POPULARITY
Categories
Anadolu'da "laf sokma" kültürü, sadece kaba bir atışma değil; zekâ, gözlem gücü ve dil ustalığının harmanlandığı köklü bir sözlü gelenek sanatıdır. Batıdaki "roast" kültüründen farkı, genellikle doğrudan küfür veya hakaret yerine; yergi, kinaye ve ironi (istihza) içermesidir. Bu kültürün temel taşlarını ve öne çıkan özelliklerini şöyle özetleyebiliriz: Anadolu insanı için lafı gediğine koymak bir itibar meselesidir. Özellikle kahvehane kültürü ve köy odası sohbetlerinde, karşı tarafın açığını yakalayıp saniyeler içinde zekice bir yanıt vermek "âriflik" belirtisi sayılır. Bu kültürün en profesyonel formu Halk Ozanlığı geleneğindeki "atışma"lardır. Ozanlar, birbirlerini kırmadan ama iğneleyici bir dille (taşlama) teknik ve zekâ açısından tartarlar. Bu gelenek, bugün sosyal hayatta "şakalaşma" kisvesi altında devam eder. Anadolu'da doğrudan "Kötüsün" denmez. Bunun yerine durum, trajikomik bir benzetmeyle anlatılır. Örnek: Çok konuşan ama boş konuşan birine "Maşallah, ağzın değil bayram beygiri mübarek," denilerek hem hızı hem de anlamsızlığı vurgulanır. Laf sokma biçimi coğrafyaya göre renk değiştirir: Ege: Daha hafif, alaycı ve "tınmaz" (umursamaz) bir tavırla, genellikle şiveyle yumuşatılmış laf sokmalar görülür. Karadeniz: Karadeniz fıkralarındaki gibi pratik zekâya dayalı, bazen sert ama her zaman hızlı cevaplar ön plandadır. İç ve Doğu Anadolu: Daha ağır, hikmetli sözlerin arasına gizlenmiş, muhatabını derin düşüncelere sevk eden (veya utandıran) "ağır abi" üslubu hakimdir. Learn more about your ad choices. Visit megaphone.fm/adchoices
Bugün dünyanın her yerinde kadınlar bir yandan erkek egemen kapitalist sistemin yarattığı işsizlik, ücret eşitsizliği, güvencesizlik, yoksulluk, bakım yükünün tümüyle emekçi kadınların üzerine yıkılması ile boğuşurken diğer yandan kadın düşmanı politikaların izlenmesi sonucu ayrımcılık, şiddet ve kadın cinayetleri ile karşı karşıya adeta bir yaşam mücadelesi veriyor. Aralık 2025'e ait verilere göre geniş tanımlı işsizlik oranı %29. Ortalamayı yükselten de emekçi kadınlar. Çünkü erkeklerde işsizlik oranı %23 iken, kadınlarda %38. Yani çalışmak isteyen her 10 kadından en az 4'ü işsiz. Bunun bir nedeni patronların krizin faturasını işçilere ödetmek için işler iyi gitmiyor bahanesiyle işçi çıkarması ise diğer nedeni de kadınların üzerindeki bakım yükü ile düzenli, sürekli bir işte çalışmalarının engellenmesi. Evdeki çocuğa, hastaya, yaşlıya bakacak biri olmadığında, işyerlerinde kreş, mahallelerde devletin bakım evleri olmadığında kadınlar ev dışında çalışamaz hale geliyor. Çalışan kadınlar da eğer sendikalı işlerde çalışmıyorlarsa erkeklerin 9 ayda kazandıklarını ancak bir yılda kazanıyor, yani daha düşük ücretlere çalışıyorlar. Bu düzenin emekçi kadınlara vaadi: Esneklik adı altında güvencesiz işlerde, düzensiz çalışmaDaha düşük ücretlerEv işleri ve bakım yükünün altında ezilmeKreş yok, git istediğin yere şikayet et! Çocuğun, evdeki hastan veya yaşlın yüzünden devamsızlık mı yaptın? Kapı orada! Patronlar için hiçbir şey kendi kârlarından daha önemli değildir. Çalışırken üç kuruş kısmanın hesabını yapıp iş cinayetlerine zemin hazırlayan patron için işçinin canının bile değeri yok ki, çocuğunun bir kıymeti olsun, mutfakta pişen yemeğin içinde et var mı yok mu diye düşünsün. Öyleyse onların çocuğumuz hasta oldu mu vicdanlı olmasını, hakkımız olanı vermek için insafa gelmesini beklemek gerçekçi değil. Hakkımızı almak için mücadele etmek zorundayız. Bu mücadelede biz neyi savunacağız? Çalışmak isteyen her kadına iş!Her işyerine kreş! Eşit işe eşit ücret! Mahallelerde kamu tarafından finanse edilen hasta, yaşlı bakım merkezleri! Elbette emekçi kadınlar sadece iş istemiyor, sadece eşit ücret istemiyor. Eşit, özgür bir dünya istiyor. O dünyanın kapıları emekçi kadınlar için dünya tarihinde bir kez aralandı. Ne zaman? Nerede? Ekim devriminin topraklarında, Sovyetler Birliği'nde, işçi sınıfının iktidarı altında. Bugün türlü yalanlarla, başka hayaller peşinde koşmak değil, gerçekçi yoldan yürümek gerek. Erkek egemenliğine ve kapitalizme karşı emekçi kadınların öncülüğünde büyüyecek bir mücadelenin yolundan! 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nün anlamı8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, emekçi kadınların mücadelesine dayanıyor. Önce dokuma işçisi kadınlar 1857'de 10 saatlik işgünü ve insanca çalışma koşulları talebiyle greve gitti. Ardından 1908'de 15 bin tekstil işçisi kadın ABD'nin New York kentinde daha kısa çalışma saatleri, daha yüksek ücretler, doğum izni ve oy hakkı talebiyle bir mücadele başlattı. Mücadele eden kadınların diğer işçilerle ilişkisini kesmek için, işçi kadınları fabrikaya kilitlediler ve fabrikada "bilinmeyen bir nedenle çıkan" yangın sonucu 129 kadın işçi yaşamını yitirdi. Kadınların yaşamları pahasına verdikleri bu mücadelenin en öne çıkan sloganı, "Ekmek ve Gül" idi. Ekmek, yaşama güvencesini, gül ise daha insanca, daha güzel, kadının da izini taşıyan bir yaşamı simgeliyordu. Bugün de 8 Mart'ta patronların ikiyüzlü çiçeklerini değil, “Ekmek, Gül ve Hürriyet” istiyoruz!
Evet “Cahille sohbete girdim”. Bunun tuzak bir başlık olduğunu düşündüyseniz darılırım. Şimdi anlatınca bana hak vereceksiniz."Cahiller: Karşılıklı Bir Aydınlanmanın Hikayesi", çizgi roman sanatçısı Étienne Davodeau'nun 2011 yılında yayınlanan 270 sayfalık otobiyografik bir eseri, bir çizgi roman. Hikaye, Davodeau'nun Anjou bölgesinde, evine yakın yerlerde yaşayan komşusu Richard Leroy ile başlattığı bir yıllık karşılıklı öğrenme macerasını anlatıyor.Size önce kitaptan bahsedeceğim ardından bu kitabın ilham olduğu oluşumu ve benim buradaki rolümü anlatacağım.Dediğim gibi bu bir otobiyografik eser. Etienne Davodeau, 2010 yılı başında arkadaşı şarap üreticisi Richard Leroy'a bir teklifte bulunuyor.Bir yıl boyunca arkadaşının bağında çalışma karşılığında onu çizgi roman dünyasıyla, hatta yazarlarla ve başka bağcılarla tanıştırmayı teklif ediyor. Bu karşılıklı öğrenme deneyimini de bir çizgi roman haline getirmeyi istiyor.İki adam, birbirlerinin "cahili" olarak, birbirlerinin dünyasına dalıyorlar. Şüphesiz kitabın önsözünü yazan Vedat Milor'un sözünü ettiği gibi onları bu özverili paylaşıma iten iki şey; mükemmelliyetçilik ve merak olsa gerek. Beni de bu kitapta yakalayan tam da bu oldu.Support the show
Easy Turkish: Learn Turkish with everyday conversations | Günlük sohbetlerle Türkçe öğrenin
Reading in Slow Turkish serimizin bu bölümünde Kapadokya'yı keşfediyoruz.
Gönüller sultânı Hazret-i Sâmî (k.s.), kalbin Kur'ân-ı Kerîm'de beş sınıf olarak beyân edildiğini anlatırlardı. Ezcümle: 1. Ölü kalb, 2. Hastalıklı kalb, 3. Gâfil kalb, 4. Zâkir kalb, 5. Ma‘nen diri (hayy) kalb. Kalbimizi her türlü hastalık ve tehlikelerden koruyacak birinci şartın zikru'llâha devâm olduğunu her defasında tekrâr tekrâr beyân buyururlardı. Bunun da, az yiyip oruç tutarak ve şartlarına riâyetle yapılırsa netice hâsıl olacağını bildirirlerdi. Çünkü kul, hadîs-i şerîfte beyân buyurulduğu üzere: “Kişi kalben zikre muvaffâk olursa şeytân me'yûs olarak geri çekilir; zikirden gâfil olursa kalbe yeniden girer.” “Allâh Azîmüşşân'ı kalben zikreden ile zikretmeyenin farkı, cesed dirisi ile ölüsünün farkı gibidir.” buyururlardı. Bu yüzden insanlar, kendilerini Allâh (c.c.)'yü ve O'nun zikrini hatırlatanlarla berâber olmağa çağrılıyordu. Tevbe sûresinde Cenâb-ı Hâkk: “Ey îmân edenler, Allâh'tan korkun da sâlih ve sâdıklarla beraber olun.” diye emrediyor. Sâlihlerden bu dünyâda istifâde olacağı gibi kabirde ve mahşerde de istifâde olunacağını tefsîr ve hadîslerden misâllerle anlatırdı, Hazret-i Sâmî (k.s.). Bu husûsta kendilerine âid şu menkîbeyi anlatırlardı: “Çocukluğumda kız kardeşim yürüyemiyordu. Yakınlarımız Pozantı'ya yakın bir köyde Kaplanca Dede adlı bir zât var; kızı ona götürün; inşâallâh onun vesîlesi ile Allâh (c.c.) şifâ verir dediler. Ben, annem ve kız kardeşim o zâtın türbesine gittik. Geceyi orada geçirdik. Gece bir ara kız kardeşim bağırarak uyandı. Annem: “Kızım ne var, ne oldu, niye bağırdın?” dedi. Kız kardeşim: “Anne şu kabirdeki dede kalktı, geldi benim kalçamın üzerine oturdu” dedi. Bu hâlden sonra yürüyemeyen kız kardeşim Allâh (c.c.)'ün izni ile ayağa kalktı yürüdü. Ömrü boyunca da bir daha ayağı ağrımadı.” İşte sâlihlerden biiznillâh “kabirdeki istifâde.” Not:Yazının devamı 22-27 Ekim tarihlerindedir.
Musa (a.s.)'ın amcasının oğlu büyük servet sahibi Karûn, kendisinden zekâtı istendiği zaman vermemek için Musa (a.s.)'a zina iftirasında bulundu. Bir rivayete göre Musa (a.s.), abdest alıp namaz kıldı ve ağladı. "Yâ Râb! Senin düşmanın, benim eziyet edicim, benim rüsvâ olmamı ve ayıplanmamı istiyordur. Beni, onun üzerine, musallat kıl!" diyerek duâ etti. "Yere dilediğini, emret! Sana, itâat edecektir!" diye vahy olundu. Bunun üzerine, Musa (a.s), yere: "Ey yer! Tut onları yut!" dedi. Karûn'un konağı sarsıldı.Yer, Karûn'u ve adamlarını, topuklarına kadar, tutup yuttu. Karun: "Ey Musa! Bana acı" diye sesleniyordu. Musa (a.s.):"Ey Yer! Tut onları yut!" dedi.Konak, sarsıldı. Kârun ile adamları, dizlerine kadar, yere battılar. Karûn ise, Musa (a.s.)'a :"Ey Musa! Bana acı!" diye yalvarıyor ve sesleniyordu. Musa (a.s.): "Ey Yer! Tut onları yut!" dediği zaman, konak, sarsıldı. Karûn ile adamları, alınlarına, kadar, yere, battılar. Karûn ise, Musa (a.s)'a yalvarıyor: "Ey Musa! Bana acı!" diyordu. Musa (a.s.), tekrar, yer'e: "Ey yer! Tut onları yut!" dediği zaman, yer, Karûn'u ve adamlarını konaklarıyla birlikte tamamıyla yuttu. Rivayete göre, Karûn ve adamları, kıyamete kadar her gün, bir insan boyu yerin dibine geçirilmektedir. (Taberi) “Kârûn, Firavun ve Hâmân'ı da helâk ettik. Halbuki Mûsâ onlara apaçık mûcizeler getirmişti. Fakat onlar ülkede büyüklük taslayıp insanları ezmeye devam ettiler. Neticede onlar da, azabımızdan kaçıp kurtulamadılar.” (Ankebut s. 39) (M.Asım Köksâl, Peygamberler Tarihi, s.84-89)
"Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve iyi kimselerle birliktedirler. Bunlar ne güzel arkadaştır." (Nisa 69)“Bu lütuf Allah'tandır; bilen olarak Allah yeter.” 70Bir grup müfessirin riyayet ettiğine göre, Hazret-i Peygamberin kölesi (mevlâ) olan Sevban, Hazret-i Peygamber'i çok seviyor ve O'ndan ayrılmaya hiç dayanamıyordu. Bir gün, yüzü değişmiş, bedeni incelmiş, zayıflamış ve yüzünü hüzün bürümüş olduğu halde Hazret-i Peygamberin yanına gelir. Bununüzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona halini sorunca, o şöyle der: "Ey Allah'ın Resulü, benim şundan başka hiçbir derdim yok: Seni görmediğim zaman özlüyor, seninle karşılaşıncaya kadar büyük bir yalnızlık duyuyorum... Derken âhireti hatırlıyor, bu sefer de seni orada görememekten korkuyorum...Çünkü ben, cennete girdirilsem bile, sen peygamberlerin derece ve makamlarında olacaksın, bense kulların derece ve makamlarında; binaenaleyh, seni göremiyeceğim. Eğer cennete girdirilmezsim, o zaman da seni asla göremiyeceğim..." Bunun üzerine, bu âyet-i kerime nazil oldu."Biz hiçbir peygamberi, Allah'ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir hikmetle göndermedik" (Nisa. 63)Sıddîk, sıdkı (doğruluğu) âdet edinmiş olan kimsenin ismidir. Bir fiil bir insanın âdeti olur ve o insan bu fiili ifade eden kelimeyle tavsif edilir ise, o vasıf fiîl vezni üzere gelir. Mesela hımmîr (çok şarap içen) denilir. Her kim, şekke düşmeksizin herhangibir dini tasdik eder (doğrular) ise, o sıddîktir. Bunun delili, "Allah'a ve peyamberlerine iman edenler (yok mu!), onlar sıddîklerdir" (Hadîd, 19) âyetidir.Sıddîk, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i ilk önce tasdik etmiş ve böylece, bu hususta diğer insanlara öncü olmuş kimsenin ismidir.O, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i tasdikte öncüdür. Çünkü Hazret-i Peygamber'in, "İslâm'ı her kime arzettiysem, mutlaka o duraklamıştır; Ebu Bekir müstesna, çünkü o, hiçtereddüt etmedi" dediği meşhurdur.Alimlerimiz, Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh)'in iman etmesinden kısa bir zaman sonra, Hazret-iOsman (radıyallahü anh), Talha, Zübeyr, Sa'd İbn Ebî Vakkas ve Osman İbn Maz'ûn (radıyallahü anhnhüm)'u da İslâm'a getirdiği ve onların böylece müslüman oldukları hususunda ittifak etmişlerdir. Binaenaleyh, Hazret-i Ebu Bekir'in müslüman olması, bu büyük zatların ona uymasına vesile olmuştur.Allahü teâlâ en hayırlı ümmet olarak vasfedilmiş olan bu ümmeti, Hazret-i Peygamber'den sonra Hazret-i Ebu Bekir'i icmâ ile halife seçmeye; O (radıyallahü anh) vefat ettiği zaman, onu Hazret-i Peygamber'inhemen yanına defnetmeye muvaffak kılmıştır.Şehâdetin, insanın kâfir bir kimse tarafından öldürülmesi şeklinde tarif edilmesi caiz değildir.Mü'minler bazan, "Allah'ım, bize şehâdeti nasib et!" diye dua ederler. Eğer şehâdet, sadece kâfir tarafından öldürülmekten ibaret olsaydı, onlar, Allah'tan bu öldürülmeyi istemiş olurlardı. Oysa ki bu caiz değildir.Çünkü, kâfirin onu öldürmesini istemek küfürdür.Hazret-i Peygamber, "Karın ağrısından ölen şehiddir; boğularak ölen şehiddir" Müslim, İmare, 164,Salih, itikadında ve amelinde iyi, dürüst olan kimsedir. Çünkü, cehalet itikadda bir bozukluk, günah ise amelde bir bozukluktur. Bu böyledir, çünkü itikadı doğru, işi de mâsiyet değil taat olan herkes sâlihtir.Bil ki Cenâb-ı Hak, Allah'a ve Resulüne itaat eden kimsenin peygamberler, sıddîklar, şehidler ve salihlerleberaber olduğunu açıklamış, sonra bunlardan hangisi olduğuna pek önem vermeyip, sadece onlarla beraber refîk bir arkadaş olmanın kâfi geldiğini bildirmiştir, Biz daha önce, "refik" kelimesinin, hazarda ve seferde kendisinden istifade edilen kimse manasına olduğunu zikretmiştik. Böylece Cenâb-ı Hak, bu itaatkâr kullardan fayda sağlanacağını açıklamıştır.” Razi
162. Bu mektûb, hâce Muhammed Sıddîk-ı Bedahşîye yazılmışdır. Mubârek Ramezân ayının üstünlüğünüve Kur'ân-ı kerîmin bu ayda indirildiğini ve hurma ile iftâr etmenin müstehab olduğunu bildirmekdedir:Allahü teâlânın zâtının şü'ûnâtından biri, kelâm şânıdır. Bu kelâm şânında, zâtın bütün üstünlükleri ve sıfatların bütün şü'ûnları bulunur. Böyle olduğu, önceki mektûblarda bildirilmişdi. Mubârek Ramezân ayında da, bütün iyilikler, bütün bereketler bulunur. Her iyilik, her bereket, Allahü teâlânın zâtından gelmekdedir “teâlâ ve tekaddes” ve Onun şü'ûnlarından hâsıl olmakdadır. Her kusûr, her kötülük de, mahlûkların zâtlarından ve sıfatlarından hâsıl olmakdadır. Nisâ sûresinin yetmişsekizinci âyetinde meâlen, (Sana gelen her güzel şey, Allahü teâlâdan gelmekdedir. Sana gelen her kötülük de, kendindendir) buyuruldu. Bunun için, bu aydaki iyiliklerin, bereketlerin hepsi, Allahü teâlânın zâtındaki üstünlüklerden gelmekdedir. Bu üstünlüklerin hepsi de, kelâm şânında bulunmakdadır. Kur'ân-ı kerîm, bu kelâm şânının hakîkatinin hepsinden hâsıl olmuşdur. Bundan dolayı, bu mubârek ayın, Kur'ân-ı kerîm ile tâm bağlılığı vardır. Çünki, Kur'ân-ı kerîmde bütün üstünlükler bulunmakdadır. Bu ayda da, o üstünlüklerden hâsıl olan bütün iyilikler bulunmakdadır. Bu bağlılıkdan dolayı, Kur'ân-ı kerîm bu ayda nâzil oldu. Bekara sûresinin yüzseksenbeşinci âyetinde meâlen, (Kur'ân-ı kerîm, Ramezân ayında indirildi) buyuruldu. Kadr gecesi bu aydadır. Bu ayın özüdür. Kadr gecesi, çekirdeğin içi gibidir. Ramezân ayı da, kabuğu gibidir. Bunun için, bir kimse, bu ayı saygılı, iyi geçirerek bu ayın iyiliklerine, bereketlerine kavuşursa, bu senesi iyi geçerek, hayrlı ve bereketli olur. Allahü teâlâ, hepimizi bu mubârek ayın iyiliklerine, bereketlerine kavuşdursun. Herbirimize bundan büyük pay versin! Resûlullah “aleyhissalâtü vesselâmü vettehıyye” buyurdu ki, (Oruclu olan kimse, hurma ile iftâr etsin! Çünki hurma bereketlidir). O Server “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, hurma ile iftâr ederdi. Hurmanın bereketli olması şöyledir ki, onun ağacına (Nahle) denir. Bu ağacın yaradılışında, topluluk ve adâlet vardır. İnsanın yaradılışı da böyledir. Bunun içindir ki, Peygamberimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Nahle ağacına, Âdem oğullarının halasıdır dedi. (Halanız olan nahleye saygı gösteriniz! Çünki bu ağaç, Âdem aleyhisselâmın çamurundan kalan artıkdan yaratılmışdır) buyurdu. Görülüyor ki, Nahle, Âdem aleyhisselâmın çamurundan yaratılmışdır. Nahleye bereket buyurması, bunda herşeyin bulunduğu için olsa gerekdir. Bunun için, nahlenin meyvesi olan hurma yinince, insanın parçası, dokusu olur. Böylece hurmada bulunan herşey, insana da aktarılmış olur. Hurmada bulunan sonsuz üstünlükler, bunu yiyende de bulunur. Hurmayı yiyen herkes böyle olur ise de, oruclu kimse, iftâr zemânında, şehvetlerden ve dünyânın geçici zevklerinden temiz olduğu için, hurmadan pekçok istifâde eder. Anlatdığımız fâideleri dahâ tâm ve dahâ olgun olur. O Server “aleyhi minessalevâti efdalühâ ve minettehıyyâti ekmelühâ”, (Mü'minin sahûrunun hurma ile olması ne güzeldir) buyurdu. Bu da belki, hurma insanın dokularına karışınca, insanın hakîkatini temâmladığı içindir. Oruclu iken, böyle şey olmadığı için, bunun karşılığı olarak sahûrda hurma yimenin güzel olduğunu bildirmişdir. Hurma yimek, çeşidli yemekleri yimek gibi fâideli olmakdadır. Hurmanın bu bereketi, kendisinde herşey bulunduğu için, iftâr zemânına kadar insanda kalır. Hurmanın bu fâidesi, ancak islâmiyyete uygun olarak yinildiği, islâmiyyetden kıl ucu kadar ayrılık bulunmadığı zemândır. Tâm fâidesine kavuşmak için, bir ağacın bir meyvesi olarak değil, bildirdiğimiz topluluğunu, bereketini düşünerek yimek lâzımdır. Yalnız bir meyve olarak yinirse, yalnız madde, kalori fâidesi elde edilir. İşin iç yüzü bilinerek yinirse, bereketine kavuşulup, bâtını da besler. Bereketine kavuşmadan yimek kusûr olur. İftârı erken, sahûru geç yapmakda da, bu incelik vardır. Vesselâm.” Rabbani
Kitap kulübümüzün 60'ıncı buluşmasında Rutger Bregman'ın "Çoğu İnsan İyidir" adlı kitabını konuştuk.Bu arada 60 buluşma tam 5 yıl yapıyor. Dile kolay, kitap kulübümüz altıncı yaşına bastı, daha nicelerine diyorum, birlikte olduğumuz tüm üyelerimize teşekkür ediyorum.Hollandalı tarihçi ve gazeteci Rutger Bregman'ın bu kitabı (orijinal adı Humankind: A Hopeful History), insan doğasına dair yaygın kabulleri kökten sorgulayan cesur bir çalışma. Yazar, Stanford Hapishane Deneyi, Sineklerin Tanrısı ve Paskalya Adası gibi meşhur örneklerin aslında bize yanlış anlatıldığını belgeleyerek, insanın özünde kötü olduğu varsayımının manipüle edilmiş bir kurgu olduğunu savunuyor. Kitap, kriz anlarında insanların dayanışma içinde hareket ettiğini gösteren gerçek hikayeler ve bilimsel araştırmalarla iddiasını destekliyor. Kitabın kapak yazılarında Harari'nin bile “İnsanlığı yepyeni bir perspektiften görmemi sağladı” sözü yer alıyor.Bregman'a göre bu "kötülük" anlatısı, insanların kendi başlarına düzen kuramayacağı inancını pekiştirerek merkezi otoriteyi, hiyerarşiyi ve katı kontrol mekanizmalarını meşrulaştırmak için bilinçli bir kurgu olarak kullanılır. Özünde bu manipülasyon, toplumsal bir güvensizlik ortamı yaratarak bizleri daha kolay yönetilebilir ve otoriteye muhtaç özneler haline getirmeyi amaçlar.Kitap bizde derin bir heyecan yarattı. Bir yandan, yıllardır referans gösterdiğimiz bilimsel çalışmaların aslında manipüle edilmiş olabileceğini görmek sarsıcıydı. Bazılarımız kitabı fazla iyimser buldu; Türkiye'deki düşük güven ortamında ve adalet sisteminin yetersiz kaldığı bir coğrafyada yazarın bu anlayışla mücadele yaklaşımının ne kadar gerçekçi olduğunu sorguladık. Öte yandan maruz kaldığımız medya ve politik ortamın bizleri olumsuzluğa ittiğini fark ettik, belki de bu nedenle böyle bir bakış açısına ihtiyacımız olduğunu düşündük.Grup olarak sanırım şu noktada hemfikiriz: İnsanın iyi mi kötü mü olduğunu test edecek bir ölçüm aracımız yok, dolayısıyla bu bir tercih meselesi. Bağlamın son derece önemli olduğunu, koşullar iyileştirildiğinde kötülüğün minimize edilebileceğini, ama bunun için ciddi bir hak ve adalet sistemine ihtiyaç duyulduğunu konuştuk. Sonuçta, hayatı anlamlı kılmak için bir şeyler seçmeliyiz; bazılarımız yaşama tutunmak için "çoğu insan iyidir" önermesini seçmeyi tercih ediyoruz.Ben kendi adıma, insanlara verdiğim krediyi 100'den başlatıp geriye geldiğimi söyleyebilirim. Bunun beni sıkıntıya düşürdüğü durumlar da çok oldu, ama bu benim hayat görüşüme daha yakın, bu kitapta da bu seçimi görmekten memnun oldum.Bu bölümde görüşlerine yer verebildiğim arkadaşlarım sırasıyla: (03:20) Feyza Demir, (07:55) Yasemin Karakaya, (12:07) Mürsel Çavuş, (16:06) Bengü İlhan, (17:42) Bahadır Balibaşa, (20:10) Öngün Şumnulu, (23:49) Aycan Acar Şahin, (27:03) Ekin Akkol, (30:30) Mete Yurtsever, (31:38) Ebru Başaran, (35:15) Suat Soy, (37:03) Feyza Demir, (41:47) Cem Çağatay Karaali, (44:07) Bahadır Balibaşa, (48:39) Yasemin Karakaya, (50:41) Öngün ŞumnuluSupport the show
Türkiye oldukça uzun denilebilecek bir süreden bu yana enflasyonu düşürmeye çalışıyor. Bunun için bir yandan oldukça yüksek reel faiz veren bir para politikası uyguluyor diğer yandan da son dönemde katkısı daha da yükselen bir maliye politikası dizayn etmeye çalışıyor.
Hz. Âişe (r.anhâ) buyurmuştur ki: “Resûlullâh (s.a.v.)'in Ramazân Ayı'ndan başka hiçbir ayı baştan sona kadar oruçlu geçirdiğini görmedim. Şâ'ban Ayı'nda oruç tuttuğu kadar da başka hiçbir ayda oruç tuttuğunu görmedim. Şâ'ban Ayı'nı, pek az günleri müstesnâ, oruçlu geçirir, hattâ (bâzan) Şâ'ban Ayı'nda başından sonuna kadar oruç tutardı.” (Tirmizi) Mü'minler Şâ'ban Ayı'nda gâfil bulunmayıp, işlemiş olduğu günâhlara tevbe ve istiğfâr ederek, Ramazân Ayı'nı karşılamak için hazır olması ve Şa'ban ayında Allâhü Te'âlâ'ya yalvarması, bu ayın sâhibi Peygamber (s.a.v.) Efendimiz vâsıtası ile Allâhü Te'âlâ'ya kavuşmağa çalışması lâzımdır. Bu şekilde kalbinin fesâdlığını ıslâh ve gönül hastalıklarına deva etmelidir. Tevbeyi yarına bırakmamalıdır. Zîra günler üçtür; Biri dündür, geçti. Diğeri amel günü olan bu gündür. Diğeri de, yarınki gündür, o ise emelden ibârettir. Çünkü yarına çıkıp çıkamayacağını bilmiyorsun. Geçen gün ibret, bugünkü gün ganîmet, yarın ise tehlikelidir. Bunun gibi aylar da üçtür. Biri Receb'dir ki, geçti. Geri dönmesi düşünülemez. Birisi Ramazân'dır, beklenmektedir. Ona kavuşup kavuşamayacağını bilemezsin. Şa'ban bu iki ayın arasında köprü gibidir. Bunun için, içinde bulunduğun Şa'ban Ayı'nda, tâat ve ibâdeti ganîmet ve büyük kazanç bilmen gerekir. (Gavs-ı A'zâm Abdülkâdir Geylânî (k.s.) Gunyetü't-Tâlibîn, s.279-282) Şâ'ban-ı Şerîf'te okunacak duâ: “Allâhümme bârik lenâ fî şâ'ban ve belliğnâ ramazân vahtim lenâ bi'l-îmân ve yessir lenâ bi'l- Kur'ân.” (Bu duânın, sayı sınırı olmamakla berâber, Şâ'ban-ı Şerîf boyunca günde 100 defa okunması çok fazîletlidir.) Şa‘ban-ı Şerîf duâları: İlk on (10) gün: “Yâ latîfü celle şânüh” İkinci on (10) gün: “Yâ rezzâku celle şânüh” Son on (10) gün: “Yâ azîzü celle şânüh” (Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.55)
Fâili meçhul,tartışmalara yol açan bir katl hâdisesi, Musa (a.s)'a arzedilmiş o da kimde bilgi varsa bize bildirsin diyerek halka seslenmiş, hiç kimsede bir bilgi bulunmadığı görülünce, Râbbinden sorup öğrenmesi istenilmişti. Bunun üzerine Yüce Allâh onlara bir inek boğazlamalarını emretmişti. Kur'ân'da şöyle açıklanır: "Bir zaman da Musa kavmine: Allâh size her halde bir inek boğazlamanızı emrediyor!" demişti. Onlar:"Bizi eğlence mi ediniyorsun?" demişti. Musa da:"Ben câhillerden olmaktan Allâh'a sığınırım!" demişti. (Onlar, öyle ise) bizim için Râbbine duâ et de onun ne olduğunu (kaç yaşında olacağını) bize iyice açıklasın." demişlerdi. (Musa):Allâh diyor ki: o, ne çok yaşlı ne de pek genç değil, ikisi ortası bir dinç (inek)tir.Artık emrolunduğunuz şeyi yapınız!" demişti. (Onlar, tekrar): Bizim için Râbb'ine duâ et de onun rengi nedir? bize tam açıklasın?" dediler.O da: (Râbb'im) diyor ki: O, bakanlara ferahlık verecek sapsarı bir inektir!" demişti.Onlar:Bizim için Râbb'ine duâ et de o nedir? Apaçık anlatsın bize.Çünkü bizce bir çok inekler birbirlerine benzerler.Allâh dilerse (istenilen ineği bulmaya) muvaffak oluruz." demişlerdi. (Musa): Râbbim buyuruyor ki: o, ne boyunduruğa koşulup arâzi sürecek, ne ekin sulayacak bir inek değildir, salmadır.Hiç alacası da yoktur." dedi. Onlar: “İşte şimdi hakikati getirdin (vasfını tam bildirdin) dediler.Bunun üzerine o ineği (bulup) boğazladılar ki az kaldı (bunu) yapmayacaklardı. Hani siz bir kimse öldürmüştünüz de onun (katili) hakkında birbirinizle atışmıştınız.Halbuki Allâh sizin gizleyecek olduğunuz şeyi açığa vurandı.Onun için biz ona (Öldürülen adama, boğazlanan ineğin) bir parçası ile vurunuz!" demiştik. İşte Allâh böylece ölüleri diriltir size ayetlerini gösterir. Gerekir ki aklınızı başınıza alasınız." (Bakara s. 67-73) Boğazlanan ineğin bir parçasıyla vurulunca maktul diriltildi. Musa (a.s.) kimin öldürdüğünü sordu. O da kimin öldürdüğünü haber verdikten sonra ölü haline döndü. (M.Asım Köksâl, Peygamberler Tarihi, s.83-84)
Siyaset, insan yönetme sanatıdır. Bunun için insan sarraflığı çok önemli bir haslettir. Tecrübe, olayları okuma, dengeleri görme siyasetin bir başka temel ihtiyacıdır. Gazeteciler için de aslında bu özellikler temel gereksinimdir.
İmâm-ı Râzi (rh.a.) diyor ki gerçeği araştıran zâtlar buyurmuşlar ki: Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Peygamber (s.a.v.)'in rûh vecesedi ile birlikte Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya alıpgötürdüğünün delîli Kur'ân-ı Kerîm ve Hadîs-i Şerîfler'dir.Kur'ân-ı Kerîm'de meâlen:“Her türlü eksiklikten münezzeh olan Cenâb-ı Hakk,bir gece kulunu, Hz. Muhammed (s.a.v.)'i alıp Mescid-iHarâm'dan Mescid-i Aksâ'ya götürdü.” (İsra s. 1) buyurulmuştur. Muhakkak ki Âyet'teki abd (kul) sözü, rûhla cismin birleşiminin adıdır. Bundan İsrâ'nın rûh ve bedenle birlikte olduğuanlaşılır.Buna diğer bir delîl de şudur. Meâlen: “Bir kulu namâzkılarken, (onu namâzdan) men eden (adam) gördün müsen?” (Alak s. 9-10) buyurulmuştur. Bu Âyet'teki abd (kul) sözünden maksad, cesedle rûhun toplamı olduğunda şübhe yoktur.Bir de, mealen: “(Bana) şu hakîkatte (vahyedilmiştir).Allâh'ın kulu O'na ibâdet için (namâza kalktığı zamân” (Cins.19) Âyet'inde buyurulan abd (kul) sözünden maksad, rûhla cesedin toplamı olduğunda şübhe yoktur.Bunun gibi “Esrâ bi-abdihî” şerefli sözü de bu mânâdadırve Hz. Peygamber (s.a.v.)'in (Esra bi) yani, “Beni gece alıpgötürdüler ve seyrettirdiler” buyurduklarından da bu mânâanlaşılmaktadır. Olayın bu şekilde olduğu açıktır. Bunun aksinibildiren bir delîl yoktur.Bir de diyorlar ki Hz. Peygamber (s.a.v.), bu İsrâ haberinihalka bildirdiği zamân çok kimseler inanmadı. İmânı zayıf olankimselerden de niceleri eski dînlerine döndüler. Ahmak kimseler de inanmadılar. Eğer İsrâ olayı, rüyâda oldu diye bildirilseidi hiç inanmayan olur muydu. Gidişi de Burak'la olduğu bildirilmiştir. Burak ise cisimleri götürmek içindir. Doğrusunu bilenAllâh (c.c.)'dur.İbnü'l Münir, İsrâ'nın gece oluşu şundandır diyor: Gecenin hâli gündüze göre daha gizlidir. Mü'mînlerin görünmeyene îmân yönünden îmânları artsın diye ve kâfirlerin küfrüziyâdeleşsin diye gece oldu.(İmâm-ı Kastalânî, İlâhi Rahmet, c.2,s. 20-21)
Dâvûd (a.s.)'ın şöyle dediği nakledilir: "Yâ Râbbi, Sananasıl şükretmiş olurum ki! Benim sana şükrüm de, ancak senin nimet vermenle tamamlanır. Bu nimet de beni bu şükremuvaffâk kılmandır.'' Bunun üzerine Hâkk Teâlâ şöyle nidâetti: "Bana şükretmekten âciz olduğunu anladığına göre,takatin ve gücüne göre şükretmiş oldun,"Hz. Peygamber (s.a.v.)'den şöyle rivayet edilmiştir: "Allâhü Teâlâ, kuluna bir nimet verdiğinde, kulu"Elhâmdülillâh" der, de bunun üzerine Allâhü Teâlâ şöyle buyurur: Kuluma bakınız. Ben, ona kıymetsiz bir şeyverdim de o, bana değer biçilmez bir şey verdi." Bu hadisin izahı şudur: Cenâb-ı Hâkk, kuluna nimet verdiğinde,bu, o açken onu doyurması, susuzken ona su nasip etmesi,çıplakken onu giydirmesi gibi alışılagelmiş şeylerden biridir.Ama kul "Elhâmdülillâh" dediğinde bunun manası: Hamdedenlerden birisinin yaptığı her hâmd Allâh (c.c.)'a mahsusturve hâmdedenlerden birisinin yapmadığı fakat aklen yapılmasıgereken her hâmd de Allâh (c.c.)'a mahsustur.Arş'ın ve Kursî'nin meleklerinin, gök tabakalarında bulunanların, Hz. Âdem (a.s.)'den Hz. Peygamber (s.a.v.)'ekadar olan bütün peygamberlerin, velîlerin, âlimlerin, bütün mahlûkatın ve cennet ehlinin, "Bunların oradaki(cennetteki) duâları "Ya Allâh (c.c.), Seni tesbîh ederiz" sözüdür. Orada (birbirlerine sağlık temennileri veiltifatları) "selâm" (demeleridir) Duâlarının sonu da"Elhâmdülillâhirâbbilâlemin" dir" (Yûnus s. 10) diyecekleri bu vakte kadar yaptıkları bütün hâmdler, bu hâmde dahildir. Kulların ebedî olarak ve mütemadiyen yapacaklarıhâmdler sınırsızdır, işte bu sınırsız övgülerin tamamı, kulun"Elhâmdülillâhirâbbilâlemin" sözünün içinde bulunmaktadır. İşte bu sebebten ötürü, Cenâb-ı Allâh Hadîs-i Kudsîsinde:"Kuluma bakınız. Ben ona kıymetsiz tek bir nimet verdimde o, bana, sonsuz ve sınırsız şükürde bulundu" demiştir.(Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu'l-Ğayb, c.1, s.312)
Çocuklarını haftada üç gün kreşe gönderen ebeveynlerin ödediği ücretin yüzde 90'ını devlet karşılayacak. Bunun için herhangi bir uygunluk testi gerekmiyor. Desteğin önümüzdeki dört yıl boyunca yaklaşık 430 milyon dolara mal olması bekleniyor.
Sizlerle yılın bu zamanında dört yıl önce başlattığım seriyi sürdürüyoruz. Geçirdiğimiz yılın bir muhasebesini yapıp, önümüzdeki yıl için bir plan yapıyoruz.Bunun için Year Compass adlı çalışmadan faydalanıyoruz. Macar bir grup arkadaşın yılbaşı gecesi için hazırladıkları birkaç soru içeren kitapçık 2012'de viral oluyor. O zamandan beri 61 ülkeden 500'den fazla gönüllü ile uluslararası bir hareket haline geliyor. 52 dildeki bu ücretsiz form milyonlarca kez indirilmiş.Arka arkaya sorularla, sağından solundan, kıyıdan köşeden yılınızın özetini önünüze döküyor ve analiz ettiriyor, ardından önümüzdeki yıl için kararlar aldırıyor.Bu çalışmayı son dört senede bireysel olarak yapıp der ya topluluğu içinde grup halinde değerlendiriyoruz, herkes uygun gördüğü kadarını paylaşıyor haliyle. Bu yıl da doldurduğumuz formlar üzerinden birlikte geçip, belki aklımızda net olmayan bazı kısımları netleştirmek için birbirimizden destek, ilham almış olacağız. Bu kararları alırken, başkalarının da benzer savaşlar verdiğini yani yalnız olmadığınızı bilmek ve bunları paylaşmak bize güç veriyor.Ben kendi adıma yıl içerisinde etraflıca bir değerlendirme yapma imkanı bulamıyorum. Bu çalışmayı yapacağımı bildiğim için kayıt tutmaya biraz daha dikkat ediyorum sadece, katıldığım etkinlikler, tanıştığım insanlar hakkında mesela.Bu yıl ilk kez yapay zekayı işe koşayım dedim. Zira 2025'te tamamen Microsoft ürünlerinden çıkıp Google'ın ürünlerini kullanmaya başladım bu kayıtların çoğunun bulunduğu Outlook yerine Gmail, Google Calendar kullanıyorum. Gemini'dan bana bir özet hazırlamasını istedim ama çok verimli olmadı, biraz da notları sadece kendimin anlayabileceği şekilde girdiğim için. Belki onları da tag'lemem gerekiyor, tanışma toplantısı, davetli olduğum etkinlik gibi gibi. Her neyse yine kendim geçtim üzerinden ve bana daha iyi hissettirdi, detaylara girmek, bağlantıları kendim keşfetmek, üstünkörü bir özet yerine.Formu doldurduğumda her defasında bir örüntü yakalıyorum, neyi fazla veya eksik yaptığımı görebiliyorum. O anda koyduğum hedefler de yıl içinde değişebiliyor ama kısa süre için bile olsa bir yön belirlemek gerek. Zira bu hiç bitmeyecek bir yolculuk, ben de küçük adımlarla farklı patikalar deneyerek yolculuktan aldığım keyfi arttırmaya çalışıyorum.https://yearcompass.com/tr/#download/Support the show
Ebû Davud'un Abdurrahman bin Ebû Leylâ (r.a.)'denyaptığı rivayete göre, Peygamber (s.a.v.) bir gece yolculuğu yapıyorlarmış, arkadaşlarından biri devesininüzerinde uyuya kalmış, bunu görenler bir kısmı uyuyanın yanındaki urganı çekip almışlar, adam korku içindeuyanmış. Buna muttali olan Resûlullâh (s.a.v.): "Bir Müslümana diğer bir müslümanı korkutmak helâl olmaz"buyurmuşlar. Mizahın fazlası iyi değildir, bu hususta nehiy yollu rivayetler vardır. Nitekim "Başkasının sözünehaklı, haksız itiraz etmek" bahsinde İbni Abbas (r.a.)'denrivayet edilen hadîs-i şerîfte buna işaret edilmişti.Evet, mizahın fazlası heybet ve vakarı düşürür, bâzıahval ve şahıslarda kinin doğmasına ve bir kısım kimselerde de kalbi öldüren gülmeye yol açar. Tirmizî'ninEbû Hüreyre (r.a.)'den yaptığı rivayete göre, Peygamber(s.a.v.) ashabına buyurdular ki: "Kim benden şu altıkelimeyi alır da onunla amel eder veya amel edecekolan kimseye öğretir?" Ebû Hüreyre (r.a.) "Ben, yâResulullâh!" dedim, diyor. Bunun üzerine Peygamber(s.a.v.) elimi tutarak o beş şeyi saydı: "Haram şeylerden sakın ki insanların en çok ibâdet edeni olasın.Allâh'ın sana ayırdığı rızka razı ol ki insanların enzengini sayılasın. Komşuna iyilik et ki kâmil mü'minolasın. Kendi nefsin için sevdiğin şeyi insanlar içinde sev ki dosdoğru Müslüman olasın. Bir de gülmeyiartırma, çünkü çok gülmek kalbi öldürür." Ebû Hureyre (r.a.)'den yaptığı rivayette, Peygamber(s.a.v.) buyurdular ki: "Şüphe yok ki kul bir kelime söyler, onu ancak meclistekiler gülsün diye söyler deo kelime sebebiyle yerle gök arasındaki mesafedendaha uzak bir düşüş düşer. Hem kişinin diliyle kayması, ayağıyla kaymasından çok beter olur."(İmam Birgivî, Tarikat-ı Muhammediye, s.400)
Efendimiz (s.a.v.), bizlere işlerimize başlarken Allâh (c.c.)'ahamd ederek başlamamızı vasiyet etmişlerdir. Zira hamd etmek ihtiyacımızı arz etmeden önce sunduğumuz bir hediyehükmündedir.İnsanın şükrü dil ile Allâh (c.c.)'a hamd etmektir. Bir de, üzerinde bulunan nimetleri Allâh (c.c.)'dan bilip bunu itiraf etmektir.Muhammed b. Kâ'b el-Kurezî şöyle der: Süleyman (a.s.)'amilleti içinden birtakım insanlar geldiler ve şöyle dediler:“Sana öyle bir şey verildi ki, senden önce hiç kimseye verilmemişti.”Bunun üzerine Süleyman (a.s.) şöyle dedi:“Dört huy var ki, bunlar bir kimseye verilmiş ise, ona verilen,Dâvud soyuna verilenden hayırlıdır:”1. Allâh'tan korkmak.2. Zenginlikte ve fakirlikte orta hâlli olmak. İktisatlı davranmak.3. Öfke anında adalete riâyet etmek.4. Darlığa da genişliğe de razı olup Allâh (c.c.)'a hamd etmek.Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz, bir kişinin mescide girip namazkıldığını, sonra, “Ey Allâh'ım! Beni mağfiret ve rahmetine kavuştur” diyerek duâ ettiğini duyar. O kişiye:“Ey namaz kılan kişi! Pek acele ettin, namazını kıldıktansonra oturup gereken usul ve edeple Allâh (c.c.)'e hamd-üsenâda bulunmanın ve bana da salât ve selâm getirmeninakabinde Allâh (c.c.)'a duâ etmiş olsaydın daha iyi olurdu.”buyurmuşlardır. O kişiden sonra başka bir kişi namaz kıldı. Sonra da oturup Allâh (c.c.)'a hamdda bulundu, Efendimiz (s.a.v.)'esalât ve selâm getirdi. Efendimiz (s.a.v.) o kişiye:“Ey namaz kılan kişi! Allâh (c.c.)'dan ne dilersen dile, Allâh(c.c.) duânı kabul ederek sana icâbet eder.” buyurdular.Allâh (c.c.)'a hamd ederken unutulmaması gereken enönemli unsurlardan birisi hamdın sadece verilen nimetler karşısında yapılmayacağıdır. Hamd her kulun üzerine düşen bir vazifedir. Bizlere bu dünyayı ve dolayısı ile kendine kul olma hakkıveren Allâh (c.c.)'a hamd etmek bir karşılık sonucu değildir. Ancak Allâh (c.c.) asla kulunun hamdını karşılıksız bırakmaz.
Allâh Resûlü (s.a.v.): “Besmele ile başlanmayan her işbereketsiz ve sonu kesiktir” (Müsned, c.2 s.259) buyurmuştur.Allâh (c.c.)'ya ve Resûlü (s.a.v.)'e inanan bir kimsenin Azîz veCelîl olan yüce Allâh'ın adına öncelik vermesi, en başta onugâye edinmesi gerekir. Bunun sağlanması da ancak, en baştaAllâh (c.c.)'ün adını anmak ve yapılması gereken işi bundansonra yapmakla mümkün olur.Fâtihâ Sûresi'ne de; “Rahmân ve Rahîm olan Allâh(c.c.)'ün adıyla başlanır.” Ebû Hureyre (r.a.)'den rivâyetleNebi (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kul; ‘Elhamdü lillâhi Rabbilâlemin' (Hamd (senâ edilmek ve övülmek) âlemlerin RabbiAllâh'a mahsustur.), deyince Cenâb-ı Hakk, ‘Kulum banahamd etti (övdü)' buyurur. Kul: ‘Er'Rahmânir-Rahim' (ORahmân'dır, Rahim'dir) deyince Cenâb-ı Hakk, ‘Kulum benisena etti' buyurur.Kul: ‘Mâliki yevmiddîn' (Dîn (cezâ) ve hesap günününsahibidir.) deyince Cenâb-ı Hakk, ‘Kulum bana ta'zimdebulundu' der. Kul: ‘İyyâke'na'budü ve iyyâke nesteîn (Ancak sana ibâdet/kulluk eder ve yalnız senden yardım bekleriz)' deyince Cenâb-ı Hakk, ‘Bu benimle kulum arasındadır.Kulum için istediği verilecektir' buyurur.Kul: ‘İhdinassirâtal-müstekîm. Sirâtallezîne en'amtealeyhim, gayril-mağdûbi aleyhim veled'daallin (Kendilerine lütuf ve ikrâmda bulunduğun kimselerin yoluna ilet.Gazâba uğramışların ve sapmışların (Yahudilerin ve hristiyanların) yoluna değil.)' deyince Cenâb-ı Hakk, ‘İşte bukuluma aittir ve kulum için de istediği olacaktır.'” (Müslim)Fâtihâ Sûresi, Kur'ân'ın içindeki tüm manaları kapsadığıiçin bu sûreye Vâfiye “Fâtihâtü'l-Kitâb” denmiştir. Hadîs-i Şerîfte“Fâtihâ Sûresi, arşımın hazinelerinden bir hazine (kenz)dir.” (Feyzül Kadir) buyurulduğu için; “Kenz”, “Ölüm dışındaFâtihâtu'l-Kitab her derde şifâdır.” (Feyzül Kadir) ve “Kur'ân'ınbaşındaki Fâtihâ sûresi zehirlenmeye karşı şifâdır.” (Deylemi) buyurulduğu için de bu sûreye “Şifâ” denmiştir.
2000'li yılların başından itibaren yetişen nesil, ülkeyi terk ediyor! 2020'li yıllardan itibaren yetişen nesilse İslâm'ı terk ediyor! Bunun en ürpertici göstergelerinden biri ülkenin Batı-Hristiyan ülkelerine rahmet okutmaya başlayacak kadar Hristiyânî-pagan sembollerin ülkede her tarafı hızla kaplamış olması! Türkiye, Müslüman bir ülke mi? Halktan bahsediyorum, devletten değil. Devlet laik zaten. Ama halk Müslüman özelliklerini hızla kaybediyor.
Önce köşe yazısında üzerinde durduğumuz “kusursuz tahrik” yöntemi sadece Filistin'de ve Filistin'e komşu ülkelerde uygulanmadı. En genel bir tasnif ile bu metodun aynı anda İslam coğrafyasına ve Batı dünyasına bakan iki ayrı yüzü vardı. Yöntemi hayata geçirenler Filistin'de ve Filistin'e komşu ülkelerde yaşayan Arapları, Müslümanları ve diğer unsurları zayıf oldukları bir anda savaşa zorlamıştır. Siyonistler, karşı tarafı mağlup edecek mutlak bir üstünlüğe sahip oldukları inancı ile hareket etmişlerdi. Bunun yanında Siyonistler İngiltere, ABD ve Almanya'nın Doğu Akdeniz'de kurdukları bir yapı içinde hareket ettikleri için Batı kamuoyları nezdinde İsrail'in düşman bir çevre içinde varlığını korumaya çalıştığı inancını canlı tutmak istemişlerdir. Filistinlilere ve komşu devletlere karşı ezici bir güce sahip oldukları inancı ile hareket ederken Batı kamuoylarında “gadre uğrayan” Yahudi imajını canlı tutmuşlardır. Dolayısıyla “kusursuz tahrik” yöntemi ile her iki yüze hitap etmeyi başarmışlardır. Her iki yüzde İsrail'in ürünlerini satın almaya hazır bir kitle zaten medya aracılığı ile meydana getirilmişti. İngiltere, ABD ve Almanya'nın nüfuz alanlarında hareket ettikleri müddetçe Siyonistlere daima zemin hazırlanmıştır.
Bilimsel yöntem sayesinde, kozmozdan kuantum, ilmin her alanında büyük buluş-lar yapıldı. Peki bilimsel yöntemi kim buldu derseniz akla Isaac Newton gelir. Galileo ve Descartes diyenler olur. Bilim tarihçilerine so-rarsanız onlar Roger Bacon diyecektir. Ancak konu ile ilgili detaylı araştırma yapanlar, bilim-sel metodun icadını, Roger Bacon'ı da New-ton'u da etkileyen, onlardan 250 yıl önce ya-şamış müslüman bilim adamı İbn-i Heysem'e (965-1040) götürecektir.Bilimsel yöntemin kurucusu İbn-i Heysem şöyle der: “Öğrendiklerini hep eleştiriye tâbi tutacaksın. Yani incelemelerinde, tahkikatında kendi bildiklerinden şüphe edeceksin. Ancak bu sayede önyargı tuzağına düşmekten kur-tulursun.” Ve devam ediyor: “Araştıran kişinin amacı hakikati öğrenmektir. Bunun için öğre-neceklerinin tümünü düşman (yanlış, eksik) göreceksin. Her yönden onu karşına alıp, ona taarruz edeceksin. Bilgiyi ancak bu şekilde fethederek, onu hakikate dönüştürebilirsin.” Heysem'in geliştirdiği bilimsel yöntemin temelinde, yargıları ve bilgileri eleştirmek ve sonuçlar çıkarırken son derece dikkatli olmak vardır. Bildiklerini tekrar tekrar şüphe eleğin-den geçirmek gerekiyor. Burada şüphe ile ilgili Hz. Ali (k.v.)'nin bir sözü aklımıza geliyor. O diyor ki: “Şüphe ikidir. Birinci tür şüphe marazî (şizofrenik) şüphedir. Makbul değildir. Makbul olan, bildiklerini eksik ve yanlış görmekten doğan ikinci tür şüphedir. Seni derin ve etraflı öğrenmeye götürür.”Sadece İbn-i Heysem değil, İbn-i Haldun, Harezmî, er-Razi gibi daha birçok bilim ada-mının bilimsel yöntem tarifine katkıları oldu. Bu zatlar bilim tarihini değiştiren kişilerdir.(Prof. Dr. Osman Çakmak, Zafer Dergisi, 549. Sayı, Eylül 2022)
Kerim Rota ve Ömer Gencal, gündemdeki başlıkları Pusula'da tartıştı.
Mezhep, kısaca hayatı vahyin gösterdiği istikamette yaşayabilmek için, bir başka ifa-deyle vahyi hakkı verilmiş bir anlama faaliye-tinin konusu yapabilmek için gerekli usul ve ilkelerin adıdır. Bunun kolay bir iş olmadığı, dahası, masa başı ve münferit birtakım faaliyetlerle yapılamayacağı, anlamamız gereken ilk husustur. Bu itibarla bir kimsenin, eline al-dığı bir Kur'an mealiyle yahut Hadis kitabıyla doğrudan amel etmeye kalkışması, züccaciye dükkânına dalan filin yol açtığından farklı bir manzara doğurmayacaktır. Zira mesele sade-ce okuma yazma bilmekle ve Kur'an ve Hadis metnine vâkıf olmakla sınırlandırılamayacak kadar hayatî ve hassastır.Kur'an ve Sünnet nasslarının yapısı, bu iki kaynağın birbirleriyle ilişkisi, kaynağını bunlardan alan diğer usul umdeleri bu nokta-da merkezî öneme sahip hususlardır.Allâhü Teâlâ'nın ve Resulü (s.a.v)'in bizden nasıl bir hayat istediğini sahih bir şekilde anlayabilmek için, vahyin nüzûlüne ve Sünnet'in vürûduna kimi zaman sebep teşkil etmiş, kimi zaman doğrudan şahit olmuş bulunan Sahabe (r.a.e.) neslinin tutumu da behemehal dikkate alınmak durumundadır. Daha önce de değişik vesileler-le vurguladığım gibi, Peygamber (s.a.v.)'i terk-i dünya etmiş bir ümmetin, Peygamber (s.a.v)'e arkadaşlık, yoldaşlık etmiş ilk ve tek kuşağının olaylar karşısındaki tutum ve tavrında, o Pey-gamber (s.a.v)'in etkisinin bulunmayacağını söylemek herhangi bir kasıt söz konusu değilse cahillikten başka bir şeyin ifadesi olamaz! Kısacası Kur'an ve Sünnet'in bizden ne istediğini tam anlamıyla kavrayabilmek için, önce-likle belli bir usule ihtiyaç vardır. İşte mezhep bize bu usulü ve bu usul doğrultusunda ortaya konulmuş pratiği veren biricik sistemdir.(Ebubekir Sifil, 2010)
İsrail'in New York Başkonsolosu Türkiye'yi “düşman” ilan etti. Şaşırmadığınızı biliyorum; iki ülkenin birbirini ağır biçimde eleştirmesi, hatta can yakmak için en hassas olduğu konulara parmağını sokarak kanırtması bu konjonktürde “normal” karşılanabilir. Fakat, “düşman” ilan etmek, özellikle diplomaside, uluslararası hukukta farklı anlama gelir. Bunun resmi kağıda dökülmüş formatı zaten “savaş ilanı” demektir. ‘Diplomat' efendinin boyu o kadarına yetişmez ama İsrail'in Türkiye'ye karşı organize saldırılar kurduğunu biliyoruz…
Ne kadar iyi bir ve uyumlu bir insan da olsan kendi istediğin hayatı kimse sana sunmayacak. Bunun için çatışmak ve savaşmak zorundasın.
Enes bin Mâlik (r.a.)'den rivayet edilmiştir. Nebi (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Kimde şu üç özellik bulunursa o kişi imânın tadını almıştır: Allâh ve Resûlü'nün kendisine diğer herkes-ten daha sevgili olması, sevdiği kişiyi sadece Allâh için sevmesi, Allâh kendisini küfürden kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmekten, ateşe atılacakmışçasına nefret etmesi.”Yine Enes bin Mâlik (r.a.)'den rivayetle, Nebi (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Hiçbir kul, beni ailesinden, malından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe (kâmil) imân sâhibi ola-maz.” Hz. Ömer (r.a.): “Yâ Resûlallâh! Sen bana canımın dışında her şeyden daha sevgilisin!” dedi. Onun bu sözüne karşılık Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Hayır, canımı kudret elinde tutan Allâh'a yemin ederim ki beni canından da çok sevmedikçe (kâmil) imân etmiş sayılmazsın!” buyurdu. Hz. Ömer (r.a.): “Vallâhi şimdi sen, bana canımdan da çok sevgilisin yâ Rasûlallâh!” dedi. Bunun üzerine Allâh Rasûlü: “İşte şimdi oldu ey Ömer!” buyurdu.İbn Abbas (r.a.)'in rivayetine göre, Nebi (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Size, rızıklanmanız için nimetlerini gönderen Allâh'ı seviniz. Allâh'ı sevdiğiniz için beni sevin. Beni sevdiğiniz için de ehl-i beytimi sevin.” Muhabbet ve sevgi beslemenin sebebi, sa-dece Allâhü Teâlâ bizi rızıklandırdığı için değildir. Aslında O (c.c.)'un, sayısız, hesapsız nimet ihsâ-nı, nihayetsiz lütuf ve nimetleri vardır ki bunları saymaya gücümüz yetmez. Bütün nimet, servet ve devletler, yalnız ve yalnız O Rahmeten li'l-â-lemîn'in rahmet ve bereketindendir. Bunun için hepimizin O (c.c.)'a karşı nihayetsiz muhabbet ve sevgi beslemesi îcap eder. Biz, her şeyiyle rah-met, bereket, şefkat ve merhamet vesilesi olan O Yüce Nebi (s.a.v.)'e muhabbet ve sevgi besleme-yeceğiz de kime besleyeceğiz? (Eşref Ali Tehânevî, Hayâtü'l Müslimîn-Müslümanın Günlük Hayatı, s.105)
Türkiye ve dünyada geçmiş yıllara kıyasla daha sert bir grip dönemi yaşanıyor. Bunun, grip virüsünün mutasyona uğramış bir versiyonundan kaynaklandığına dikkat çekiliyor. En yaygın görülen virüs türü “H3N2”. Bu tür çok hızlı yayılıyor. Ülkemizde de baskın hale geldi. Kimler risk altında, aşılar yetersiz mi kalıyor, klinik seyir daha ağır mı geçiyor? Kayıttayız'da bu sorulara yanıt arandı.
Spor salonu işletmek, sadece ağırlık makineleri, koşu bantları ve geniş bir alan sunmaktan çok daha fazlasıdır. Aslında bir spor salonu yönetmek, insanlara hayatlarını dönüştürme fırsatı vermekle ilgilidir. Bu yüzden pazarlama bölümünü doğru kurgulayan işletmeler, reklam bütçesinden bağımsız olarak çok daha hızlı büyür, yüksek bağlı müşteri kitlesi oluşturur ve rekabetten kolayca sıyrılır. Bu bölümde spor salonlarının dijital pazarlama süreçlerini nasıl sistemli şekilde kurgulayabileceğini, hangi adımların üyelik satışlarını yükselttiğini, hangi içerik modellerinin güven oluşturduğunu ve reklam tarafında yapılan en büyük hataları detaylıca konuşuyoruz.Günümüz tüketicisi artık sadece bir spor salonu aramıyor. İnsanlar kendilerini güvende hissetmek istiyor, ilgilenildiğini görmek istiyor, eğitmenleri tanımak ve salonun atmosferini hissetmek istiyor. Çünkü spor salonu üyeliği, satın alınan bir hizmetten çok daha fazlası; kişinin kendi disiplinine, görünümüne ve sağlığına yaptığı bir yatırım. Bu yüzden doğru marka algısı oluşturmak, içeriklerde üyelerin gerçek dönüşüm hikayelerine yer vermek ve eğitmenlerin bilgi seviyesini net şekilde göstermek artık en güçlü pazarlama unsurlarından biri haline geldi. Birçok spor salonu içerik üretiminde sadece ekipman ve ortam göstermeye odaklanıyor fakat insanlar o ekipmanın kendisini değil, o ekipmanın kendilerine ne kazandıracağını görmek istiyor. Bu bölümde ağırlığı tamamen bu noktaya veriyor ve spor salonlarının sosyal medyada hangi içerik sistemini kullanması gerektiğini net örneklerle anlatıyorum.Reklam tarafına geldiğimizde, Meta Ads spor salonları için en yüksek dönüşümü sağlayan kanal olarak öne çıkıyor. İnsanlar spor salonu ihtiyacını kendileri fark etmiyor; sen onlara hatırlatıyorsun. Bu yüzden dönüşüm kampanyaları, lead form'lar, kısa formatlı eğitmen videoları, remarketing stratejileri ve ücretsiz ilk PT seansı gibi teşviklerin neden güçlü çalıştığını detaylandırıyorum. Bunun yanında Google Ads tarafında sıcak talep yakalamanın önemine de değiniyorum. Çünkü “spor salonu fiyatları”, “kadınlara özel spor salonu”, “crossfit stüdyosu” gibi aramalar gerçekten kayıt olmaya niyeti olan kullanıcıları karşımıza çıkarıyor. Bu iki kanalın birbirini nasıl tamamladığını anlattığım bu bölüm, özellikle reklam bütçesini doğru konumlandırmak isteyen işletmeler için çok değerli bilgiler içeriyor.Üyelik fiyatlandırma modelleri ise birçok spor salonunun üzerinde yeterince çalışmadığı ama satışları doğrudan etkileyen kritik bir konu. Aylık, 3 aylık ve 12 aylık paket yapısının neden psikolojik olarak doğru çalıştığını ve neden insanların çoğunlukla orta paketi seçme eğiliminde olduğunu anlatıyorum. Bunun yanı sıra kontenjan sınırlaması, dönemsel kayıt duyuruları ve sınırlı avantaj kampanyalarının nasıl FOMO yarattığını ve neden yüksek dönüşüm sağladığını da gerçek müşteri örnekleri üzerinden paylaşıyorum.CRM yönetimi ise spor salonları için çoğu zaman gözden kaçan ama aslında en kritik parçalardan biri. Reklamdan gelen lead'lere hızlı dönüş yapılmadığında satış oranı dramatik şekilde düşüyor. Bu nedenle Kommo CRM gibi sistemlerin spor salonlarında neden bu kadar işe yaradığını, otomatik WhatsApp mesajlarının nasıl müşteri deneyimini güçlendirdiğini ve lead takip akışının nasıl oluşturulması gerektiğini anlatıyorum. Çünkü doğru CRM yönetimi, reklam maliyetinizi düşürürken satış oranlarınızı ciddi şekilde artırır.Bu bölümde spor salonlarının büyümesi için gereken tüm temel adımları tek tek ele alıyor, işletmelerin hem dijitalde hem de işletme içinde uygulayabileceği net stratejiler sunuyorum. Eğer bir spor salonunuz varsa, personal trainer olarak çalışıyorsanız veya fitness üzerine bir iş kurmayı düşünüyorsanız, bu bölüm size yol haritası niteliğinde olacak. Dinlerken mutlaka not almanızı öneririm.Her bölümde olduğu gibi tüm sorularınız için Instagram'dan bana ulaşabilirsiniz: @frktprk.
Easy Turkish: Learn Turkish with everyday conversations | Günlük sohbetlerle Türkçe öğrenin
Bu bölümde Emin ve Ömer'e harika bir konuk eşlik ediyor: Pınar Kiilerich! Danimarka'da yaşayan ve Danca öğreten Pınar Kiilerich, sosyal medya hesaplarında paylaştığı öğretici ve eğlenceli içeriklerle büyük ilgi görüyor. Birlikte Danimarka'daki kültür şoklarını, Danimarka ve Türkiye'nin arasındaki farkları, günlük yaşamın güzelliklerini ve yurt dışında yaşamın perde arkasını konuştuk. Hem kahkahalarla dolu hem de ufuk açan bir sohbet oldu. Bu keyifli bölümü sakın kaçırmayın! Dinledikten sonra Pınar Hanım'ın paylaşımlarına göz atmak için instagram.com/pinarkiilerich adresini ziyaret etmeyi unutmayın. Interactive Transcript and Vocab Helper Support Easy Turkish and get interactive transcripts and live vocabulary for all our episodes: easyturkish.fm/membership Show Notes Pınar Kiilerich'in Instagram hesabını buradan ziyaret edebilirsiniz.
Demokrasi, insanların özgürce konuşabildiği, hakkını arayabildiği, yönetime katılabildiği bir düzen. Demokrasinin beşiği olarak gösterilen Avrupa'da durum gerçekten böyle mi? Almanya'da yapılan son araştırmalar toplumun demokrasiye olan güveninin giderek sarsıldığını ortaya koyuyor. Friedrich Ebert Vakfı'nın araştırmasına göre, vatandaşların sadece yüzde 52'si demokrasinin iyi işlediğini düşünüyor. Özellikle siyasi partilere güven giderek azalıyor. Bunun sebepleri neler? Bu durum toplumu nereye sürükleyebilir? Siyaset bilimci Dr. Yaşar Aydın ve eski federal milletvekili Dr. Lale Akgün'ün görüşlerine başvurduk. Mikrofonda Aydın Işık ve Eren M. Gençer var. Von Aydın Işık und Eren Mahir Gençer.
167. Bu mektûb, Herdîram-ı Hinde yazılmışdır. Allahü teâlâya ibâdet etmeği ve kendi yapdığı tanrılara tapınmakdan sakınmağı dilemekdedir: İki mektûbunuz geldi. İkisinde de, bu fakîrleri sevdiğiniz, bunlara sığındığınız yazılı idi. Bir kimseye bu devleti ihsân ederlerse ne büyük ni'met olur. Fârisî beyt tercemesi: Bildirmesi lâzım olanı söyledim sana! İster kıymetini bil, istersen darıl bana. İyi dinle ve iyi anla ki, bizim ve sizin ve hattâ herşeyin, yerlerin, göklerin, yüksekliklerin, alçaklıkların yaratanı, varlıkda durduranı birdir. Nasıl olduğu anlaşılamaz. Benzeri ve ortağı yokdur. Şekli ve görünüşü olmaz. Baba, çocuk değildir. Onun gibi, Ona benzer birşey düşünülemez. Onun birşey ile birleşmesi, bir şeyde bulunmasını düşünmek çok çirkin olur. Bir yerde bulunması, bir yerde görünmesi olamaz. Onda zemân yokdur. Zemânı O yaratmışdır. Bir yerde değildir. Heryeri O yaratmışdır. Hep var idi. Varlığının başlangıcı yokdur. Hep vardır. Varlığının sonu olmaz. Her iyilik ve yükseklik Onda vardır. Hiçbir kusûr ve aşağılık Onda olamaz. İşte bunun için, ma'bûd olmağa, tapınmağa hakkı olan yalnız Odur. Tapınmağa lâyık olan ancak Odur. Hindûların Râm ve Kerşen denilen putları, Onun yaratdığı şeylerden zevallı iki dânesidir. Her ikisinin de anası ve babası var idi. Râm, Ceretin oğlu ve Leknenin kardeşi idi. Sîtanın kocası idi. Râm, kendi çoluk çocuğunu koruyamamışdı. Başkalarını nasıl koruyabilir? İyi düşünmek lâzımdır. Câhillere uymamalıdır. Yerleri gökleri yaratana, Râm ve Kerşen gibi ismler takanlara milyonlarca yazıklar olsun! Bunların hâli, büyük bir pâdişâha, aşağı bir çöpçünün ismini takanlara benzemekdedir. Râm ile Rahmanı aynı şey sanmak, ne aklsızlıkdır? Yaratan, yaratdığı ile bir olur mu? Anlaşılamayan birşey, bilinen şeylere benzetilemez. Onlarla birleşemez. Râm ve Kerşen yaratılmadan önce, âlemlerin yaratanına Râm ve Kerşen denilmiyordu. Bunlar yaratıldıkdan sonra, ne oldu ki, o eşsiz olan ulu Allaha, Râm ve Kerşen denildi? Râm ve Kerşenin ismleri, yerlerin, göklerin sâhibinin adı sanıldı! Olamaz, olamaz, hiç olamaz! Gelip geçmiş olan, yüzyirmidörtbine yakın Peygamberlerin hepsi “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” insanları, yalnız bir yaratana ibâdet etmeğe çağırdılar. Ondan başkasına tapınmağı yasak etdiler. Bütün Peygamberler, kendilerinin âciz birer mahlûk olduklarını söylediler. Allahü teâlânın büyüklüğünden, kuvvetinden korkarlar ve titrerlerdi. Hindûların tapındıkları kimseler ise, herkesin, kendilerine tapınmasını istediler. Kendilerini ma'bûd olarak tanıtdılar. Bir yaratanın varlığına inanıyorlardı. Fekat, Onu kendilerine hulûl etmiş, kendileri ile birleşmiş sanıyorlardı. Bunun için, herkesin kendilerine tapınmasını istiyorlardı. Kendilerine tanrı diyorlardı. Her kötülüğü yapıyorlardı. Tanrı, her istediğini yapar ve yaratdığı şeyleri istediği gibi kullanır diyorlardı. Bunlar gibi, dahâ nice bozuk ve saçma sözleri vardı. Kendileri sapıtmış, başkalarını da sapdırmışlardı. Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” böyle değildiler. Başkalarına yasak etdikleri kötülüklerden kendileri de ençok sakınırlardı. Kendilerinin de, herkes gibi insan olduklarını söylerlerdi. Fârisî mısra' tercemesi: Yollardaki ayrılığı gör! Nerden nereye? 170Bu mektûb, şeyh Nûra yazılmışdır. Allahü teâlânın emrlerini yapmak ve yasaklarından sakınmak lâzım olduğu gibi, insanların haklarını gözetmek ve onlarla iyi geçinmek de lâzım olduğu bildirilmekdedir: Allahü teâlâya hamd olsun. Onun seçdiği, sevdiği kullarına selâmlar olsun! Ey akllı kardeşim! Allahü teâlânın emrlerini yapmak ve yasaklarından kaçmak lâzım olduğu gibi, insanların haklarını ödemek ve onlarla iyi geçinmek de lâzımdır. (Allahü teâlânın emrlerini büyük bilmek ve Onun yaratdıklarına acımak lâzımdır) hadîs-i şerîfi, bu iki hakkı yerine getirmek lâzım olduğunu göstermekdedir. Bu iki hakdan yalnız birini gözetmek kusûr olur. Bir bütünün, bir parçası, onun hepsi demek değildir. Bundan anlaşılıyor ki, insanlardan gelen sıkıntılara dayanmak lâzımdır.
#ŞehirKuşçuları
“Münafıkların durumu ise tıpkı şeytanın durumu gibidir. Çünkü şeytan insana, “İnkâr et” der; insan inkâredince de, “Şüphesiz ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım” der. Haşr 16“Nihayet ikisinin de sonu, içinde ebedî kalacakları ateş olacaktır. İşte bu, zalimlerin cezasıdır.” 17Ayetteki "inkâr et" sözü, Bedir Savaşı günü iblisin: "Bugün insanlardan size galip gelecek kimse yoktur;şüphesiz ben de sizin yardimcinizım" demesinden ibarettir. Iblis'in onlardan uzak olduğunu söylemesi de,"Ben sizden uzağım; ben sizin göremediklerinizi görüyorum." (Enfâl 48) demesidır.Şeytan diye bir varlık var hayatımızda, bunu bilmemiz gerekiyor. Şeytanı insanın içerisinde varolan bellibelirsiz kötülüğe meyil duygusu gibi psikolojik bir vakaya indirgemek doğru bir yaklaşım değildir. Şeytanbizim dışımızda somut, manevi, metafizik bir şahsiyettir. Eğer insan ona kapı aralayıp yüz verirse şeytaninsanın yanına sokulup ona küfrü bile telkin etme cesareti gösterecek kadar tehlikeli bir düşmandır.Şeytan insana sokulur ve ona vesvese vermeye başlar. Eğer insan onun vesveselerine kulak verir, ona kapıyıaçar ve ona yakınlaşırsa en son demde şeytan ona der ki: "İnkâr et, kurtul. Artık bütün kulluk bağınıüzerinden at."İnsanlara hakikati olmayan şeyleri vaat edip onları yüzüstü bıraktığı için şeytanın bir ismi de “hazûl"dür.“Hazul"; hayırsız, vefasız, sadakatsiz, yüzüstü bırakan, arkadan vuran demektir.Peygamber Efendimiz, ashabından bazı zatlarla bir yere giderken kavga eden iki kişi gördü. Bunlardan birininyüzü öfkeden kıpkırmızı olmuş ve boynunun damarları çıkmıştı.Peygamberimiz o zatın hâlini görünce "Ben bir söz biliyorum, eğer bu kimse o sözü söylerse üzerineçökmüş olan bu hâlden kurtulur." buyurdu ve usulca "Eûzübillahimineşşeytanirracim" dedi. (Buhârî, Edeb,102, Müslim, Birr, 109)Öyle görünüyor ki şeytanın insanın duygu ve düşünceleri üzerinde güçlü bir etkisi var. Şeytan insandaki öfkeduygusunu kullanarak insana telafisi ve tamiri zor hatalar yaptırabilir.Tabiat boşluk kaldırmaz. Bu boşluk ağzınızdaki dişinizin düşen dolgusunun boşluğu bile olsa siz orayı hakdolgu ile doldurmazsanız batıl yemek artığı orayı işgal eder. Onun için Allah (cc) Kur'an'da pek çok ayetteşeytandan kendi zatına sığınılmasını emreder. Öyle ki Kur'an okumaya başlayacağı zaman bile şeytanınmümin üzerinde bir etkisi söz konusu olabilir. Allah'ın ayetlerini muradı ilahiye aykırı bir şekilde anlamasıiçin şeytan insanın aklını ve gönlünü, duygu ve düşünce dünyasını bulandırabilir. Bu sebeple yüce Allah (cc)müminlere Kur'an okumaya başlamadan evvel şeytanın şerrinden kendi Zât'ına sığınmalarını emretmiştir.Allah (cc), Peygamber Efendimizin şahsında bütün müminlere şöyle buyurur: "Eğer şeytandan bir kışkırtmaseni dürterse hemen Allah'a sığın. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir." (Arâf, 200) Allah'aimanımızın farkında olacağız, O'na sığınacağız ve "Eûzübillahimineşşeytanirracim" diyeceğiz, sonra O'nadayanacağız. Çünkü Nahl Suresi'nin ilgili ayetinde Allah (cc) buyuruyor ki: "Gerçek șu ki; şeytanın, inanan veyalnız Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde bir hâkimiyeti yoktur." (Nahl, 99)İblis Hz. Ådem'e secde etmediği için Allah'ın huzurundan kovulduğunda Allah'tan mühlet istedi. Allah (cc) daona kıyamet gününe kadar süre tanıdı. Bunun üzerine; "İblis,'Senin şerefine andolsun ki, içlerinden ihlaslıkulların hariç, elbette onların hepsini azdıracağım'dedi." (Sad, 82-83)
HAYATIMIN EN ACI DERSİ İspanya'nın güneyinde Estepona isimli küçük bir kasabada büyüdüm. On altı yaşındayken bir sabah babam benden kendisini arabayla 30 kilometre uzaktaki bir köye götürmemi istedi. Ancak onu Mijas'a götürdükten sonra arabayı bakım için yakındaki bir tamirhaneye bırakmam gerekiyordu. Araba kullanmayı öğrenmiştim fakat pratik yapmak için pek de fırsatım olmamıştı. Onun için bu teklifi hemen kabul ettim. Babamı Mijas'a götürdüm. Onu öğleden sonra saat dörtte alacaktım. Sonra arabayı tamirhaneye bıraktım. Birkaç saat vaktim vardı. Ben de tamirhanenin yakınında bir sinemada film izlemeye karar verdim. Fakat sinemada çok vakit geçirdiğimin farkında değildim. Saat altı olmuştu. Dolayısıyla iki saat geç kalmıştım. Babam, sinemaya gittiğimi öğrenirse bana kızabilirdi. Bir daha arabayı kullanmama izin vermezdi. Ona tamirhanede arabanın işini uzun sürdüğünü söylemeye karar verdim. Buluşacağımız yere vardığımda babamın caddenin köşesinde umutla olduğunu gördüm. Geç kaldığım için özür diledikten sonra ona arabanın işinin uzadığını söyledim. Bunun üzerine babamın bana nasıl baktığını asla unutamam. Babam: – Bana yalan söylediğin için çok üzüldüm Jason, dedi. – Ne demek istiyorsun baba? Gerçeği söylüyorum, dedim. Babam, bana tekrar baktı. – Sen geç kalınca tamirhaneyi aradım ve bir problem olup olmadığını sordum. Bana senin henüz arabayı almaya gelmediğini söylediler. Yani araba ile ilgili bir problem olmadığını biliyorum. Birden ne kadar büyük bir suç işlediğimi anladım ve babama gerçeği itiraf ettim. Babam beni üzgün bir şekilde dinledi. – Kızgınım ama sana değil, kendime. Eğer sen bunca yıldan sonra bana yalan söyleyebiliyorsan demek ki ben iyi bir baba olamamışım. Kendi babasına bile yalan söyleyebilen bir çocuk yetiştirmişim. Eve yürüyerek döneceğim ve bu arada neyi yanlış yaptığımı düşüneceğim. – Ama baba... Eve 30 kilometre yol var ve hava da karardı. O kadar yolu yürüyemezsin, dedim. Babam, ne özür dilemelerime, ne itirazlarıma, ne de diğer söylediklerime kulak astı. Onu hayal kırıklığına uğratmıştım ve hayatımın en acı derslerinden birini almak üzereydim. Babam, tozlu yollarda yürümeye başladı. Ben de arkasından arab ile onu izliyordum. Ondan özür diliyor ve arabaya binmesini rica ediyordum. Maalesef beni duymazdan geliyor ve üzgün bir şekilde yürümeye devam ediyordu. 30 kilometre boyunca 10 kilometre süratle onu takip ettim. Babamın hem bedensel hem de duygusal olarak bu kadar sıkıntı çekmesine şahit olmak hayatımın en üzücü ve acı veren dersi olmuştur. Aldığım bu dersten sonra bir daha yalan söylemedim. Jason BOCARRO
164. Mektup Bu mektûb, hâfız Behâeddîn-i Serhendîye yazılmışdır. Allahü teâlânın feyz ve ni'metleri, her ân, herkese gelmekdedir. Bunları almak ve alamamak arasındaki ayrılık insanlarda olduğu bildirilmekdedir: Allahü teâlâ hepimizi, islâmiyyet yolunda bulundursun! Allahü teâlânın feyzleri, ni'metleri, ihsânları, ya'nî iyilikleri, her ân, insanların iyisine, kötüsüne herkese gelmekdedir. Herkese mal, evlâd, rızk, hidâyet, irşâd ve selâmet ve dahâ her iyiliği fark gözetmeksizin göndermekdedir. [Kullarının küfrlerini, günâhlarını yüzlerine vurmuyor. Kendisine karşı gelenlerin, inkâr edenlerin, günâh işliyenlerin rızklarını kesmiyor. Dünyâ için çalışanlara karşılıklarını, fark gözetmeksizin veriyor]. Fark, bunları kabûlde, alabilmekde ve ba'zılarını da alamamak sûretiyle, insanlardadır. [Allahü teâlâ, kullarına zulm etmez, haksızlık etmez. Onlar, kendilerini azâba, acılara sürükleyen bozuk düşünceleri, çirkin işleri ile, kendilerine zulm ve işkence ediyorlar. Beyt: Hâşâ, zulm etmez kuluna, Hüdâsı, herkesin çekdiği, kendi cezâsı!] Nitekim güneş, hem çamaşır yıkayan adama, hem de çamaşırlara, aynı şeklde, parlamakda iken, adamın yüzünü yakıp karartır, çamaşırlarını ise beyâzlatır. [Bunun gibi, elmaya ve bibere aynı şeklde parladığı hâlde, elmayı kızartınca tatlılaşdırır; biberi kızartınca acılaşdırır. Tatlılık ve acılık hep güneşin parlaması ile ise de, aralarındaki fark, güneşden değil, kendilerindendir.] İnsanların, Allahü teâlâdan gelen ni'metlere nâil olmamaları, Ondan yüz çevirdikleri içindir. Yüz çeviren, elbette birşey alamaz. Ağzı kapalı bir kap, Nisân yağmuruna elbette kavuşamaz. Evet, yüz çeviren birçok kimsenin, ni'metler içinde yaşadığı görülüp, mahrûm kalmadıkları zan olunuyor ise de, bunlarda ni'met olarak görülenler, hakîkatde azâb ve felâket tohumlarıdır. Mekr-i ilâhî ile, istidrâc olarak, ya'nî Allahü teâlânın aldatarak, ni'met şeklinde gösterdiği musîbetlerdir. O kimseleri harâb etmek için ve dahâ ziyâde azıp, sapıtmaları içindir. Nitekim, Mü'minûn sûresinin ellialtıncı âyetinde meâlen, (Kâfirler, mal ve çok evlâd gibi dünyâlıkları verdiğimiz için, kendilerine iyilik mi ediyoruz, yardım mı ediyoruz sanıyor. Peygamberime “sallallahü aleyhi ve sellem” inanmadıkları ve dîn-i islâmı beğenmedikleri için, onlara mükâfat mı ediyoruz, diyorlar? Hayır, öyle değildir. Aldanıyorlar. Bunların ni'met olmayıp, musîbet olduğunu anlamıyorlar) buyurulmuşdur. O hâlde, Hak teâlâdan yüz çevirenlere verilen dünyâlıklar, hep harâblıkdır, felâketdir. [Şeker hastasına verilen tatlılar, helvalar gibidir. Onu bir ân evvel helâke sürükler.] Allahü teâlâ, bizleri, böyle olmakdan korusun! Vesselâm. 166. Bu mektûb, molla Muhammed Emîne yazılmışdır. Dünyânın birkaç günlük hayâtına aldanmamağı ve bu kısa zemânda, çok zikr ederek, kalb hastalığını gidermeğe çalışmak lâzım olduğu bildirilmekdedir: Yavrum! Annenin yavrusuna karşı yapdığı gibi, dahâ ne zemâna kadar kendine böyle titreyeceksin? Dahâ ne güne kadar, nefsin için üzülecek, sıkıntılara düşeceksin? Yakında, elbet öleceksin! O hâlde! Kendini ve herkesi ölmüş bil! Duymaz, kımıldamaz bir taş gibi düşün! Zümer sûresi, otuzuncu âyetinde meâlen, (Sen elbette öleceksin! Onlar da elbette ölecekler!) buyuruldu. Bu kısa zemânda, yapılması gerekli en mühim şey, çok zikr yaparak, kalbi hastalıkdan kurtarmağı düşünmekdir. Çabuk biten bu zemânda, Allahü teâlâyı hâtırlayarak, ma'nevî hastalığa ilâc yapmak en büyük vazîfe olmalıdır. Allahdan başkasına düşkün olan bir gönülden hiç hayr umulur mu? Dünyâya eğilmiş olan rûhdan, nefs-i emmâre dahâ iyidir. Orada, hep kalbin selâmetini isterler. Rûhun, kurtulmuş olmasını ararlar. Biz, kısa görüşlüler ise, hiç durmadan rûhumuzu ve kalbimizi bu dünyâya bağlayacak sebebleri elde etmeği düşünmekdeyiz. Yazıklar olsun! Yazıklar olsun! Ne yapalım? Âl-i İmrân sûresi, yüzonyedinci âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ onlara zulm etmedi. Onlar, kendilerine zulm ediyorlar) buyuruldu.
Easy Turkish: Learn Turkish with everyday conversations | Günlük sohbetlerle Türkçe öğrenin
Bu bölümde ekibimizden harika haberler var!
Müşteri Deneyiminde Kişiselleştirme ve Yapay ZekaMüşteri deneyimi artık sadece bir hizmet kalitesi konusu değil, markaların rekabet avantajı yaratmak için en güçlü silahlarından biri. Dijital pazarlamanın hızla değişen dünyasında kişiselleştirme, müşteri ile marka arasındaki bağı güçlendirmenin en etkili yollarından biri haline geldi. Peki bu kişiselleştirmeyi mümkün kılan teknoloji ne? Tabii ki yapay zeka.Kişiselleştirme Neden Bu Kadar ÖnemliHer müşteri markalardan kendisini özel hissettirmesini bekliyor. Tek tip mesajlar, herkese aynı e-mail ya da reklam gönderimleri artık işe yaramıyor. Bunun yerine her bir müşterinin davranışlarını, tercihlerini ve ihtiyaçlarını analiz ederek ona en uygun içerikleri sunmak gerekiyor.Yapay Zeka ile Davranış AnaliziYapay zeka, müşterilerin bıraktığı dijital izleri analiz ederek hangi ürünlere ilgi gösterdiğini, hangi içeriklerde daha fazla vakit geçirdiğini ya da hangi dönemde alışveriş yapma ihtimalinin yüksek olduğunu tahmin edebiliyor. Bu sayede markalar, tam da doğru zamanda doğru tekliflerle müşterilerinin karşısına çıkabiliyor.Dinamik ve Kişiye Özel İçeriklerBugün e-postalar, web siteleri ve mobil uygulamalar, yapay zekanın desteğiyle kişiye özel hale getirilebiliyor. Amazon'un öneri motoru, Netflix'in içerik tavsiyeleri ya da Spotify'ın haftalık keşif listeleri bu teknolojinin en bilinen örnekleri. Her müşteri kendisine özel bir deneyim yaşadığı için markayla olan bağı güçleniyor.Chatbotlar ve 7/24 DestekMüşteri hizmetlerinde yapay zeka destekli chatbotlar, kişiselleştirmenin önemli bir parçası. Artık sadece hızlı cevap veren basit botlar değil, müşteriyi tanıyan, geçmiş konuşmaları hatırlayan ve ihtiyaca göre yönlendirme yapan akıllı asistanlardan bahsediyoruz. Bu hem maliyetleri düşürüyor hem de müşteri memnuniyetini artırıyor.Öngörüsel Pazarlama StratejileriYapay zekanın en güçlü özelliklerinden biri, sadece mevcut verileri değil, gelecekteki davranışları da tahmin etmesi. Bir bankanın hangi müşterisinin hangi dönemde krediye ihtiyaç duyacağını öngörmesi ya da bir e-ticaret sitesinin hangi bölgede hangi ürünün daha çok satılacağını önceden bilmesi mümkün hale geliyor.Gerçek Hayattan ÖrneklerStarbucks, mobil uygulaması üzerinden kişiye özel kampanyalar sunuyor ve bu sayede satışlarını ciddi oranda artırıyor. Sephora, yapay zeka destekli yüz analiziyle müşterilere uygun ürünler öneriyor. Netflix ise sadece içerik önerisi yapmakla kalmıyor, hangi saatte hangi içeriğin sunulması gerektiğini dahi belirliyor.Veri Güvenliği ve Etik KonularKişiselleştirme için toplanan verilerin güvenliği büyük önem taşıyor. Müşteriler, markaların şeffaf olmasını ve verilerinin etik kurallara uygun şekilde kullanılmasını bekliyor. Güven sağlanmadığı takdirde kişiselleştirme fayda yerine zarar verebilir.SonuçKişiselleştirme artık lüks değil, markaların ayakta kalabilmesi için zorunlu bir strateji. Yapay zeka ise bu stratejiyi daha ölçeklenebilir, daha verimli ve daha etkili hale getiriyor. Gelecekte müşteriler markalara değil, markalar müşterilere uyum sağlayacak ve bu dönüşümde yapay zekanın rolü çok daha kritik olacak.
LinkedIn'de B2B Pazarlamanın Altın ÇağıB2B pazarlama dünyasında yepyeni bir dönem başladı ve bu dönemin adı LinkedIn! Artık şirketlerin yeni müşteri bulmak, karar vericilere ulaşmak, marka bilinirliğini artırmak ve güven kazanmak için tercih ettiği ilk mecra LinkedIn oldu. Peki bu neden böyle? Ve bu platformda gerçekten neler yaparak rakiplerinden bir adım öne geçebilirsin? İşte bu bölümde hepsini konuşuyoruz.Bu bölümde sana LinkedIn'de B2B pazarlamanın neden altın çağını yaşadığını anlatıyorum. LinkedIn'in 1 milyarı aşan kullanıcı sayısı, içerik algoritmasının profesyonel içerikleri öne çıkarması, lead generation formlarının gücü ve account-based marketing fırsatları ile nasıl büyük bir fark yarattığını detaylarıyla öğreneceksin. Özellikle B2B karar alıcılarının LinkedIn'de aktif olduğunu düşünürsen, bu platformda varlık göstermek artık sadece bir seçenek değil, tam anlamıyla bir zorunluluk.Peki içerik tarafında ne yapılmalı? Hikaye anlatımıyla şirketinin başarılarını paylaşmak, thought leadership oluşturmak, eğitim içerikleriyle uzmanlığını göstermek, veri odaklı paylaşımlar yaparak güven kazanmak ve çalışanlarını işin içine katarak daha güçlü bir görünürlük elde etmek… Tüm bu stratejilerin LinkedIn'de nasıl bir etki yarattığını örneklerle aktarıyorum.Reklam tarafında ise LinkedIn'in sunduğu en büyük avantajlardan biri lead gen formları. Tek tıkla doldurulabilen formlar sayesinde sıcak lead'ler toplamak mümkün. Bunun yanında web sitesi ziyaretçilerini yeniden hedefleme, spesifik şirketlere yönelik account-based marketing kampanyaları ve doğrudan karar vericilerin inbox'ına düşen conversation ads gibi güçlü araçlar da işin içine giriyor. Bölümde bu reklam formatlarını nasıl kurgulaman gerektiğini ve hangi durumlarda daha yüksek dönüşüm elde edebileceğini de bulacaksın.Ayrıca sadece teknik anlatımla kalmıyor, gerçek senaryolara da değiniyorum:SaaS firmalarının webinar kayıtlarını LinkedIn üzerinden nasıl yüzlerce nitelikli müşteri adayına dönüştürdüğünü,Endüstriyel ürün satan şirketlerin global distribütörlere LinkedIn reklamlarıyla nasıl ulaştığını,Danışmanlık firmalarının thought leadership içerikleriyle nasıl güven kazanıp müşteri portföyünü büyüttüğünü dinleyeceksin.Bu bölümün sonunda LinkedIn'de B2B pazarlamanın sana nasıl yeni kapılar açabileceğini çok daha net göreceksin. Artık sadece reklam çıkmak değil, içerik üretmek, insanlarla bağ kurmak, güven kazanmak ve en önemlisi doğru kitleye ulaşmak gerekiyor. LinkedIn'in B2B pazarlama için altın çağı daha yeni başlıyor, bu fırsatı yakalayan şirketler önümüzdeki yıllarda ciddi bir fark yaratacak.Eğer B2B pazarlama alanında yeni stratejiler arıyorsan, müşterilerine ulaşmakta zorlanıyorsan veya LinkedIn'de içerik üretmek konusunda nereden başlaman gerektiğini bilmiyorsan, bu bölüm tam sana göre. Hazırsan gel, LinkedIn'de B2B pazarlamanın altın çağına birlikte adım atalım.
Bugün 13 Eylül 2025 #doğatakvimi
ALIŞKANLIKLARIN HAYATIMIZDAKİ YERİ Alışkanlıklar; davranışlarımızı, düşüncelerimizi veya duygularımızı yönlendiren ve zamanla sıradanlaşan hareketlerdir. Doğuştan gelen bir özellik değildir. Alışkanlıklar karşımıza duygu, düşünce ve davranış olarak çıkar. Bazı insanlar, kaşlarını çatmayı ve öfkelenmeyi alışkanlık hâline getirmiştir. Buna karşılık bazılarının ürkeklik, düşünürlük, şüphecilik gibi birtakım alışkanlıkları vardır. Bazı kişiler ise huzur, korku ve korku veren olaylar karşısında farklı alışkanlıklar edinmiştir. Hayatımız boyunca birbirini izleyen başarı ya da başarısızlıklarımız hep alışkanlıklarla ilgilidir. Örneğin erken kalkmayı, planlı çalışmayı alışkanlık hâline getirmiş insanlar başarılıdırlar. Ama düzensizliği alışkanlık hâline getirmiş insanlar ise başarısızdırlar. Önce biz alışkanlıkları, oluştururuz sonra da alışkanlıklar bizi oluşturur. Değiştirmek istediğimiz bazı kötü alışkanlıklarımız vardır. Bu alışkanlıklar çoğu zaman kendimize ve çevremize zarar verir. Sınıfta yüksek sesle konuşmak, yalan söylemek, düzensiz olmak, saygısız olmak bunlardan bazılarıdır. Bunun yanında faydalı alışkanlıklar da vardır. Erken yatmak ve erken kalkmak, dişlerimizi fırçalamak, tabağımıza yiyebileceğimiz kadar yemek almak, spor yapmak, toplum kurallarına uymak ise faydalı alışkanlıklardandır. Faydalı alışkanlıklar; bazen yemek yerken bazen yürürken bazen bir iş yaparken bazen de toplumsal bir organizasyon içerisinde yer alırken ortaya çıkar. Bu alışkanlıkları günlük hayatımızda uygulamaksa bizim elimizdedir. Birçoğumuzun yapılması gereken işleri ertelemek gibi kötü bir alışkanlığı var. Ertelediğimiz her iş tembelleşmemize sebep olabilir. Eğer bir şeyler yapmaya çalıştığınız ama bir türlü başarılı olamadığınızı düşünüyorsanız, alışkanlıklarınızda bir yanlışlık var demektir. Gece geç yatmak, uzun süre bilgisayar başında oturmak, sağlıksız beslenmek, yapılacak işleri geciktirmek, plansız olmak bunlardan bazılarıdır. İnsan, güzel alışkanlıklarla olumsuz gördüğü kişilik özelliklerini düzeltmiş olur. Kazanılan bu güzel alışkanlıkların devam ettirilmesi ise kişiliğimizin bir parçası hâline gelir. Bu ise kendimizi duygusal, fiziksel ve manevi anlamda daha güçlü hissetmemizi sağlar. Böylece hem kendimiz hem de başkaları için daha faydalı işler yapabiliriz. Hayatta başarılı, mutlu ve güçlü olmanın anahtarı güzel alışkanlıklardır. Bu anahtarı elde etmek istiyorsak alışkanlıklarımızı bugünden itibaren gözden geçirmeliyiz. Gökkuşağı Türkçe
Almanya'yı tanımlayan en önemli sıfatlardan biri "sosyal devlet" ilkesi. Ancak Başbakan Friedrich Merz'e göre sosyal devletin reforme edilmesi gerekiyor. Hedefte "Bürgergeld" (Vatandaşlık Parası) var. Bunun yanı sıra kira yardımları, çocuk ve işsizlik paraları, sağlık ve bakım sigortası gibi yardımlar da kısıtlanabilir. SPD ve CDU/CSU'dan oluşan koalisyon ne istiyor? Almanya'da bilinen haliyle sosyal devlet bitiyor mu? Ekibimizden Elmas Topcu tartışmaları derledi. Almanya için sosyal devletin neden önemli olduğunu Alman Bilim ve Politika Vakfı'dan göç üzmanı Dr. Yaşar Aydın değerlendirdi. Bu bölümü Gökçe Göksu sunuyor. Von Gökçe Göksu und Elmas Topcu.
ÇİKOLATA Aşağıdaki metni okuyunuz. Bu yazıyı okurken canınız nefis bir çikolata çekebilir. Okumaya başlamadan önce, çikolatanızı yanınıza hazır edin. Yalnızca çikolatanın tadına varmakla yetinmeyin, o tadın nereden geldiğini de keşfedin. Çikolata, kakao ağacının çekirdeklerinden yapılmaktadır. Çikolatanın ilk olarak Orta Amerika Bölgesi'nde yaşayan Mayalar zamanında üretildiği sanılmaktadır. Kristof Kolomb ve Hernando Cortes gibi kâşifler 1500'lü yıllarda Amerika kıtasını keşfettikleri zaman burada olan birçok şeyi ülkeleri İspanya'ya götürmüşlerdi. Bunların arasında kakao çekirdekleri de vardı. Çikolatanın ana maddesi olan kakao çekirdekleri o zamanlar Avrupa'da yeniymiştir ve bilinmiyordu. Avrupalılar, önceleri kakao çekirdeklerini ne yapacaklarını bilememişler. Çünkü elde edilen içeceğin tadı çok acıymış. Sonunda çok parlak bir fikir bulunmuş: kakaonun içine şeker eklemek! Şeker eklendikten sonra bu karışım saraylarda içilmeye başlar hâline gelmiş. O dönemlerde kakao ve şeker kolay bulunamadığından çikolata yalnızca zenginlerin içebileceği bir içecekmiş. Daha sonra şeker üretiminin artması, çikolatanın tüketimini çok açmış. Fakat kakao üretimi arttıkça daha da ucuzlayarak yaygınlaşmaya başlamış. Çikolata, 1800'lü yıllara kadar sıvı olarak tüketilmiş. Daha sonra bugün tadına doyamadığımız şekilleri ortaya çıkmış. Çikolatanın tadı yıllar geçtikçe çeşitlenmiş. Ancak ham maddesinin elde ediliş yöntemi hiç değişmemiş. Çikolata yapmak için ilk olarak kakao çekirdekleri ayıklanır ve acılığının azalması için mayalanır. Ardından da kurutulur. Kurutulan çekirdekler fabrikalarda kavrulur. Kavurma işleminden sonra çekirdekler ezilir. Bunun sonucunda üç ayrı madde elde edilir: acı sıvı, kakao yağı ve kakao tozu. Biliyorsunuz, çikolataların birçok çeşidi var. Siyah çikolatada acı sıvı, kakao yağı ve şeker bulunur. Sütlü çikolataya bunların yanında bir de süt eklenir. Beyaz çikolata ise yalnızca şeker, süt ve kakao yağından yapılır. Bunun içine acı sıvı konulmaz. İşte, çok sevdiğiniz çikolata böyle yapılır. Fakat çok fazla çikolata yemek sağlık sorunlarına yol açabilir. Örneğin, çikolata diş çürüklerine yol açabilir. Çikolatanın doğrudan dişte çürüklerle neden olduğuna dair kesin bir kanıt yoktur ama çikolatanın içine konulan şeker, dişlerde çürümeye yol açabilir. Tıpkı içinde şeker bulunan diğer yiyecekler gibi. Aynı zamanda enerji deposu olan kakao, kalorisi yüksek olan bir yiyecektir. Bunun için sporcular genellikle enerji almak için çikolata yerler. Siz de sınavlardan ya da yapacağınız spor faaliyetlerinden önce çikolata yiyebilirsiniz. Ama çikolata yerken aşırıya kaçmamalısınız. Başka yiyeceklerden de enerji elde edebileceğinizi unutmamalısınız. Banu BİNBAŞARAN (Düzenlenmiştir.)
İSRAF, AÇLIK VE ÖLÜM İnsanoğlu, 21. yüzyılı yaşarken israf ve tüketimde sınır tanımaz hâle gelmektedir. Tüketim çılgınlığı, kör bir kuyu gibi insanları içine doğru çekmeye devam etmektedir. Yapılan aşırı tüketim ve savurganlık göz önüne alındığında, insanlık tarihi boyunca israfın bu derece aşırı yaşandığı bir dönem daha olmamıştır. Öyle ki artık bu davranış normal karşılanmaya başlanmıştır. “Yiyiniz, içiniz ama israf etmeyiniz.” sözünü unutan bizler; boşa geçen zamanın, gereksiz yere yanan ışıkların, lüzumsuz çalışan aletlerin, çöpe giden ekmeklerin, fazladan alınan eşyaların, çizilip atılan kâğıtların, israf olduğunun farkına bile varamıyoruz. İşte bunların hepsi israf ve tüketim girdabının ne kadar büyük olduğunu göstermektedir. Hz. Muhammed'in “Nehir kenarında bile abdest alırken israf etmeyiniz.” sözünü unutuyor ve lüks hayat adına yeni yeni tüketimlere giriyoruz. İsraf önce insanı, sonra da devletleri yoksulluk içine düşürür ve iflas ettirir. Bir toplum, içtiği suyu israfla ne olur diye düşünmemeliyiz. Küçük zannedilen şeyler yan yana geldiğinde büyük rakamlar ortaya çıkar. Dakikada 10 damla su kaçıran musluğun ayda 170 litre su akıtmış olması bize bunun göstergesidir. Günlük hayatta değişik alanlarda kullandığımız suyun israf edilmesi, su en bilin tehlikeli boyutlara ulaşmasına sebep olur. Suya her zaman ihtiyaç duyduğumuz en önemli madde olduğunu unutmamalıyız. Susuzluktan ve susuzluğa bağlı nedenlerden dolayı 1 dakikada 15 kişi hayatını kaybetmektedir. Diğer bir ifadeyle yılda yaklaşık 8 milyon kişi, sudan kaynaklanan hastalıklar sonucu ölmektedir. Bir başka problem de ekmek israfıdır. Türkiye'de günlük 100–120 milyon ekmek üretilmektedir. Bunun da yaklaşık 10–12 milyonu çöpe gitmektedir. Çöpe giden ekmeklerin yıllık maliyeti ise 8,2 milyon lirayı bulmaktadır. İsrafla ilgili buna benzer başka örnekler verilebilir. Türkiye'de bu kadar ekmek israf edilirken dünyada 854 milyon insan açlık sınırındadır. Özellikle çocuklar açlıktan ve susuzluktan çok etkilenmektedir. Bu yüzden dünyada beslenme bozukluğu ve açlıktan dolayı her yıl 5 yaşın altında 11 milyon çocuk ölmektedir. Ne yazık ki israf, dünyanın birçok ülkesinde önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Yerinde ve faydalı kullanılmayan her şey israftır. Zamanı yerinde kullanmayıp vakti boşa harcamak, yiyeceklerimizin kıymetini bilmemek, kâğıdı mı yazı yerine boş çizgiler çizerek kullanmak, yemek yemede ölçüyü kaçırmak da israftır. Sonuçta, bir davranış hâline getirdiğimiz israfı engellemenin birinci yolu, onu fark etmektir. Günümüzde birçok insan, israfı dahi edemez hâle gelmiştir. İsrafı fark ettiğimiz anda ise hayatımızı yeniden gözden geçirmeli, kendi davranışlarımızı kontrol etmeli, israfın her çeşidinden uzak durmalıyız. Sonuç olarak israf, açlığı; açlık ise ölümü getirmektedir. Derleyen: Ahmet KAMALAK
Easy Turkish: Learn Turkish with everyday conversations | Günlük sohbetlerle Türkçe öğrenin
Bu bölüm kendini sürekli erteleyenler için içten bir davet! Bu bölümde “başlamak” neden bu kadar zor geliyor, gerçekten neyin korkusunu yaşıyoruz, bunu konuşuyoruz. Başarı mı korkutuyor bizi, yoksa yine o tanıdık mükemmeliyetçilik mi araya giriyor? Biraz dertleşiyoruz, biraz da cesaret toplamak isteyenlere yol arkadaşlığı yapıyoruz. Interactive Transcript and Vocab Helper Support Easy Turkish and get interactive transcripts and live vocabulary for all our episodes: easyturkish.fm/membership Transcript Intro 1- Emin: [0:22] Herkese merhaba. Easy Turkish Podcast'in yeni bölümüne hepiniz hoş geldiniz. Ben Emin. 2- Emine: [0:28] Ben Emine. 1- Emin: [0:29] Nasılsın Emine abla? 2- Emine: [0:30] İyiyim. Biraz yorgunum Emin. Sen nasılsın? 1- Emin: [0:33] Ben de iyiyim. Neden yorgunsun? 2- Emine: [0:35] Biraz ağır bir spor yaptım bugün. Ondan yoruldum. Bir de çok sıcaktı bugün hava. 1- Emin: [0:40] Evet. 2- Emine: [0:41] Sen de hissetmişsindir. 1- Emin: [0:42] Bu ara İstanbullular olarak, genel aslında Türkiye olarak, anormal sıcaklarla mücadele ediyoruz. 2- Emine: [0:48] Maalesef. 1- Emin: [0:48] Gün içerisinde 40 dereceler, 45 derecelere kadar çıkıyor hava sıcaklığı. Siz de dikkat edin özellikle bol sıvı tüketmeye. Çünkü gerçekten çok riskli bir durum da var ortada. 2- Emine: [1:00] Öyle maalesef ya. Bir de sadece sıcakla boğuşmuyoruz. Aynı zamanda bir sürü orman yangını vesaire de çıkıyor. Onlar da biraz can sıkıcı haberler oluyor. İnşallah bir an önce şu sıcaklar biter diyelim. 1- Emin: [1:15] Evet, umarız orman yangınları da gerçekten bir an önce son bulur. 2- Emine: [1:19] İnşallah. Başlamak istek değil, cesaret meselesi 1- Emin: [1:20] Evet, o zaman biz konumuza girelim. Günümüzde, ben de dahil birçok insanın yaşadığı bir durumdan bahsedeceğiz bugün. Bir şeyler yapmak istiyoruz ama ya ilk adımı ya son adımı atma konusunda yeterli cesareti gösteremiyoruz. Bununla ilgili biraz konuşmak istiyoruz. Yani bir şeyleri istemeyen bu dünyada hiç kimse yok. Kimileri başarıyor, kimileri başaramıyor, kimileri hiç denemiyor bile. Burada işin kilit noktası cesaret bence. Bir şeyleri yapmaya cesaret gösterebilmek. Bunun üzerine konuşalım istiyorum. Sen kendini nasıl tanımlarsın? Kendini nereye koyarsın böyle bir konuda? Support Easy Turkish and get interactive transcripts and live vocabulary for all our episodes: easyturkish.fm/membership
Bu bölümü dinliyor olmanız, aslında düşündüğünüzden çok daha karmaşık bir tesadüfler zincirinin sonucu… Kontrolümüz dışında gelişen pek çok unsur bir araya gelip hayatımızın gidişatını oluşturuyor. Bu anlamda şansın gerçekten de kritik olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bazı insanlar şanslı olduklarına inanırken bazıları da her ne yaparlarsa yapsınlar kötü şanslarının dönmediğini düşünürler. Bunun bilimsel bir dayanağı var mı, ya da daha şanslı olmak mümkün mü? 111 Hz'in bu bölümünde, şanslı insanların ortak özelliklerini konuşuyoruz. Sunan: Barış ÖzcanHazırlayan: Gülşah DimSes Tasarım ve Kurgu: Metin BozkurtYapımcı: Podbee Media------- Podbee Sunar -------Bu podcast, getirfinans hakkında reklam içerir. getirfinans iyi faizi vade beklemeden günlük kazandırır. Kredi faiz oranı düşüktür. Aidatsız kredi kartı sunar. Para transferinden ücret almaz. Sen de getirfinanslı ol.Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.Bonus Platinum Dinamik'le tanışın!Kendiliğinden saatte bir değişen güvenlik koduyla internet alışverişlerinin en yeni ve daha da güvenli ödeme yöntemi!See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.