POPULARITY
Categories
Dünyevî bir zaruret olmaksızın konuşulması caiz olmayan herhangi bir sözü dinlemek kulak âfetlerindendir. Helak olma korkusu, hakkını almak ve hayatını kazanmak gibi dünyevî zaruretler olduğunda konuşulması caiz olmayan şeyleri dinlemekte bir beis yoktur. Veyahut bir vecibeyi yerine getirmek veya bir cenazeyi teşyi' etmek gibi bir sünneti îfâ ederken yanında sesli ağlayan bir kadın bulunursa, burada dinî bir zaruret olduğu için dinlemek caiz görülmüştür. Tatarhâniyye'de deniliyor ki: "Tegannî (şarkı ve türkü söylemek) ve bunu dinlemek haramdır. Âlimler bu hususta aynı görüşe sahip olup hürmetinde bir hayli ileri gitmişlerdir." Kâdîhan, Peygamber (s.a.v)'den yaptığı rivayete dayanarak diyor ki: "Çalgı âletlerini dinlemek günâhtır, o gibi yerlerde oturmak dînin yasak ettiği şeyleri işlemektir, onlardan zevk almak küfürdür", ama bu zahirî mânasına göre değil, tehdit yollu söylenilmiştir. Ansızın çalgı ve benzeri şeyleri dinleyene bir günâh yoktur. Ama dinlememek için bütün gayretini sarfetmelidir. Nitekim Resûlullâh (s.a.v)'in dinlememek için parmaklarını kulağına tıkadığı rivayet yoluyla anlaşılmıştır. Zarurî bir hâl yokken çalgı âletlerini dinlemek de kulak âfetlerinden biridir. Ancak ticaret, savaş ve hac gibi hallerde kaçınılması mümkün olmadığında dinlemekte bir beis yoktur. Şarkı, türkü gibi nahoş bir hava bulunan davete icabet etmek böyle değildir. Zira onda zarurî bir hâl yoktur. Davet sahibi günâh irtikâb ettiği için icabete müstahik olmamıştır. Bu bakımdan böyle bir davete gitmek sünnet olmak şöyle dursun haramdır. Dinleyen, söyleyene günâhta ortak olur. (Birgivi, Tarikatü'l-Muhammediyye,s.422-423)
Âlimler, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in vârisleridir. Âlimlerin vâris olmasından, beyân konusunda vâris olduğu kimsenin yerini almaları lâzım gelir. Peygamber (s.a.v.)'e beyân farz olduğuna göre, aynı şekilde vârise de farz olacaktır. Tebliğin esası, şer'î hükümlerin açıklanmasıdır. Tebliğden sonra, âlimler tarafından yapılan tebliğ de, ilk tebliğ gibidir. Âlimlere nisbetle bu konuda gelen deliller çoktur. Allâhü Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Gerçekten, Allâh'ın indirdiği Kitap'tan bir şeyi gizlemede bulunup, onu az bir değere değişenler var ya, onların karınlarına tıkındıkları ancak ateştir." (Bakara s. 174) "Hâkkı bâtıla karıştırmayın ve bile bile hakkı gizlemeyin." (Bakara s. 42) "Allâh tarafından kendisine bildirilen gerçeği gizleyenden daha zâlim kim olabilir." (Bakara s. 140) Hadis-i şeriflerde de şöyle buyurulur: "Dikkat edin! Burada bulunanlarınız, bulunmayanlara tebliğ etsin." (Buhârî) "Hased (gıpta) ancak iki kişi hakkında caizdir: Birincisi, Allâh (c.c.)'un kendisine mal verdiği ve o malı hak yolunda harcamaya muvaffak kıldığı kimsedir, ikincisi de, Allâh (c.c.)'un kendisine hikmet (ilim) verdiği kimsedir; onunla âmel eder ve onu öğretir." (Buhârî) "Kıyâmet alâmetlerinden biri de, ilmin kaldırılmış olması ve cehaletin ortaya çıkmasıdır." (Buhârî) Yani eğer âlimlerin mevcut olması sebebiyle ilim mevcut olsaydı, kendilerine düşen görev gereği olmak üzere o ilmi izhâr ederler ve böylece cehâlet ortaya çıkmazdı. Bu da, âlimlerin görevinin ilmi yaymak olduğunu gösterir. Bu konuda vârid olan hadisler pek çoktur. Beyân görevinin âlimler üzerine vacip olduğunda herhangi bir görüş ayrılığı yoktur. Beyân ise, gelen nasslara ve yönelen yükümlülüklere ait ilk açıklamaları kapsar. (Şatıbi, el-Muvâfakat; İslâmi İlimler Metodolojisi, c.3, s.290-291)
Asıl yaratılışta olan güzel vasıflara bakıldığı zaman Peygamber (s.a.v.)'in bilittifak bütün bu güzellikleri kendinde cem etmiş bir halde olduğu görülür. Peygamber (s.a.v.)'in güzelliklerini anlatan hadîsler bitmeyecek kadar çok ve meşhurdur. Bunlardan bazıları şunlardır; Bera bin Âzib (r.a.)'dan: "Al elbise içinde Resûlullâh (s.a.v.)'in zülfü kadar güzel bir zülfü (hayatımda) görmedim." Ebu Hüreyre (r.a.)'dan: "Resûlullâh (s.a.v.)'den daha güzel hiçbir şey görmedim, sanki güneş olanca parlaklığı ile yüzünde parlıyordu. Güldüğü zaman, dişleri duvarlara aydınlık saçardı.", Cabir bin Semûre (r.a.)'dan: "Bir adam: "Resûlullâh (s.a.v.)'ın yüzü kılıç gibi parlaktır." dediğinde şu cevabı vermiştir: "Hayır; bilâkis güneş ve ay gibidir! Değirmi bir yüze sahipti.", Ümmi Ma'bed (Âtike binti Halid) (r.a.)'dan: "Uzaktan (göründüğünde) insanların en güzeli, yakından (göründüğünde) insanların en tatlısı idi.", Enes (r.a.)'dan: "Resûlullâh (s.a.v.)'in güzel kokusundan daha güzel, ne misk ve ne de anber koklamadım.", Cabir b. Semûre (r.a.)'dan: "Resûlullâh (s.a.v.) yüzüme mübarek elini sürdüğünde" dedi ki: "Elinde sanki Allar'in çantasından taze çıkarmış gibi güzel bir koku ve serinlik buldum." dedikleri rivayet edilmiştir. İbn Ebi Hale (Hind b. Ebi Hale) (r.a.)'dan nakledilen hadiste şöyle anlatılmıştır: "Yüzü, ayın on dördü gibi parıldardı." Hz. Ali (r.a.) onu son vasfında şöyle demiştir: "Onu aniden gören mehabetine kapılırdı. Onunla sohbet edip tanıyan onu hemen severdi." Bu hususlarda Allâh (c.c.) ona öyle özellikler ihsan etmiştir ki (dünya kurulduğundan bu yana) ondan başka hiç kimsede bunlar bulunmamıştır. Sonra bunları, nezafet-i şer'iye ve on güzel fıtrî hasletle tamamlamıştır. (Kadı İyaz, Şifâ-i Şerîf, s.65-68)
Künyesi Ebu Abdurrahman'dır. Hazrec kabilesinden olup Medine'lidir. Peygamberlikten yirmi iki yıl önce doğmuştur. Cahiliye döneminde Muhammed ismini alanlardan biridir. İlk müslüman olanlardandır. Hz. Musab b. Umeyr (r.a.)'ın vesilesiyle, Hz. Sad b. Muaz (r.a.)'dan önce müslüman olmuştur. Resûlullâh (s.a.v.) Hz. Ebu Ubeyde (r.a.) arasında kardeşlik kurmuştur. Bedir ve daha sonraki savaşlara Tebuk Gazvesi hariç, katılmıştır. Sahabe (r.a.e.)'in faziletlilerindendi. Cemel ve Sıffin'e katılmamıştır. Hz. Huzeyfe (r.a.) onun hakkında şöyle dedi: “Fitnenin kendisine zarar vermeyeceği birini tanıyorum” Sonra bunu Resûlullâh (s.a.v.)'den işittiğini açıkladı. İbn Kuteybe dedi ki: "Mugammed b. Mesleme (r.a.)'a Resulullah (s.a.v.)'in kahramanı denirdi. Peygamber (s.a.v.) onu Karkaratü'l-Küdr gazvesinde Medine'de kendi yerine bıraktı. Resûlullâh (s.a.v) ona bir kılıç verdi ve şöyle buyurdu: “Savaşan müşriklere karşı bununla savaş. Ümmetimin birbiriyle vuruştuklarını gördüğünde, Uhud'a kılıcınla git! Kırılıncaya kadar onu (taşa) çal. Sonra evinde otur. Sana günahkâr bir el veya ölüm gelinceye kadar (evinden çıkma)” O da öyle yaptı.” Hz. Ömer (r.a.) bir işin istediği gibi olmasını arzu ettiği zaman onu gönderirdi. Hz. Ömer (r.a.)'ın yanında şehirlerdeki kapalı meseleleri açıklığa kavuşturmak için yardımcıydı. Hz. Sad b. Ebi Vakkas (r.a.) Kûfe'de köşk bina ettiğinde durumu keşfetmesi için Hz. Muhammed b. Mesleme (r.a.)'ı elçi olarak göndermişti.” Medine'de hicri 43 yılı Safer ayında, 77 yaşında vefât etti. Cenaze namazını Mervan b. Hakem kıldırdı. (İbnu Hacer el-Askalânî, el-İsabe (Seçkin Sahabeler), s.379)
"Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve iyi kimselerle birliktedirler. Bunlar ne güzel arkadaştır." (Nisa 69)“Bu lütuf Allah'tandır; bilen olarak Allah yeter.” 70Bir grup müfessirin riyayet ettiğine göre, Hazret-i Peygamberin kölesi (mevlâ) olan Sevban, Hazret-i Peygamber'i çok seviyor ve O'ndan ayrılmaya hiç dayanamıyordu. Bir gün, yüzü değişmiş, bedeni incelmiş, zayıflamış ve yüzünü hüzün bürümüş olduğu halde Hazret-i Peygamberin yanına gelir. Bununüzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona halini sorunca, o şöyle der: "Ey Allah'ın Resulü, benim şundan başka hiçbir derdim yok: Seni görmediğim zaman özlüyor, seninle karşılaşıncaya kadar büyük bir yalnızlık duyuyorum... Derken âhireti hatırlıyor, bu sefer de seni orada görememekten korkuyorum...Çünkü ben, cennete girdirilsem bile, sen peygamberlerin derece ve makamlarında olacaksın, bense kulların derece ve makamlarında; binaenaleyh, seni göremiyeceğim. Eğer cennete girdirilmezsim, o zaman da seni asla göremiyeceğim..." Bunun üzerine, bu âyet-i kerime nazil oldu."Biz hiçbir peygamberi, Allah'ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir hikmetle göndermedik" (Nisa. 63)Sıddîk, sıdkı (doğruluğu) âdet edinmiş olan kimsenin ismidir. Bir fiil bir insanın âdeti olur ve o insan bu fiili ifade eden kelimeyle tavsif edilir ise, o vasıf fiîl vezni üzere gelir. Mesela hımmîr (çok şarap içen) denilir. Her kim, şekke düşmeksizin herhangibir dini tasdik eder (doğrular) ise, o sıddîktir. Bunun delili, "Allah'a ve peyamberlerine iman edenler (yok mu!), onlar sıddîklerdir" (Hadîd, 19) âyetidir.Sıddîk, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i ilk önce tasdik etmiş ve böylece, bu hususta diğer insanlara öncü olmuş kimsenin ismidir.O, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i tasdikte öncüdür. Çünkü Hazret-i Peygamber'in, "İslâm'ı her kime arzettiysem, mutlaka o duraklamıştır; Ebu Bekir müstesna, çünkü o, hiçtereddüt etmedi" dediği meşhurdur.Alimlerimiz, Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh)'in iman etmesinden kısa bir zaman sonra, Hazret-iOsman (radıyallahü anh), Talha, Zübeyr, Sa'd İbn Ebî Vakkas ve Osman İbn Maz'ûn (radıyallahü anhnhüm)'u da İslâm'a getirdiği ve onların böylece müslüman oldukları hususunda ittifak etmişlerdir. Binaenaleyh, Hazret-i Ebu Bekir'in müslüman olması, bu büyük zatların ona uymasına vesile olmuştur.Allahü teâlâ en hayırlı ümmet olarak vasfedilmiş olan bu ümmeti, Hazret-i Peygamber'den sonra Hazret-i Ebu Bekir'i icmâ ile halife seçmeye; O (radıyallahü anh) vefat ettiği zaman, onu Hazret-i Peygamber'inhemen yanına defnetmeye muvaffak kılmıştır.Şehâdetin, insanın kâfir bir kimse tarafından öldürülmesi şeklinde tarif edilmesi caiz değildir.Mü'minler bazan, "Allah'ım, bize şehâdeti nasib et!" diye dua ederler. Eğer şehâdet, sadece kâfir tarafından öldürülmekten ibaret olsaydı, onlar, Allah'tan bu öldürülmeyi istemiş olurlardı. Oysa ki bu caiz değildir.Çünkü, kâfirin onu öldürmesini istemek küfürdür.Hazret-i Peygamber, "Karın ağrısından ölen şehiddir; boğularak ölen şehiddir" Müslim, İmare, 164,Salih, itikadında ve amelinde iyi, dürüst olan kimsedir. Çünkü, cehalet itikadda bir bozukluk, günah ise amelde bir bozukluktur. Bu böyledir, çünkü itikadı doğru, işi de mâsiyet değil taat olan herkes sâlihtir.Bil ki Cenâb-ı Hak, Allah'a ve Resulüne itaat eden kimsenin peygamberler, sıddîklar, şehidler ve salihlerleberaber olduğunu açıklamış, sonra bunlardan hangisi olduğuna pek önem vermeyip, sadece onlarla beraber refîk bir arkadaş olmanın kâfi geldiğini bildirmiştir, Biz daha önce, "refik" kelimesinin, hazarda ve seferde kendisinden istifade edilen kimse manasına olduğunu zikretmiştik. Böylece Cenâb-ı Hak, bu itaatkâr kullardan fayda sağlanacağını açıklamıştır.” Razi
Ebû Hanîfe (r.a.) ilim öğrenmekle meşgûl olmuş, bu konuda olanca gücünü sonuna kadar sarfetmiş ve nihayet başkalarının elde edemediği bir dereceye ulaşmıştır. Ebû Hanîfe (r.a.) bir gün Mansur'un huzuruna girer. Mansur'un yanında İsâ b. Musa vardır. Îsâ, Mansur'a "Bu şahıs, günümüzde dünya çapında bir âlimdir" der. Ebû Hanîfe (r.a.) rüyâsında Hz. Peygamber (s.a.v.)'in kabrini açtığını görür. Rüyâsı Muhammed b. Sîrîn (r.a.)'e anlatılınca İbn Sîrîn (r.a.), "Bu rüyâyı gören kişi, daha önce hiç kimsenin elde edemediği bir ilmi elde edecek" der. Mis‘ar b. Kidam (r.âleyh) "Fıkıhta Ebû Hanîfe (r.a.), zühdde el-Hasen b. Sâlih hariç Kûfe'de hiç kimseyi kıskanmam" demiştir. Mis‘ar bir başka ifâdesinde "Yüce Allâh ile arasına Ebû Hanîfe (r.a.)'i koyan kimsenin korkmayacağını umarım ve o kimse kendi nefsi açısından ihtiyâtlı olmakta kusûr etmiş olmaz" demiştir. Fudayl b. Iyâz (rh.a) şöyle der: "Ebû Hanîfe (r.a.) fıkıh bilgini olup, bu ilim dalıyla meşhûr olmuş, takvâsıyla bilinen bir kimse idi. Zengin, kapısına gelen herkese bol bol vermekle meşhûr, gece-gündüz sabırla ilim öğrenen, dîni güzel yaşayan, çok susan, az konuşan bir kişi idi. Kendisine haram veya helâl konusunda bir mesele gelmedikçe konuşmazdı. Kendisi iyiliksever ve hakkı gösteren bir kimse idi. Sultânların mallarına iltifât etmezdi. Hâkkında sahîh hadîs bulunan bir mesele ile karşılaştığında sahabe ve tâbiînden bile rivayet edilse hadîse uyardı. Aksi takdirde kıyâsa başvurur ve kıyâsı güzel yapardı." (Muhammed Abdurreşid En-Nûmanî,
Hz. Âişe (r.anhâ) buyurmuştur ki: “Resûlullâh (s.a.v.)'in Ramazân Ayı'ndan başka hiçbir ayı baştan sona kadar oruçlu geçirdiğini görmedim. Şâ'ban Ayı'nda oruç tuttuğu kadar da başka hiçbir ayda oruç tuttuğunu görmedim. Şâ'ban Ayı'nı, pek az günleri müstesnâ, oruçlu geçirir, hattâ (bâzan) Şâ'ban Ayı'nda başından sonuna kadar oruç tutardı.” (Tirmizi) Mü'minler Şâ'ban Ayı'nda gâfil bulunmayıp, işlemiş olduğu günâhlara tevbe ve istiğfâr ederek, Ramazân Ayı'nı karşılamak için hazır olması ve Şa'ban ayında Allâhü Te'âlâ'ya yalvarması, bu ayın sâhibi Peygamber (s.a.v.) Efendimiz vâsıtası ile Allâhü Te'âlâ'ya kavuşmağa çalışması lâzımdır. Bu şekilde kalbinin fesâdlığını ıslâh ve gönül hastalıklarına deva etmelidir. Tevbeyi yarına bırakmamalıdır. Zîra günler üçtür; Biri dündür, geçti. Diğeri amel günü olan bu gündür. Diğeri de, yarınki gündür, o ise emelden ibârettir. Çünkü yarına çıkıp çıkamayacağını bilmiyorsun. Geçen gün ibret, bugünkü gün ganîmet, yarın ise tehlikelidir. Bunun gibi aylar da üçtür. Biri Receb'dir ki, geçti. Geri dönmesi düşünülemez. Birisi Ramazân'dır, beklenmektedir. Ona kavuşup kavuşamayacağını bilemezsin. Şa'ban bu iki ayın arasında köprü gibidir. Bunun için, içinde bulunduğun Şa'ban Ayı'nda, tâat ve ibâdeti ganîmet ve büyük kazanç bilmen gerekir. (Gavs-ı A'zâm Abdülkâdir Geylânî (k.s.) Gunyetü't-Tâlibîn, s.279-282) Şâ'ban-ı Şerîf'te okunacak duâ: “Allâhümme bârik lenâ fî şâ'ban ve belliğnâ ramazân vahtim lenâ bi'l-îmân ve yessir lenâ bi'l- Kur'ân.” (Bu duânın, sayı sınırı olmamakla berâber, Şâ'ban-ı Şerîf boyunca günde 100 defa okunması çok fazîletlidir.) Şa‘ban-ı Şerîf duâları: İlk on (10) gün: “Yâ latîfü celle şânüh” İkinci on (10) gün: “Yâ rezzâku celle şânüh” Son on (10) gün: “Yâ azîzü celle şânüh” (Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.55)
Receb-i Şerîf'in yirmi yedinci gecesi on iki (12) rek‘atnamâz kılınır. Her iki rek‘atta bir selâm verilir. Her rek‘atta bir(1) Fâtiha ve on bir (11) İhlâs okunur. Namâzdan sonra yüz(100) defa Salevât-ı Şerîfe ve bir kere şu duâ okunur:“Allâhümme innî eselüke bi-müşâhedeti esrâri'lmuhibbîne ve bi'l- hılveti'lletî hassante bi-hâ seyyidi'lmürselîn. Hîne üsriyet bihî leyletü's- sâbi'u ve'l-ışrûneen-terhame kalbiye'l- hazîne ve tücîbe da‘vetî yâ ekrame'lekramîn. Âmin!”RECEBİN YİRMİ YEDİNCİ GÜNÜ VE GECESİİBÂDETLERİHasan-ı Basrî (r.a.) anlatmıştır: “Abdullâh b. Abbâs (r.a.)Recebin yirmi yedinci günü sabahından i‘tibâren i‘tikâfa girerdi. O, öğle vaktine kadar namâz kılardı. Öğle namâzınıkıldıktan sonra biraz istirahât eder, sonra (dört rek‘at)namâza durur: Her rek‘atta; bir Fâtiha, üç Kadir sûresi(İnnâ enzelnâhu fî leyleti'l-kadr), elli (50) İhlâs sûresini (kulhüva'llâhu ahad), bir Felâk ve bir Nâs sûresini okuyarakkılardı. Sonra ikindi vaktine kadar duâ ederdi. İbn-i Abbâs(r.a.), Resûlullah (s.a.v.)'in böyle yaptığını da söylerdi.”Ebû Hureyre (r.a.)'dan rivâyet edilmiştir: Resûlullah(s.a.v.): Recebin yirmi yedinci günü oruç tutan kimseiçin, Hâkk Teâlâ, altmış ay oruç tutmuş sevâbını yazar.Ve o gün Nebî (s.a.v.) üzerine Cebrâil (a.s.)'ın AllâhüTeâlâ tarafından peygamberlik vazîfesini indirdiği ilkgündür.” buyurdular.Öyle ise bu gecede kazâ namazı olan biraz kazâ namazı veya nafile namaz kılmalı ve Kur'ân-ı Kerîm okumalıdır.Günâhlarını düşünerek tevbe istiğfâra devam etmeli, Peygamber (s.a.v.)'e Salavât-ı Şerîfe'yi fazlaca getirmeli, zikir,tevhid, duâ ve niyazda bulunarak bu gecenin nurundan vefeyzinden istifade etmelidir.(Abdulkâdir Geylâni (k.s.), Gunyetü't-Tâlibîn, s.272)
İmâm-ı Râzi (rh.a.) diyor ki gerçeği araştıran zâtlar buyurmuşlar ki: Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Peygamber (s.a.v.)'in rûh vecesedi ile birlikte Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya alıpgötürdüğünün delîli Kur'ân-ı Kerîm ve Hadîs-i Şerîfler'dir.Kur'ân-ı Kerîm'de meâlen:“Her türlü eksiklikten münezzeh olan Cenâb-ı Hakk,bir gece kulunu, Hz. Muhammed (s.a.v.)'i alıp Mescid-iHarâm'dan Mescid-i Aksâ'ya götürdü.” (İsra s. 1) buyurulmuştur. Muhakkak ki Âyet'teki abd (kul) sözü, rûhla cismin birleşiminin adıdır. Bundan İsrâ'nın rûh ve bedenle birlikte olduğuanlaşılır.Buna diğer bir delîl de şudur. Meâlen: “Bir kulu namâzkılarken, (onu namâzdan) men eden (adam) gördün müsen?” (Alak s. 9-10) buyurulmuştur. Bu Âyet'teki abd (kul) sözünden maksad, cesedle rûhun toplamı olduğunda şübhe yoktur.Bir de, mealen: “(Bana) şu hakîkatte (vahyedilmiştir).Allâh'ın kulu O'na ibâdet için (namâza kalktığı zamân” (Cins.19) Âyet'inde buyurulan abd (kul) sözünden maksad, rûhla cesedin toplamı olduğunda şübhe yoktur.Bunun gibi “Esrâ bi-abdihî” şerefli sözü de bu mânâdadırve Hz. Peygamber (s.a.v.)'in (Esra bi) yani, “Beni gece alıpgötürdüler ve seyrettirdiler” buyurduklarından da bu mânâanlaşılmaktadır. Olayın bu şekilde olduğu açıktır. Bunun aksinibildiren bir delîl yoktur.Bir de diyorlar ki Hz. Peygamber (s.a.v.), bu İsrâ haberinihalka bildirdiği zamân çok kimseler inanmadı. İmânı zayıf olankimselerden de niceleri eski dînlerine döndüler. Ahmak kimseler de inanmadılar. Eğer İsrâ olayı, rüyâda oldu diye bildirilseidi hiç inanmayan olur muydu. Gidişi de Burak'la olduğu bildirilmiştir. Burak ise cisimleri götürmek içindir. Doğrusunu bilenAllâh (c.c.)'dur.İbnü'l Münir, İsrâ'nın gece oluşu şundandır diyor: Gecenin hâli gündüze göre daha gizlidir. Mü'mînlerin görünmeyene îmân yönünden îmânları artsın diye ve kâfirlerin küfrüziyâdeleşsin diye gece oldu.(İmâm-ı Kastalânî, İlâhi Rahmet, c.2,s. 20-21)
Ensardan, sahâbiye bir hatun olan Hz. Esma bintiYezid (r.anha), Resûlullâh (s.a.v.) huzuruna gelerek:"Ya Resûlullâh (s.a.v.), anam babam sana feda olsun, Müslüman hanımlar tarafından elçi olarak yanınıza geldim. Şüphesiz Allâhü Teâlâ sizi erkek ve kadınlara Peygamber olarak gönderdi. Bundan dolayı bizkadınlar topluluğu sana iman ettik. Allâh'a iman ettik.Fakat biz kadınlar evlerde koruma içinde ve örtülerimizde kapalı duruyoruz. Beylerimizi evlerinde bekliyoruz.Onların arzuları bizimle tamamlanıyor. Onların çocuklarını karnımızda taşıyoruz. Bütün bunlara rağmen birçoksevaplı işlerde, erkekler bizi geçiyorlar. Onlar Cuma namazına ve cemaatle namaz kılmaya katılıyor, hastalarıziyaret ediyorlar, cenazelere katılıyorlar. Hac üzerinehac yapıyorlar. Bütün bunlardan daha üstünü cihadediyorlar. Onlar hac, umre ya da cihad için gidince bizkadınlar onların mallarını koruyor, onlara elbise hazırlıyoruz. Onların çocuklarına bakıyoruz. Acaba biz onlarınsevabına ortak değil miyiz?"Resûlullâh (s.a.v.) bunu duyunca Sahabe Kirâm(r.a.e.)'e dönerek, "Siz din hakkında bu kadındandaha iyi soru soran birini duydunuz mu?" buyurdu.Sahabîler (r.a.e.) "Ya Resûlullâh (s.a.v.), biz bir kadınınböyle soru sorabileceğini hiç düşünemezdik." dediler.Ondan sonra Resûlullâh (s.a.v.), Hz. Esma (r.anha)'yadönerek şöyle buyurdu: "Dikkatli dinleyip anla. Senigönderen kadınlara şöyle de "Kadının kendi kocasıyla iyi geçinmesi, onu memnun edecek şeyleriaraştırıp ona göre hareket etmesi (onların işlediği)bütün amellerin sevabına eşittir." Hz. Esma (r.anha)cevabı duyunca son derece sevinçli olarak geri döndü.(Zekeriya Kandehlevi, Fezaili Amal, s.124)
İslam düşüncesinde tıp ve tıbbî bilimler önemli biryer tutar. İslam beden ve çevre temizliğine olduğu kadar akıl ve ruh sağlığına da büyük önem atfetmiştir.İslam tıbbı Hz. Peygamber (s.a.v.)'in hayatında karşılaştığı çeşitli hastalıklara maddi ve manevi olarakyapılmasını önerdiği sözleriyle başlamıştır. Daha sonra bu sözler Tıbbu'n- Nebevî biçiminde kitaplaşmışve hadis kitapları içerisinde ayrı bir bölüm olarak yeredinmiştir.Tıp alanında Ebû Bekir er-Râzî (ö. 925), İbn Sînâ(ö.1037), Birunî (ö. 1061), İbnu'n-Nefis (ö.1288), Akşemseddin (ö.1459) gibi Müslüman bilim adamları vehekimler son derece önemli çalışmalarda bulunmuşlardır. Tıp bilim tarihinde önemli bir yer edinen Müslüman âlimlerden biri aynı zamanda filozof da olan elKindî (ö.866)'dir. O, dış fizikî etkenlerin, insanın ruh,hissiyat ve iç duygularında etki meydana getirdiğinitespit etmiş, bu etkiyi ölçme birimi olan psikofizyolojiyikurmuştur. Civanın zehirleyici özelliğini azaltarak yada tamamen yok ederek onu ilaç bileşiminde kullanantıp bilim adamı da yine Kindî olmuştur.Ameliyatlarda anesteziyi kullananlar da Müslümanhekimler olmuştur. Tıp tarihinde anesteziyi kullanan ilkhekim ise Sabit b. Kurrâ (ö.901)'dir. İslam tıbbı yaniMüslüman hekimlerin tıbbi hastalıklar ve tıp ilmi ileilgili bilgi birikimi ve çalışmaları Batı yahut Avrupa tıbbının oluşmasına temel teşkil etmiştir. Avrupa tıbbınıntemeli oluşturan bu çalışmalardan birisi de Zehrâvî (ö.1013)'nin Kitabu't-Tasrif adındaki tıp ve cerrahi üzerine yazılmış otuz bölümden oluşan ansiklopedisidir.(Selim Özarslan, İslam Düşüncesi ve Müslüman Bilim İnsanları, s. 39-40)
Mescid-i Nebeviye veya başka bir mescide girerken okunan duâ ve salavat-ı şerifeyi birleştirerekşöyle duâ edilebilir:"Allâh'ın adıyla ve Resûlullâh'ınsünneti üzere. Râbbim! (Gireceğim yere) doğrulukve esenlik içinde girmemi sağla. (Çıkacağım yerdende) beni doğruluk ve esenlik içinde çıkar. Bana yardımcı bir kuvvet ver. Allâh'ım! Hz. İbrahim ve ailesinesalat ve selam eylediğin gibi, Resûlullâh (s.a.v.) veailesine de salat ve selam eyle! Sen övgüye layıksın,şanı yüce olansın. Allâh'ım! Hz. İbrahim ve ailesinimübarek kıldığın gibi, Resûlullâh (s.a.v.) ve ailesini de mübarek kıl! Sen övgüye layıksın, şanı yüceolansın. Allâh'ım! Günâhlarımı bağışla. Bana rahmetkapılarını aç."Mescide girdiğinde iki rekât tahiyyetü'l-mescitnamazı kılar. Sonra Hz. Peygamber (s.a.v.)'in kabr-işerifinin yanma gelir ve şöyle selam verir: "Allâh'ınrahmeti ve selamı üzerine olsun ey Allâh'ın Resulü!Allâh'ın rahmeti ve selamı üzerine olsun ey Allâh'ınHabibi! Allâh'ın rahmeti ve selamı üzerine olsun eyâlemlere rahmet olarak gönderilen! Allâh'ın rahmetive selamı üzerine olsun ey Peygamberlerin efendisi!Allâh'ın rahmeti ve selamı üzerine olsun ey Peygamberlerin sonuncusu! Allâh'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun ey Nebi! Allâh'ın rahmeti ve selamı sana, aile efradına, tüm ashabına, ehl-i beyt'ineve diğer peygamberlere ve Allâh'ın salih kullarınaolsun! Ey Allâh'ın elçisi!"(Sualli Cevaplı İslam Fıkhı, c. 4, s. 442-444)
Dâvûd (a.s.)'ın şöyle dediği nakledilir: "Yâ Râbbi, Sananasıl şükretmiş olurum ki! Benim sana şükrüm de, ancak senin nimet vermenle tamamlanır. Bu nimet de beni bu şükremuvaffâk kılmandır.'' Bunun üzerine Hâkk Teâlâ şöyle nidâetti: "Bana şükretmekten âciz olduğunu anladığına göre,takatin ve gücüne göre şükretmiş oldun,"Hz. Peygamber (s.a.v.)'den şöyle rivayet edilmiştir: "Allâhü Teâlâ, kuluna bir nimet verdiğinde, kulu"Elhâmdülillâh" der, de bunun üzerine Allâhü Teâlâ şöyle buyurur: Kuluma bakınız. Ben, ona kıymetsiz bir şeyverdim de o, bana değer biçilmez bir şey verdi." Bu hadisin izahı şudur: Cenâb-ı Hâkk, kuluna nimet verdiğinde,bu, o açken onu doyurması, susuzken ona su nasip etmesi,çıplakken onu giydirmesi gibi alışılagelmiş şeylerden biridir.Ama kul "Elhâmdülillâh" dediğinde bunun manası: Hamdedenlerden birisinin yaptığı her hâmd Allâh (c.c.)'a mahsusturve hâmdedenlerden birisinin yapmadığı fakat aklen yapılmasıgereken her hâmd de Allâh (c.c.)'a mahsustur.Arş'ın ve Kursî'nin meleklerinin, gök tabakalarında bulunanların, Hz. Âdem (a.s.)'den Hz. Peygamber (s.a.v.)'ekadar olan bütün peygamberlerin, velîlerin, âlimlerin, bütün mahlûkatın ve cennet ehlinin, "Bunların oradaki(cennetteki) duâları "Ya Allâh (c.c.), Seni tesbîh ederiz" sözüdür. Orada (birbirlerine sağlık temennileri veiltifatları) "selâm" (demeleridir) Duâlarının sonu da"Elhâmdülillâhirâbbilâlemin" dir" (Yûnus s. 10) diyecekleri bu vakte kadar yaptıkları bütün hâmdler, bu hâmde dahildir. Kulların ebedî olarak ve mütemadiyen yapacaklarıhâmdler sınırsızdır, işte bu sınırsız övgülerin tamamı, kulun"Elhâmdülillâhirâbbilâlemin" sözünün içinde bulunmaktadır. İşte bu sebebten ötürü, Cenâb-ı Allâh Hadîs-i Kudsîsinde:"Kuluma bakınız. Ben ona kıymetsiz tek bir nimet verdimde o, bana, sonsuz ve sınırsız şükürde bulundu" demiştir.(Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu'l-Ğayb, c.1, s.312)
ABD'nin Venezuela'ya yönelik terör eylemi sonrasında yeni dünya düzeninin ne olduğuna ya da ne olacağına dair çokça değerlendirme yapılıyor. Oysa Batı cephesinde değişen bir şey yok; dün olan neyse bugün olan da o. Bir itirafla başlayayım: Batı'da, Kur'an-ı Kerim'e, Hz. Peygamber'e ya da Müslümanların değerlerine yönelik saygısız bir eylem olduğunda, örneğin Selman Rüşdi'nin “Şeytan Ayetleri” kitabı parlatılıp, “ifade özgürlüğü” bahanesiyle savunulduğunda ve ödüllendirildiğinde, örneğin Hz. Peygamber'e yönelik o çirkin karikatürler yayınlandığında, örneğin Kur'an-ı Kerim yakıldığında şaşırmıyorum. Çünkü olması gereken oluyor.
Hazrec kabilesinin efendisidir. Ebu Sabit ile künyelenirdi. Cahiliyye'de yazı yazmasını bilirdi. Yüzücülüğüve ok atıcılığı iyiydi. Bu yüzden ona: “el-Kamil” denilirdi. O, babası ve çocukları cömertlikleriyle meşhur idiler.Onların bir yemekhaneleri vardı ve her gün kapısında:"Yağ ve et isteyen Düleym b. Harise'nin yemekhanesinegelsin.” diye seslenilirdi. Hz. Sa'd (r.a.)'ın yemek kabıPeygamber (s.a.v.)'in ve hanımlarının evine gönderilirdi.Akşam olunca suffe ashabından bir kişi, iki kişi veya birtopluluğu evine götürenler olurdu. Hz. Sad (r.a.) ise evine seksen kişi götürürdü. Hz. Sa'd (r.a.) şöyle dua ederdi: “Allâh'ım bana cömertlik yapabileceğim mal bağışla.Zira azı beni ıslah etmez.”İbn Abbas (r.a.)'ın rivayetine göre: “Resûlullâh(s.a.v.)'in her yerde iki sancağı vardı. Muhacirlerin sancağı Hz. Ali (r.a.)'da, Ensarın sancağı ise Hz. Sad b.Ubade (r.a.)'da idi.”Hz. Sa‘d (r.a.) hicretten sonra Hz. Peygamber'in yakın çevresinde bulundu ve önemli görevler üstlendi. 300kişilik askerî birlikle Medine'yi korumakla görevlendirildi.Bedir Savaşına çıkmak için hazırlandı. Fakat bir hayvantarafından ısırıldığı için katılamadı. Peygamber (s.a.v.):“(Bedire katılmak) için çok istekliydi” buyurdu. Rahatsızlığı sebebiyle katılamadığı Bedir hariç bütün gazvelere iştirak etti. Bedir Savaşına yirmi deveyle destektebulundu. Bunu dikkate alan Hz. Peygamber (s.a.v.) savaşa katılamamasına rağmen kendisine ganimetten payverdi. Resûlullâh (s.a.v.) Kays b. Sa'd (r.a.)'ın rivayet ettiği bir hadis-i şeriflerinde: “Allâh'ım! Salat ve rahmetini Sad b. Ubade'nin ailesi üzerine kıl” buyurdu. Şamtaraflarında hicri 15 senesinde vefat etti.(İbnu Hacer el-Askalânî, el-İsabe (Seçkin Sahabeler), s.397)
Ebû Davud'un Abdurrahman bin Ebû Leylâ (r.a.)'denyaptığı rivayete göre, Peygamber (s.a.v.) bir gece yolculuğu yapıyorlarmış, arkadaşlarından biri devesininüzerinde uyuya kalmış, bunu görenler bir kısmı uyuyanın yanındaki urganı çekip almışlar, adam korku içindeuyanmış. Buna muttali olan Resûlullâh (s.a.v.): "Bir Müslümana diğer bir müslümanı korkutmak helâl olmaz"buyurmuşlar. Mizahın fazlası iyi değildir, bu hususta nehiy yollu rivayetler vardır. Nitekim "Başkasının sözünehaklı, haksız itiraz etmek" bahsinde İbni Abbas (r.a.)'denrivayet edilen hadîs-i şerîfte buna işaret edilmişti.Evet, mizahın fazlası heybet ve vakarı düşürür, bâzıahval ve şahıslarda kinin doğmasına ve bir kısım kimselerde de kalbi öldüren gülmeye yol açar. Tirmizî'ninEbû Hüreyre (r.a.)'den yaptığı rivayete göre, Peygamber(s.a.v.) ashabına buyurdular ki: "Kim benden şu altıkelimeyi alır da onunla amel eder veya amel edecekolan kimseye öğretir?" Ebû Hüreyre (r.a.) "Ben, yâResulullâh!" dedim, diyor. Bunun üzerine Peygamber(s.a.v.) elimi tutarak o beş şeyi saydı: "Haram şeylerden sakın ki insanların en çok ibâdet edeni olasın.Allâh'ın sana ayırdığı rızka razı ol ki insanların enzengini sayılasın. Komşuna iyilik et ki kâmil mü'minolasın. Kendi nefsin için sevdiğin şeyi insanlar içinde sev ki dosdoğru Müslüman olasın. Bir de gülmeyiartırma, çünkü çok gülmek kalbi öldürür." Ebû Hureyre (r.a.)'den yaptığı rivayette, Peygamber(s.a.v.) buyurdular ki: "Şüphe yok ki kul bir kelime söyler, onu ancak meclistekiler gülsün diye söyler deo kelime sebebiyle yerle gök arasındaki mesafedendaha uzak bir düşüş düşer. Hem kişinin diliyle kayması, ayağıyla kaymasından çok beter olur."(İmam Birgivî, Tarikat-ı Muhammediye, s.400)
Resûlullâh (s.a.v.) buyuruyorlar ki: “Bir melek yanıma gelerek bana selâm verdikten sonra şöyle dedi: ‘Ben devamlıolarak seninle müşerref olmak için Allâh'ımdan müsaade istiyordum.' Melek daha sonra şöyle dedi: ‘Ey Allâh'ınResûlü sana müjdeler olsun ki, Allâh'ın nezdinde sendendaha iyi bir hiç kimse yoktur.'”“Benimle kıyâmetin durumu (ha geldi, ha gelecek diye)yarış eden iki koşu atına benzer. Yine benimle sizin durumunuz, daha önce gönderilip düşman bu tarafa geliyordiye elbiselerini çıkararak işaret eden bir öncüye benzer.”“Kıyâmet günü bütün insanların efendisi, yer yarılarakkabrinden ilk çıkacak insanlara şefâât kabul edilecek yineben olacağım.” “Ben dört meziyetle insanlardan üstün kılındım; Cömertlikle, Cesurlukla, Zevcelerime karşı iyi davranmakla beden kuvvetiyle.”“Ey müminler bana salavât getiriniz ve tam manasıyladuâ ediniz. Sonra şöyle deyiniz: Allâhümme salli ala Muhammedin ve ala a'li Muhammed, ve barik ala Muhammed'inve alâ â'li Muhammedin kema bârakte a'la İbrahime ve, alââ'li İbrahim inneke hamidüm mecid. Allâh'ım, Efendimiz Hz.Muhammed (s.a.v.)'in ve aile efradının derecelerini yükselt vemakamlarını ali eyle. İbrahim (a.s.) ve aile efradına ihsan dabulunduğun fevzü bereketini, Hz. Muhammed (s.a.v.) ve aileefradını da bağışla. Çünkü sen şüphesiz hamid ve mecitsin.”“Oturduğunuz meclislerinizi bana salavât getirmeklesüsleyiniz. Çünkü salavâtlarmız sizin için nur olacaktır.(Kıyâmet günü o nurun sayesinde sırat köprüsünden geçmeyi başaracaksınız.)” “Allâh (c.c.)'un öyle melekleri vardır ki, kendilerine (insanların) ibâdetlerini işitme duygusuverilmiştir. Kim bana salavât getirirse o melekler onu banaulaştırır. Rabbime yalvardım ki, bana salavât getiren kuluna on tane rahmetini ihsan eylesin.” “Ey müminler banasalavât getiriniz. Zira üzerime getirilen salavâtlar, günahlarınızın kirlerini temizleyen manevi bir alettir.”
Bütün peygamberler ve özellikle; İdris , Nuh, Hûd, Salih, İbrahim, Şuayb, Musa, İl-yas ve İsa (a.s.e.) gönderildikleri kavimleri, putperestlikten kurtarmaya ve bir olan Al-lâh (c.c.)'a imân ve ibadet ettirmeye olanca çabalarını harcamışlar; hatta, bu yolda can verenler bile olmuş ancak ne yazık ki, umu-lan mutlu sonuca ulaşılamamıştır.Her yerinden küfür ve şirk fışkıran, dînî, ahlâkî, ictimâî bunalımlar ve bozukluklar içinde çalkalanan koskoca bir putperestlik dünyasıyla tek başına uğraşmak ve sonuç almak vazifesi, âhir zaman Peygamberi (s.a.v.)'e kalmıştır.Hz. Peygamber (s.a.v.); merkezden, muhîta doğru açılan dalga dâireleri gibi Mekke ve çevresinden başlayarak, za-manları aşarak kıyâmete kadar insanları Allâh (c.c.)'un doğru yoluna, önce hikmet ve güzel öğütlerle davet etmek, davetini kâbul edenleri, cennet nimetleri ile müj-delemek, davetini kâbul etmeyenleri, ce-hennem azâbıyla korkutup uyarmak sonra da fitne ve fesat ortadan kalkıncaya, Din tamamıyla Allâh (c.c.)'un oluncaya kadar, İslâm Dini, bütün dinlere üstün gelinceye dek, Peygamberimiz (s.a.v)'in deyişi ile: “İnsanlara Lailâhe illallâh (Allâh'tan başka ilah yoktur), Muhammedün Resû-lullâh (Muhammed, Allâh'ın Resûlüdür) dedirtinceye kadar savaşmak” gibi çok ağır ve şerefli bir vazifeyi yüklenmiştir.Allâh (c.c.) O (s.a.v.)'in şefaatinden ve sözlerinden istifade etmeyi nasib eylesin.(M.Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, s.24)
Talha bin Ubeydillâh (r.a.) İslâm'a ilk giren sekiz kişiden biridir. Ticâret için gittiği Bus-râ'da gördüğü bir râhipten Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz'in peygamber olacağını duydu. Mekke'ye dönünce Hz. Ebû Bekir (r.a.)'le gö-rüştü ve onun vâsıtasıyla müslüman oldu. Hz. Talha (r.a.), Hz. Zübeyr (r.a.) gibi Cen-net'le müjdelenen on kişiden biridir. Zengin olduğu için sadece canıyla değil, malıyla da İslâm'a hizmet etti. Onun bu cömertliği sebe-biyle Fahr-i Âlem (s.a.v.) Efendimiz kendisini hayırlı Talha, cömert Talha, bereketli Talha anlamında “Talhatü'l-hayr”, “Talhatü'l-cûd”, “Talhatü'l-feyyâz” diye övdü.Hz. Talha (r.a.) Uhud Gazvesi'nde, Efen-dimiz (s.a.v.)'in kayanın üzerine çıkması için onun kadem-i şerîfine omuz verdi. Resûlullâh (s.a.v.) bunun üzerine, “Talha, Cennet'i hak etti” buyurdu. O gün Hz. Talha (r.a.), sadece Resûlullâh (s.a.v.)'in taşın üzerine çıkmasına yardım etmedi. Bu savaşta kâfirler Peygam-ber (s.a.v.) Efendimiz'e iyice yaklaştığında, canlarını ortaya atarak onu koruyan birkaç yiğitten biri de Hz. Talha (r.a.) idi. Resûl-i Ek-rem (s.a.v.)'e savrulan bir kılıçtan onu koluy-la koruduğu için çolak kaldı. O gün kâfirlerle savaşırken ve Allâh'ın Resûlü (s.a.v.)'i düş-manların hücumundan korurken, vücuduna seksenden fazla kılıç, mızrak ve ok darbesi aldı. Canını, Peygamber (s.a.v.) uğrunda fedâ etmeye hazır olduğunu gösterdi. Bu sebeple Cennet'e girmeyi hak etti.Talha bin Ubeydillah (r.a.), Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'den otuz sekiz hadis rivayet etmiştir. Allâh (c.c.) kendisinden râzı olsun.(İmâm Tirmizî, Şemâil-i Şerîf, c.1, s.391-393)
Peygamber (s.a.v.) “Âhir zamânda imânı muhâfaza etmek, kor ateşi elde tutmak ka-dar zor olacak. Kişi sabah evden imânlı çı-kacak; akşam eve imânsız gelecek, akşam imânlı yatacak; sabah imânsız kalkacak.” diye buyurdular. İnsanın en kıymetli cevheri imânıdır. Bunu çok iyi korumak gerekir. Pey-gamberimiz (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki: “Elbisenin eskidiği gibi imân da yıpranır. Yenilenmesi için Allâh (c.c.)'dan isteyiniz.”“Benden sonra karanlık gece parçaları gibi fitneler ortalığı kaplayacaktır. İnsan o zamânda mü'min olarak sabahlar, akşama kâfir olur. Dinlerini dünyanın fâni olan az bir metâına satarlar.”Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz her zamân şu duâyı okurlardı: “Ey büyük Al-lâh'ım! Kalpleri çeviren ancak sensin. Kalbimi dininde sâbit kıl...” Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.) bu duâyı işitince sorarlardı: “Ya Resû-lullâh! Sen de dönmekten korkuyor musun?” Allâh Resûlü (s.a.v.) şu cevâbı verdi: “Mekr-i ilâhiden beni kim temin eder? Çünkü, ha-dîs-i kudsîde: “İnsanların kalbi Rahmânın kudretindedir. Kalpleri dilediği gibi çevirir” buyurulmuştur. Bu bakımdan îmân tazele-meye ihtiyâç vardır.”Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: “İmânı-nızı yenileyiniz (tazeleyiniz)” diye buyurduk-larında Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.): “Yâ Resûlallâh! İmânımızı nasıl yenileyelim?” diye sordular. Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Lâ ilâhe illallâh sözünü çoğaltınız” İmân ve nikâh tazelemek için yapılacak duâ şudur: “Al-lâhümme innî ürîdü en üceddidel îmâne ve'n-nikâha tecdîden bikavli lâ ilâhe illallâh muhammedün Resûlullâhi”(Abdurrauf El Münavî, Feyzü'l Kadîr, c.3, s.345)
“Bir gün Peygamber Efendimiz'in huzuruna biri geldi ve “Seni Allah için seviyorum.” dedi. Şu cevabı aldı: “Ohalde, fakri gömlek gibi giy. Belaya sarıl. Öbür âlemde beni bulmak, benimle olmak için yaptıklarımıyapmalısın. Sevginin baş şartı; uymaktır.” Hz. Sıddîk, Peygamber (s.a.v) sevgisine sadık idi. Bütün malınıPeygamber yoluna harcadı. Peygamber'in sıfatına büründü. Hak kapısında Peygamber'e eş oldu. Her şeyidağıttığı zaman, kendisine sarınacak bir aba kalmıştı. Çocukları için, Allah ve Peygamberi'nden başka hiçbirşey ayırmadı. İçini ve dışını Peygamber'in hâline uydurmuştu. Sana gelince, yalancısın. İyi insanların sevgisipara ile ölçülemez. Onların karşısına paranı, altınını çıkarmaktasın. Bu hâlinle onlara yakınlık iddiaediyorsun. Onlara yakın olmayı diliyorsun. Aklını başına al. Bu sevgi yalandır. Seven sevdiğinden bir şeyesirgemez. Sevilen her şeye tercih edilir. Fakr hâli Peygamber (s.a.v) Efendimiz'den ayrılmazdı. Bu sebepleşöyle buyurmuştu: “Fakr hali, beni sevenlere, selden daha çabuk varır.” Hz. Âişe'nin şu sözü önemlidir:“Peygamber hayatta iken dünya bize gülmedi. Daima darlık ve sıkıntılı oldu. Peygamber'in öbür âlemegöçünden sonra üzerimize çöktü.” Peygamberimiz 'in sevgisini kazanma şartı fakr hâlidir. Allah sevgisi için debela şarttır. Bazı büyükler şöyle der: “Her velayet hâlini bela takip eder.” Sebebi, boş yere Allah sevgisi iddiaedilmeye. Öyle olmazsa, riyakâr ve münafıklar da Allah sevgisi iddia eder; belki de davalarınıkazanabilirlerdi. Boş davadan dön. Yalan işleri bırak. Kendi başına tehlikeler çıkarma. Şayet bir dava açmakistiyorsan, ispatlı, delilli olsun. Aksi hâlde ne bizden olursun ne de davayı kazanabilirsin. Altın işlerindenanladığını iddia ederek övünme. Sonra pişman olursun. Utandırırlar; bir şey sorarlar, bilemezsin.Yılan ve yırtıcı hayvanlarla uğraşma. Onlar seni perişan eder. Eğer Havva isen yılana yanaş. Kuvvetinegüveniyorsan, yırtıcı hayvanlarla dalaş.Ey evlat! Münafıkları bırak. Allah'ın azabına kendini atmak isteyenlerden uzak ol. Aklını başına al. Zamaneinsanlarının çoğundan uzak dur. Onlar elbise giymiş kurtlara benzerler. İyi insanlar azdır.Her şeyi sizin için arıyorum. Bana bir şey gelmese de olur. İpimi kuyuya salarım; oradan çıkanı size veririm,ben almam. Beni zengin edecek şeyim var. Sizden hiçbir şey talep etmiyorum. Bana göre çalışmak vardır.Çalışamayacak olursam, tevekkül ederim. Sizin getireceğinize bakmam. Getirmenizi zaten beklemem. Nifaksahipleri sizi bekler; Allah'a güvenmez, sizin vereceğinize dayanır. Allah'ı unutur. Yaratan'a itimat etmez.Kurtuluş istiyorsan, örsümün üstüne yat. Çekicimin vuruş sesleri ile nefsin, şeytanî duyguların ve sana tesireden şeytanî kuvvetlerin beynine sesleneyim. Düşmanlarını korkutayım. Kötü arkadaşlarını kaçırayım.Afetler çoktur; fakat onu indiren bir tanedir. Hastalık sayılamayacak kadardır; ama onun doktoru bir tanedir.Ey nefisleri hasta olanlar. Varlığınızı doktora teslim ediniz. Sizi tedavi ederken onu itham etmeyekalkmayınız. Onun kadar şefkatli olamazsınız. Sizi incitmeden tedavi eder. Nefsinizi o doktor kadarkorumanız kabil değildir. O Aziz tabibin önünde dilinizi tutunuz. Ona taarruz etmeyiniz. O'na teslimolduğunuz takdirde dünya ve âhiretin hayrını bulursunuz.
Eğer Kur'ân'ın bütün mânâları tamamlan-mış olmasaydı, o zaman ona böyle denmesi doğru olmazdı. Daha buna benzer, Kur'ân'ın hidayet, kalplerde bulunan her şeye şifa oldu-ğunu belirten ayetler bulunmaktadır. Kalplerde bulunan her şeye şifâ olabilmesi için, onun her şeyin açıklamasını, çözümünü içermesi gerek-lidir. Bunu bildiren hadisler ve selefe ait sözler de vardır. Meselâ Hz. Peygamber (s.a.v.) şöy-le buyurmuştur: “Şüphesiz ki bu Kur'ân, Al-lâh (c.c.)'un ipidir. O apaçık nurdur, faydalı şifâdır. Kendisine tutunan kimse için o, bir korunaktır. O, kendisine tâbi olan için bir kurtuluştur. Ona uyan eğrilmez ki, doğrul-tulsun; sapmaz ki azarlansın. Onun hayret edilecek yönleri bitmez, çokça tekrarla-maktan dolayı eskimez.” (Dârimî)Kur'ân'ın mutlak surette Allâh (c.c.)'un ipi, faydalı şifâ olması, onun her yönden tam oldu-ğunun delilidir. Benzeri bir hadis Hz. Ali (r.a.) vasıtasıyla da rivayet edilmiştir. İbn Mesûd (r.a.)'den şöyle rivayet edilmiştir: “Her ziya-fet veren, verdiği ziyafete gelinmesini se-ver. Allâh (c.c.)'un ziyafeti de Kur'ân'dır” (Dârimî) Hz. Âişe (r.anhâ)'ya Hz. Peygamber (s.a.v.)'in ahlâkının nasıl olduğunu sorarlar. Cevâbında: “Onun ahlâkı Kur'ân'dı” (Buhârî) der. Onun bu sözünü Kur'ân da: “Şüphesiz sen yüce bir ahlâk üzeresin” (Kalem s. 4) ayeti ile tasdik eder. Katâde (r.a.): “Kur'ân ile hem-hâl olan kimse ondan ya bir ziyadelik ya da bir noksanlık ile ayrılır” demiş ve arkasından: “Kur'ân'dan inananlara rahmet ve şifa olan şeyler indiriyoruz. O, zâlimlerin ise sadece kaybını artırır” (İsrâ s. 82) ayetini okumuştur.(Şatıbi, el-Muvâfakât; İslâmi İlimler Metodolojisi, c.3, s.355-356)
Hz. Utbe bin Gazvan (r.a.) ilk müslümanlar-dan olup Ashab-ı Kiram (r.a.e.) büyüklerinden-dir. Başta Bedir olmak üzere Resûlullâh (s.a.v.) ile birlikte birçok savaşa katıldı. Meşhur bir okçu olup bu savaşlarda büyük kahramanlıklar gös-terdi. Hz. Ömer (r.a.) döneminde pek çok fetih hareketinde görev aldıktan sonra Basra valisi olarak görevlendirildi. Basra valisi olduğu dö-nemde bir hutbe irad etti. Burada Allâh'a hamd-ü senâlarda bulunduktan sonra şunları söyledi:“Ey insanlar! Dünya bizleri terkedeceğini haber vererek bize sırtını dönüp uzaklaşmaya başlamıştır. Bizim için geride bir su kabının içe-risinde kalıpta sahibinin içmeye çalıştığı birkaç damla kadar bir şey bırakmıştır. Şüphe yok ki bu fâni dünyadan sonu olmayan bir yurda gö-çeceksiniz. O halde oraya elinizde bulunanların en hayırlılarıyla gitmeye çalışınız. Çünkü bize söylendiğine göre cehennem o kadar derinmiş ki atılan bir taş yetmiş senede dibine ulaşamaz-mış. Allâh (c.c.)'a yemin ederim ki bu ucu bucağı bulunmayan boşluk bir gün insanlar tarafından doldurulacaktır. Buna çok mu şaşıyorsunuz? Yine bize söylendiğine göre cennet kapıla-rından her birinin yanları arasında kırk senelik bir mesafe varmış. Buna rağmen gün gelecek bu kapıların önünde büyük bir izdiham yaşana-caktır. Ben Hz. Peygamber (s.a.v.)'in yanında kalan yedi kişiden biriydim. Yiyeceğimiz ağaç-ların yapraklarından ibaretti ve bu yüzden du-daklarımız yara içerisinde kalmıştı. Bir gün bir hırka buldum. İkiye bölerek bir parçasını kendi-me ayırdım, diğerini ise Hz. Sa'd b. Mâlik (r.a.)'a verdim. Bunları kendimize elbise edindik. Bu-günse her birimiz bir memleketin valisiyiz. Nef-simde ve gözümde büyük, Allâh (c.c.) katında küçük olmaktan Allâh (c.c.)'a sığınırım.” (M. Yusuf Kandehlevî, Hayatu's-Sahabe, c.4, s.217)
Mezhep, kısaca hayatı vahyin gösterdiği istikamette yaşayabilmek için, bir başka ifa-deyle vahyi hakkı verilmiş bir anlama faaliye-tinin konusu yapabilmek için gerekli usul ve ilkelerin adıdır. Bunun kolay bir iş olmadığı, dahası, masa başı ve münferit birtakım faaliyetlerle yapılamayacağı, anlamamız gereken ilk husustur. Bu itibarla bir kimsenin, eline al-dığı bir Kur'an mealiyle yahut Hadis kitabıyla doğrudan amel etmeye kalkışması, züccaciye dükkânına dalan filin yol açtığından farklı bir manzara doğurmayacaktır. Zira mesele sade-ce okuma yazma bilmekle ve Kur'an ve Hadis metnine vâkıf olmakla sınırlandırılamayacak kadar hayatî ve hassastır.Kur'an ve Sünnet nasslarının yapısı, bu iki kaynağın birbirleriyle ilişkisi, kaynağını bunlardan alan diğer usul umdeleri bu nokta-da merkezî öneme sahip hususlardır.Allâhü Teâlâ'nın ve Resulü (s.a.v)'in bizden nasıl bir hayat istediğini sahih bir şekilde anlayabilmek için, vahyin nüzûlüne ve Sünnet'in vürûduna kimi zaman sebep teşkil etmiş, kimi zaman doğrudan şahit olmuş bulunan Sahabe (r.a.e.) neslinin tutumu da behemehal dikkate alınmak durumundadır. Daha önce de değişik vesileler-le vurguladığım gibi, Peygamber (s.a.v.)'i terk-i dünya etmiş bir ümmetin, Peygamber (s.a.v)'e arkadaşlık, yoldaşlık etmiş ilk ve tek kuşağının olaylar karşısındaki tutum ve tavrında, o Pey-gamber (s.a.v)'in etkisinin bulunmayacağını söylemek herhangi bir kasıt söz konusu değilse cahillikten başka bir şeyin ifadesi olamaz! Kısacası Kur'an ve Sünnet'in bizden ne istediğini tam anlamıyla kavrayabilmek için, önce-likle belli bir usule ihtiyaç vardır. İşte mezhep bize bu usulü ve bu usul doğrultusunda ortaya konulmuş pratiği veren biricik sistemdir.(Ebubekir Sifil, 2010)
Dil, kalpte olanların tercümanıdır. Az ko-nuşmayı alışkanlık hâline getirenin elinden ve dilinden kimse eziyet görmez ve kendisi de kibre düşmez. Susmak yüz derdin tek bir dermanı gibi etkilidir. Bir hadis-i şerifte Allâh Resulü (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Allâh'ı zikretme dışında çok konuşmayın. Çünkü Allâh'ı zikir dışında çok konuşmak kalple-ri katılaştırır. Allâh'ın rahmetinden en uzak olan şey katı kalptir.” Başka bir hadis-i şerifte ise: “Kim bana iki çenesi arasındaki dilini ve iffetini koruma sözü verirse, ben de ona cennet sözü veririm, ona kefil olurum.” Dil hem ibadetlerin hem de günâhların köküdür. Dil düzelirse tüm organlar düzelir, dil âsî olursa tüm organlar onu takip eder. Bir hadiste konuyla ilgili şu ifadeler geçer: “Âde-moğlu sabahlayınca onun tüm organları diline şöyle der: Hakkımızda Allâh'tan kork. Çünkü biz sana tabiyiz. Sen doğru olursan hepimiz kurtuluruz. Sende eğrilik oluşursa biz de öyle oluruz.” Bir diğer rivayete göre ise Allâh Resulü (s.a.v.) şöyle demiştir: “Kıyamet gününde en çok konuşan, en büyük günâh-kâr olarak Allâh'ın huzuruna çıkar.”Hz. Ali (r.a.)'den şöyle rivayet edilmiştir: “Susmak, insanı cennete götürür.” Allâh Resulü (s.a.v.) konuyla ilgili Taberânî'den na-kille şöyle rivayet etmiştir: “Âdemoğlunun günâhlarının çoğu diliyle gerçekleşir.”Dilin vereceği sıkıntılardan kurtulmanın tek bir ilacı vardır ki o da susmayı öğrenmektir. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz “Kim susarsa kurtulur” (Tirmizî) buyurmaktadır. Ümmetine bunu öğretmek için kendisi de çok konuşmak-tan uzak dururdu.(Misvâk Neşriyat, Eşref Ali et-Tehanevî, Tehzibu'l Ahlâk, s.71)
Enes bin Mâlik (r.a.)'den rivayet edilmiştir. Nebi (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Kimde şu üç özellik bulunursa o kişi imânın tadını almıştır: Allâh ve Resûlü'nün kendisine diğer herkes-ten daha sevgili olması, sevdiği kişiyi sadece Allâh için sevmesi, Allâh kendisini küfürden kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmekten, ateşe atılacakmışçasına nefret etmesi.”Yine Enes bin Mâlik (r.a.)'den rivayetle, Nebi (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Hiçbir kul, beni ailesinden, malından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe (kâmil) imân sâhibi ola-maz.” Hz. Ömer (r.a.): “Yâ Resûlallâh! Sen bana canımın dışında her şeyden daha sevgilisin!” dedi. Onun bu sözüne karşılık Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Hayır, canımı kudret elinde tutan Allâh'a yemin ederim ki beni canından da çok sevmedikçe (kâmil) imân etmiş sayılmazsın!” buyurdu. Hz. Ömer (r.a.): “Vallâhi şimdi sen, bana canımdan da çok sevgilisin yâ Rasûlallâh!” dedi. Bunun üzerine Allâh Rasûlü: “İşte şimdi oldu ey Ömer!” buyurdu.İbn Abbas (r.a.)'in rivayetine göre, Nebi (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Size, rızıklanmanız için nimetlerini gönderen Allâh'ı seviniz. Allâh'ı sevdiğiniz için beni sevin. Beni sevdiğiniz için de ehl-i beytimi sevin.” Muhabbet ve sevgi beslemenin sebebi, sa-dece Allâhü Teâlâ bizi rızıklandırdığı için değildir. Aslında O (c.c.)'un, sayısız, hesapsız nimet ihsâ-nı, nihayetsiz lütuf ve nimetleri vardır ki bunları saymaya gücümüz yetmez. Bütün nimet, servet ve devletler, yalnız ve yalnız O Rahmeten li'l-â-lemîn'in rahmet ve bereketindendir. Bunun için hepimizin O (c.c.)'a karşı nihayetsiz muhabbet ve sevgi beslemesi îcap eder. Biz, her şeyiyle rah-met, bereket, şefkat ve merhamet vesilesi olan O Yüce Nebi (s.a.v.)'e muhabbet ve sevgi besleme-yeceğiz de kime besleyeceğiz? (Eşref Ali Tehânevî, Hayâtü'l Müslimîn-Müslümanın Günlük Hayatı, s.105)
1. Cünüp olan kişinin namaz kılması haram-dır. Cenâb-ı Hâkk şöyle buyurmuştur: “Ey imân edenler sarhoşken ne söylediğinizi bilene kadar ve cünüp olup yolcu olmadığınızda gu-sül edene kadar namaza yaklaşmayın.” (Nisa s. 43)2. Mescide giremez. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyor: “Ben ne cünüp olana ne de hayız olana, mescidi helâl gör-müyorum.” (Ebû Davud)3. Beytullâh'ı tavâf edemez. Çünkü Beytullâh mescidin dâhilindedir.4. Kur'an-ı Kerim'i okuyamaz. Hz. Ali (r.a.), Peygamberimiz (s.a.v.)'den “Cünüp olan kişi-ye Kur'an okumayı yasakladığını” (Beyhakî) rivayet etmiştir.5. Kur'an-ı Kerim'e dokunamaz. Fakih Ebû'l-Leys (r.âleyh), El-Fetâvâ isimli kitabında cünüp olanın Mushaf'a veya üzerinde ayet yazan bir şeye dokunamayacağını söylemiştir. Kâinatın efendisi (s.a.v.) hadis-i şeriflerinde şöyle bu-yuruyor: “Kur'an'a sadece (abdestsizlik ve cenâbetten) temiz olanlar dokunabilir.” (Ta-beranî)El-Muhît'te cünüp olanın guslü, namaz vak-tine kadar tehir etmesinde günâh olmadığı söy-lenmiştir. Siracuddin el-Hindî (r.âleyh) şöyle der: “Namaz vacip olmadıkça veya abdestsiz helâl olmayan tilâvet secdesi ve Mushaf'a dokunmak gibi şeyleri kastetmedikçe abdestsiz olan kişinin abdest alması, cünüp olanın da gusül alması va-cip değildir. Bu konuda icmâ vardır. Ancak cünüp olan kişinin bir şey yiyip içebilmesi için ellerini yıkaması ve mazmaza yapması gerekir. Çün-kü cenâbetlik ağza sirayet ettiğinden mazmaza yapılmadan suyun içilmesi, müstâmel suyun içilmesi olacaktır ki bu da doğru değildir. Ellerini yıkamasına gelince cünüp olan kişinin genelde elleri necasetten hali olmadığından dolayıdır.(Suâlli-Cevâplı İslâm Fıkhı, c.1, s.237-241)
Sünnet olan, Kur'an'ı tertîl üzere okumaktır. Çünkü Cenâb-ı Hâkk, “Kur'ân'ı da açık açık, tâne tâne oku” (Müzzemmil s. 4) buyurmuştur. Tertil ise, harflerin ve kelimelerin açık seçik okunmasıdır. Kur'ân'ı bu şekilde okumanın faydası ise, kıraat bu tarzda eda edildiğinde, hem kendisi bu lâfızların manasını anlar, hem de başkalarına anlatmış olur. Halbuki hızlıca okuduğunda ne anlar, ne anlatır. Binâenaleyh tertil üzere okumak, en uygun olanıdır. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Ahi-rette, Kur'ân okuyan kimseye, “Oku ve yük-sel; dünyada tertil üzere okuduğun gibi bu-rada da tertil üzere oku!” denilir.” (Ebû Davud)Ebu Süleyman el-Hattabî (r.âleyh) ise şöyle demiştir: “Eser”de, “Kur'ân ayetlerinin sayısı-nın cennet basamaklarının sayısı kadar oldu-ğu ve Kur'ân okuyan kimseye Kur'ân'dan oku-duğun mikdarca basamakları çık, yüksel! Kim Kur'ân'ın ayetlerinin tamamını okursa, cenne-tin en üst derecesine taht kurmuş olur” diye varit olmuştur.” Kişi açıkça Kur'ân okuduğun-da, sünnet olan kıraati güzel yapmasıdır. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kur'ân'ı seslerinizle tezyin ediniz.” (Ebû Davud)Şeytanın vesvese verdiği işlerin en başta geleni Kur'ân okumaktır. Çünkü her kim Kur'ân okur, onunla Rahman olan Allâh (c.c.)'a ibade-te niyet eder, O (c.c.)'un vadini, vaîdini, apaçık ayetlerini ve açıklamalarını düşünürse itaat olan işleri daha çok arzular, haramlardan daha fazla çekinir. Kur'ân okumak taatların en büyü-ğü olduğu içindir ki şeytan, Kur'ân'dan insan-ları uzaklaştırmaya daha çok çaba sarfeder. Kulun, kendisini şeytanın şerrinden koruyacak olan bir varlığa ihtiyacı da o nisbetle artar.(Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu'l-Ğayb, c.1, s.85-123)
Kuyu'dan saraya, Nil'den Kızıldeniz'e uzanan kaderler… Kur'an kıssalarında Hz. Yusuf ile Hz. Musa'nın şaşırtıcı paralelliklerini, semboller ve ayet referanslarıyla adım adım okuyup günümüze taşıyoruz. Bu bölümde “imtihandan emanete” giden yolu birlikte çözümlüyoruz.Bu bölümde neler var?Saraya giden yollar: “şer görünen” olayların ilâhî plana nasıl hizmet ettiğiGüç merkezinde büyümek: saray eğitiminin stratejik işleviGurbet, yalnızlık ve karakter inşasıİffet ve emanet: Yusuf'un direnişi, Musa'nın “kaviyyün emîn” oluşuDua ve tevekkülün kritik anlarıKardeş desteği: Bünyamin ve Harun'un farklı rolleriKriz yönetimi: kıtlık planı ve özgürlük yürüyüşüAffedicilik ve merhamet: gerçek zaferin yüzü
إِنَّ ٱللَّهَ وَمَلَٰٓئِكَتَهُۥ يُصَلُّونَ عَلَى ٱلنَّبِىِّ ۚ يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ صَلُّوا۟ عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا۟ تَسْلِيمًاİnnallâhe ve melâiketehu yusallûne alen nebiyyi, yâ eyyuhellezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ(teslîmen).Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber'e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selâm edin
Yolculuğa çıkan müslüman için, riayet etmesi gereken birçok edep vardır. Bunlardan biri; kerahat vakti değil ise yolculuğa çıkmadan önce iki rekât namaz kılmaktır. İbrahim el-Halebî (r.âleyh), Haleb-i Kebir adlı eserinde bunun müstehap olduğunu söylemiştir. Birinci rekâtında Fatiha-i Şerife'den sonra “Kafirun” suresi, ikinci rekâtında “İhlâs” suresi okunur. İbn Ebi Şeybe (r.âleyh), el-Musannef isimli eserinde bu konuyla ilgili olarak Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'den naklen şu rivayete yer verir: “Sefere çıkmak isteyen kişinin, ailesine bırakacağı en hayırlı şey iki rekât namaz kılmaktır.” (İbn Ebi Şeybe)Enes b. Malik (r.a.)'den rivayete göre kendisi şöyle buyurdu: “Peygamber Efendimiz (s.a.v.) iki rekât namaz kılmadan konakladığı bir yerden ayrılmazdı.” (Sahih ibn Huzeyme) Yola çıkarken Allâh (c.c.) rızası için iki rekât namaz kılmak müstehap olduğu gibi yoldan döndüğünde de kerahat vakti değilse iki rekât namaz kılmak müstehaptır. Bu namazı yolculuğa çıkarken evde, yolculuktan döndükten sonra da mescitte kılmak daha faziletlidir. Yolculuğa çıkarken bu namazın kılınması; işlerini kolaylaştırması ve sağ salim, kazasız, belasız yuvasına kavuşturması için Allâhü Teâlâ Hazretlerine duâ etmek anlamı taşımaktadır. Yolculuktan döndükten sonra bu namazın kılınması ise; kişinin, eşine, dostuna, çoluk çocuğuna kavuştuğu için Allâhü Teâlâ Hazretlerine şükretmek anlamı taşımaktadır. Bunların yanı sıra bu namazın kılınmasında daha birçok hikmetler de vardır.(Sualli Cevaplı İslam Fıkhı, c.2, s.364-366)
Kur'an-ı Kerim'i anlama ve açıklamayı -Allah'ın bizzat açıklamaları dışında- Peygamberimiz (s.a.) yapar, ashâb yapar ve bir de sonrakiler (Mâtürîdî'ye göre fukahâ) yapar. Bu anlama ve açıklamalara “Allah'ın muradı, onun katındaki doğru anlayış, mutlak İslam budur, diyebilmek için ya Peygamber veya onun yanında bulunup ilgili olaylar üzerine yapılan açıklamalara şahit olmuş sahâbî olmak gerekir ve bu anlayış “tefsîr”dir.
“Akıllı ol. Yalancı olma. Allah'tan korktuğunu söylüyorsun, fakat halktan biri seni tehdit etse korkuyorsun. Hiç kimseden korkma. İnsanlar sana bir şey yapamaz. Cin tayfasından çekinme, sana zararları dokunmaz. Dünya azabından korku duyma. Öbür âlemin sıkıntısından üzüntü çekme. Azabı yapacak kudret sahibinden kork. Silâhtan korkma, onu atacak elden kork. Aklı başında olan, kulların dil uzatmasına üzüntü duymaz. Allah yolunda akıl sahibi, ondan gayri şeylerin sözünden üzülmez. O insan bilir ki, yaratılmışların cümlesi Hak katında aciz ve perişandır. Hepsi O'na muhtaçtır.Bir gün Bayezid-i Bistamî oturuyordu. İçeri biri girdi. Sağa ve sola bakmaya koyuldu. Niçin baktığı soruldu, namaz kılmak için temiz bir yer aradığını söyledi. Bayezid ona döndü ve şöyle dedi:Pisliğin görülmediği her yer temizdir. Yalnız, kalbini temiz et. İstediğin yerde namaz kılmaya başla.”İhlas sahibi olanlar, riyadan korkarlar. Bu bir akabedir. Bu an geçtikten sonra riya ortadan kalkar. Çünkü her varlık Hakk'ın olur. Riya yapacak kimse kalmaz. Gösteriş, için dışa uymaması hâli, kendini beğenmek, şeytanın oklarındandır; o bu okları kalbe atar ve yaralar. Büyük insanları dinleyiniz. Hakk'a götüren yolu onlardan öğreniniz. Büyük yolun yolcuları onlardır. Onlara nefsinizin kötü hallerini sorunuz. Şahsî arzu ve tabiî isteklerin kötü durumlarını onlardan öğreniniz. O büyükler, başlarına gelecek belâyı bildiler. Nefsin kötülüğünü anladılar. Bu yüzden etrafı bırakıp kendi hallerine düştüler. Hayli zaman öyle kaldılar. Nefis canibinden gelen arzuya yıllarca uzaklık duygusu beslediler. Böylece ona galip geldiler; nefislerine hâkim oldular.Şeytanın üflemesine aldanma. Nefisten bir ok atılırsa yıkılma. O kendi oku ile atar. Ve ancak onun yoluna girersen ok sana değer. Nefsin yoluna girmeyene ok değmez. Malûm şeytan, ancak insan şeytanları vasıtası ile kötülük yapar. Nefis ve kötü arkadaştan Allah'a sığın; yardım iste. Bu kadar düşmanla baş edemezsin, ondan daima yardım talep et. O yardımını esirgemez. Hakk'ın yardımını varlığında sezer, manevî bir kuvvete sahip olursan, hemen çık; halka koş, nefse yanaş ve şöyle de: “Topunuz birden geliniz; bana zarar veremezsiniz.” Yusuf (a.s) Peygamber, mülk sahibi olup kuvvet kazanınca bütün hane halkını yanına çağırdı. Mahrum, Allah'tan yardım bulamayandır. Asıl zavallı, dünyada ve âhirette Allah'a yakınlık duygusunu kaybedendir. Geçmişte, kullara gönderilen kitapların bazısında, şöyle buyrulmuştu: “Ey âdemoğlu, sana sahip olmasam her şey senden el çeker.” Hak Teâlâ senden neden el çekmesin ki? O'nun her işine itiraz ediyorsun. O'ndan daima kaçıyorsun. İman sahiplerinden geri durduğun yetmiyormuş gibi, bir de eziyet ediyorsun. İşlerin, iman sahiplerini üzmekte, onları incitmekte. İçinle ve dışınla onları kırmaktasın. Yaptığın işin kötülüğünü Peygamber (s.a.v) Efendimiz'den dinle: “İman sahibine eziyet etmek, Beytü'l-Mamur'u ve Kâbe'nin yapılmışını on beş defa yıkmaktan günah itibarı ile daha büyüktür.”Yazık sana. Ey durmadan Allah adamlarına eziyet eden, yukarıdaki büyük sözü iyi dinle ve anla. Peygamber'in yüce kelâmını iyi dinle. Eziyet ettiğin kimseler, sâlih kimselerdir. Onlar, Allah'a iman etmiş insanlardır. O'nun varlığına iman sahibi olmuşlardır. O'na dayanan ve O'na itimat eden, onlardır. Yakında öleceksin. Malın geri kalacak, bulunduğun evden atacaklar, öğünmekte olduğun mal, seni hiçbir sıkıntıdan kurtaramayacak.” Geylani“Kişi, bilmediği şeyin düşmanıdır.” Hazreti Ali r.a.Zayıf adamlarla yola çıkmayın! Küçük bir zorlukta ya yolu satar ya da sizi...Telefonunun şarjı %5 se, Onun enerjisi de 5 te oluyor. Tamamen aletle senkronize olmu
İsmi Hz.Abdullah bin Ravaha (r.a.) künyesi Ebu Muhammed olup, Ebu Ravaha ve Ebu Amr da denilmiştir. Hz. Abdullah b. Ravaha (r.a.) Ensar'ın ilk müslüman olanlarındandır. Akâbe gecesinde katılanlardan biridir. Peygamber (s.a.v.) için katiblik yapardı. Hz. Ebu Hureyre (r.a.)'ın rivayet ettiği bir hadiste Peygamber (s.a.v.): “Abdullah b. Ravaha ne iyi birisidir” buyurmuştur. Bir başka hadisi şerifte ise Peygamber (s.a.v.) “Allâh İbn Ravaha'ya rahmet etsin. Zira o Meleklerin övündüğü meclisleri sever.” buyurdu. Peygamber (s.a.v.) hutbedeyken Hz. Abdullah bin Ravaha (r.a.) geldi. O sırada Peygamber (s.a.v.)'in “Oturun” dediğini işitti. Hz. Abdullah (r.a.) henüz mescidin dışında olmasına rağmen bulunduğu yerde oturuverdi. Hutbesini bitirince ona buyurdu ki: “Allâh, Allâh'a ve Resûlü'ne itaatini artırsın”Hz.Abdullah bin Ravaha (r.a.) hastalandı ve ona baygınlık geldi. Peygamber (s.a.v.) onu ziyaret ettiğinde şöyle buyurdu: “Allâh'ım! Onun eceli gelmişse bunu ona kolaylaştır. Eğer eceli gelmemişse ona şifa ver.” Bunun üzerine bir hafiflik hissetti. Hz. Enes (r.a.)'in rivayet ettiği bir hadiste: “Peygamber (s.a.v.) Umretu'l-Kaza'da Mekke'ye girerken Hz. Abdullah b. Ravaha (r.a.) onun önünde şu şiiri söylüyordu: “Çekilin kâfirler Nebi (s.a.v.)'in yolundan bugün, Vururuz yoksa boynunuzu inkâr etmiştiniz dün, Öyle bir vuruş ki ayırır gövdeden başı, Hatırlatmaz insana ne dost ne arkadaşı.” Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) ona: “Ey Abdullah! Harem'de Allâh Resûlü (s.a.v.)'in huzurunda mı bu şiiri söylüyorsun?” dedi. Peygamber (s.a.v.)'de: “Bırak onu ey Ömer! Söylesin. Nefsim elinde olana ye- min ederim ki, onun sözleri bu kâfirlere ok yarasından daha fazla tesir eder” buyurmuştur.(İbn Hacer el-Askalânî, el-İsabe (Seçkin Sahabeler), s.133)
Mekke'nin kızgın kumlarında başlayan bu öykü kölelikten özgürlüğe, Bedir'den Şam semalarına uzanan unutulmaz bir direniş ve sadakat hikâyesi…0:00 Giriş — Mekke sokaklarında bir köle ve zalim efendisi0:45 Hz. Ebû Bekir'in gizli daveti2:17 “Ehadün Ehad!” işkence sahnesi3:45 Azat ediliş ve Medine'ye hicret5:22 Bedir Harbi'nde yüzleşme7:12 Hz. Peygamber'in (sas) Vefatı9:19 Son Ezan: Şam'da gözyaşları
“Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağırgelir. O, size çok düşkün, mü'minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe 128)“Buna rağmen yüz çevirirlerse de ki: “Allah bana yeter, O'ndan başka ilah yoktur, ben yalnız O'nagüvenip dayanırım; O, büyük arşın sahibidir.” 129Hz. Muhammed bir insan olarak içimizden biridir; fakat Cenâb-ı Allah onu vahiy alma ve peygamberlerinsonuncusu olma mertebesiyle onurlandırmıştır. Başka bir âyette “bütün varlıklar için rahmet” olaraknitelenen (Enbiyâ 21/107) Resûl-i Ekrem'in müminlere karşı tutumuna ve hissiyatına ağırlık verilen 128.âyette o, Allah Teâlâ'nın iki güzel ismi ile, raûf ve rahîm olarak nitelenmiştir; raûf “çok şefkatli”, rahîm“çok merhametli” demektir. Yüce Allah'ın hiçbir peygamberini kendi isimlerinden ikisiyle birlikteanmamış olduğu dikkate alınırsa onun rabbimizin katındaki derecesi ve bütün bu açıklamalara rağmenondan yüz çevirenlerin ne büyük ziyanda oldukları daha iyi anlaşılır. İşte 129. âyette Hz. Peygamber'denbu gibi bahtsızların tutumlarından üzüntü duymaması, sadece Allah'a güvenip dayandığını hatırlaması veonlara da bunu duyurması istenmektedir.“Hem sonra o, sizin zarara uğramanız, kendisine çok güç gelen, dünya ve ahiret hayırlarını size ulaştırmadason derece istekli olan bir kimsedir. Bundan dolayı da sizin için tıpkı şefkatli bir doktor ve merhametli birbaba gibidir. Şefkatli olan doktor, çoğu zaman dayanılması güç, çetin ilaçlara yönelir. Merhametli baba da,çoğu kez. insana zor ve ağır gelen eğitme usullerine başvurur. Fakat insan, doktorun bilgili, sahasının ehli vebabasının da müşfik olduğunu bilince, o acı ilaçlara tahammül edilir ve o güç terbiye usulleri de bir lütuf veihsan yerini tutar. İşte burada da böyledir. Siz onun Allah katından gönderilmiş hak peygamber olduğunuanladığınıza göre, her türlü hayrı elde etmek için, onun bu zor tekliflerini kabul ediniz."Cenâb-ı Hak, Resulüne: "Eğer onlar bu mükellefiyetleri kabul etmez, yüz çevirip dönerlerse, onları bırak veonlara değer verme, Allah'a dayan ve bütün işlerinde Allah'a tevekkül et" demiştir."De ki: "Ben. ancak sizin gibi bir beşerim" (Kehf, 110) ayetlerinde olduğu gibidir. Bunlardan maksad şudur:En'am suresinde (9. ayet) de geçtiği gibi, eğer o peygamber, bir melek cinsinden olsaydı, insanların işi,bundan dolayı zorlaşırdı.insana bir şey zor geldiğinde, "Bu bana gâlib geldi" der.Buna göre ayetin manası, "Sizin sıkıntıya uğramanız ona güç gelir" yani "sizin kötülüğe dûçâr olmanız, onazor gelir" şeklindedir. Giderilmesi gerekli olan kötülüklerin en önde geleni, Allah'ın cezasının kötülüğüdür.İşte o peygamber, bu tür kötülüğü savuşturmak için gönderilmiştir."Ferrâ şöyle demiştir: "Haris, cimri ve düşkün demektir. Binâenaleyh ayetin manası, "Sizin cehennemegirmeniz ihtimaline karşı, size son derece düşkündür" şeklindedir."İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Allahü teâlâ, peygamberini, kendi isimlerinden bu iki isimleisimlendirmiştir."Allah'a itaatten ve peygamberi tasdikten yüz çevirirlerse;Bu sûrede ele alınan, bahsedilen güç teklifleri kabul etmekten yüz çevirirlerse,d) Cihadda sana yardım etmekten yüz çevirirlerse, manaları verilmiştir.Bil ki bu ayetin gayesi, kâfirlerin, yüz çevirmeleri ve bu teklifi kabul etmemeleri hafinde, HazretiPeygamberin kalbine bir hüznün ve kederin gelmeyeceğini; zira Allah'ın, düşmanlarına karşı O'na yardımetmede ve O'nu, çeşitli lütuf ve nimetlerinin derecelerine ulaştırmada, o peygambere yeteceğini beyanedip açıklamaktır.
163. Bu mektûb, esseyyid ve nakîb şeyh Ferîde “rahmetullahi teâlâ aleyh” yazılmışdır. İslâm ile küfrünbirbirinin zıddı, tersi olduğunu, İslâm düşmânlarını sevmemeği bildirmekdedir:Bize çeşidli ni'metleri veren ve müslimân yapmakla şereflendiren ve Muhammed aleyhisselâmınümmetinden eylemekle kıymetlendiren Allahü teâlâya hamd olsun! Dünyâ ve âhıret se'âdetlerine,râhatlıklarına kavuşmak ancak ve yalnız, dünyâ ve âhıretin efendisi, mahlûkların en üstünü, en kıymetlisiolan Muhammed aleyhisselâma uymakla, onun izinden gitmekle ele geçebilir. O yüce Peygambere ve Onuntemiz Ehl-i beytine ve Eshâbının hepsine en iyi düâlar ve en üstün selâmlar olsun! Muhammedaleyhisselâma uymak demek, ahkâm-ı islâmiyyeye ya'nî islâmiyyete uymak ve küfrü ve kâfirliği yok etmeğeçalışmakdır. Çünki islâm ile küfr birbirinin zıddıdır, tersidir. Birinin bulunduğu yerde, öteki bulunamaz, gider.Bu iki zıd şey bir arada bulunamaz. Birisine kıymet vermek, ötekini aşağılamak olur. Kur'ân-ı kerîmde, Tevbesûresinin yetmişüçüncü âyetinde meâlen, (Ey yüce Peygamber! Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihâd et!Onlara sert davran!) buyuruldu. Hulk-i azîm sâhibi olan, çok merhametli olan Peygamberine, kâfirlerle cihâdetmeği, onlara karşı sert davranmağı emr ediyor. Bundan anlaşılıyor ki, islâma saldıranlara sert davranmakda, hulk-ı azîmdir. İslâma izzet vermek, kıymetini artdırmak için, küfrü ve kâfirleri ya'nî İslâm dînine vemüslimânlara saldıranları kötülemek, onları aşağı tutmak lâzımdır. Böyle kâfirlere kıymet vermek, onlarıyüksek tutmak, İslâmiyyeti ve müslimânları kötülemek, aşağılamak olur. Kâfirlere kıymet vermek demek,onları üstün tutmak, karşılarında eğilmek olmakla berâber, onlarla birlikde bulunmak, konuşmak, görüşmekde, onlara kıymet vermek olur. İslâm düşmanlarından, İslâmiyyete saldıranlardan, köpekden kaçar gibikaçmak, onların pis ve alçak olduklarını bilmek lâzımdır. İslâm dînine saldıran, bir mevkı', makâm sâhibi iseve bir müslimânın bu kimseye bir işi düşerse ve bu işi muhakkak onun yapması îcâb ederse, abdesthâneyegider gibi, işi bitirinciye kadar yanına gidilir. Fekat, yine o alçağa kıymet verecek birşey söylenmez ve böylebir hareket yapılmaz. Olgun bir müslimân, onun yüzünü görmemek için, o işinden bile vaz geçer. Onunzehrli, zararlı sözlerini işitmekden, Cehennemlik yüzünü görmekden kurtulur. Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmdeböyle kâfirlerin kendisine ve sevgili Peygamberine düşmân olduklarını bildiriyor. Allahü teâlânın ve OnunResûlünün düşmânları ile [Müslimânlara gerici diyenler ile] düşüp kalkmak, o alçaklarla arkadaşlık etmekbüyük cinâyet, çok çirkin bir suç olur. Bu kimselerle görüşmek, arkadaşlık etmek, çeşidli zararlara sebeb olur.Bu zararların en küçüğü, insan onların arasında Allahın emrlerini yapamaz. Küfre sebeb olan şeylerdenkaçınamaz. Bu vazîfeleri yapmağa sıkılır. Arkadaşlarından utanır, çok küçük görünen bu zarar, dikkat edilirse,pek büyükdür. Allahü teâlânın dînine saldıranlar ile arkadaşlık etmek, onlarla görüşmek, insanı Allahüteâlâya ve Onun Peygamberine “aleyhissalâtü vesselâm” düşman olmağa kadar sürükler. Bir kimse, kendinimüslimân sanır. Kelime-i tevhîd okur. İnanıyorum der. Müslimân olduğunu söyler. Hâlbuki kâfirlerle,münâfıklarla görüşerek, konuşarak onun müslimânlığı, îmânı saf ve temiz kalmaz. Hattâ, büsbütün gider de,farkında bile olmaz. Allahü teâlâ, hepimizi, nefslerimizin kötülüğünden ve amellerimizin bozuk olmasındankorusun!Fârisî beyt tercemesi: Zavallı câhil, sanır ki, din adamıdır; din ile ilgisi, yalnız böyle sanmasıdır.Hindistândaki islâm düşmânlarının azgınlarını görüyoruz. Müslimânlarla alay ediyorlar. Müslimânlarıkötülüyorlar. Ellerine fırsat geçerse, güçleri yeterse, müslimânlara her işkenceyi yaparlar. Hattâ hepsiniöldürürler. Yâhud onları dinden, îmândan ayırırlar. İslâm terbiyesini, ahlâkını, hayâsını, şerefini yok ederler.Web / https://keremonder.com
Akika kurbanı nedir?Akika kurbanı, bir çocuğun doğumu vesilesiyle Allah'a şükür ve çocuğu koruma niyetiyle kesilen bir kurbandır. Temel olarak bir Arap geleneğidir ve içinde günah barındırmadığı, aksine sadaka manası içerdiği için Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bu geleneğe müdahale etmemiş, kendisi de uygulamıştır.