birlikleri için faruk@joykek.com adresinden ya da Instagram'da @frktprk üzerinden bana ulaşabilirsiniz.00:00 - 02:35 Ortadoğu Krizi ve Tarihsel Örnekler02:35 - 03:45 Savaşın Tüketici Psikolojisine Etkisi03:45 - 06:30 Impuls Alışveriş Nedir ve Neden Azalır?06:30 - 07:50 Reklam Performansı Neden Dalgalanır?07:50 - 09:20 Reklamları Durdurmalı mıyız?09:20 - 10:30 Mesaj Dili Nasıl Değişmeli?12:15 - 14:09 Büyük Hata ve Stratejik Sonuç
Belki de ihtiyacın olan biraz sadeleşmek...
Dünyayı kendi irademizle mi şekillendiriyoruz, yoksa önceden yazılmış bir senaryonun figüranları mıyız? Modern bilim ve felsefenin en kadim tartışması olan "Özgür İrade", bugün nörobilimin laboratuvarlarından felsefenin derin koridorlarına kadar her yerde yeniden masaya yatırılıyor. Bu bölümde, New York Üniversitesi'nin (NYU) iki değerli ismi Prof. Dr. Selçuk Şirin ve Prof. Dr. Tülin Erdem, insan olmanın en temel sorusunu tartışıyor: Gerçekten özgür müyüz? Deterministler, her düşüncemizin ve kararımızın neden sonuç zincirinin kaçınılmaz bir halkası olduğunu savunuyor. Libertaryenler ise insanın, tüm biyolojik ve çevresel koşullara rağmen gerçekten “başka türlü yapabilme” kapasitesine sahip olduğunu iddia ediyor. İki uç arasında ise uyumcular var: Belki de özgür irade, determinizmle çelişmek zorunda değildir. Peki bilim bu tartışmada nerede duruyor? Eğer seçimlerimiz genetik mirasımız, yetiştirilme tarzımız ve beyin kimyamızın bir sonucuysa, "ben" dediğimiz şey nerede başlıyor? Kendi hayatımızın mimarı mıyız, yoksa biyolojik bir makinenin operatörü mü? Zihninizin sınırlarını zorlayacak, bildiğiniz her şeyi sorgulatacak bir beyin fırtınasına davetlisiniz.
Bazen en dibe vurduğumuzda, bir savaşçı beliriyor içimizde belli belirsiz. Belki ufacık bir umut kırıntısı. Belki bir şeylerin düzelebileceğine dair silik bir inanç. Belki hayatına anlam veren küçücük bir şey… Belki de başka bir şansın olmadığını fark edip “ayağa kalkmam gerekiyor” demek. Bugün bu Psikopatika bölümümüzde o ayakta kalma hâlimiz hakkında konuşacağım. Tüm bölümler ve daha fazlası için podbeemedia.com'u ziyaret et! ------ Podbee Sunar ------- Bu podcast reklam içermektedir.
Sizlerle yılın bu zamanında dört yıl önce başlattığım seriyi sürdürüyoruz. Geçirdiğimiz yılın bir muhasebesini yapıp, önümüzdeki yıl için bir plan yapıyoruz.Bunun için Year Compass adlı çalışmadan faydalanıyoruz. Macar bir grup arkadaşın yılbaşı gecesi için hazırladıkları birkaç soru içeren kitapçık 2012'de viral oluyor. O zamandan beri 61 ülkeden 500'den fazla gönüllü ile uluslararası bir hareket haline geliyor. 52 dildeki bu ücretsiz form milyonlarca kez indirilmiş.Arka arkaya sorularla, sağından solundan, kıyıdan köşeden yılınızın özetini önünüze döküyor ve analiz ettiriyor, ardından önümüzdeki yıl için kararlar aldırıyor.Bu çalışmayı son dört senede bireysel olarak yapıp der ya topluluğu içinde grup halinde değerlendiriyoruz, herkes uygun gördüğü kadarını paylaşıyor haliyle. Bu yıl da doldurduğumuz formlar üzerinden birlikte geçip, belki aklımızda net olmayan bazı kısımları netleştirmek için birbirimizden destek, ilham almış olacağız. Bu kararları alırken, başkalarının da benzer savaşlar verdiğini yani yalnız olmadığınızı bilmek ve bunları paylaşmak bize güç veriyor.Ben kendi adıma yıl içerisinde etraflıca bir değerlendirme yapma imkanı bulamıyorum. Bu çalışmayı yapacağımı bildiğim için kayıt tutmaya biraz daha dikkat ediyorum sadece, katıldığım etkinlikler, tanıştığım insanlar hakkında mesela.Bu yıl ilk kez yapay zekayı işe koşayım dedim. Zira 2025'te tamamen Microsoft ürünlerinden çıkıp Google'ın ürünlerini kullanmaya başladım bu kayıtların çoğunun bulunduğu Outlook yerine Gmail, Google Calendar kullanıyorum. Gemini'dan bana bir özet hazırlamasını istedim ama çok verimli olmadı, biraz da notları sadece kendimin anlayabileceği şekilde girdiğim için. Belki onları da tag'lemem gerekiyor, tanışma toplantısı, davetli olduğum etkinlik gibi gibi. Her neyse yine kendim geçtim üzerinden ve bana daha iyi hissettirdi, detaylara girmek, bağlantıları kendim keşfetmek, üstünkörü bir özet yerine.Formu doldurduğumda her defasında bir örüntü yakalıyorum, neyi fazla veya eksik yaptığımı görebiliyorum. O anda koyduğum hedefler de yıl içinde değişebiliyor ama kısa süre için bile olsa bir yön belirlemek gerek. Zira bu hiç bitmeyecek bir yolculuk, ben de küçük adımlarla farklı patikalar deneyerek yolculuktan aldığım keyfi arttırmaya çalışıyorum.https://yearcompass.com/tr/#download/Support the show
Andrzej Domański o 2-leciu rządu, stanie polskiej gospodarki, sporze wokół składki zdrowotnej, wynikach finansowych Polski, podatku Belki i dodatkowycj świadczeniach
Hayat, hayatı anlamlandırmaya çalışarak geçer. Genellikle de "bugün bankada işim var, hayatı yarın anlamlandırırım" diye erteleyerek geçer. Ama bazı günler olur, farklı bir anlayışla uyanırız. Sonbaharın temiz soğuğu bir gün önce tükettiğimiz mandalinanın vitaminiyle etkileşime girer, beynimiz ışıl ışıl olur. Belki on dakika beyninize süre tanısanız gerçeklerin üzerindeki tül perde aralanacak, aradan tüm çıplaklığıyla anlamların oturma odasını dikizleyebileceksiniz. Ama onun yerine telefondan kızartma tavuk videosu izliyorsunuz, videonun yağı beyin damarlarınızı tıkıyor, gerçekle temasınız gerçekleşmeden nanayize oluyor. Hayat budur, mücadele gerçektir. Tıpkı size karşı olan hislerimiz gibi. Recorded @ Atölye5 Nişantaşı
Finanse Bardzo Osobiste: oszczędzanie | inwestowanie | pieniądze | dobre życie
Her lokma bir kuralla mı geliyor? Masaya oturmadan önce zihninde sessiz bir hazırlık mı başlıyor?Bu bölümde, yemekle olan ilişkinin arka planında gizlice büyüyen takıntılı düşünceleri konuşuyoruz. OCD ve yeme bozukluklarının nasıl iç içe geçebileceğini, sayılarla, saatlerle, ritüellerle çevrili bir yeme davranışının iç dünyada nasıl yankı bulduğunu birlikte keşfediyoruz. Belki de bu kez sadece “fark etmek” bile bir başlangıç olabilir.
Bu bölümde konuğum Osman Ulagay. Biz Osman Bey'i bir gazeteci, ekonomi yazarı olarak tanıyoruz. Son kitabı "Bir Ömrün Aynasında Türkiye'de 82 Yıl" ise onun hayat hikâyesini merkezine olarak hem Osman Ulagay'ı hem de Türkiye'nin farklı çalkantılı dönemlerini biraz daha farklı görmemizi sağlıyor.Ulagay'ın her iki dedesi de Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında önemli vazifelerde buluşmuş Osmanlı devletinin yüksek seviyede memurları. Dedesi Hüsnü Kortel bir siyasetçi, üstelik Türkiye'nin ilk elektrik mühendislerinden biri; soyadı kanunu çıktığı zaman, elektrik enerjisinin aydınlatmada kullanılmasını ifade eden Kortel soyadını alıyor. Bir diğer dedesi Dr. İbrahim Etem Ulagay, eczacı, doctor ve kimyager. İbrahim Etem İlaç Fabrikası'nın kurucusu,ilk Reşat Altını'nı üretip gramajını belirleyen kişi.Belki de “burjuva” diyebileceğimiz bir sınıfta, 3 yabancı dil bilen, ona çocukluğunda Oscar Wilde hikayeleri okuyan bir anneyle büyüyen Osman Ulagay, ailesi ve çevresinde gelişen olaylar herkes çok dinlenesi, bakılası…Osman Bey ile sohbete Davos'tan girdik Çin'den çıktık, “eski Türkiye'den” bahsederken “Ne olacak bu Türkiye'nin dünyanın hali”ni de konuşmaya çalıştık… Meral Tamer'den söz etmeyi de tabii ki ihmal etmedik.Ulagay'ın “Bu kadar saçmalık fazla” sözüyle bitirdiği söyleşiyi dinlemenizi tavsiye ederim. Gazeteci#Journalist ~ #Art- #Food- #Travel lover ~ #EnthusiastBooks:
Korku biz insanlığın hayatta kalmasını sağlayan en kritik duygulardan birisi. Belki de türümüzün devamlılığını buna borçluyuz. Fakat korku, yanımızdaki insanlardan bize de sirayet edebilen bir şey. Daha da kötüsü bu duygunun bulaşıcı özelliği, toplumu kontrol edebilmek için bir araca da dönüşebiliyor. Fakat bir panzehrimiz de var, cesaret. 111 Hz'in bu bölümünde insan davranışları üzerine düşünüyoruz. Korku ve cesaretin bulaşıcı etkilerine ve bunların nasıl yayıldığına odaklanıyoruz.Sunan: Barış ÖzcanHazırlayan: Özgür YılgürSes Tasarım ve Kurgu: Metin BozkurtYapımcı: Podbee MediaSee Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.