POPULARITY
Categories
Parmak çıtlatmak; ses çıkarıncaya kadar parmakları yummak veya uzatmaktır. Mücahit (r.a.)'den: "Namazda erkeğin parmaklarını çıtlatmasını mekruh gördüğü rivayet edilmiştir." Parmak çıtlatma, hakkında yasak varit olduğundan tahrimen mekruhtur. El-Müctebâ isimli eserde, namazı bekleyen ve namaza yürüyenin hüküm açısından namaz kılan gibi olduğu zikredilmiştir. Yani onların da parmak çıtlatması tahrimen mekruhtur. Namaz dışında parmak çıtlatmaya gelince; bazıları, mafsalları rahatlatmak gayesiyle de olsa bunun mekruh olduğunu söylemişlerdir. Ancak bu kerahet namazdaki gibi tahrimî değil, tenzihî bir kerahettir. Allâme Halebî (r.âleyh): "Namaz dışında parmak çıtlatmanın hükmüne vâkıf olamadığını zikretmiş, zahir olan; iki yer dışında oynama gayesi olmaksızın yapılması durumunda mekruh olmadığıdır" demiştir. Oynama gayesiyle olursa tenzihen mekruh olduğu bilgisini de eklemiştir. NAMAZIDA PARMAKLARI BİRBİRİNE GEÇİRMENİN HÜKMÜ NEDİR? Kab bin Ücra (r.a.) diyor ki; Peygamber (s.a.v.) Efendimiz 'i şöyle buyururken işittim: "Sizden biri güzelce abdest aldıktan sonra mescide gitmeyi kast ederek çıktığında parmaklarını birbirine girdirmesin. Çünkü o, namazdadır." (El-Müsned) Fakihler, namaza giderken, mescitte namazı beklerken ve namaz esnasında parmakları birbirine geçirmenin tahrimen mekruh olduğunu söylemişlerdir. Zira bu hususta nehîy (yasaklama) vardır. El-Mi'rac isimli eserde; parmakları birbirine geçirmenin keraheti hususunda icmâ olduğu nakledilmiştir. (Suâlli Cevaplı İslâm Fıkhı, c.2, s.255-257)
Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Kim, üzerinde besmele yazılı bir kâğıdı Allâh'a saygısından dolayı yerden kaldırırsa, Allâh katında sıddîklerden yazılır, ana babasının, müşrik de olsalar azabları hafifletilir." Bu konuda Bişru'l-Hâfi'nin hikayesi meşhurdur. Ebu Hureyre (r.a)'den, Peygamberimiz (s.a.v.)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ey Ebû Hureyre, abdest aldığında "Bismillah" de. Zira, abdestini tamamlayıncaya kadar senin Hafaza Meleklerin sana sevab yazmayı bırakmazlar. Hanımınla münasebette bulunduğunda "Bismillah" de. Zira, sen gusledinceye kadar, Hafaza Meleklerin sana sevab yazarlar. Eğer bu münasebetten bir çocuk olur ve o çocuğun da nesli devam ederse, hiç bir istisna olmaksızın, soyundan gelenlerin nefesleri sayısınca sana sevap yazılır. Ey Ebû Hureyre, bir hayvana bindiğinde, "Bismillah, elhamdülillah" de. O zaman, hayvanın adımları sayısınca sevap yazılır. Bir gemiye bindiğinde de "Bismillah, elhamdülillah" de. O zaman, ondan ininceye kadar sana sevab yazılır." Enes b. Mâlik (r.a.)'dan rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: "İnsanların elbiselerini çıkardıkları zaman "Besmele" çekmeleri, insanların mahrem yerleri ile cinlerin gözleri arasında perde olur." (Suyuti, Camius-Sağîr, 2/32) Bu hadiste şuna işaret edilmiştir: Besmele, bu dünyada senin ile cinlerden olan düşmanların arasında perde olursa, ahirette de senin ile zebaniler arasında perde olmaz mı? Kadın sûfîlerin büyüklerinden olan Umretü'l-Fergâniyye'den, "Cünüp ve hayızlı kimsenin besmeleden değil de, Kur'an okumaktan men edilmesindeki hikmet nedir?" diye soruldu da, O şu cevabı verdi: "Besmele çekmek, dostun ismini anmaktır. Dost ise, dostunu anmaktan menedilmez." (Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu'l-Ğayb, c. 1, s. 239-241)
MEVLİD-İ ŞERİF SOHBETLERİ
MEVLİD-İ ŞERİF SOHBETLERİ
SESLİ DERGİ
KİTAP DÜNYASI
Abdullah İbni Abbas (r.a.)'dan rivâyet edilmiştir. Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur ki: “Bir kimse vardır ki, cennete girdiği zaman, saraylarda, köşklerde ve evlerin odalarında bulunanların hepsi ona selâm verip hoşgeldin, derler”. Hz. Ebûbekir (r.a.): "Yâ Resûlullâh (s.a.v.), biz o kimseyi, o saray ve köşklerde görebilir miyiz?" dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.): “Evet, o kimse sensin ey Ebû Bekir”, buyurdular. Abdullah İbni Abbas (r.a.)'dan rivâyet olunan diğer bir hadis-i şerifte: "Biz Peygamber (s.a.v.)'in yanında bulunuyorduk. Hz. Ebûbekir (r.a.)'ın ismi Peygamber (s.a.v.) huzurunda anıldı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.), “Ebûbekir'e (r.a.) kim benzeyebilir? İnsanlar beni yalanladı; o, tasdik edip bana iman etti. Herkes benden kaçarken o, kızını bana nikâhladı. Bütün malını benim yoluma feda etti. Sıkıntılı saat ve günlerde yanımda mücadele etti. O, kıyâmet günü, eğeri yeşil zebercedden, yuları inciden olan cennet develerinden bir deveye binmiş olur. Sündüs ve istibraktan iki yeşil elbise giymiş olduğu hâlde benimle konuşur. Ben de onunla konuşurum. Kıyâmet ehli, “Bunlar kimlerdir?” diye sorarlar. Kendilerine, bunlar “Allâhü Teâlâ'nın Resûlü (s.a.v.) ve Ebû Bekir Sıddîk (r.a.)'dır” diye cevap verirler”, buyurdu." Ashab-ı güzinden (r.a.e.) birisi: "Cenâb-ı Allâh'ın en büyük rızâsı nedir, yâ Resûlullâh (s.a.v.)?" diye sordu. Peygamber (s.a.v.): “Cenâb-ı Allâh âhirette Cennette umumi olarak bütün kullarına, hususi olarak da Ebûbekir (r.a.)'a tecelli eder. Allâhü Teâlâ'nın en büyük rızâsı işte budur” buyurdular. (Şemsüddin Ahmed Sivasi, Dört Büyük Halife, s.71)
Emre uy, yasaklardan kaçın. Şu belalara sabırla karşı koy. Nafile sünnet ibadetleri yapmaya çalış; sünnet olan işleri yapmaya gayretli ol, ismin “Uyanıklar” defterine yazılır. Yaratıcı'dan sana başarı gelir. Yaptığın çalışma boşa gitmez. Zorla huzur bulunmaz; bu sevdayı bırak. Amel kapısına yapışırsan o da senin için sonuna kadar açık kalır. Yanımda akıllı durunuz. Bana sebatla bağlanınız. Niyetinizi tam tutunuz. Azimet sahibi olunuz. Beni töhmetle yâd etmeyiniz. Hakkımda iyi düşününüz. Böyle yaparsanız sözlerimin yararını bulursunuz; dediklerimin mânasını anlarsınız. Ey beni töhmet altına almak isteyen, yarın her şey açığa çıkar. Hâlimi olduğu gibi anlarsın. Aman, beni zahmete sokmayınız. Hâlime bırakınız beni. Kalp hâlin beni kahra uğratmak istiyor. Beni mağlûp etmek istiyor. Hâlbuki dünya işleri başımı aştı. Âhiret işleri kalbimi sardı. Allah Teâlâ'nın büyük tecellisi, sır âlemini kapladı. Sizlerle uğraşacak hâlim mi var? Bana yardımcı yok mu? Bana iyilikle yanaşacak kişi nerede? Kendi öz düşüncesi ile hâlimi soracak kimse yok mu? Yardımcım olduğu için kim Allah'a hamd eder? Herkes gibi benim de yardımcıya ihtiyacım olur. Hak Teâlâ'dan gayrı herkesin yardıma ihtiyacı vardır. Akıllı olunuz. Allah yoluna girenlere karşı iyi edep tavrı takınınız. Onlar, aşiretlerin bölüşmesi imkânsız olan kişilerdir. Beldeler onların hürmetine durur. Kullar onlar için esirgenir. Yeryüzü onların şerefine muhafaza edilir. Onlar olmasa sizin gösterişli hâlinizi kim neyler? Nifak ve şer hâliniz bir günde bu ülkeyi yıkar, batırır. Ey Allah'ın düşmanı münafıklar, Peygamber'in (s.a.v) sevmediği kimseler ve ateşe yanacak odunlar, sizin ne kıymetiniz var? Allah'ım, tevbemi kabul et. Onlara da tevbe nasib eyle. Beni ve onları ayıktır. Hem bana hem de onlara acı; rahmet nazarınla bak. Nefse verilen şeyde senin dahlin yoktur. Kadere senin hükmün geçmez. Sana düşen, duyguların kontrolüdür. Niyetin temiz tutulması, sana düşen vazifeler arasındadır. Bunu yaparsan, Hak tarafından iyi kimseler arasına yazılırsın. Kısmetler kaybolmaz. Gücüne, kuvvetine ve elinde bulunan fâni mala güvendiğin zaman gayb âleminden bir şey bekleme. * Allah'ım, sebeplere dayanmaktan sana sığınırız. Heveslere dalmaktan bizi koru. Boş alışkanlıkla olmayı bize nasib etme. Bütün, hâllerde Sen'den Sana sığınırız. “Rabb'imiz, bize dünyada iyilik ver. Âhirette iyiliğini esirgeme. Bizi ateşe atılmaktan koru.” (Bakara 201) “Allah'ın mahlukları arasında üç yüz Ebdal denilen has veli kulları vardır. Allah onların vesilesiyle hayat verir, öldürür. Onların yüzü suyu hürmetine yağmur yağdırır, belaları def eder.” (Aclunî, Keşful-hafa,1/33) Hz. Ömerin yağmur duasında hz. Abbas ile tevessülü. Müslüman olan insan baklava gibi tatlı olur ama cahil kalırsa turşulu baklava kadar ekşi olur. Tasavvuf ince insan yetiştirme sanatıdır. İnsanlar kaba insanlar odunlaşırlar. Cahillerle beraber oldukça cahilleşirler. Kelime hazneleri gittikçe daralır toplamlarına geçirmek zorunda kalırlar. Herhangi bir şeyi örneklendirmek istedikleri ellerinde bir çok düzgün seçenek olmasına rağmen en kötüyü ve en dip seçeneği tercih ederler en kötü kelimeyi tercih ederler. Kaliteli Müslümanlar örnek vereceği zaman mesela derler misali derler faraza derler diyelim ki derler bir şeyi örneklendirme on kelimesi vardır. Ama cahiller örneklendirmek istedikleri zaman sözde şöyle başlarlar atıyorum atıyorum ne ya ne atıyorsun oğlum sen. Başka bir cahil şöyle der sallıyorum ya ne sallama adamsın sen ya sallamak ne demek örneğinde mesela de farz de.
Peygamber Efendimizin (s.a.v.) hayatını baştan sona dinlediğimiz, bir saate yakın uzun bir sesli masal. İstek üzerine fon müziği olmadan seslendirdik.İbrahim peygamberin oğlu İsmail'le Kâbe'yi yapmasıyla başlıyoruz. Ebrehe'nin fillerle gelen ordusunu, yetim doğan bir bebeğin annesi Âmine, sütannesi Halime, dedesi Abdülmuttalip ve amcası Ebu Talip'in sevgisiyle büyümesini, herkesin ona neden "Emin" dediğini, Hz. Hatice ile kurduğu yuvayı, Hira'da duyduğu "Oku" sesini ve bize örnek bir hayat ile binlerce kıymetli nasihat bırakarak vefatına kadar süren yolculuğunu birlikte öğreniyoruz.Bölümümüzü "ömrünüz boyunca hep Peygamberimizin hayatını öğrenin, sözlerini ve ahlakını hayatınıza rehber edinin" temennisiyle bitiriyoruz.Özkan Öze'nin kaleminden çıkan esere ses verdik.
"Kolay da olsa zor da olsa sefere çıkın ve mallarınızla canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Bilirseniz, bu sizin kendi iyiliğinizedir." Tevbe 41Malınızla veya canınızla demiyor Allah. Ve canınızla diyor. Allah yoluna koşturmak sadece benim görevim değil zengin kardeşim. Sen de benimle beraber koşturacaksın. Hocaya zekatımı verdim, o savaşsın yok!Hz. Peygamber yaklaşık 30.000 kişilik bir orduyla hicretin 9. yılı Receb ayında (Ekim 630) bir perşembe günü Medine'nin kuzeybatı istikametinde, bugün Suudi Arabistan sınırları içinde ve Ürdün'ün güney sınırına yakın bir yerde bulunan Tebük'e doğru hareket etti. Bu onun büyük bir ordunun başında kumandan olarak katıldığı son seferdir.Tebük Seferi, iki taraf arasında fiili bir çatışma yaşanmadan ve kan dökülmeden zaferle sonuçlanmıştır. Müslüman ordusunun büyüklüğünü ve kararlılığını haber alan Bizans güçleri ve bölgedeki Hristiyan kabileler, savaşmaktan vazgeçip geri çekilmiş veya İslam devletine barış teklif etmiştir."Yani, 'Siz, ister cihad size ağır gelecek bir durumda, isterse hafif gelecek bir durumda, savaşa çıkınız' demektir.Hifaf ve Sikal Kelimelerinin Şerhi:Çoluk çocuğunuz az olduğu için, hafif olarak; çok olduğu için, ağır olarak.Hafif silahlarla; ağır silahlarla.Binekli olarak; yaya olarak.Gençler olarak; ihtiyarlar olarak.Zayıf olarak; şişman olarak.Sıhhatti olarak; hasta olarak.Bu hususta sahih olan, bütün bu bahsedilenlerin hepsinin bu ifadenin muhtevasına dahil olmasıdır. İmdi şayet, "Siz, bu emrin, bütün insanları, hatta hastaları ve acizleri de içine aldığını mı söylüyorsunuz?" denilirse biz deriz ki: Bu ifadenin zahiri bunu gerektirir.İbn Ümmi Mektûm'un, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e: "Benim de savaşa çıkmam gerekir mi?" dediğinde, Hazret-i Peygamber'in de: "Sen ya hafifsin, ya da ağır, 'sakîl'sin..." dediği, bunun üzerine İbn Ümmî Mektûm'un, ailesine dönerek silahını kuşandığı ve Hazret-i Peygamber'in önünde denediği; bunun üzerine de Cenâb-ı Hakk'ın: "Âmâya göre bir hareç, darlık ve günah yok" (Nur, 61) ayetinin nazil olduğu rivayet edilmiştir.İbn Um Mektum Uhud günü şöyle demişti: "Ben, gözü görmeyen bir kimseyim. O bakımdan sancağı bana teslim ediniz. Çünkü sancağı taşıyan geri dönecek ve kaçacak olursa ordu da bozguna uğrar. Ben ise kimin kılıcıyla üzerime geldiğinin farkına varamam. O bakımdan da yerimden ayrılmam." Ancak, önce de Âl-i İmrân Sûresi'nde (3/152. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere müslümanların sancağını o gün Mus'ab b. Umeyr almıştı."Said İbn'l-Müseyyeb, bir gözü görmediği halde savaşa çıkmıştı. Ona: "Sen, hastasın; senin sıkıntın var" denilince o: "Allah, hafif olanın da, ağır olanın da savaşa çıkmasını emretmiştir. Şayet ben savaşamıyorsam, hiç olmazsa kalabalığı artırırım ve eşyaları korurum" dedi.Ebû Talha, Tevbe Sûresi'ni okumaya başlamış ve şu: "Ağırlıklı ve ağırlıksız olarak Savaşı çıkın" âyetine gelince, ey oğullarım, demiş. Haydi beni Savaşa çıkmak üzere donatın, beni donatın, demiş. Oğulları ona: Allah sana merhamet ihsan etsin. Sen Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte vefat edinceye kadar gazada bulundun. Ebû Bekir ile vefat edinceye kadar, Ömer'le de vefat edinceye kadar gazada bulundun. Senin yerine biz gazaya gideriz, dedyseler de o: Hayır beni donatınız, demişti. Bunun üzerine bir deniz Savaşına katıldı ve denizde öldü. Kendisini gömecekleri bir adaya ancak yedi gün sonra ulaşabildiler. Onu orada defnettiler. Cesedinde hiçbir değişiklik olmamıştı."Ebû Eyyüb el-Ensarî, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'le birlikte Bedir'de bulundu ve müslümanların savaşlarının hiçbirinden geri kalmadı. Zira o, şöyle derdi: "Allah, 'Sizler gerek hafif, gerek ağırlıklı olarak elbirlik savaşa çıkın' buyurmuştur... Binâenaleyh ben kendimi, ya hafif ya da ağır, 'sakil' olarak hissediyorum."Daha sonra Cenab-ı Hakk, "Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla cihâd edin" buyurmuştur.Cihâdın, tek başına kaldığı ve gücü de yettiği zaman, can ile yapılması vacib olur.
Hz. İsa'nın (a.s.) ahir zamanda yeryüzüne ineceği, hem Kur'an-ı Kerim ve hem de sahih ve mütevatir sünnetle sabittir. Bu olay aynı zamanda kıyametin en büyük alametlerinden birisidir. Bunun için Ehl-i Sünnet âlimleri, İsa'nın (a.s.) ahir zamanda ineceğini kitaplarında açıkça yazmışlardır. Hadis-i Şeriflerde Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Allâh'a yemin ederim ki Meryem oğlu İsa'nın adaletli bir hâkim olarak inmesi yakındır.”(Buhari, Enbiya, 49) “Nefsim elinde olan Zât-ı Zulcelâle yemin ederim! Meryem oğlu İsa'nın, aranıza adaletli bir hâkim olarak ineceği, haçı kırıp, hınzırları öldüreceği, cizyeyi kaldıracağı vakit yakındır. O zaman, mal öylesine artar ki, kimse onu kabul etmez; tek bir secde, dünya ve içindekilerin tamamından daha hayırlı olacaktır.” (Müslim, 155) “Meryem oğlu aranıza indiği hâlde, sizden birinin size imamlık yapacağı zaman nasıl olursunuz acaba?” (Buhari, Fethu'l Bârî, 6/490-491) “Ümmetimden bir taife hak üzerine savaşırlar ve kıyamet gününe dek muzaffer kalırlar. Meryem oğlu İsa indiğinde o taifenin amiri ona, ‘Bize namaz kıldır.' der. O ise şöyle der: ‘Hayır, birbirinizin birbirinize karşı amir olması, Allâh'ın bu ümmete bir ikramıdır.” (Müslim, Şerhu'n Nevevi, 2/193-194) Ayrıca itikada dair yazılan ilk eser olan Fıkh-ı Ekber'de İmam Azam (rh.a) Hazretleri; “Kıyamet alametlerinden Nüzul-u İsa haktır” diye yazmıştır. İmam Maturidi de, Hz. İsa'nın kıyamet kopmadan önce yeryüzüne ineceğini ve kendisine tabi olanlarla birlikte kâfirlerle savaşacağını söylemektedir. (el-İbane, Trc, 99) (Muhtelif Eserlerden Derleme)
Cenaze namazı ittifakla farz-ı kifâyedir. Müslümanların bir kısmının kılmasıyla diğerlerinden bu sorumluluk düşer. Cenaze namazının meşru olduğuna dair kat'i icma vardır. Buna göre onu inkâr eden kâfir olacaktır. Zira icmâ'ı inkâr etmiştir. Defni, yıkanması ve teçhizi de farz-ı kifâyedir. Bazı kitaplarda vacibtir dense de bundan maksat farz-ı kifâyedir. Cenaze namazının sünnet olduğunu söyleyenlerin sözünü, sünnetle sabittir şeklinde tevil etmek mümkündür. Vasile b. Eska (r.a.)'den Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Her ölen üzerine namaz kılınız ve her emirle berâber cihad ediniz." (İbn-i Mace) Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ve Ashâbı (r.a.e.) bu namaza devam etmişlerdir. O dönemden bu güne kadar da ümmet her ölen müslümanın cenaze namazını kılmıştır. Bu da cenaze namazının farz olduğuna delildir. Şu kadar var ki, ölen bir Müslümanın cenaze namazını her müslümanın kılması mümkün değildir. Bu itibarla cenaze namatzı farz-ı kifâyedir. Müslümanlardan bir kısmının kılmasıyla diğerlerinden bu sorumluluk düşer. Doğduktan sonra ölen her müslümanın cenaze namazı kılınır. Ölenin küçük, büyük, erkek, kadın, hür veya köle olması fark etmez. Ancak İslâm devletine başkaldırıp silahlı mücadeleye girenler, yol kesenler ve bunların konumunda sayılan kimselerin cenaze namazları kılınmaz. Ölü olarak doğanın cenaze namazı kılınmaz. Bir çocuk doğum esnasında ölürse bakılır. Bedeninin çoğu dışarı çıktıktan sonra ölmüşse namazı kılınır. Azı çıktıktan sonra ölürse kılınmaz. Yarısı çıktıktan sonra ölürse, bedenin yarısının var olması durumunda cenaze namazı kılınır hükmüne kıyâsla bu çocuğun da cenaze namazı kılınır. (Suâlli Cevaplı İslâm Fıkhı, c.3, s.156-158)
Hz. Ummu Umara (r.anha) iki oğlu ve kocası ile birlikte Uhud harbine katıldı ve birkaç yerinden yaralandı. Müslümanlar, müşriklerin arasında kaldığı sırada Resûlullâh (s.a.v.)'in yanında sayısı on kişiden az bir topluluk kalmıştı. Hz. Ummu Umara (r.anha), oğulları ve kocası Resûlullâh (s.a.v.)'in önünde savaşıyorlardı. At üzerinde bir adam geldi. Hz. Ummu Umare (r.anha)'ya vurdu. Ondan kalkanla korundu. Sonra atın arka ayağına vurdu ve adam sırt üstü düştü. Peygamber (s.a.v.) şöyle demeye başladı: “Ummu Umâre'nin oğlu! Annene koş annene.” Oğlu yardım etmek üzere annesine gitti. İkisi birlikte adamı öldürdüler. Hz. Ummu Umare (r.anha): Onlar da bizim gibi yaya olsalardı, onların işini bitirirdik inşaallâh dedi. Hz. Abdullah İbn Zeyd İbn Asım (r.a.) hücumlarını yaparken uzun boylu bir adam ona vurdu. Sol pazusundan yaraladı. Annesi oğlunun yarasını sardı. Rasûlüllah da ayakta ona bakıyordu, "Yavrum kalk düşmanlarla dövüş" dedi. Resûlullâh (s.a.v.): “Ummu Umare! Senin becerdiğini kim becerebilir ki?” dedi Oğluna vuran adam gelince Resûlullâh (s.a.v.) Hz. Ummu Umâra (r.anha)'ya: “İşte bu, oğluna vuran adamdır”, dedi. Nuseybe Bint Ka'b onun karşısına çıkıp, bacağına vurdu. Adam yere çöktü. Resûlullâh (s.a.v.) azı dişleri görülecek şekilde gülümseyerek şöyle buyurdu : “Öcünü aldın Ummu Umare!” Resûlullâh (s.a.v)'i koruyan bu fedakâr hanımın hizmetinden dolayı Resûlullâh (s.a.v.), tüm aile halkı için şöyle dua etmiştir: “Ey Rabbîm! Bunları bana cennette arkadaş eyle.” (Abdulaziz eş-Şennavi, Sahabe Hayatından Tablolar, s.508)
İslam'da kadının konumuyla ilgili olarak çağımızda en çok tartışılan konu, kadının örtünme meselesidir. Kur'an'da "Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarıya çıkacakları zaman) baş örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınmaması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allâh bağışlayan ve , esirgeyendir." (Ahzab s. 59) buyurulmuştur. Gerek bu ve gerek benzeri ayetler ifade tarz ve üslubu gerekse Hz. Peygamber zamanında uygulamalar, kadınların örtünmesinin, tavsiye kabilinden veya örf, adete veya sosyal kültürel şartlara bağlı ahlaki çerçevede bir hüküm olmaktan öte dini ve bağlayıcılığı bir hüküm olduğunu göstermektedir. Çağımıza kadar bütün islam bilginlerinin anlaşıp ve asırlar boyu islam ümmetinin uygulaması da bu yönde olmuştur. Örtünme konusunda kadınlara ayrı bir sorumluluk yüklendiği ortadadır. Bu kadını koruma, yüceltme ve ona toplumda saygın bir yer kazandırma çabasının bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Utanma ve örtünme, canlılar içinde sadece insana has bir özelliktir.İslam alimlerinde ortak görüş, kadınların el, yüz ve ayak hariç örtünmeleri gerektiği üzerindedir. Ancak örtünmenin renk, üslup ve şeklinin toplumların gelenek, zevk ve imkânlar ile bağlantılı olacağı, bu sebeple de bölge ve devirlere göre farklılık gösterebileceği açıktır. Hz. Aişe (r.a.) hicab ayet-i geldikten sonra müslüman hanımların durumunu şöyle anlatır: "Vallâhi ben Allâh'ın (c.c) kitabını tasdik, Onun indirdiğine iman açsından ensar kadınlarından daha faziletlisini görmedim. Hanımların hepsi Allâh (c.c)'ın emrine uyarak yünden ve pamuktan yapılmış örtülerine büründüler." (Derleme)
Ebû Dâvud ve Tirmizî'nin Enes bin Mâlik (r.a.)'dan yaptıkları rivayette, Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: "Kadılık görevi peşinde koşan ve bu hususta ara yerde şefaatçiler koyan kimse (bu isteğine nail olacak olursa) kendi nefsiyle baş başa bırakılır (yardım edeni bulunmaz). Ve kim de zorlanarak bu görevi yüklenirse, Allâh onun üzerine, doğruyu ilham eden bir melek indirir". Bazıları bu hadise dayanarak demişler ki: "Kadılık görevini ihtiyari olarak kabul etmek caiz değildir." Fakat muhtar olan kavle göre, istek, talep ve şefaatçi olmaksızın yüklemek ruhsat yollu caizdir. Daha kuvvetli olan kavi ile amel etmek ise, terketmektir. Emîrlik ve beylik de böyledir. Zira bu iki görev de ağırdır; hukukuna riâyet etmeğe insan pek az güç getirebilir. Ebû Hureyre (r.a.)'den yaptıkları rivayette, Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: "İnsanlar arasında kadılık görevini yüklenen veya kaadî nasbedilen kimse bıçaksız boğazlanmıştır." Hz. Âişe (r.anha)'nın şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Resûlullâh (s.a.v.)'den duydum, buyuruyorlardı ki: "Adaletle iş gören kaadî üzerine kıyamet günü öyle bir saat gelecek ki, o, iki kişi arasında bir hurma hususunda bile hükmetmemiş olmasını temenni edecek!" İmam Ahmed bin Hanbel'in Ebû Hureyre (r.a.)'dan yaptığı rivayette, Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: "On (veya daha fazla) kişi üzerine emirlik eden kimse yoktur ki kıyamet günü eli bağlı olarak getirilmesin! Onun elinin bağını ancak adalet açar". Taberânî'nin İbn Abbas (r.a.)'dan merfuan yaptığı rivayette buyuruluyor ki: "On kişiye emîrlik eden hiç kimse yoktur ki aralarında hükmedilinceye kadar kıyamet günü elleri boynuna bağlı olarak getirilmesin!" (İmam Birgivî, Tarikat-ı Muhammediye, s.386-387
İmâm Ebû'l-Kasim es-Sübkî Hazretleri, “ed-Dürrü' Münazzam fi'l-mevlidi'l-Muazzam” kitabında, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri'nden şöyle bir rivayet nakletmiştir: “Kim, ruhlar (arasında) Muhammed Mustafa (s.a.v.) Hazretleri'nin mübârek ruhu şerifine ve kim cesedler (arasında) Muhammed Mustafa (s.a.v.) Hazretleri'nin mübârek cesedine ve kabirlerde Muhammed Mustafa (s.a.v.) Hazretleri'nin temiz kabrine Salât-ü Selâm okursa; mutlaka beni rü'yâda görür. Ve kim beni rü'yâda görürse; o kişi kıyâmet gününde de beni görür. Kıyâmet gününde beni görürse; ben ona şefaat ederim. Kime şefaat edersem; o kişi, benim havzumdan içer ve Allâhü Teâlâ Hazretleri, onun cesedini cehennem ateşine haram kılar…” (Tirmizi) Okunucak salevât'ın arapçası şudur: “Allahümme salli ‘alâ ruhi seyyidinâ Muhammedin filervahı, Allahümme salli ‘alâ cesedi seyyidinâ Muhammedin fil-ecsâdi, Allahümme salli ‘alâ kabri seyyidinâ Muhammedin filkubûri.” Manâsı: “Allâhım! Ruhlar arasında Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri'nin ruhuna salât-ü selâm eyle. Allâhım! Cesedler arasında Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri'nin cesedine salât-ü selâm eyle. Allâhım! Kabirler arasında Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri'nin kabrine salât-ü selâm eyle.” Şeyh Mustafa el-Bekrî Hazretleri, “Hizbün-Nevevî” kitabında buyurdu: “Kim her gece, “Muhammed (s.a.v.)” ismi şerifini yirmi iki (22) kere okursa; o kişi, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri'ni çokça rü'yâda görür.” (Yusuf en-Nebhani, Saâdetü'd-Dareyn, s.523)
Peygamber (s.a.v.)'in doğumunda yaşanan bir olayı Hz. Âmine (r.anhâ) şöyle anlatır: “(Nebi (s.a.v.) Efendimiz doğduğunda) O'nu elime almak istedim. Hemen üç hûrînin hazır olduğunu gördüm. Her birinin yüzü bir bedir (ay) gibiydi. Başka melekler de vardı. Bunlar bir anda kaybolup o üç melek yaklaştılar. Meğer bunlar hûrî suretinde melekler imiş. Yanıma geldiler. Birinin elinde gümüşten beyaz bir ibrik, yeşil zebercedden bir maşraba vardı. Diğerinin elinde kızıl ipekten dürülmüş bükülmüş bir bez vardı. Meleklerden biri ileri geldi. Leğeni Allâh'ın Habîbi (s.a.v.)'in önüne koydu ve: “Ey Muhammed (s.a.v.)! Bu leğen dünyanın benzeridir. Dünyayı sana arz ettim. Nereyi gösterirsen senin makâmın orası olacaktır. Elini bu leğenin neresine gösterirsen ben de sana oranın doğuda mı, yoksa batıda mı, Şam'da mı yoksa Anadolu'da mı olduğunu haber vereceğim” dedi. Gözümün nuru o leğenin orta yerine elini koydu. Ben şaşakaldım. Daha şimdi doğan çocuk bu sözü nasıl anlamıştı?” Âmine Hâtun bilmezdi ki, bütün yaratılmışlar onun yanında tıfıldır. Amma onun cümle mahlûkâttan şânı uludur. Ey müminler! Resûlullâh (s.a.v.) hakkında söylenen sözleri ve o sözlerin şerhlerini, mucize ve kerametlerini sakın inkâr etmeyin. Diliniz ve dîniniz zayıflar. Îmânınıza zarar gelir. Peygamberimiz (s.a.v.)'in makâmı yüksek makâmdır. Yüce menzildir. Bütün peygamber ve velîlerle, dîn imâmları ve yakîn ehli âlimler onun haline hayran kaldılar. Hiç kimse O (s.a.v.)'in kurbetinin, zînetinin ve rütbesinin derecesini gereği gibi anlayamamıştır. Mevlîd gecesi, Resûlullâh (s.a.v.)'in doğum zamanında görülen hâlleri, mûcizeleri okumak, dinlemek, çok sevâbdır. Çünkü hadîs-i şerîfte “Allâhü Teâlâ bir kimseye söz ve yazı sanatı ihsân ederse, Resûlullâh (s.a.v.)'i övsün, düşmanlarını kötülesin” buyurulmuştur. Not: Bugün veya ertesi gün oruç tutmak sevâbdır. (Mustafa Darir, Siyer-i Nebî, c.1, s.249)
Nebi (s.a.v.)'i dünyayı teşriflerinin kutlanması yüzyıllardır Müslümânlar tarafından icra edilen sünnetlerdendir. Bizzat Nebi (s.a.v.) Efendimiz, “Bu günde doğdum” buyurarak pazartesi günleri oruç tutmuştur. Hz. Ömer (r.a.) dönemine gelindiğinde ise okula giden öğrenci çocuklar için her yıl, Kurban Bayramında dört gün ve “mevlid gecesi” dolayısıyla da bir hafta tatil günü belirlenmiş ve Hz. Ömer (r.a.) bunu devam ettirenlere hayır duâda, kaldıranlara da bedduâda bulunmuştur. Bu gelenek son asırlara kadar devam etmiştir. Kurban ve Ramazan bayramları dışında İslam'da başka bir bayram olmadığı malumdur. Ancak mevlid günü bayramdan daha büyük ve önemlidir. Biz mevlidi bayram olarak isimlendirmiyoruz. Çünkü bütün bayramlar, saadetler ve İslam'la gelen bütün büyük günlerin güzellikleri mevlidle var oldu. Eğer Efendimiz (s.a.v.)'in mevlidi olmasaydı peygamberliği olmazdı, Kur'ân inmezdi, İsra ve Mi'rac olmazdı, Bedir zaferi olmazdı, büyük fetih (Mekke'nin fethi) gerçekleşmezdi. Bunların hepsi bütün hayırların kaynağı olan Sallallâhu Aleyhi ve Sellem'e ve O'nun doğumuna bağlıdır. Mevlid okunmasını bid'at olarak görenlere şunu söylüyoruz: “Biz O (s.a.v.) ile ferahladığımız ve sevindiğimiz için mevlidini kutluyoruz. Mü'min olduğumuz için de O'nu (s.a.v.)'i çok seviyoruz” Bu mübarek günde, oruç tutmak bol bol salavât getirmek, sevinç göstermek, ziyafetler tertib etmek, bu ziyafetlere katılmak, fakirlere bu günün şerefine sadakalar vermek ve Nebi (s.a.v.)'i öven şiirler okumak ve dinlemek Sâlih kimselerin âdetlerindendir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.), daha doğduğu andan itibaren övülmeye başlanmıştır: “Bana bu güzel ve zarif çocuğu veren Allâh'a hamd olsun!” diyen dedesi Abdulmuttalib'in, ve “Sen doğunca dünya ışığa büründü ve Sen'in nûrunla ufuklar aydınlandı.” diyen amcası Hz. Abbas'ın deyişleri bunlardan sadece birkaçıdır. (Seyyid Muhammed Alevî, Mevlid-i Şerîf'i Kutlamak, s.10-12)
Hz. Peygamber (s.a.v.), Hz. Ali (r.a.)'a şöyle buyurdu: “Yâ Ali, müjdeler olsun sana ki, Cenâb-ı Hak cennet bekçisi olan meleğe emreder. Buyuyur ki: "Cennete girmek isteyen kimse Ali (r.a.)'dan izin almayınca cennete gidemez". Cennet bekçisi olan Rıdvan adındaki melek de senden izin almayan kimseyi cennete sokmaz. Yâ Ali! Sen kimden râzı isen ona izin verirsin, cennete girer. Kimden râzı olmazsan ona izin vermezsin, o da cennete giremez”. Bir gün Hz. Ebûbekir, Hz. Ali (r.a.)'a lâtife ederek, “Yâ Ali, kıyâmet günü senden izin olmadıkça kimse cennete giremeyecektir. O gün bana izin verir misin?” dedi. Hz. Ali (r.a.), Hz. Ebûbekir (r.a.)'a şu cevabı verdi: "Doğru söylüyorsun. Fakat ben Peygamber (s.a.v.)'den işittim ki, senden müsaade almayınca kimseye izin vermem. O zaman siz bizim üzerimizde bir kontrol vazifesini görürsünüz. Öyle ise sizin, bizden izin almaya hiçbir ihtiyacınız yoktur. Esasen biz size müracaat edip, sizden izin almalıyız". Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bir gün Eshab-ı Kiram (r.a.e.)'e şöyle buyurdu: “Ben mü'minlere kendi nefislerinden daha evlâ değil miyim?” Mecliste bulunanlar sözbirliği ederek: "Evet yâ Resûlullâh (s.a.v.)" dediler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.), Hz. Ali (r.a.)'ın elinden tutarak şöyle buyurdular: “Ben kimin mevlâsı evlâsı isem, Ali de onun mevlâsı evlâsidir mevlâsıdır. Ey Allâh'ım! Ona düşmanlık yapanlara düşmanlık yap, onu sevenleri sev, onu hor tutanları hor tut, ona kötülük yapanların cezasını ver, ona yardım edenlere yardım et, nerede bulunursa bulunsun hakkı onunla birlik kıl". (Şemsüddin Ahmed Sivasi, Dört Büyük Halife, s.324)
Ebû Dâvud Sünen'inde, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurdu dediğini rivayet etmiştir: "Her kim müezzinin ezanını işitir de kendisini namaza gelmekten bir özür alıkoymazsa..." (mecliste bulunanlardan biri): - Ya Resûlullâh özür nedir? Peygamber (s.a.v.): "Korku ve hastalık, buyurdu." Peygamber (s.a.v.) sözüne devamla: "(Evet, bir özür alıkoymazsa) evinde kıldığı namaz kâbul olunmaz." Müslim'in rivayetine göre ama bir adam Resûl-i Ekrem (s.a.v.)'e gelir ve: "Ya Resûlullâh, elimden tutup beni mescide getirecek kimsem yoktur. Evim de namaz kılmam için bana ruhsat var mıdır?" Resûl-i Ekrem önce adama ruhsat verir. Ama geri dönüp giderken Resûlullâh (s.a.v.) adamı geri çağırır ve: "Ezanı duyuyor musun?" diye sorar. "Evet duyuyorum". Peygamberimiz (s.a.v.): "Öyle ise icabet et (cemaata devam et)" buyurur. Müslim'in Ebû Hüreyre'den yaptığı diğer bir rivayetinde Resûl-i Ekrem (s.a.v.): "Andolsun, gönlümden öyle geçiyor ki, kendi adamlarıma emredeyim, bana pek çok odun toplasınlar, sonra, hiç bir mazeretleri olmadıkları halde evlerinde namaz kılan kimselere gideyim, hanelerini başlarına yakıvereyim." Bu sahih hadiste ve bundan önce geçen ayet-i kerimede mazeretsiz cemaati terkedenler için pek ağır vaîdler vardır. İbn Mesud'da şöyle söylüyor: "Her kimi yarın Allâh'ın huzuruna çıkmak sevindirecekse beş vakit namazı namaza çağırılan yerde kılsın. Allâhü Teâlâ sizin Peygamberiniz için hidayet yollarını şeriat yaptı. (Açık açık beyan etti). Beş vakit namaz da hidayet yollarındandır. Eğer siz -namazını evinde kılan şu adam gibi- evlerinizde kılarsanız Peygamberinizin yolunu terketmiş olursunuz. Peygamberinizin yolunu terkederseniz dalâlete düşersiniz." (İmam Zehebî, Büyük Günâhlar, s. 232-233)
İslam, ortaya çıktığı ilk günden itibaren kitaptan değil “insan”dan öğrenilen bir dindir. İlk muallimi, Cenâb-ı Peygamber'dir (sav). Sahâbe-i kirâm hazeratı, İslam'ı O'nun mübarek sözlerinden ve fiillerinden tahsil etmişlerdir. Tâbiûn nesli de dini kitaplardan değil sahâbeden öğrenmiş, sonraki dönemlerde de İslam daima insandan insana aktarılmıştır. Bizim medeniyetimizde insanla temas, kitapla temastan çok daha mühim ve öncelikli olmuştur.
Ebu Hayye kızı Hayye (r.anha) şöyle anlatıyor: Bir öğle vakti evime bir adam geldi. Ona “Ey Allâh'ın kulu! Bu sıcakta ne geziyorsun?” diye sordum. Adam “Ben ve bir arkadaşım kaybolan bir devemizi arıyorduk. Arkadaşım şu anda aramayı sürdürmektedir. Bense gölgeleneyim ve biraz da su içeyim diye buraya geldim” dedi. O sırada evde bir miktar ayranımız vardı. Ondan getirerek kendisine ikram ettim. Ayranı içtiğinde “Ey Allâh'ın kulu! Sen kimsin?” diye sordum. “Ben Ebubekir'im” dedi. Bunun üzerine “Sen Hz. Peygamber (s.a.v.)'in arkadaşı ve ismini işittiğimiz Ebubekir misin?” dedim. “Evet!” dedi. Ben de kendisine kabilemiz olan Has'âm kabilesi mensuplarının câhiliye döneminde birbirlerini yediklerini; Allâh Te'âlâ'nın İslâmiyet sayesinde bizleri kaynaştırıp kardeşler yaptığını söyledim.Sonra da “Ey Allâh'ın kulu! İnsanlar bu durumlarını ne zamana kadar muhafaza edeceklerdir?” diye sordum. “İmamları doğru olduğu sürece bu durumlarını muhafaza edebileceklerdir” buyurdu. “İmamlar dediğiniz kimlerdir?” dediğimde de şunları söyledi: “Kabile halkının arkasından gittiği ve kendisine itaat ettiği reisler birer imamdır. İşte bunlar doğru kaldıkları sürece halk da böyle huzur içerisinde yâşayacaktır.Hâris b. Muaviye (r.a.) şöyle anlatıyor: Hz. Ömer (r.a.)'in yanına vardığımda bana “Şam halkını nasıl buldun?” diye sordu. Ben de iyi bulduğumu söyledim. Hz. Ömer (r.a.) Allâh (c.c.)'e hamdettikten sonra “Zannediyorum siz müşriklerle oturup kalkıyordunuz?” buyurdu. “Hayır ey Mü'minlerin Emîri! Bizler onlarla oturup kalkmazdık” dedim. Bunun üzerine şunları söyledi: “Eğer onlarla oturup kalkarsanız nihayet birlikte yeyip içmeye de başlarsınız. Şunu biliniz ki ancak böyle yapmadığınız sürece hayırlı bir toplum sayılırsınız.”(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu's-Sahabe, c.3, s.261-263
İlimden bir nebze nasibi olan, birazcık olsun anlayış ve idraki bulunan kişi, Allâhü Teâlâ'nın, Peygamberimiz (s.a.v.)'in kadrini yücelttiğini, ona birçok faziletler, güzellikler, sayısız menkıbeler ihsan ettiğini, dillerin ve kalemlerin ifadeden âciz kaldığı mevkilere erdirdiğini anlamakta asla güçlük çekmez. Allâh (c.c.) kitabında ondan söz etmiştir. Onun büyüklüğüne işaret buyurmuştur. Ahlâkı ve âdabından ötürü onu övmüştür. Kullarını da ona uymaya ve yolundan ayrılmamaya teşvik etmiştir. İlk defa onu öven, ona lutfeden, sonra her yönüyle onu tertemiz kılan odur. Onu övmüş ve ona en büyük mükafatı vermiştir. İkramı başlatan ve devam ettiren yine odur. Dünya ve âhirette hamd ancak ona mahsustur. Peygamber (s.a.v.)'i en mükemmel bir şekilde yarattığını, en üstün vasıflarla teçhiz ettiğini, Ahlâk-ı hamîde ile süslediğini, isabetli görüşler ve çeşitli fazilet ve hasletlerle de donattığını, ayrıca Mucizât-ı Bahire (apaçık mucizeler) ve Berahin-i Vazıha (açık deliller) ile de teyid ettiğini tüm yaratıkların gözü önüne sermiştir. Hem öylesine ki; bu gerçekleri kendi asrında yaşayan insanlar gördükleri gibi, onlardan sonra gelenler de görmüşlerdir. Îlme'l-yakîn (gerçek haliyle idrak edip) öğrenmişlerdir. Nihayet (elden ele dilden dile) bu gerçeğin ilmi bize kadar ulaşmıştır. Üzerimize nurları olanca aydınlığı ile saçılmıştır. Allâh (c.c.) onun namını hem dünyada, hem ahirette yükseltmiştir, hiçbir hatip, hiçbir şehadet getiren veya namaz kılan yoktur ki "Eşhedu enlailâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullâh" diyerek Resûlullâh (s.a.v.)'in mübarek ismini Allâh (c.c.)'un ismi ile birlikte zikretmesin. (Kadı İyaz, Şifâ-i Şerîf, s.20-28)
Müslümanlar asırlar boyunca Hz. Peygamber'i “yürüyen Kur'an” olarak tanımladılar. Hz. Âişe'ye onun ahlakı sorulduğunda verdiği cevap son derece dikkat çekicidir:
İbn Asakir'in Musa bin Ukbe'den naklettiğine göre, bir defasında Ebu Bekir (r.a.) hutbe vermekteydi ve şöyle söyledi: “Alemlerin Rabbine hamdolsun; sadece O'na hamd eder, sadece O'ndan yardım dilerim; ölümden sonra gelen için O'ndan rahmet dilerim. Şüphesiz ki benim ve sizlerin eceli yaklaşmaktadır. Şehadet ederim ki, ne Allâh'tan (c.c.) başka bir ilah ne de O'na ortak olan vardır. Hz. Peygamber (s.a.v.) O'nun elçisi ve gönderdiği hakikatın müjdecisidir, uyarıcısıdır ve ışıldağıdır; O (s.a.v.) ki, hayatta olanları uyaracak ve Allâh'ın (c.c.) kavlini kafir olanlara hakkı ile ulaştıracaktır. Kim ki Allâh'a (c.c.) ve O'nun elçisine (s.a.v.) itaat eder, doğru yoldadır ve kim ki bu ikisinin hilafında davranır, onlar da apaçık bir sapkınlık içindedir. Allâh'a takva etmeniz, O'nun sizler için kanun koyduğu ve yol gösterici olan emirlerine bağlı kalmanız benim size buyruğumdur. Zira Kelimetü'l-İhlas'ın ardından İslam'ın cümle kaideleri, Allâh'ın size hükmetmesi için tayin ettiklerine itaat etmek ve onları duymaktır. Her kim Allâh'a itaat eder, herkesçe bilinen emre karşı sorumluluk takınır ve inkardan sakınır, şüphesiz ki o muvaffak olur, Hak'tan üzerine vazife olanları yerine getirmiş olur. Ey siz beyhude arzuların peşinden koşanlar! Şüphesiz ki şehvetten, oburluktan ve öfkeden sakınanlar muvaffak olur. Ey siz gururuna düşkünler! Topraktan yaratılmış olanda gurur ne arar? O değil midir ki tekrar toprağa dönecek ve bedeni solucanlara yiyecek olan? O ki, şimdi hayatta, yarın toprağın altında değil midir? Bu yüzden gün gün ve saat saat doğru olunuz. Mazlumların bedduasından korkunuz ve kendinizi ölüler arasında sayınız. Sabırlı olunuz; tüm işler sabrın sonucudur." (Celaleddin Suyuti, Halifeler Tarihi, s.114)
Mescidde Sübhânallâh, Lâilâhe illallâh, El-hamdülillâh, Allâhü Ekber gibi zikirlerle Allâhü Teâlâ'yı çokça anmalı, orada çokça Kur'ân-ı Kerîm okumalıdır. Mescidde Resûlullâh (s.a.v.)'in hadîs-i şerîflerini, fıkıh ilmini ve diğer dinî ilimleri okumak müstehaptır. Mescidde oturan kimse, ibâdete (diğer adıyla itikâfa) niyet etmelidir. Şâfiî âlimlerine göre, bir kimse mescidde bir an bile kalsa, itikâfa niyet edince sevâp kazanır. Âlimlerimizden biri şöyle demiştir: "Mescide giren biri, orada hiç kalmadan geçip gitse bile, itikâfa niyet edince sevâp kazanır. Buna göre, sevâp kazanabilmek için mescidde hiç değilse bir an durmalı, sonra yoluna devam etmelidir." Mescidde oturan kimse, gerektiğinde insanlara iyi şeyleri tavsiye etmeli, onları kötü şeylerden sakındırmalıdır. Esasen bu görevi mescidde olmayan müslüman da yapmak durumundadır; ama mescidde oturan kimsenin, o yüce mekânı, oranın şerefine yakışmayan davranışlardan korumaya çalışması icap eder. Âlimlerimizden biri şöyle demiştir: "Mescide giren kimse, abdesti bulunmadığı veya âcil bir işi olduğu için yahut benzeri bir sebepten dolayı iki rekât "tahiyyetü'l-mescid" namazını kılamazsa, onun şu zikirleri dört defa söylemesi müstehaptır (sevâptır): Sübhânallâhi, velhamdülillâhi, velâilâhe illallâhu, vallàhü ekber." "Tahiyyetü'l-mescid", mescide giren kimsenin, mescidin sahibi olan Allâhü Teâlâ'yı saygıyla selâmlaması demektir, nâfile bir namazdır. Bu konuda Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: "Biriniz mescide girdiğinde, oturmadan iki rek‘at namaz kılsın" (Buhârî) buyurmuştur. (İmâm Nevevî, el-Ezkâr, c.1, s.99-100)
Hayvanlara zulüm ve hakaret etmek haramdır. Bir kediyi evde hapis edip açlıktan ölmesine sebep olan kadının cehennemlik olduğunu Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bizlere şöyle haber vermektedir. “Bir kadın, ölesiye kadar hapsettiği bir kedi sebebiyle azap olundu da bu yüzden cehenneme girdi. Kediyi hapsettiği vakit; onu doyurmamış, su vermemiş, yerdeki, haşaratı bile yemeye bırakmamıştı...” (Buhârî) Sultan Süleyman birgün şöyle sorar: “Ağacı sarmış olsa eğer karınca / Zarar var mı karıncayı kırınca?” Şeyhülislam Zembilli Ali Efendi zarif bir ifade ile sorulan bu suâlin altına şu beyti yazarak cevap verdi: “Yarın divânına Hakk'ın varınca / Süleyman'dan alır hakkını karınca!” Hayvanlara merhamet etmeyenler, insanlara acımaz. Hayvanlara iyilik yapan kötü insanların bile günahları af olunur. Günün birinde bir köpek, kuyu etrafında dolaşıp duruyordu. Susuzluk onu öldürecek hale getirmişti. Derken İsrailoğulları'ndan fuhuşla uğraşan biri, onu görüverdi. (Ayağından) ayakkabısını çıkardı, onun için mestiyle su çıkardı ve köpeği suladı. Buna karşılık o kadın bağışlandı. Bâyezid-i Bestâmî Hazretleri, Hemedan şehrinin pazarında Usfur çiçeğinin tohumu aldı. Bestam'a geldi. Usfur çiçeğinin tohumlarını çıkarmak için torbayı açıp baktığında Hemedan'da torbanın içine bir miktar karıncanın da girmiş olduğunu gördü. Karıncaların hakkı kendisine geçmesin diye; yine Hemedana döndü. 0 karıncaları aldığı yere geri bıraktı. Seyyid Ahmed Rufâî Hazretleri, uyuz bir köpeği kendi elleriyle tedavi etmiştir. Yine bir gün cübbesinin üzerinde bir kedi gelip uyudu. Ezan okundu. Kediye zulüm olmasın ve hakkı kendisine geçmesin diye; kediyi uyandırmadı; cübbesini kesti. Kedi uyandıktan sonra cübbesini parçasıyla yamaladı.Üzerinde hayvan hakları olan kişi samimiyetle istiğfar etmelidir. Günahının bağışlanması için Allâhü Teâlâ Hazretleri'ne yalvarmalıdır. Yoksa gerçekten ilâhî azap çok şiddetli ve helak edicidir. (Ömer Faruk Hilmi, İslam'da Ölü Hakları, s. 21-23)
Sahabelere sövenler hakkında bilginler ihtilâf etmiştir. İmam Mâlik (r.a.)'ın mezhebinde bu hususta meşhur olan şudur: Verilecek ceza hakkında içtihad etmek ve acı verecek şekilde dövüp terbiye etmek. İmam Malik (r.a.) diyor ki: "Kim peygambere söverse öldürülür. Kim peygamberin ashabına söverse dövülerek terbiye edilir." Yine İmam Malik (r.a.) şöyle buyurur: "Peygamber (s.a.v.)'in sahabelerinden birine, (meselâ) Ebu Bekir (r.a.), Ömer (r.a.), Osman (r.a.), Ali (r.a.), Muaviye (r.a.), Amr b. Âs'a (r.a.) söverse, eğer onlar sapıklık ve küfür içinde idiler derse, öldürülür. Eğer onlara bunların dışında, insanlar arasında olan sövüşme gibi söverse o zaman şiddetli tenkil (herkese ibret olacak bir ceza vermek) edilir." İbn Habib diyor ki: "Şia'dan kim, aşırı derecede Osman (r.a.)'a buğzeder, ondan beri olduğunu söylerse, şiddetli cezalandırılıp terbiye edilir. Kim buna, Ebu Bekir (r.a.) ve Ömer (r.a.)'a olan buğzunu ilâve ederse, cezası daha şiddetli olur, tekrar tekrar kendisine sopa atılır. Ölünceye kadar zindanda bırakılır. Bu hususta ancak peygambere söven öldürülür." İmam Malik (r.a.)'ten de şöyle rivayet edilir: "Kim Ebu Bekir (r.a.)'a söverse, ona yüz sopa vurulur. Kim Aişe (r.anha)'ya söverse öldürülür. Hz Âişe (r.anha)'ya kim iftira atarsa o kimse Kur'ân-ı Kerim'e muhalefet etmiştir. Çünkü Allâhü Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de: "Eğer inanıp tasdik ediyorsanız, böyle bir şeye ebediyyen bir daha dönmenizi Allâh size yasaklıyor." (Nur 17) buyurmaktadır. Aynısına avdet eden kimse küfretmiş olur." (Kadı İyaz, Şifâ-i Şerîf, s. 725)
FETÖ'nün en büyük ihaneti, 15 Temmuz'un bile ötesinde, iman esaslarına yönelmiş bir tahriftir. “Dinlerarası diyalog” maskesiyle “Peygamber'e iman teferruattır” diyerek Kelime-i Tevhid'in “Muhammedün Resûlullah” kısmını devre dışı bırakmış, “Yahudiler ve Hristiyanlar da peygambere iman etmeden cennete gidebilir” söylemiyle İslâm'ı tahrif edilmiş dinlerle eşitlemeye kalkmıştır. Bu çizgi, yıllarca dış merkezlerin projesi olarak beslendi; içerde ise “hoşgörü” diye pazarlanarak milyonların itikadını zehirledi. Diyanet'in 2016 Olağanüstü Din Şûrası ve 2017'deki “Kendi Dilinden FETÖ” raporu, gecikmiş de olsa bu gerçeği tescilledi: Kelime-i Tevhid'in ikinci kısmı görmezden gelinmiş, diyalog adıyla akide budanmıştır. O halde mücadele, sadece suç ve ceza başlıklarıyla sınırlanamaz. Asıl hedef, bu akideyi bozan kökü kurutmaktır. Yani: sahih akaidi merkeze alan bir irşad seferberliği, okullarda ve camilerde Ehl-i Sünnet ölçülerinin açık öğretilmesi, gençliğin “iman, nübüvvet, ahiret” esaslarında berraklaştırılması, sapkın söylemlerin delilleriyle reddedilmesi, medya ve müfredatta dinî dilin netleştirilmesi. FETÖ, yargıda budanarak zayıflatılabilir; fakat kök, akıl ve kalpteki tahrif olduğu müddetçe başka isimlerle yeniden filiz verir. Unutmayalım: FETÖ'nün en büyük mağduru Türkiye'den önce İslâm'dır. Asıl darbe, ümmetin kalbine indirilmiştir. Bu hakikat görülmeden verilen her mücadele eksik kalacaktır. Bu nedenle mesele, sadece bir güvenlik dosyası değil, “içeriden değiştirme” stratejisinin bozulmasıdır. Yıllar önce bazı Batılı yayınlarda açıkça “İslâm bombayla yıkılamaz, içeriden dönüştürülür” denilmiş; bu dönüşümün aktörü olarak da Gülen gösterilmiştir. Dinlerarası diyalog bu planın mecrası yapılmıştır. Diyanet'in şûra kararlarında “Allah katında hak din İslâm'dır; Kelime-i Tevhid'in ikinci kısmı göz ardı edilemez” vurgusu bu sebeple hayâtîdir. (Nuh Albayrak, 20 Temmuz 2025)
Peygamber (s.a.v.) asrında yaşayan insanların, insanların en hayırlısı olması şundan dolayıdır: İnsanlar küfrettiği zaman onlar ona imân ettiler. İnsanlar onu yalanladıkları zaman onlar onu tasdik ettiler ve onu küçültmeye çalıştıkları zamanda ona yardımda bulundular ve mücâhede ettiler, barındırdılar ve himaye edip yardımda bulundular, nübüvvetin nurlarıyla nurlandılar. Peygamber (s.a.v.) ile birlikte onun zamanında, onun emriyle savaşan veya onun sebebiyle malından bir şey infâk eden (harcayan) kimseye fazilette, sonra gelecek kimselerden hiçbir kimse denk olmaz. Hasan el-Basrî (rh.a) dedi ki: Biz bir takım kavimlere kavuştuk ki, -sahabeyi murâd ediyor- biz onların yanında hırsızlar olduk. Bir adam Peygamber (s.a.v.) ‘e sordu: Hangi insanlar hayırlıdır? Buyurdu ki: "İçinde bulunduğum asır. Sonra ikinci asır, sonra üçüncü asır." (Müslim) İçinde bulunduğu asırdaki kimseler sahabedir. İkincisi tabiîlerdir, üçüncüsü etbâ-ı tabiîlerdir. Münâvî dedi ki: “Sonra bid'atlar zahir oldu ve Mutezile lisanlarını serbest bıraktı ve felsefeciler başlarını kaldırdılar ve bugüne kadar iş noksanlaşmakta devam etti.” Bir başka hadiste ise şöyle buyurulmaktadır. "Sonra bir kavim gelir ki, onlarda hayır yoktur." Bazı rivayetlerde ise: "Dördüncü asrı Allâhü Teâlâ bir şey saymaz. Öyle ise onların sözlerine ve fiillerine itimad etmeyiniz." buyrulmuştur. Zira yalanın şanı, itimadın ve kendisine itibar etmenin olmayışıdır. Çünkü onun galibi bid'atlardır ve dalâletlerdir ve haber verildiği gibi vaki olmuştur. (Birgivi, Tarikatü'l-Muhammediyye Tercümesi, s. 159-160)
Uhud Savaşı'nda savaşın kazanıldığı düşünülerek Okçular Tepesi'nden inilmesi üzerine Müslümanlar dört taraftan saldıran düşman arasında kalmışlar ve çok sayıda Müslüman şehid olmuştu. Peygamber (s.a.v.) bir düşman topluluğu arasında kalmıştı. Kafirler Peygamber (s.a.v.)'in şehid olduğu haberini yaymışlardı. Hz. Ali (r.a.) buyuruyor ki: "Kafirler müslümanları kuşatınca ve Peygamber (s.a.v.) gözümün önünden kaybolunca onu sağ olanlar arasında aradım, bulamadım, şehidlerin yanına giderek aradım, orada da bulamadım. Kılıcımı elime alıp kafirlerin kalabalığı arasına dalıp savaşmaya başladım. Bundan daha iyi yol yoktur, dedim ve kılıcımı alarak öyle bir hamle yaptım ki, nihayet kafirler ortalıktan çekilip gittiler. O anda gözüm Peygamber (s.a.v.)'e ilişince son derece sevinmiştim. Anladım ki Allâhü Teâlâ sevgili Peygamberini (s.a.v.) melekleriyle korumuştu. Ben Peygamber (s.a.v.) yanına giderek dikildim. Bu esnada kafirlerden bir topluluk Resûlullâh (s.a.v.) hücum etmek için geldiler. Peygamber (s.a.v.) "Ali onları durdur" buyurdu. Ben tek başıma bu topluluğa karşı koydum ve onların yüzlerini geri çevirdim, bazılarını da öldürdüm.” Ondan sonra tekrar bir topluluk Resûlullâh (s.a.v.)'e saldırmak niyetiyle ilerledi. Resûlullâh (s.a.v.) yine Hz. Ali (r.a.)'yı işaret etti ve o da yine tek başına o toplulukla çarpıştı. Bundan sonra Hz. Cebrail (a.s.) gelerek Hz. Ali (r.a.)'ın yiğitliğini ve yardımını övünce, Peygamber (s.a.v.): "Şüphesiz Ali bendendir, ben de Ali'denim" buyurdu. Bu sözüyle beraberliğin en yüksek derecesine işaret buyurmuştu. Cebrail (a.s.)'da "Ben de ikinizdenim" buyurmuştur. (Zekeriya Kandehlevi, Fezaili Amal, s.74)
Efendimiz (s.a.v.)'in bizlere olan emir ve vasiyetlerinden biri de, Allâh (c.c.)'un emirlerine uyarak özellikle kış günlerinde, vaat edilen ecir ve sevâbı kazanmak için abdestimizi kusursuz alacağımız hususundadır. Özellikle yazın soğuk su ile abdest alırken, vücut organlarının soğuk sudan hoşlanması tabiîdir. Abdest alan kişi, bu soğuk suyun verdiği dinçlikten zevk aldığından abdestini ağır almış olabilir. Abdest alan kişinin bu hususlara dikkat etmesi gerekir. Çünkü abdest alma keyfiyeti vücut organlarının zevki için değildir. Abdest, Allâh (c.c.)'un emirlerine ve Resûlü (s.a.v.)'in sünnetine uygun olmalıdır. Madem vücut organları sudan hoşlanmaktadır, niçin kışın soğuk havalarda bundan kaçınılır, abdestini tazelemekten zevk almaz? Hepsi su değil mi? İşte bu sebeple yaz ve kış Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)'in emirlerine uyarak aynı zevk ve tatla ve su isrâf etmeden abdest tazelemek icâp eder. Birçok kişiler bu ahde riayet etmez. Fakat Taberanî (rh.a)'in rivayet ettiği bir hadiste, "Herhangi bir kul şiddetli soğukta abdestini güzelce alırsa, kendisine iki kat ecir ve sevâp vardır" buyurulmuştur. Hâkim'in rivayet ettiği bir hadiste Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, "Kişi abdestini güzelce ve itina ile alırsa, Hâkk Teâlâ iki namaz arası, yani kılacağı namaz ile gelecek namaz vakti arasında işlemiş olacağı kusur ve kabahatlerin tümünü af etmiş olur" buyurmuşlardır. Efendimiz (s.a.v.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: "Ümmetim kıyamet gününde bedenlerindeki abdest asarından(izlerinden) dolayı; yüzü nurlular, elleri, ayakları sekililer (beyaz, nurlu), diye çağırılacaklardır." (Buhari) İbn Hüzeyme (rh.a) şöyle rivayet eder: "Mü'mine abdest suyunun ulaştığı yere kadar cennette takılar takılır." Ebu Hüreyre (r.a.), abdestte ellerini koltuk altına kadar yıkardı. (İmâm Şarani, Büyük Ahidler, s.63-65)
Künyesi Ebu Abdullâh'dır. Cüsseli, kalın pazulu, iki omzunun arası açık, kızıl ve kıvırcık saçlıydı. Resûlullâh (s.a.v.) zamanında İslâmiyeti kabul etti. Kabilesini de İslâma davet etti. Hudeybiye umresinden önce Müslüman oldu. Rıdvan Biati'ne katılanlardandı. Peygamber (s.a.v.)'den rivayette bulunmuştur. İbn Sad dedi ki: “Ona (isabetli görüşlerinden dolayı) 'Mugiratu'r-Re'y' derlerdi. Yemame Savaşına, Şam ve Irak fetihlerinde, Yermuk Savaşında ve Kadisiye Harbinde hazır bulundu. Yermük'te gözünden yaralandı. Eş-Şa'bî dedi ki: “Arabın dehâlarından idi”. Kabisa b. Cabir ise: “Mugire ile arkadaşlık ettim. Şayet Medine'nin seksen kapısı olsa ve onlardan ancak hile ile çıkılabilse, muhakkak ki Mugire hepsinden çıkardı.” Taberi dedi ki: “İçine düştüğü her durumdan mutlaka bir çıkış yolu bulurdu. İki seçenek arasında birini seçemeden kalmazdı. Hz. Ebubekir es-Sıddîk (r.a.) onu Nuceyr halkına göndermişti. Sonra Sad (r.a.)'ın elçisi olarak Rüstüm'e gitti.” Ömer (r.a.) onu Basra valisi olarak görevlendirmiştir. Bu dönemde Meysan, Hemedan ve birçok beldeyi fethetmiştir. Begavi dedi ki: “Mugire (r.a.) Basra'da ilk divan kuran kimsedir.” Hz. Osman (r.a.) onu görevinde bıraktı, sonra azletti. Hz. Osman (r.a.) şehit edilince Hakemeyn olayına katılana kadar savaştan uzak durdu. Bundan sonra Kûfe valisi olarak görevlendirildi. Kûfe'de, oranın emiri olduğu dönemde Hicri 50 yılında bir veba salgını yüzünden öldü. Ölümü yaklaştığı bir sırada şöylece duada bulundu: “Ey benim Allâhım, işte sağ elim ki onunla Peygamberin (s.a.v.)'e biat ettim ve yine Peygamberin (s.a.v.)'le senin yolunda mücahede yaptım.” (İbnu Hacer el-Askalânî, el-İsabe (Seçkin Sahabeler), s.375)
Dünya Alem programında İslam Özkan, Esat Arslan ile yaptığı söyleşinin ikinci bölümünde günümüzün en tartışmalı konularını ele alıyor. Din-bilim ilişkisi, aydınlanma filozoflarının dine bakışı, peygamberlik, vahiy, Kur'an yorumları, mucizeler, akıl-vahiy ilişkisi ve modern çağda teistik düşünceye yöneltilen eleştiriler kapsamlı şekilde değerlendiriliyor. Voltaire, Rousseau ve Kant'tan İslam düşüncesine uzanan bu söyleşide evrim teorisi, kutsal metinlerin yorumu, sahte peygamber tartışmaları, Kur'an'daki sembolik anlatımlar ve 21. yüzyılda dinin nasıl anlaşılması gerektiği masaya yatırılıyor. Din felsefesi, teizm, ateizm, deizm ve İslam düşüncesi üzerine derinlikli analizlerin yer aldığı programda Esat Arslan dikkat çeken değerlendirmelerde bulunuyor. Bu bölümde dinin geleceği, aklın rolü ve kutsal metinlerin günümüz insanı tarafından nasıl okunması gerektiği üzerine önemli görüşler paylaşılıyor. Learn more about your ad choices. Visit megaphone.fm/adchoices
“…Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüştür. Her kim de birini (hayatını kurtararak) yaşatırsa, sanki bütün insanları yaşatmıştır. Şüphesiz peygamberlerimiz onlara apaçık deliller getirdiler. Ama bundan sonra da onların çoğu yeryüzünde taşkınlık göstermektedirler.” (Mâide 32)Medine yahudileri Hz. Peygamber'i ve sahâbeden bazılarını öldürmek için tuzak peşindelerdi. Bu sebeple yüce Allah onlara adam öldürmenin ne kadar büyük bir cinayet olduğunu göstermek için Hz. Âdem'in iki oğlunun kıssasını anlattıktan sonra onların kutsal kitaplarında da haksız yere bir insanı öldürmenin bütün insanlığı öldürmek; bir canı kurtarmanın da bütün insanlığı kurtarmak gibi olduğunun yazılı bulunduğunu haber vermiştir.Bütün dinler, hukuk ve ahlâk sistemleri haksız yere adam öldürmenin, cana kıymanın büyük bir suç olduğunda birleşmişlerdir. Ancak bu suçu önlemek için alınan caydırıcı tedbirler farklıdır. İslâm, haksız yere adam öldürmeyi önlemek, toplumun can güvenliğini sağlamak, onları huzurlu ve mutlu yaşatmak için bu suçu işleyenlere dünyada kısas cezasını öngörmüştür.“Cenâb-ı Hak burada, tek bir canı öldürmenin, bütün insanları öldürme gibi olduğu hükmünü vermiştir. Şüphe yok ki bu sözden maksad, kasten ve haksız yere adam öldürmenin cezasını iyice anlatmaktır. Bunun bu şekilde anlatılmasındaki gaye de, yahudilerin böylesine bir tehdidin olduğunu bilmelerine rağmen peygamberlerini öldürmeye yeltenip, öldürdüklerini belirtmektir. İşte bu, onların kalplerinin son derece katı ve itaattan uzak olduklarını gösterir. Bu kıssaların anlatılmasından maksad, daha evvel de bahsettiğimiz gibi, yahudilerin Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile güzide sahabelerini öldürmeye niyetlendikleri hadise ile ilgili olarak, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i bir teselli.Müslümanlara karşı savaşan kâfirin küfrü ve imandan sonra küfre girip irtidad etmesi veya haydutluk yaparak yol kesmesidir. "Allah ve Resulüne harb açanların cezası ancak öldürülmeleridir" (Mâide.33) âyeti ile muradı budur.Tek bir insanın öldürülmesini, bütün insanların birden öldürülmesine benzetmek, bir kimseyi haksız yere kasten öldürme işinin ne kadar mühim bir suç ve büyük bir günah olduğunu iyice beyân etmek içindir. Yani nasıl bütün insanların öldürülmesi herkesçe çok büyük bir cürüm ve suç ise, aynı şekilde tek bir insanın öldürülmesinin de çok büyük ve korkunç bir suç olması gerekir. Binâenaleyh bu ifâde ile kastedilen, her ikisinin de büyüklük ve vahamet bakımından birbirine benzediğini ortaya koymak olup, büyüklüğün miktarı bakımından denk olduklarını beyân etmek değildir. Bu, nasıl çok büyük ve vahîm bir suç olmasın ki? Çünkü Cenâb-ı Hak, "Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedi kalıcı olmak üzere cehennemdir..." (Nisa. 93) buyurmuştur.Bir kimse haksız yere kasten bir kimseyi öldürmeye teşebbüs ettiği zaman, şehvet ve gazap tarafını, taat tarafına tercih etmiş olur. Durum böyle olunca, bu tercih her bir insana nisbetle meydana gelmiş olur. Böylece onun kalbinde, kendisi ile arzu ettiği şeylerden herhangi biri hususunda çekişen her ferdi, gücü yettiği takdirde öldürme düşüncesi yer alır. Halbuki mü'minin hayırlar hususundaki niyetleri, amellerinden daha hayırlıdır. Bunun gibi, mü'minin şerler hususundaki niyet ve düşünceleri de, şer amellerinden daha şerlidir."Yahudilerin çoğu, bundan sonra, yani peygamberlerin gelişinden ve onlara öldürmeyi haram kılışımızdan sonra, yine de haddi aşmışlardır, yani adam öldürmenin büyük bir suç olduğuna aldırış etmemişlerdir."Âyette, "Kim de onu diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur..." buyruğundaki "onu diriltmekten" murad, o insanı yangın, boğulma, açlık, soğuk ve sıcak gibi öldürücü ve yok edici şeylerden kurtarmaktır.”
İsa Mesih Tanrı mı, yoksa bir peygamber mi? Yapay zekalar, Hristiyanlık ve İslam'ın yüzyıllardır süregelen argümanlarını, teolojik gizemleri ve mantıksal çelişkileri masaya yatırıyor. Akıl ile vahyin, adalet ile merhametin karşı karşıya geldiği bu derin münazarayı kaçırmayın!
“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.O ateşin başında gayet katı, çetin, Allah'ın kendilerine verdiği emirlere karşı gelmeyen ve kendilerineemredilen şeyi yapan melekler vardır.” Tahrim 6“Ey inkâr edenler! Bu gün özür dilemeyin! Siz ancak yapmakta olduklarınızın karşılığını görüyorsunuz.” 7Dünyadaki ateşler taşı yakamaz. Cehennem ateşi nasıl bir ateş ki yakıtı insan ve taş?“Keşşâfda, bu ifadeye, "Günahları terkedip, taatları yapmak ve ailenizi, kendinizi sorumlu tuttuğunuzşeylerle sorumlu tutmanız suretiyle, koruyun" manası verilmiştir. Yine bu ifadeye, "Kendinizi, nefsinizidavet ettiği şeylerden koruyun. Çünkü nefis, size kötü şeyleri emreder" manası verilmiştir."Bu ateşin başında iri gövdeli, sert tabiatlı melekler vardır." Cenâb-ı Hakk bu ifadeyle, on dokuzzebânî (cehennem bekçisi melek) ile onların yardımcılarını kastetmiştir. Bunlar, alabildiğine büyük, haşin vesert meleklerdir. Onların bu şekilde yaratılmış olmaları yadırganacak bir şey değildir. Yahut da onlar, Allah'ındüşmanlarına karşı, alabildiğine şiddetli, Allah dostlarına karşı alabildiğine merhametli oldukları için,hilkatlerinde değil de işlerinde böyle serttirler. Nitekim Hak teâlâ (mü'minleri vasfederken), "(Onlar),kâfirlere karşı alabildiğine sert; birbirlerine karşı ise son derece merhametlidirler" (Fetih 29) buyurmuştur.Ayetteki, "Ne emrolundular ise onu yaparlar" ifadesi. işin gerektirdiği ortamdan ötürü onların, çok çetin vesert olduklarına delâlet eder. Çünkü onlar Allah'ın emirlerini yerine getirme ve düşmanlarından intikamalma hususunda asla şefkatli davranmazlar. Burada, meleklerin, âhirette, Allahü teâlâ'nın emir ve yasaklarıile mükellef olmaya devam ettiklerine bir işaret vardır. Çünkü onlardan sâdır olacak isyan. Allah'ın emir veyasağına muhalefet olur."Ey kâfirler, bugün özür dilemeyin" buyurmuştur ki bu, "Onlara, "Bugün mazeret beyan etmeyin" denilecek"takdirindedir. Çünkü mazeret beyan atmek, tevbe etmek demektir. Tevbe ise, cehenneme girdikten sonra,artık makbul değildir. Binâenaleyh mazeret beyan etmek, onlara bir fayda vermez. yani, "Sizin yapmışolduğunuz o kötü amelleriniz, hikmet-i ilahiyye gereği size bu azabı gerekli kılmıştır."Allahü teâlâ, "Eğer yapamazsanız, ki kesinlikle yapamayacaksınız, o halde yakıtı insanlar ve taşlar olan oateşten korununuz. Zira o, kâfirler için hazırlanmıştır" (Bakara, 24) buyurarak, cehennemin kâfirler içinyaratıldığını bildirmiştir. Öyleyse burada, mü'minlere böyle hitap etmesinin hikmeti nedir? Deriz ki:Fasıkların derekeleri, kâfirlerin derekelerinin üstündedir. Çünkü fasıklar da kâfirlerle birlikte, aynı yerde,yani cehennemdedirler. Bundan dolayı mü'minlere, "Bu ateşin kendileri için hazırlandığı kimselerlebirlikte olmamanız için, fısk-ı fücurdan (günahtan) alabildiğine kaçınmak suretiyle kendinizi bu ateştenkoruyun" denmiştir. Bu hitapla, Cenâb-ı Hakk'ın onlara, mürtedlikten korunmalarını emretmiş olması dauzak bir ihtimal değildir.” RaziAli (radıyallahü anh), Katade ve Mücahid şöyle demişlerdir: Yaptığınız işlerle kendinizi koruyunuz, onlarayapacağınız tavsiyelerle de aile halkınızı koruyunuz.el-Kuşeyrî'nin zikrettiğine göre bu âyet-i kerîme nazil olunca, Ömer (radıyallahü anh) şöyle demiş:Ey Allah'ın Rasûlü! Haydi kendimizi koruduk diyelim. Peki aile halkımıza ne yapabiliriz?' Peygamber şöylebuyurdu: "Allah'ın size yasakladığı şeylerden onları alıkoyarsınız, Allah'ın emrettiklerini onlara daemredersiniz.""Sen aile halkına namazı emret, kendin de sabırla ona devam et" (Taha, 20/132)"Önce yakın akrabanı uyar." (eş-Şuara, 26/214)"Çocuklarınıza yedi yaşında namaz kılmalarını emrediniz. (Kılmazlarsa) on yaşında onları (hafifçe)dövünüz ve yataklarını birbirinden ayırınız." Ebû Dâvûd, I, 133; Hâkim“Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürüsünden sorumludur. İnsanların başındaki İmâm (İslâm devletininyöneticisi) bir çobandır ve o, onlardan sorumludur. Adam aile halkı üzerinde bir çobandır ve onlardansorumludur."
“Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur: “İslâm dinini kabul etmiş biri, herhangi bir şahsa zenginliği için saygı gösterirse dininin üçte ikisi gider.” Ey münafıklar, bu yüce kelamı işitiniz. Bu hadîs-i şerifte belirtilen saygı, sadece önünden kalkmak mânasını taşır. Ya orucunu, namazını ve haccını zengin kişiler için yaparsa ne olur? Ya akşam sabah o zenginlerin eteğini öpen dindarlara (!) ne buyrulur?Dünyadan bol nasip alıp onunla meşgul olana bakma. Elinde maddî varlık taşıyana göz atma. Senin bakışların onun içine ağırlık verir. Her bakışında elimde olanı alacak diye çekinir, ruh sıkıntısına düşer, ayrıca onu üzüntüye soktuğun için hata etmiş olursun.Seni Hak doyurur. Kalbini ve sırrını da nurla doldurur. Kapısı önünde oturtur, zikir, ülfet hâlleri ile zengin kılar. Yakınlığı sayesinde kimseden bir şey talep etmez olursun.Ve sen ey Hakk'a kulluk eden, halbuki kalbin kullara bağlı. Onlardan bir şeyler bekliyor, herhangi bir isteğini vermezler diye korkuyorsun. Dıştan Allah içinmiş gibi görülen kulluğun, içten halk için oluyor. Her arzun ve çaban, kulların elindekine göre. Onların elinde bulunan saman çöpü kadar kıymetsiz şeylere tenezzül ediyorsun. Onların övmesini, yüceltmesini bekliyorsun. Onların kötülemesinden ve seni bırakıp gitmesinden çekiniyorsun. Elindekini alırlar diye titriyorsun. Onlardan alacağın bir şey için, sabahlara kadar uykunu kaçırıyorsun. Ümitlerini o kadar uzatıyorsun ki, hile yapmaya mecbur kalıyorsun. Kapılarına gittiğin zaman, içinden gelmediği hâlde ince ve yumuşak konuşuyorsun. Sebebi; sana bir şeyler versinler. Yazık sana, için bozuk olmuş. Hep gösteriş peşindesin; din yoluna girişin babadan kalma gibi. Kendini İslâm'ın emirlerine veremiyorsun.İsa (a.s) Peygamber ve şeytan arasında geçen şöyle bir konuşma anlatırlar. İsa (a.s.): “Halktan en çok kimi seversin?” diye sorunca şeytandan şu cevabı almıştı: “İmanlı olmakla beraber cimri olanı.” Bundan sonra sevmediği kimseyi sordu: “Cömert olan fâsık kişiyi sevmem.” cevabını aldı. Bunun sebebini sordu. Şeytan onu da şöyle anlattı: “İmanlı cimri, bir gün cimriliği sonunda imanını kaybedebilir; fâsık kişi ise, cömertliği yüzünden iyilere katılabilir.” Dünya ile yalnız dünya için meşgul ol. Çalışmak, kazanmak iyidir. Çünkü Hakk'a kulluk için yardımcı olur. Ama sen, bu iyiliği unuttun. Bütün servetini günah işlemekte harcadın. Çalışmak için namazı ve diğer hayırlı işleri bıraktın. Malın zekâtını vermedin. Daima isyan bayrağı çektin. Kulluk yolunu tutmadın. Çalışman, yol kesicilik gibi bir şey. Yakında ölüm gelir. Onun gelişi iman sahibini sevindirir, küfür ehlini ürkütür, münafıkları korkutur. Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur:“İman sahibi öldüğü zaman, Mevlâ'sının iyiliklerini görür; yaptığı iyi işlerin karşılığını seyre dalar. ‘Ah, dünyada biraz daha kalsaydım; hayır işlerimi artırsaydım' der.”Peygamber (s.a.v) Efendimiz; “Bu iki göz zina eder.” buyurur. Gözün zinası harama bakmaktır. Gözlerin günde kaç defa zina ediyor, biliyor musun? Kadınlara ve çocuklara kötülükle bakıyorsun. Allah Teâlâ'nın şu kelâmını işitmedin mi: “İman sahiplerine söyle; gözlerini çevirsinler. (Harama bakmasınlar)” (En-Nûr, 24/30) Ey çaresiz, sabırlı ol. Dünyanın çaresizliği çabuk geçer. Büyük Peygamberimiz (s.a.v), Hz. Âişe'ye şöyle buyurdu: “Yâ Âişe, dünyanın acılığını, âhiretin iyiliği için iç.” Çalış, geçmişte verilen hükme güvenme; orada isminin hangi defterde yazıldığını bilemezsin. Şaki veya said olduğunu göremezsin. Bu sır, ilâhî bilgi hazinesinde saklıdır; karışma, karışacak olursan dinden çıkarsın. Çalış, yapacağın işler acı gelse de yap. Geçmişte verilen hüküm, seni ilgilendirmesin. Yapacağın işlere bak. O derin bilgiyi ne sen ne de başkası bilir. Buna kader bahsi denir. Kader ilmini ne sen tam bilirsin ne de başkaları.Zavallı, nefsinin perişanlığına ağla. Bir çocuğun ölse, kıyamet kopmuş gibi göz yaşı akıtırsın.
Ramazan'ın gidişine üzülenlerRamazan'ın kıymetiOruç tutanların mükâfatıNiçin bayram yapıyoruzBayram gecesinin kıymetiBayram sabahı neler yapmalıyız?Resûlullah'ın hasım olduğu iki zümreKul hakkından kaçınınız!İsa Peygamber'in kabrinden kaldırdığı adamın azabına sebep ne idi?Allah'ın hasım olacağı iki zümreResûl-i Ekrem Efendimizin bayram günü ağlayan yetim çocuğu sevindirmesiYetimin gözyaşını silZekât ve fitrenizi vermeyi ihmal etmeyinDuâ
“(Kalbi) ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine, insanlar arasında yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimsenindurumu, hiç, karanlıklar içinde kalmış, bir türlü ondan çıkamamış kimsenin durumu gibi olur mu?İşte kâfirlere, işlemekte oldukları çirkinlikler böyle süslü gösterilmiştir.” (En'am 122)“Ehl-i Me'ânî (Dil bilginleri) şöyle demişlerdir: "Kâfirler, şu ayetlerde, "ölü" olarak tavsîf edilmişlerdir:"(Onlar) diri değil, ölülerdir. Ne zaman dirileceklerini de bilmezler" (Nahl, 21); "Şüphesiz sen (EyMuhammed), ölülere duyuramazsın" (Neml, 80); "Kör ile gören bir olmaz" (Fâtır, 19) ve “Dirilerle ölülerbir olmaz" (Fâtır, 22). Binaenaleyh küfür bir nevi ölüm, kâfirler de "ölüler" kabul edilince, hidayet bir nevî hayat, hidayete erenlerde "diri kimseler" kabul edilmiştir. Küfür (inkâr), bir nevi ölüm kabul edilmiştir. Çünkü o bir cehalet(bilgisizlik)tir ve cehalet şaşkınlık ile durmayı gerektirir. Bundan dolayı küfür, hareketsiz kalmayı gerektirenbir ölüm gibi olmuş olur. Ölen kimse de tıpkı bunun gibi, herhangi bir şeye ulaşıp onu elde edemez. Cahil de,bir çeşit ölü gibidir. Hidayet ise, bir ilim ve basirettir. İlim ve basiret, kurtuluşa erme ve rüşd sebebidir.Kâfirin durumu ayette, "İçinden çıkamaz bir şekilde karanlıklarda kalan kişi gibi mi?" ifadesi ile anlatılmıştır.Âyetteki, “içinden çıkamaz" ifadesinde şu şekilde aklî bir incelik vardır: Bir şey devamlı olarak başka birşeyle birlikte bulunursa, o onun kendisi ve ondan ayrılmayan bir sıfatı gibi olur. Binaenaleyh kâfir devamlıcehalet ve kötü ahlâk karanlıkları içinde olursa, o karanlıklar, sanki kendisinden uzaklaştırılamayan zatı veayrılmaz sıfatları gibi olur. Bu hale düşmekten Allah'a sığınırız. Hem sonra karanlıklar içerisinde kalan kimse,faydasına olan herhangi bir şeye ulaşamaksızın, şaşakalır. Böylece de o kimseye korku, feryâd, acziyyet veorada kala kalma hakim olmuş olur.İbn Abbas şöyle demektedir: "Henüz Hazret-i Hamza'nın iman etmemiş olduğu bir sırada, Ebu Cehil Hazret-iPeygamber'e bir deve tersi, (kığısı) atar.. Derken Hazret-i Hamza, yayı elinde olarak avdan döndüğü birsırada bunu duyar. Bunun üzerine Ebu Cehil'e yönetir ve yayıyla onu sıkıştırarak başına vurmaya başlar.Derken Ebu Cehil ona, "O'nun getirdiği şeyi görmüyor musun? Akıllarımızı hiçe çıkardı; ilahlarımıza sövdü,tenkid etti!" dedi. Bu söze karşılık Hamza, "Siz insanların en beyinsizisiniz; Allah'ı bırakıp taşlaratapıyorsunuz. Ben şehadet ederim ki, eşi benzeri olmayan, bir olan Allah'tan başka bir ilah yoktur! Yineşehadet edirim ki, Hazret-i Muhammed O'nun kulu ve elçisidir" dedi. İşte bu hadise üzerine, bu âyet-ikerime nazil oldu."Mukâtil şöyle demektedir: "Bu âyet, Hazret-i Peygamber ile Ebu Cehil hakkında nazil olmuştur. Bu böyledir,zira Ebu Cehil, "Şerefte Abd-i Menâf oğullan bizi sıkıştırdı; öyle ki biz, aynı gaye uğruna yarışan iki kimse gibiolduk.. Abd-i Menafoğulları, "Bizden, kendisine vahyolunan bir nebî çıktı!" diyorlar. Allah'a yemin olsunki, ona gelen vahiy bize de gelmediği sürece, biz ona inanmayız" der. İşte bunun üzerine bu âyet nazil olur.Cenâb-ı Allah, gerek daha önceki, gerek bundan sonraki ayette bu müzeyyinin sadece kendisi olduğunu açıkolarak belirtmiştir. Daha önce geçmiş olan âyet, "Allah'tan başkasına ibadet edenlere sövmeyin. Sonraonlar da haddi aşarak bilmeksizin Allah'a söverler. Biz her ümmetin yaptıklarını (kendilerine) öylece hoşgösterdik" (En'âm, 108) ayetidir. Sonra gelecek olan ayet de, "Her şehir ve kasabada, oralarıngünahkârlarını, o yerlerde hilekârlık etsinler diye, büyük adamlar yaptık" (En'âm, 123) buyruğudur."İnsanların yaptığı sınavlarda üç yanlış bir doğruya götürür üç günah bir iyiliği siler. Allahın yaptığı sınavda isebir doğru on yanlışı götürür 11 soru soruldu on tanesini yanlış cevap verdin ama bir tanesine doğru cevapverdin Allahın yaptığı sınavda o doğru cevabın on tane yanlışı götürür. Kur'an ayeti şöyle der: