POPULARITY
Son dönemde teknoloji gündeminin en önemli konu başlıklarından biri olan yapay zeka, regülasyondan egemenlik ilişkilerine, etikten dini yönüne kadar çok katmanlı bir boyutta ele alınmaktadır. Alex Karp'ın Palantir manifestosu ve akabinde teknolojinin silahsızlandırılması bahsine ilişkin Papa'nın genelgesi, yapay zekanın konumuna dair tartışmayı önemli bir yere taşıdı.
Tanzimat ile başlayan kıble değişimi Türk modernleşmesinin en keskin dönemeçlerinden biri olarak kabul edilir.
Çetin Ünsalan'ın hazırlayıp sunduğu İşte Bunu Konuşalım programına Güvenlik Servisleri Organizasyon Derneği (GÜSOD) Başkanı Turgay Şahan konuk oldu.
Çetin Ünsalan'ın hazırlayıp sunduğu İşte Bunu Konuşalım programına Güvenlik Servisleri Organizasyon Derneği (GÜSOD) Başkanı Turgay Şahan konuk oldu.
24Mayıs 2023 seçimleri sonrasında CHP içinde ortaya çıkan fiili bölünme, itirazlar sonrasında mahkemeye taşınmış ve içerideki tartışmalar harareti değişse de bugüne kadar devam edegelmiştir.
Teknolojinin insan hayatının neresinde ve hangi işlevle konumlanacağına dair tartışmalar kadim bir konu. Felsefi düzeyde tema edinilen ve birçok ismin dahil olduğu bu tartışma, insan ve teknoloji ilişkisinin sınırlarına dair de epeyce bir şey söylüyor.
ABD/İsrail-İran savaşının nihayete ermesi için yapılan müzakereler sonuç vermek üzere. 12 gün savaşlarının ardından yeniden başlayan ve uzunca bir süre devam eden çatışma, savaşın doğasına ilişkin yeni tartışmalar başlattı. Yapay zeka, insansız hava araçları, asimetrik tehditlerle mücadele yöntemleri ve iletişim teknolojilerinin kullanımı gibi konular öne çıkan başlıklar arasında.
Bir önceki yazımda, terörsüz Türkiye'nin akıbetine dair dillendirilen senaryolarla ilgili bir tartışma yapmış ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Kazakistan dönüşündeki kararlılık vurgusunun zamanlamasına dikkat çekmiştim. Eş zamanlı olarak Meclis Başkanı Kurtulmuş'un da katıldığı programlarda konuya dair yaptığı açıklamalar, yeni birtakım gelişmelerin olabileceği izlenimini vermişti. Suriye'nin devrim sonrası koşulları ve İran savaşındaki olası risk ve tehditlerin sürece etki etme ihtimali, sahada henüz teyit ve tescil sürecine dair somut bir gelişmenin yaşanmamış olması, süreçle ilgili soru işaretlerini artırmıştı.
Uzunca bir süredir akıbeti ile ilgili soru işaretleri olan terörsüz Türkiye hedefi, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Meclis Başkanı Kurtulmuş'un açıklamaları ile yeniden gündeme geldi. Erdoğan'ın Türkistan dönüşünde konuya dair yaptığı açıklamalar, meselenin kararlılıkla devam ettiğini göstermesi açısından önemliydi. Süreci bir tür devlet inisiyatifine dönüştüren Erdoğan'ın, başından bu yana haklı ve makul biçimde ihtiyatı elden bırakmadığı terörsüz Türkiye süreci, olağan akışı içinde devam ediyor. Erdoğan'ın, ilgili konuşmanın satır aralarında Cumhur ittifakı ve maşeri vicdan üzerinden yaptığı kararlılık çağrısı, sürecin bundan sonraki aşamalarına dair yeni başlıklar da açacaktır hiç kuşkusuz.
Osmanlı-Türk modernleşmesi sınıfsal pozisyonlar üzerinden teşekkül etmediği için kendisini, merkez ve onun karşısında konumlanan çevrenin çatışması üzerinden inşa eder. Kabaca bakıldığında 1950'ye kadar, kısmi çatışmalar söz konusu olsa da hiçbir zaman merkeze yönelik kapsamlı ve toplumsal tabanı olan bir çevre hareketi ortaya çık-a-mamıştır. 1908 sonrasında Hürriyet ve İtilaf ile başlayan merkezin içindeki itiraz, erken Cumhuriyette Terakkiperver Fırka ve sonrasında da Serbest Fırka üzerinden şekillenmiş ama bu eğilimler önemli bir örgütsel kapasiteye erişmeden sönümlenmiştir.
Özgürlük ve güvenlik arasındaki diyalektik ilişki konjonktürel olarak farklılık gösterse de bu iki kavramın pratikte hep bir çatışma içerisinde olduğu görülmüştür. Zaman zaman güvenliğin öncelendiği ve özgürlüklerin sınırlandırıldığı bir zemin söz konusu olurken zaman zaman da mutlak özgürlük algısı üzerinden güvenliğin paranteze alındığı dönemler söz konusu olmuştur. Risk ve tehditlere muhatap olma kapasitesine göre değişen bu durum, iki kavramın uygulanması ile ilgili soru işaretleri ve spekülasyonları da artırmaktadır.
Türkiye'nin yüz akı kurumlarından biri olan Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) muadili yapılarda olduğu gibi çağın gereksinimlerini iyi kavrayan ve zamanın ruhuna göre hareket eden bir dinamizmle hareket ediyor. 15 Temmuz sonrasında özellikle sınır dışı operasyonlardaki etkisi ile pozitif ayrışan MİT, yakın tarihe yönelik bazı belgeleri yayınlayarak tarihi olay ve kişilere ilişkin de yeni bir tartışma başlığı açıyor.
Hannah Arendt'in, Nasyonal Sosyalizmin yarattığı bürokrat tipolojisini karakterize etmek için kullandığı “kötülüğün sıradanlığı” kavramı, Nazi Almanya'sındaki eylemlerin motivasyonu ve niteliğine dair önemli bir çerçeve sunuyor. Saf kötülüğün hiyerarşik bir düzlemde nasıl sıradanlaştığı ve herhangi bir itiraz olmadan kabul edildiği gerçeği, Arendt'in Eichman'ın yargılanması esnasında edindiği izlenimdi. Eichman bir Nazi subayı olarak Holokostun icrasında kendisine tevdi edilen görevleri yerine getiren ve bunları herhangi bir biçimde sorgulamayan bir itaat zincirinin parçası idi. İşleyen bir mekanizmanın dişlisi olarak işlevselleştirilen Eichman, Nazilerin bütününe teşmil edecek bir performansın mücessem hali idi.
Son dönemde sıklıkla tartışılan sosyal medyanın regülasyonu, konuyu sığ bir bağlam üzerinden ele alan yaklaşımlarla tartışılmaktadır.
Teknolojinin toplumsal hayatı derinden etkilediği ve modernleşme için en önemli kaldıraç olduğu argümanı, teknolojik deterministlerin ana tezi idi. Teknolojinin merkezde olduğu bu okuma biçimi insanın bu ilişkide nerede konumlandığı tartışmalarına da eğildi ve ortaya önemli bir literatür çıktı. Konuya negatif çerçeveden bakan birçok isim, teknolojinin insan hayatını olumsuz etkilediği ve insanın kendi ürünü olan teknolojik düzlemde edilgen bir konuma sürüklendiğini öne sürdüler.
Son dönemde sosyal medyada gündem olup ilgili kamu nezdinde tartışılan Brett Wilson'ın makalesi, Türkiye'de din-devlet ilişkileri konusuna yeni bir soluk getirdiği iddiası üzerinden ele alındı ve tartışıldı. Wilson'un makalesinin temel argümanı, erken cumhuriyetin tekke ve tasavvuf ehline zannedildiği kadar mesafeli davranmadığı, bilakis birçok biyografide de görüleceği üzere zaman zaman onlara devlette alan açmak suretiyle müşfik bir tavır geliştirdiğidir.
Dünya sisteminin nasıl değiştiği ile ilgili ana yaklaşımlara bakıldığında belirli patika ve olay örgülerinin takip edildiği görülür. Ekonomik krizler, savaşlar ve teknolojik değişimler eliyle tedrici biçimde revize edilen sistem, radikal kopuşlardan ziyade tedrici biçimde değişir. Yakın tarih incelendiğinde büyük güçlerin nasıl yer değiştirdiği ve söz konusu değişkenlerin bu değişimde ne denli etkili olduğu çok açık biçimde görülmektedir.
2010 yılından bu yana iktidarda kalarak Avrupa'da özgün bir hikayenin öznesi olan Orban, 16 yıllık iktidarının ardından en zorlu seçimine girmek üzere. Seçim öncesinde çok yoğun bir tempoda çalışmalarını sürdüren Orban'ın hikayesi, zaman zaman iktidar süresi ve izlediği politikalarla, zaman zaman da bir önceki seçimde olduğu gibi muhalefetin kendisine karşı konsolide olma stratejisi üzerinden Türkiye'de ilgiyle takip edilen bir konu.
7 Ekim 2023 sonrasında Gazze üzerinden dramatik bir biçimde deneyimlenen soykırım, sadece aralarında güç asimetrisi olan iki devlet ya da halk arasında cereyan etmiyor. 7 Ekim ile somut olarak tecrübe ettiğimiz soykırım siyaseti, dünya sisteminin nasıl işlemediği üzerine olan düşüncelerimizi de derinden etkiliyor. Lobi, finans ve küresel sisteme nüfuz eden İsrail'in, koşulsuz şartsız yanında olan devletler, ikinci dünya savaşı sonrası teşekkül ettirilen sistemin nasıl tefessüh ettiğini bizlere bütün çıplaklığıyla gösteriyor.
Bir önceki yazıda yeni risk ve tehdit biçimleriyle karşı karşıya kaldığımız gerçeği üzerine düşünmüş ve enformatik felaketin boyutlarına ilişkin Türkiye ve dünya ile mukayeseli bir değerlendirme yapmıştım. Alman Sosyolog Ulrich Beck'e atıfla her yeni teknolojinin aynı zamanda bir risk olduğu gerçeğini ifade etmiş ve günümüzün en kritik meselesinin bu risklerle mücadele etme zorunluluğu olduğunu vurgulamıştım. Özellikle günümüzdeki en önemli risk alanlarından biri olarak konumlandırılan ve asimetrik tehdidin önemli bir bileşeni olan enformasyon konusu üzerine düşünmüş ve yapılacaklara dair bir çerçeve de çizmiştim.
1970'lerin sonunda kitle toplumuna yönelik çözümlemeleri ile öne çıkan Jean Baudrillard, medyanın kitleler için ne anlam ifade ettiği üzerine nitelikli bir tartışma zemini açtı.
Bir zamanlar Türkiye'de de çok meşhur olan Karl Popper, 2. Dünya Savaşı'nın en netameli yıllarında “Açık Toplum ve Düşmanları” eserini yazmış ve zamanla bu eser en çok okunan kitaplar arasına girmiştir. Popper'ın bu kitabı yazmasındaki amaç, Almanya, İtalya ve Sovyetlerdeki rejimlerin ne denli tahripkar olduğunu göstermek ve bu rejimlerin nasıl birer kapalı topluma dönüştüklerini göstermekti. Dünyayı bir felakete sürükleyen Nazizm ve Faşizmin dışında onlardan biraz daha uzak bir coğrafyada ete kemiğe bürünen bir sosyal mühendislik çabası olan Stalinizmi eleştirmiş ve her birinin dünyayı nasıl bir çıkmaza sürüklediği üzerine düşünmemizi teşvik etmiştir.
Regan ile başlayan, evanjalizmin başkanlar düzeyinde ABD siyasetine nüfuz etmesi ve İsrail lobisinin gün be gün artan etkisi, ABD ve İsrail arasındaki ilişkinin yoğun-laşması sonucunu doğurdu. 2000'lerin başında Bush iktidarı döneminde Evanjeliklerin İsrail lobisi ile etkileşiminin zemini olan AIPAC gibi kuruluşlar, ABD dış politikasındaki İsrail etkisinin artmasına zemin hazırladılar. Trump'ın ilk döneminde Kudüs'ün başkent olarak tanınması, büyükelçiliğin taşınması ve Golan ile ilgili kararlar bu etkinin en somut göstergeleriydi. 7 Ekim sonrasında Biden yönetiminin koşulsuz biçimde desteklediği İsrail, Trump'ın ikinci döneminde de bu ayrıcalığını koruyabildi.
Hicretin miraca dönüşümü olarak tasvir edilen Ramazan ayı, doğrusal zaman anlayışı ile idrak edilemeyecek bir dönem. Zaman, bugünden bakıldığında her ne kadar saat, gün, ay ve yıl şeklinde tasnif edilse de İslam ve Müslümanlar ona bütün ve aynı gözle bakmaz. O sebeple Ramazan, aylardan bir ay değildir. Şairin ifadesiyle her yıl bir mucize gibi gelen bu ay bir ruh şöleni olarak kabul edilir.
Savaşın ilk gününde New York Times'ın “Sn. Başkan bu savaşı neden başlattınız” yönündeki eleştirel sorusu, ABD kamuoyunun önemli bir bölümü tarafından satın alındı. Henüz ABD ve İran arasındaki müzakerelerin sürdüğü günlerde bile ABD kamuoyu herhangi bir çatışmaya sıcak bakmadığı ve olası bir İran savaşının ABD'nin stratejik öncelikleri ile örtüşmediğini düşünüyordu. ABD'nin hem askeri hem de politik olarak anlamlandırmakta zorluk çektiği ve dolayısıyla kamuoyunu ikna edemediği bu savaş, Trump yönetimine her geçen gün yeni bir maliyet çıkarmaktadır.
Trump'ın İran'a yönelik başlattığı savaşın arkasındaki motivasyona dair tartışmalar devam ediyor. Saldırıların ilk gününde savaşın ABD açısından ne anlam ifade ettiğini eleştirel bir biçimde tartışan medya ve siyasi elitler, bugün itibarıyla ABD'nin stratejik çıkarları ile uyumlu olmayan bir savaşın içerisinde oldukları konusunda mutabıklar. Dışişleri Bakanı Rubio ve Savaş Bakanı Hegseth'in basın konferansında verdikleri cevaplara bakıldığında, ABD'nin İsrail lehine pozisyon aldığı çok daha net biçimde görülmektedir. ABD'nin Körfez ülkelerindeki üslerine yapılan saldırılarda ölen ABD askerlerinin sayısının artmasına paralel biçimde yükselen savaş karşıtlığı, kamuoyunun ana gündemi olmuş durumda.
Henüz diplomasi masasında sıcak temasların sürdüğü anlarda, ABD kamuoyunun olası İran saldırısına yönelik tutumunu konu edinen kamuoyu araştırmaları, sadece Demokratlar nezdinde değil Cumhuriyetçiler içerisinde de yoğun bir savaş karşıtlığı olduğunu göstermektedir. Peki hem diplomasi masasının varlığı hem de ABD'de geniş kitlelerdeki savaş karşıtlığına rağmen Trump neden böyle bir adım attı? Trump'ın en büyük destekçisi olan MAGA'cıların bile yoğun biçimde itiraz ettiği bu operasyon nasıl Trump açısından mümkün ve makul bir senaryoya dönüştü? En önemlisi de Trump'a önemli ölçüde destek veren ve İsrail'in son dönemde ABD dış politikasındaki etkiye dair eleştirel bir tutum alan Tucker Carlson gibi isimlerin Trump liderliğini ikna çabalarının nasıl boşa çıkarıldığıdır.
Türkiye'nin nerede konumlanacağı ve istikametinin ne olacağına dair yapılan tartışmalar iki yüz yılık bir hikâyeye sahip. Tanzimat sonrasında daha belirgin bir hal alan bu tartışma Cumhuriyetin ilk yıllarında sınırları net biçimde çizilmiş ve kıblenin neresi olacağı ile belirsizlikler de ortadan kaldırılmıştı. Devletin bu denli keskin bir hattı takip etmesi kamusal alandaki çeşitliliği sınırlandırdığı gibi siyaset alanını da çeşitli aygıtlar üzerinden tahakküm altına aldı. Hem politik hem de kamusal alanın herhangi bir mücadeleye konu olmaması, hakim hayat tarzının “normal” olarak algılanmasını da beraberinde getirdi. Her iki alanda da farklı bir teşebbüs içerisine girenler sadece kurumsal bir ayrımcılıkla karşılaşmadılar aynı zamanda yeni kavram ve kimlikler üzerinden tanımlanarak bir alana sıkıştırıldılar. Bu aynı zamanda Türkiye'de yaşanan kültürel iktidar savaşının da farklı açılardan dışa vurumu idi.
Terörsüz Türkiye projeksiyonunun konuşulduğu ilk günden bu yana hem mental hem de siyasi olarak önemli bir mesafe kat edildi. Saha pratikleri cihetinden özellikle Suriye'deki gelişmeler, sürecin önündeki engelleri kaldırdığı gibi sürece olan inancı tahkim etti. Bir devlet projesi olarak gündeme gelen ve tedrici biçimde siyasal alanın konusu haline gelen bu sürecin önemli kilometre taşlarından biri de meclis komisyonu idi. Sürecin yol haritasına dair normatif bir çerçeve iddiası da olan komisyonun nihai raporu, benzer bir tema üzerine farklı siyasi partilerin müzakere edebildiği gerçeğini de göstermiş oldu.
Epstein ile ilgili belgelerin ayrıntılarında en fazla dikkat çeken hususlardan biri de İsrail lobisinin muhtelif alanlarda çalışma stratejisi. Bu konuya dair yazdığım ilk yazıda, (Trump Siyasetinde Epstein Gölgesi) Epstein'in kişisel ilişkilerle ABD siyasetine nasıl sızdığını ve ABD'nin İsrail lehine politikalar üretebilmesi adına ne tür angajmanlar geliştirdiğini analiz etmiştim. Özellikle Steve Bannon ve Ehud Barak ile kurulan yakınlıklar, Trump'ın ilk döneminde açık biçimde gözlemlenen bir ilişki ağına işaret ederek bu yapının nasıl çalıştığını gösteriyor. ABD'nin İran ve İsrail politikaları başta olmak üzere küre ölçeğinde İsrail lobisinin etkisi de bu yazışmalarda çok açık biçimde görülüyor.
Terörsüz Türkiye ve devamında terörsüz bölge tartışmaları gündeme geldiğinde konuya muhatap olan tarafların yerine getirmesi gereken yükümlülükler vardı. Farklı paydaşların önemli ölçüde sahiplendiği bu çok boyutlu programın en önemli aktörlerinden biri hiç kuşkusuz konunun doğrudan muhatabı olan siyasetçilerdi. Bu minvalde başta Cumhur İttifakı'nın üyeleri AK Parti ve MHP olmak üzere terör örgütünün vesayetinden arınmamakta ısrar eden DEM partili aktörler, sürecin başından bu yana kendi seçmen gruplarının konuya intibak etmelerini ve var olan tedirginliklerini izale etmede doğrudan sorumlu oldular.
31 Ocak günü devasa bir arşivin yayınlanması ile birlikte Epstein hakkındaki tartışmalar yeniden gündem oldu. Her ne kadar Trump'a yönelik suçlamalar daha ziyade istismar konusu üzerinden ilerlese de var olan yazışma ve belgelerde ABD dış politikasını odak yapacak içerikler mevcut. Tartışmanın bir diğer boyutu ise özellikle Epstein'in kurduğu kişisel ilişkiler sebebiyle İsrail lobisi ve istihbaratı üzerine yoğunlaşmaktadır. Bu tür iddialar an itibarıyla spekülasyon düzeyinde ele alınsa da mevcut göstergeler üzerinden ortaya çıkan tablo, spekülasyonların ne denli somut ve gerçekçi bir zemine de yaslandığını göstermektedir.
Suriye iç savaşının en netameli günlerinde Türkiye'nin, Suriye'nin kuzeyinde bir terör devleti kurulmaması adına yaptığı operasyonlar sadece devlet ve devlet üstü aktörlerin karşı çıktığı bir durum değildi. ABD ve Avrupa'nın önemli ölçüde himaye gerekçesiyle, NATO'nun ise terörle mücadelede zafiyet oluşturacağı endişesiyle eleştirdiği güvenli bölge operasyonları, entelektüel düzlemde de ilgi çekiyordu. Hem Batı kamuoyunda hem de Batılı entelektüellerde “direnişe” olan sempati (romance of resistance) SDG-YPG'nin makul ve makbul bir örgüt olarak kabul edilmesini de beraberinde getiriyordu.
Avrupa'nın yüzyıllar önce inşa ettiği ekonomik ve siyasi güç 2. Dünya savaşı sonrasında çatırdamaya başlamıştı. Savaş sonrasında ABD hegemonyasını kabullenen Avrupa, 21. yüzyılın başına kadar ekonomik ağırlığını koruyabilmişti. 2008 ekonomik krizi sonrasında toparlanmakta zorluk çeken kıtanın bütünü, kendi içinde çelişkilerle mücadele etmek zorunda kaldı. Tedrici biçimde farklı alanlarda görülen gerileme Avrupa'yı, Çin ve ABD karşısında geri bıraktı. Rusya'nın Kırım'ı ilhakı sonrasında tehdit algısında değişiklik yaşayan kıta ülkeleri, müstakil çıkar ve tehdit algısını genele teşmil edemedi ve bu durum, Avrupa fikrinin kıta genelinde çeşitli eleştirilere muhatap olmasını beraberinde getirdi.
Modern dönemi kadim olandan ayıran en önemli hususların başında birey fikri gelmektedir. Geleneksel dönemde devlet ve topluluk ferde öncelenirken, haklar ve sorumluluklar arasında bir denge tesis edilmişti. Modern dönemde neşet eden birey fikri ise her şeyin ölçüsü olarak kendisini gören ve merkeze bireyi koyan bir anlayışı beraberinde getirdi.
Suriye iç savaşı sürecinde DAEŞ'e karşı silahlandırılarak teçhiz edilen YPG, Türkiye açısından hep bir terör örgütü olarak görüldü. PKK'nın Suriye uzantısı olan bu yapının uzunca bir süre ABD tarafından desteklenmesi sadece Türkiye-ABD arasında değil doğrudan Türkiye-NATO ilişkileri açısından da ciddi sorunlara neden oldu. Türkiye uzunca bir süre Batı'ya, diplomasi seçeneğini kullanarak PKK ile YPG'nin aynı şey olduğunu anlatmasına rağmen Batı ısrarla bu örgütü, terörle mücadelede başarılı bir performans sergileyen özgürlük savaşçıları olarak takdim etti. Türkiye, kendi sınırlarına yakın bir bölgeyi işgal eden ve hendek terörü sürecinde de kontrol ağını Türkiye topraklarına teşmil etmeye çalışan bir örgüt ile karşı karşıyaydı. Türkiye'nin önünde tek bir seçenek vardı: askeri bir operasyonla tampon bölge oluşturmak.
Ekim 2024 itibarıyla gündeme gelen terörsüz Türkiye sürecinin en kritik aşamalarından biri olarak öngörülen Suriye sahası, pratikte bu öngörülerin ne denli haklı olduğunu da gösteriyor. İçeride terörsüz Türkiye'ye dair atılan adımların bölgesel düzlemde bazı somut göstergelerle tamamlanması yönündeki beklenti, an itibarıyla ciddi meydan okumalarla karşı karşıya. Süreci maksimalist taleplerle önemli ölçüde tıkayan ve zamana yayan SDG'nin yanı sıra Suriye'de istikrarı paranteze almak isteyen İsrail'in tutumları, bugünün en kritik konu başlıkları.
Trump ve ABD'nin Maduro operasyonu sonrasında, hedefte kimin ve hangi ülkenin olduğuna dair spekülasyonlar arttı. Bir sonraki adımın Batı Yarım Küre'de olup olmayacağı ile ilgili tartışmalar sürerken Küba ve Kolombiya'nın olası hedefler olarak işaret edilmesi, Monroe doktrininin kararlılıkla sürdürülebileceğine dair bir işaret olarak yorumlandı. Bu spekülasyonlara ek olarak Grönland ile ilgili talep ve tartışmaların gündeme gelmesi, artık iyiden iyiye enerji ve doğal kaynakların kök sebep olduğu bir kaos düzenine geçildiğini gösteriyordu.
ABD'nin Venezuela ve Maduro'ya yönelik mütecaviz tutumunun ardından sıranın Batı Yarım Kürede kime geleceğiyle ilgili tartışmalar başladı. Küba ve Kolombiya ile başlayan spekülasyonlar yarım kürenin sınırlarını aştı ve Lindsay Graham'ın işaretiyle birlikte İran'a yöneldi. Akabinde İran'da bir rejim değişikliği olup olmayacağı ile ilgili iddialar ortaya atıldı.
Uzunca süredir ABD'nin kendi yarım küresine çekilme kararı tartışılıyordu. Kürenin farklı yerlerindeki angajmanlarını asgariye indirmek suretiyle kendi çeperine odaklanan Trump, Monroe Doktrini'nin ilk aksiyonunu Venezuela'da gerçekleştirdi. Bir gece yarısı, adeta bir aksiyon filminin sekanslarında olduğu gibi, ABD özel birlikleri tarafından yapılan operasyonla. Trump'ın uzunca süredir CIA'yı yetkilendirdiği ve Venezuela'da operasyon için konuşlandırdığı dikkate alındığında bu operasyon bir biçimde malumun ilamı idi. İçeride, CIA aracılığıyla etkisini artıran bu operasyonun ABD açısından herhangi bir maliyete yol açmaması ise dikkate değer. Nitekim olaya ilişkin Trump ve ekibinin aktardığı kısımlar, cerrahi bir operasyonun yapıldığı ve olağanüstü bir başarının sergilendiği yönünde.
Farklı kapasite ve araçların eşgüdümlü bir biçimde kullanılmasıyla ortaya çıkan hibrit terör, son dönemde hem devlet hem de devlet dışı aktörlerin terör eylemlerini anlamamıza yardımcı olan bir çerçeve. Bilinen ve alışılagelen metotların yanı sıra silahlı olmayan kapasiteyi de terör sürecine dahil eden bu form, çoklu taktikler sergilemekte ve her bir aracı aynı stratejik hedefin unsurları olarak bir araya getirebilmektedir.
2026'nın eşiğinde Türkiye'yi nelerin beklediğine dair bir tablo çizdiğimizde, bu tablonun küre ve bölgedeki gelişmelerden bağımsız biçimde değerlendirilemeyeceği aşikar. Bir yanda Gazze süreci üzerinden somut biçimde gözlemlenen uluslararası kurumların işlevsizliği ve buna bağlı olarak ortaya çıkan güç dengesizliği diğer yanda da küresel etkileri olan Rusya-Ukranya savaşı gibi çatışmaların sürmesi. Rusya'yı çevreleme amacıyla, Avrupa'nın Biden ABD'si ile attığı yanlış adımlar bugün Avrupa içerisindeki çatlağın en önemli kaynağı. Orban'ın ifadesiyle Brüksel bürokrasisinin Avrupa ulus devletlerini kısıtladığı ve adım adım savaşa yaklaştırdığı bir dönemeçte, işlerin ne denli bir krize evrildiği daha açık biçimde görülmektedir.
Terörsüz Türkiye süreci başladığında, konuya yaklaşımı merak edilen partilerin başında CHP geliyordu. CHP'nin 2010'lardaki demokratikleşme sürecine yönelik pozisyonunun devam edip etmeyeceği önemli bir soru işaretiydi. Her ne kadar DEM (HDP) ile 14 Mayıs 2023 seçimleri öncesinde gündeme gelen ve 31 Mart yerel seçimlerinde de kısmen sürdürülen bir ittifak söz konusu olsa da CHP'nin Terörsüz Türkiye'ye yönelik yaklaşımı arafta kalan bir belirsizlik halini yansıtıyordu. Altılı masa ve özellikle İstanbul seçimlerindeki pozisyonun aksine ortaya çıkan bu belirsizlik siyaseti, CHP'nin komisyondaki tutumu ve raporuna da yansımaktadır.
AK Parti ve MHP'nin terörsüz Türkiye'nin yol haritasına dair sundukları raporlar önemli ölçüde örtüşmekte. Hem sorunun kaynağı ve tanımı hem de içinde bulunduğumuz projeksiyonun başarılı biçimde nihayete erdirilmesi adına ortaya koyulan perspektif, alınan inisiyatiflerin kararlılıkla sürdürüldüğünü göstermektedir. Sürecin ana taşıyıcısı olan her iki partinin bu konudaki çerçeveleri, hangi adımların nasıl atılacağına dair de ayrıntılı bir çerçeve sunuyor.
Dinleme faaliyetlerini hitama erdiren komisyonun, işlevini tam anlamıyla yerine getirmesi için sürecin yol haritasına dair bir rapor hazırlaması bekleniyor. Temsil açısından tatmin edici bir parlamento kompozisyonuna sahip olan komisyona katılan partilerin bu konudaki yol haritaları, hiç kuşkusuz komisyonun elini kuvvetlendirmektedir. Bir önceki yazıda AK Parti'nin komisyon raporunun ayrıntılarını sunmuş ve özellikle sürecin hukuki bağlamına ilişkin nasıl bir adımın atılacağı ve hemen sonrasında toplumsal entegrasyon ve muhtelif konulardaki ayrıntıları ele almıştım. Bu yazının konusu ise MHP'nin komisyon raporuna dair.
Terörsüz Türkiye sürecinde komisyona iştirak eden partilerin raporları, önümüzdeki dönemin yol haritasını şekillendirecek. Hiç kuşkusuz her siyasi partinin konuya dair yaklaşımını içeren bu raporlar, komisyonun nihai raporu açısından da bir görüş teşkil edecek ve kuvvetle muhtemel konsensüsle olmasa da ortak bir raporun çıkmasını temin edecektir. Dinleme faaliyetlerinin ardından ortaya çıkan bu bağlam, sürecin geleceğinde hangi parametrelerin rol alabileceği hususunu da ayrıntılandıracak nitelikte.
ABD eski başkanlarından Clinton'un da ifade ettiği gibi Soğuk Savaş sonrasında yeniden çizilen çatışma alanları içerisinde hiç kuşkusuz internet teknolojileri de yer alıyor. Özünde askeri ihtiyaçları karşılamak amacıyla geliştirilen internet, kısa bir süre sonra amacının dışında çok farklı işlevleri de yerine getirdi.
In der heutigen Folge haben wir den Zentralen Mittelfeldspieler der SKN St. Pölten Turgay Gemicibasi zu Gast. Er erzählt uns, wie man auch über Umwege seinen Traum von Profifußball erfüllen kann und lässt uns an seiner bisherigen Karriere teilhaben. Hierbei erzählt er nicht nur, warum er sich nach einem Jahr vom FC Köln verabschieden musste, sondern auch seine zum Teil negativen Erlebnisse in der Türkei und wie er trotz allem immer nach vorne geschaut und nie aufgegeben hat. Auch die Meinung von Sascha zum Verlassen des 1 FC Köln werden ihr in der neuen Folge erfahren. Also hört unbedingt rein! Du möchtest deinen Podcast auch kostenlos hosten und damit Geld verdienen? Dann schaue auf www.kostenlos-hosten.de und informiere dich. Dort erhältst du alle Informationen zu unseren kostenlosen Podcast-Hosting-Angeboten. kostenlos-hosten.de ist ein Produkt der Podcastbude.Gern unterstützen wir dich bei deiner Podcast-Produktion.
Turgay Ayer, Professor at Georgia Tech's School of Industrial and Systems Engineering, explores the role of data in decision-making processes, emphasizing the value of randomized control trials. He discusses challenges in data accessibility and communication gaps with end users. Additionally, Ayer addresses controversies surrounding increased healthcare spending for correctional facilities, offering insight into the complexities of resource allocation.
Welcome to our special episode from Coffee Fest live on the show floor interviews from New Orleans, 2024! To start us off we will be talking with Turgay Yildizli of Specialty Turkish Coffee, followed by Doron Petersan of Sticky Fingers Sweets and eats, then a great conversation with Jonathan Riethmaier of Mammoth Coffee in New Orleans. Turgay Yildizli Istanbul native Turgay Yildizli, who now lives in New Orleans, is the founder of Specialty Turkish Coffee, a company established in 2014 that offers everything one needs to make specialty Turkish coffee, from equipment to tutorials. He works as a consultant around the globe, helping coffee companies to develop their Turkish coffee programs. Specialty Turkish Coffee also offers certification workshops in Turkish coffee brewing. Turgay has made it his mission to improve the standards of Turkish Coffee and raise it up to the place it deserves in the specialty coffee community. He's a certified Q Grader and roaster. He was the 2013 World Cezve/Ibrik (Turkish Coffee) Champion, he has also represented Turkey in the Brewers Cup and Coffee in Good Spirits Championship. https://www.specialtyturkishcoffee.com/ Doron Petersan Doron Petersan is the owner and founder of Sticky Fingers Sweets & Eats in Washington, DC. As a New Yorker-turned-vegan transplant and craving traditional guilt-laden foods, Doron Petersan was determined to unlock the secrets of creating their plant-based counterparts—that didn't' taste like it. Armed with a Bachelors degree in Dietetics from the University of Maryland, she embraced her food-science knowledge and love for all things delicious. The Sticky Fingers brand represents the mission to create a plant-based space in the food industry for everyone to enjoy via direct outreach, direct to consumer, cpg and retail locations. Sticky Fingers has been making waves and serving up treats to fans far and wide, including celebrities like Miley Cyrus, Bethenny Frankel, and Ellen DeGeneres. Accolades for the bakery include ‘Food Network's Cupcake Wars and battled to claim the competition's grand prize, twice. Doron has been featured on The Cooking Channel's Not My Mama's Meals with Bobby Deen as well as NBC's The Today Show with Kathy Lee and Hoda. She has contributed articles and recipes to Vegetarian Times and Reader's Digest. The bakery's recipe book, Sticky Fingers' Sweets, was released on February 16, 2012, by Avery of Penguin Group USA. https://stickyfingersbakery.com/ Jonathan Riethmaier Jonathan's journey into specialty coffee has spanned nearly two decades and included roles as barista, trainer, marketer and roaster. In 2016, Jonathan and his wife, Darlene, co-founded Mammoth Espresso, a specialty coffee retail shop in New Orleans, Louisiana. In 2021, Jonathan established Mammoth Coffee Company, a roasting and wholesale business. Jonathan heads up the roasting, production and sourcing departments of Mammoth, in addition to the day-to-day responsibilities of running a cafe and wholesale business. https://mammothcoffee.co/ Related episodes: 219 : Building a Winning Food Program w/ Marilei Denila, Culinary R&D Manager, Go Get em Tiger 274 : Crafting Specialty Drinks in your Shop w/ Matt Foster” 129 : Founder Friday w/ Casey & Jeremy Miller of The Mudhouse, St. Louis, MO SPECIAL: Coffee Fest Live! Chicago 2022 Part 1 w/ Luke Waite, Kris Christian, and Perfect Cube SPECIAL! Part 2 | Coffee Fest Anaheim 2023 w/ Steve Chang of Copa Vida Cafe and Jon Ferguson of Coffee Tech Central Sponsor: www.coffeefest.com