POPULARITY
Guslün farziyyeti Kur'an-ı Kerim ile sabittir. Cenâb-ı Hâkk şöyle buyuruyor: "Cünüp olursanız iyice temizlenin." (Maide s. 6) Gusülde bedenin tamamını yıkamak farzdır. Efendimiz (s.a.v.)'in hanımı Meymune validemiz şöyle anlatıyor: "Resûlullâh (s.a.v.) ayakları dışında aynen namaz için abdest alır gibi abdest aldı. Ardından avret mahallini ve bedenine isabet eden yıkanacak şeyleri yıkadı. Sonra üzerine su döktü. Daha sonra ayaklarını uzatıp yıkadı." Buna göre gusül alan kişi önce ellerini ve avret mahallini yıkar, varsa bedendeki necaseti giderir sonra ayakları yıkamayı tehir ederek abdest alır. Daha sonra baştan başlayarak her defasında kuru yer kalmayacak şekilde bütün bedeni üç kez yıkar. Son olarak ayaklarını yıkar. Ayaklarını anlattığımız şekilde tehir etmesi gusledilen yerde ayaklara değecek şekilde müstâmel suyun birikmesinden ötürüdür. Eğer böyle bir durum söz konusu değilse tehir etmesi gerekli değildir. Suyu normal kullanmak yani ne çok israf etmek ne de çok az kullanmak, ilk yıkamada bütün azâları ovalamak, kimsenin görmeyeceği bir yerde gusletmek ve sonunda bir mendil (havlu) ile kurulanmak müstehâbtır. Yıkanmasında meşakkât olan yerler istisna edilmiştir. Dişler arasında ve diş kovuklarındaki kalıntıların çıkarılmasında meşakkât olduğundan en sahih görüş guslün sıhhâtine mani olmamalarıdır. Burunda sıvı haldeki sümüğün gusle mani olmayacağı, kuru olanın ise mani olacağı söylenmiştir. Aynı şekilde tırnaklar arasındaki macun ve benzeri yapışkan maddeler de gusle manidir. Toz ve topraklar ise gusle mani değillerdir. Abdest uzuvlarına yapışmış olan hamur, mum, çapak gibi şeyler gusle manidir. Pire veya sinek pisliği ise mani değildir. Su, saç diplerine ulaşırsa kadınların örgülü saçlarını açmalarına gerek yoktur. (Suâlli-Cevâplı İslâm Fıkhı, c.1, s.231-233)
Dünyanın kendi ekseninde döndüğüne inanan, Arapİslâm astronomlarından birisi Ebû Sa'îd Ahmed es-Siczî'dir. El-Bîrûnî'nin verdiği bilgiye göre, es Siczî ayrıca dünyanın döndüğü prensibine dayanarak kayık biçiminde bir usturlap (el-Usturlâb ez-Zevrakî) yapmıştır. Bizzat es-Siczî'nin bir planetaryum inşa edip etmediği bilinmemektedir. Bizim modelimiz, onun dünyanın kendi etrafında dönüşü tasavvurunu hatırlatmayı amaçlamaktadır. Abdurrahmân b. Ömer b. Muhammed es-Sûfî (903-986), modern araştırmalar tarafından Ptoleme ve Argelander (ö. 1875) ile birlikte sabit yıldızlar astronomisi alanının üç büyük bilgininden birisi olarak nitelendirilmektedir. Ptoleme'yle karşılaştırıldığında o, gök atlasını sadece Arap öncelleri tarafından yapılan katkılar ve kendi gözlemleri temelinde genişletmekle kalmamış, ayrıca yeni pozisyon verileriyle göstermiş ve yeni parlaklık ölçeklerine göre gruplandırmıştır. Bir çağdaşının bildirdiğine göre, es-Sûfî'nin devlet adamı Adudeddevle için yaptığı gümüşten bir gök küresi 435/1044 yılında Kahire'de bulunmaktaydı. Bizim modelimiz Oxford yazmasına dayanılarak yapılmıştır. Takımyıldızları da içeren bu yazma, yazarın oğullarından birisi olan Hüseyin tarafından 400/1010 yılında kopya edilmiştir. EsSûfî her bir takımyıldızı için iki şekil vermektedir. Bu şekillerden birisi takımyıldızını yatay düzlemden itibaren gösterirken, diğeri ise birinci şeklin kopya kağıdıyla elde edilen yansıma resmidir. Harita ve küre yapımcısı olarak ünlenen Fransisken ruhban Vincenzo Coronelli (1650-1718), XIV. Louis için çapı 3,85 m. olan bir gök küresi yapmıştır. Bu küre üzerine yerleştirilen yıldız atlası Abdurrahmân es-Sûfî (4./10. yüzyıl)'nin tasvirini temel almaktadır. Güney yarım küredeki 14 resim grubu, sonradan elde edilen bilgilere dayanmaktadır. Küre üzerinde yapılan çalışma 1681 ve 1683 yılları arasında Paris'te gerçekleştirilmiştir. Takımyıldızların adları Yunanca, Latince, Fransızca ve Arapça olarak verilmiştir. (Prof. Dr. Fuat Sezgin, İslâm Uygarlığında Astronomi,
İstanbul'un fethinde maddi gücün yanında manevi güç de İslam ordusunun muzafferiyetinde büyük rol oynamıştır. Manevi yardım konusundaki örneklerden biri de şöyledir: Ubeydullah-ı Ahrâr (k.s.) Hazretleri, bir perşembe günü öğleden sonra, aniden atının hazırlanmasını istedi. Atı hazırlanınca, atına binip, Semerkand'dan sür'atle çıktı. Talebelerinden bir kısmı da kendisini tâkib etti. Biraz yol aldıktan sonra, Semerkand'ın dışında bir yerde talebelerine; “Siz burada durunuz” buyurdu. Sonra atını Abbas sahrasına sürdü. Mevlâna Şeyh adıyla tanınmış bir talebesi, bir müddet daha peşinden gidip tâkib etti. Abbas sahrasına varınca, atının üstünde sağa-sola gidip geldi. Sonra da birden bire gözden kayboldu. Ubeydullah-ı Ahrâr (k.s.) daha sonra evine döndüğünde, talebeleri nereye ve niçin gittiğini sorduklarında; “Türk sultânı Muhammed Han (Fâtih) kâfirlerle harb ediyordu. Benden yardım istendi ve yardıma gittim. Allâhü Te‘âlâ'nın izniyle gâlip gelinip zafer kazanıldı” buyurdu. Fâtih Sultan Mehmed Han, Ubeydullah-ı Ahrâr (k.s.) Hazretleri'nin gelişini şöyle anlatır: “İstanbul'u fethetmek üzere savaştığım sırada, harbin en şiddetli bir ânında Allâhü Te‘âlâya yalvarıp, zamanın kutbunun imdadıma yetişmesini istedim. O anda beyaz at üzerinde bir zât yanıma geldi. “Korkma!” buyurdu. Ben de; “Nasıl endişelenmeyeyim küffâr askeri pek çok” deyince, elbisesinin yeninden bakmamı söyledi. Baktığımda büyük bir ordu gördüm. “İşte bu ordu ile sana yardıma geldim. Şimdi sen falan tepenin üzerine çık, kösün tokmağına üç defa vur. Orduna hücum emri ver” buyurdu. Emirlerini aynen yerine getirdim. O da bana gösterdiği ordusuyla hücuma geçti. Böylece düşman hezimete uğradı. İstanbul'un fethi gerçekleşti.” Fâtih Sultan Mehmed Han'ın, İstanbul'u fethederken cümle evliyânın ve rûhâniyetlerinin yardımını gördüğü pek açık bir hakikattir. (Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi, c.4 s. 134-135)
1. Zaruret olmadan namaz kılınan yerdeki şeyleri düzeltmek: Çünkü böyle yapmak boş bir hareket ve oyundur. Ancak mecburiyet olursa, müstesna. Namaz kılarken çakıl taşlarını düzelten Ebû Zerr (r.a.)'e Hz. Peygamber (s.a.v.) şu ikazda bulunmuştur: “Ey Ebû Zerr, bunu ya bir defada yap, ya da bırak.” 2. Eli ile selâm almak: Dil ile selâm almak insan kelâmı olduğundan dolayı, namaz kılmakta olan bir kimsenin verilen selâmı dil ile alması namazı bozar. El ile selâm almak ise mekruhtur. 3. Esnemek, gerinmek: Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) namazda esnemeyi menetmiştir. Kişiyi zorlarsa, o zaman mümkün mertebe yutulmaya çalışılır. El de ağzın üzerine konur. Hz. Peygamber (s.a.v.) bu durumda böyle davranılmasını emretmiştir. 4. Gözleri yummak mekruhtur: Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) bunu yasaklamıştır. 5. Namazı, huzuru bozacak ve kalbi meşgul edecek şeylerin bulunduğu yerlerde kılmak mekruhtur. Çalgı ve eğlencelerin bulunduğu yerlerde namaz kılmak gibi. Mescidlerde çalınması düşünülecek olan ayakkabılarıda arka tarafa bırakmak, huzuru bozacağından mekruh sayılmıştır. 6. Yanmakta olan sobaya, ocağa ve ateş dolu mangala karşı namaz kılmak mekruhtur. Muma, kandile, lâmbaya karşı namaz kılmak ise, mekruh değildir. Yine asılı bulunan Mushaf-ı Şerif'e veya bir kılıca karşı namaz kılmak da mekruh değildir. Çünkü bunlara hiçbir kimse tarafından tapılmamıştır. 7. Bir insanın yüzüne karşı, arada engel olmaksızın namaz kılmak mekruhtur. Fakat bir insanın arkasına karşı namaz kılmak mekruh değildir. Namazda iken yılan ve akrep öldürmenin namaza bir zararı olmaz: Zira Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Namazda bile olsanız, o ikisini öldürün.” (Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, İbn Mâce) (Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, c. 1, s. 125-126)
Bayram günlerinde erken kalkmak, yıkanmak, misvâklanmak, gül yağı gibi temiz, güzel kokulu şeyler sürünmek, giyinmesi mubah elbiselerin, herkes hâlince en güzelini giyinmek, Hakk Teâlâ'nın ni'metlerine şükür için ferah ve sürür göstermek, rast gelecek dîn kardeşlerine karşı, güler yüzlü bulunmak, mümkün mertebe fazla sadaka vermek, bayram gecelerini ibâdetle ihya etmek müstehap, müstahsen bulunmuştur. Bayram günü câmi'-i şerîfe sükûn ve temkîn ile gidilir, namaza giderken Ramazân bayramında gizlice, Kurbân bayramında da açıkça tekbîr alınması, namazdan sonra da mümkün ise başka bir yoldan ikametgâha dönülmesi mendûptur. Bayram günlerinde Müslümânların birbirini tebrik ve tehniye etmesi, birbiriyle Musâfâha yapması, birbirine: gafera'llâhu lenâ ve leküm ya'nî: Allâh ta'âlâ bizi de sizi de mağfiretine nail buyursun, veya tekabbela'llâhu ta'âlâ minnâ ve minküm ya'nî Allâh ta'âlâ bizden ve sizden kabul buyursun gibi bir veçhile duâda bulunması da mendûbtur. (Ömer Nasûhî Bilmen (rh.a.), Büyük İslâm İlmihali, 168-170. s.) YEMEK DUÂSI Elhamdülillâh Elhamdülillâh Ellezi et'amenâ ve sekânâ vece'alenâ minelmüslimîn. Allâhümmağfir verhâm vahfez sâhibe't-taâmi ve'l-âkilîn. Velimen se'â fîhî velîcemii'lmü'minîne Ve'l-mü'minât, ve'l-müslimîne ve'l-müslimât el-ahyâ ü minhüm ve'l-emvât. Birahmetike yâ Erhame'r- Rahimîn. Allâhümme nevvîr kulûbenâ bi envâri muhabbetike ve zikrike ve şükrike yâ ze'l-Celâli ve'l-İkrâm. Allâhümme ahyina hayaten tayyibeten bi's-sıhhati ve's-selâmeti ve'lafve ve'l-âfiyeti fiddini ve'd-dünya ve'l-âhireti. İnneke â'lâ külli şey'in kâdîr. Allâhümme innâ nes'elüke tamâmen nı'meh ve devâmel afiyeh ve'r-zükna hüsne'l-hatimeh. Allâhümme zid velâ tenkus bi hurmeti'n-Nebîyyî Sallallâhü Aleyhi ve Sellem. Ve bi hürmeti Sırrı Sûreti'l-Fatiha... (Misvak Neşriyât, İbadet Takvimi ve Duâlar, s.127)
Arefe Gecesi Kurbân Bayrâmı'nın birinci günü ile Arefe Günü arasındaki gecedir. Zilhicce Ayı'nın dokuzuncu gününü onuncu gününe bağlayan gecedir. Hz. İbrâhîm (a.s.) bir gece rüyâ gördü. Bu rüyânın evhâm mı yoksa ilhâm mı olduğunda şübhede kaldı. Zihni hep bu rüyânın tesirinde olarak gününü geçirdi. Nihâyet ikinci gece de tekrâr aynı rüyâyı görünce bunun Rahmânî bir rüyâ olduğu, Allâh (c.c.)'den gösterildiğini anladı. İşte bu anlama işini, tanıma yani bilme manâsında Kurbân Bayrâmı'nın evvelîne “Arefe” diyoruz ki Hz. İbrâhîm (a.s.)'ın rüyâdaki emri anlaması demektir. Bugünün en büyük özelliği Arafat'ta hacıların vakfe yaptıkları gün oluşudur. Bugün yapılan duâların makbûl olduğu hakkında Hadîs-i Şerîfler vardır. Hacca gitmeyenlerin bugünü oruçlu geçirmeleri müstehâbtır. Hacılara, zayıf düşüp asıl görevlerini aksatmalarına sebeb olacağından, oruç tutmaları mekrûh kabûl edilmiştir. TEŞRÎK TEKBÎRLERİ Arefe Günü, Sabah Namâzı'nın farzından sonra başlayıp Kurbân Bayrâmı'nın dördüncü günü İkindi Namâzı'na kadar, bu İkindi Namâzı'da dahil 23 vakit farzların peşinden teşrik tekbîrlerini almak bütün Müslümânlara vâcibtir. Kılınan her farz namâzın peşinde, konuşmadan: “Allâhü ekber Allâhü ekber lâ ilâhe illa'llâhü va'llâhü ekber, Allâhü ekber ve li'llâhi'l-hâmd” demek yeterlidir. Arefe gecesi yapılacak en güzel ibâdet zikirdir. Yüz kere İhlâs-ı Şerîf okunur. Yüz kere de: “Lâ ilâhe illa'llâhü vahdehü lâ şerîke leh. Le-hü'l mülkü ve le-hü'l hamdü ve hüve ‘alâ külli şey'in kadîr” denir. Yüz kere de: “Allâhümme salli alâ Muhammedin ve enzil-hü'l mak'ade'l mukarrebe ‘ındeke yevme'l kıyâmeh” denir. Ebû Katâde (r.a.) der ki: Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz'den Arefe gününde tutulan orucun fazîletinden soruldu. Buyurdular ki: “Geçmiş bir senenin ve gelecek senenin günâhlarına keffaret olur.” (Râgıb Güzel, Üç Aylar, s.110-113)
Kurbân bayramının arefe gününün sabah namâzından i‘tibâren bayramın dördüncü gününün ikindi namâzına kadar yirmi üç vakit farz namâzlardan sonra def‘a:“Allâhüekber, Allâhüekber, Lâ ilâhe illâ'llâ huva'llâhu ekber, Allâhü ekber ve li'llâhi'l hamd”diye tekbîr alınır ki, buna (teşrîk tekbîri) denir. Teşrîk tekbîrleri, âlimlerin birçoğuna göre vacîbdir. Arefe Günü Zikri Nebi (s.a.v.) arefe gününde en çok şu zikri yaparlardı: “Lâ ilahe illâllâhüvahdehu lâ şerike leh lehül mülkü ve lehülhadmdübiyedihi'lhayr ve hüve alâ külli şey'in kadir” Terviye ve Arefe Günü Orucu Ebül Kasım-ı İsfehânî ve Beyhakî, Enes bin Mâlik'in (r.a.) bildirdiği şu hadîs-i şerîfi naklederler: “Bu günlerin her biri, fazilette bin güne, Arife günü ise on bin güne eşittir” buyuruldu. Bir başka hadîs-i şerîfde de: “Zilhiccenin ilk on gününün her günündeki oruç, sevab bakımından, helâl malından âzâd edilmiş yüz kölenin sevabına yâhud Allâh (c.c.) yolundaki mücâhidlere yüz at verme sevabına, yâhud Kâbe'ye kurban için gönderilen yüz devenin sevabına eşittir. Terviye günü olunca, ya'nî Zilhiccenin sekizinci günü ise, bin köle âzâd etmek, bin at vermek ve Kâ'beye bin deve kurban için göndermek sevabına eşittir. Arife günündeki oruç ise, iki bin köle âzâd etmek, iki bin at vermek ve Kâbe'ye kurban için iki bin deve göndermek sevabına eşittir” buyuruldu. Bir başka hadîs-i şerîfde de: “Arife günü oruç tutanın sevabı, altmış sene ara vermeden oruç tutmanın sevabı gibidir” buyuruldu. Ravdatü'l Ulemâ'da diyor ki: Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdu: “Arife günü oruç tutana, Âdem (a.s.)'ın zamanından kıyâmetin kopması demek olan Sûr'a üfürülünceye kadar olan insanların oruç tutanlarının ve tutmayanlarının sayısının iki katı kadar sevâb yazılır.” (Muhammed Rebhâmi, Riyâd'ün-Nâsihîn, s.270-271)
Osmanlı'da vakıflar, toplumun hayır ve iyiliği için çalışan bir tür “yardımlaşma sandığı”ndan farksızdı. Osmanlı toplumunda adeta darb-ı mesel haline gelmiş şu söz, vakıfların hayatın içine nasıl yayıldığını ve ne denli önemli bir fonksiyon ifa ettiğini çok mükemmel bir şekilde ifade etmektedir: “Vakıflar sayesinde bir adam, vakıf bir evde doğar, vakıf beşikte uyur, vakıf mallardan yer ve içer, vakıf kitaplardan okur, vakıf bir mektepte hocalık eder, vakıf idaresinden ücretini alır, öldüğü zaman vakıf bir tabuta konur ve vakıf bir mezarlığa gömülür". Vakıf hastanelerde her dinden ve ırktan insanların tedavi edildiğini, doktor temin edildiğini ve gerekirse ücretsiz ilaç verildiğini de görmekteyiz. Aynı zamanda vakıflar yolu ile gelir dağılımındaki dengesizlikler asgariye indiriliyor, toplumsal adalet sağlanarak sosyal patlamaların ve sınıf çatışmalarının da önü alınıyordu. Vakıfları, sadece fakirlere yardım eden ve cümle mahlûkata hizmet götüren bir müessese olarak görmek eksik bir değerlendirme olur; zira vakıflar aynı zamanda Osmanlı kültür ve medeniyetinin, fikir ve irfan hayatının da belkemiği mesabesindeydi. Osmanlı, halkının ekseriyeti Hıristiyan olan Rumeli'de fetihlerin hemen ardından vakıf müesseseleri, külliyeler kurmaya o kadar önem verdi ve bunları, Osmanlı/İslam mimarisine göre o kadar süratle inşa etti ki, bu sayede hem halkın gönlünü kazandı, varlığını benimsetti hem de iskân siyasetini kolayca tatbik etmesini sağlayarak buraları birer Müslüman-Türk toprağı haline getirmeyi ve devletin güç ve kudretini sergilemeyi başardı. (İsmail Çolak, Zafer Dergisi, Haziran 2012, 426. Sayı)
SORU: Günümüz şartlarında fâizsiz iş yapmanın veya bazı ihtiyaçları karşılamanın zor olduğunu öne sürerek veya “İslâm, sadece fahiş fâizi ve tefeciliği kaldırmıştır. Buna, riba denir; oysa fâiz, meşru ve mubahtır.” gibi söylemlerle fâizi meşrulaştırma çabasına verilecek cevap nedir? CEVAP: Bilindiği gibi, fâiz yasağıyla ilgili son noktayı koyan âyet ve hadîslerde “fâiz/ribâ” mutlak anlamda kullanılmış olup, kanûnî olup olmaması, devlet veya özel kurumlar tarafından verilmesi veya bileşik fâiz olması gibi hiçbir ayrım yapılmamıştır. Kur'an'daki âyetlerden hiçbiri, tefecilik olarak bilinen fâizi feshedip de öteki şekillerini muhafaza etmeyi îmâ etmemiştir. Kur'an ve sünnette bir ifade mutlak olarak geçmişse, onun bir başka yerde kayıtlandığına dâir kesin delîl bulunmadıkça, o ifadenin kapsamını müctehidin kendi görüşüne göre daraltması doğru olmaz, bu, kutsal metnin maksadıyla oynamak olur. Ayrıca, bu görüşü savunanlar da dâhil olmak üzere, tüketim amaçlı borçlanmalardan alınan fâizin, cahiliye ribası kapsamında olduğu ve âyetlerde bu fâizin yasaklandığı, herkes tarafından kabul görmüştür. Hz. Peygamber (s.a.v.), Kur'an'ın ilk müfessiri ve uygulayıcısı olarak, Âl-i İmrân Sûresi'nde yer alan âyetteki fâiz yasağını, yalnızca fahiş şekildeki fâiz çeşitlerini kapsadığı biçiminde anlamış olsaydı; Veda Hutbesi'nde bunu açıklardı ve mezhep imamları da bunu bize naklederdi. Hâlbuki ilgili âyetler, Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından böyle anlaşılmamış olmalı ki, Efendimiz (s.a.v.); oransal bir ayrımdan bahsetmeksizin, bütün fâiz oranlarının ve türlerinin yasak olduğunu son konuşmasında da vurgulu bir biçimde ifade etmiştir. Oranına bakmaksızın gerek amcası Hz. Abbas (r.a.)'ın (ki Kâbe'ye gelen hacılara yaptığı ikramlarındaki cömertliği ile bilinen Abbas (r.a.)'ın), borç verdiği şahıslardan yüksek oranlarda fâiz alıyor olması, gerekse sahabelerden bir kısmının yüksek oranda bulunmayan fâiz alacaklarını bile yasakladığını ilan etmiştir. (Misvak Neşriyat, Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, s.314)
Hz. Âişe'nin (r.anhâ) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Âdemoğlu, nahir (kurban bayramının ilk) gününde Allâh Azze ve Celle'ye kan dökmekten daha sevgili gelen hiçbir amel işlememiştir. Muhakkak kesilmiş olan o hayvanlar kıyamet gününde, boynuzlarıyla, tırnaklarıyla ve kıllarıyla gelirler. Şüphesiz kesilen hayvanın kanı, yere düşmeden evvel, Allâh Azze ve Celle katında yüksek bir mevkiye düşmüş olur. Binaenaleyh bununla nefsiniz hoş olsun.” Zekât nisabına veya ihtiyacından fazla olup da kıymeti, nisap miktarına ulaşmış bir mala malik olan bu malın ticaret malı olup olmaması arasında fark yoktur- bir müslümanın kurban kesmesi vaciptir. Kurban kesmenin vakti, nahir günü (Zilhicce'nin onuncu günü) fecrin tuluundan (doğuşundan) itibaren başlar ve Zilhiccenin on ikinci (bayramın üçüncü) günü güneşin batımına kadar devam eder. Efdal olan, nahir günü (bayramın birinci günü) kesmek, ondan sonra on birinci günü kesmek, ondan sonra da on ikinci günü kesmektir. Zilhiccenin on ikinci günü güneş batımına kadar kurban kesmek caizdir; dolayısıyla on ikinci gün (bayramın 3. günü), güneş battığında artık kurban kesmek caiz olmaz. Nahir günü fecrin doğuşundan itibaren, on ikinci günü güneşin batımına kadar kurban kesmek caizdir, gerek gündüz kesilsin gerekse gece kesilsin fark etmez; fakat efdal olan, damarları kesme hususunda hata yapmamak için, gündüz kesmektir. Kurbanda ancak şu üç cins sahih olur: Koyun, sığır ve deve. (Eşref Ali et-Tehânevî, Hanefi İlmihali, s.516-518)
“Her kim, sabahladığı vakit, on kere, ‘La İlahe İllallahu Vahdehu La Şerike Leh, Lehu'l-Mülkü Ve Lehu'l-Hamdu Ve Huve Ala Kulli Şeyin Kadir' derse, İsmail (a.s.)'ın çocuklarından dört kimseyi hürriyetine kavuşturmuş gibi olur ve onun için on iyilik yazılır “Her kim, sabahladığı vakit, on kere, ‘La İlahe İllallahu Vahdehu La Şerike Leh, Lehu'l-Mülkü Ve Lehu'l-Hamdu Ve Huve Ala Kulli Şeyin Kadir' derse, İsmail (a.s.)'ın çocuklarından dört kimseyi hürriyetine kavuşturmuş gibi olur ve onun için on iyilik yazılır CENNETLE MÜJDELENMİŞ 10 SAHABÎ Cennetle müjdelenmiş 10 sahabi ve Müslüman olduklarındaki yaşları: Ali bin Ebi Talib (r.a) - 8 Talha bin Ubeydullah (r.a) - 11 Zübeyr bin Avvam (r.a) - 16 Sa'd bin Ebi Vakkas (r.a) - 17 Said bin Zeyd (r.a) - 19 Osman bin Affan (r.a) - 20 Ömer bin Hattab (r.a) - 26 Ebu Ubeyde bin Cerrah (r.a) - 27 Abdurrahman bin Avf (r.a) - 30 Ebubekir es-Sıddîk (r.a) - 37 5 ŞEYDE ACELE ETMELİ! Hâtem-i Esamm kuddise sirruhu şöyle buyurdu; Acele etmek şeytandandır. Ancak beş şeyde şeytandan değildir. Muhakkak ki onlar Rasûlullah'ın sünnetleridir; 1. Misafir geldiği zaman yedirmek 2. Öldüğü zaman ölünün teçhizini yapmak 3. Buluğa erdiği zaman kızı evlendirmek 4. Vakti geldiği zaman borcunu ödemek 5. Günah işlediği zaman tövbe etmek. (Münebbihat)
Takvâ, Şer-i Şerif'in örfünde, kişinin âhirette kendisine zarar verecek şeylerden tam, mükemmel bir şekilde korunmasından ibarettir. Takvânın üç mertebesi vardır. Birincisi, küfürden kaçarak imâna girmekle insanın ebedî azâbdan korunmasıdır. Bu konuda Cenâb-ı Allâh: "Onlara kelime-i takvâyı ilzâm buyurdu." (Fetih s. 26) buyurmuştur. İkincisi, günâh olan bütün fiilleri terketmektir. Hatta topluluğun yanında küçük günâhları bile terketmektir. İşte Şer-i Şerif'te takvâ olarak bilinen budur. Bu manada Cenâb-ı Allâh şöyle buyurdu: "Eğer o memleketlerin ahâlisi imân edip, Allâh'dan korksaydılar, elbette üzerlerine yerden, gökten bereketler açardık. Velâkin tekzîb ettiler de, kendilerini kesbleriyle (yaptıklarıyla) tuttuk alıverdik." (A'râf s. 96) Üçüncüsü, sırrını (içini), kendisini Cenâb-ı Hâkk ile olmaktan meşgul edecek şeylerden uzaklaşarak, külliyyen (tamamen) Allâh (c.c.)'a yönelmektir. İnsanın emir olunduğu takvâ işte budur. Cenâb-ı Allâh şöyle buyurdu: "Ey imân edenler! Allâh'a nasıl korunmak gerekse öyle korunun, hakkıyla muttakî olun ve her halde müslim olarak can verin." (Âl-i İmrân s. 102) Bu takvâ çeşitlerinin en üst mertebesi, peygamberlerin peygamberlik ve evliyalığın riyâsetini kendilerinde toplamaları cihetinde vardıkları son noktadır. Peygamberlerin, insanlık alemiyle uğraşmaları kendilerini ruhlar âleminde yücelmekten alıkoymadı. Peygamberlerin halkın salâhı ve düzelmeleriyle uğraşmaları, onların temiz ruhlarının buna tam ve mükemmel bir kabiliyete sahib olmaları ve kudsî bir kuvvetle desteklenmelerinden dolayı Hâkk'ın işlerinde istiğrâka dalmalarından onları alıkoymamıştır. (İsmail Hâkkı Bursevi, Rûhu'l-Beyân Tefsiri, c.1, s.129-130)
El-İdrisî 1099'da Septe'de doğan botanikçi ve coğrafyacıdır. Öğrenimini Kurtuba'da yapmış, Sicilya Kralı II. Roger'in Palermo'daki sarayına yerleşmiş ve burada hayatını kaybetmiştir. 16 yaşında seyahat etmeye başlamış, Anadolu, Güney Fransa, İngiltere, İspanya ve Kuzey Afrika'da geziler yapmıştır. Palermo bilimsel açıdan birtakım üstünlüklere sahiptir. Sicilya Akdeniz, Atlantik ve Kuzey sularından gelen çok sayıda gezginin ve tüccarın uğrak yeridir. Onlardan alınan bilgiler bilimsel çalışmalarını olumlu yönde etkilemiştir. İdrisî'nin tespitlerine göre, dünyanın farklı yerlerinde dağların konumu, akarsuların ve kıyıların uzanışında belirsizlikler vardı. Bunun üzerine Kral Roger dünyanın değişik alanlarına gözlemciler göndermiş, 15 yıl süren çalışmaların sonucunda bunlardan elde dilen bilgilere göre, İdrisî yeni bir coğrafya kitabı yazmıştır. 1154 yılında biten Nüzhetü'l Müştak kitabında Batlamyus'a haritalarında önemli düzeltmeler yapmıştı. Ona göre, Hindistan'ın güneyinde büyük bir kara parçası yoktu. Hazar Denizi büyük bir okyanusun körfezi değildi. Tuna ve Nijer nehirleri gibi çok sayıda akarsuyun akış doğrultusunu doğru bir biçimde belirlemişti. Birçok dağ sırasının uzanış doğrultusu da düzeltilmişti. El-İdrisî kitabında yerkürenin genel ve sistematik coğrafyasını ele almakta ve gerçeğe en yakın bilgiler vermektedir. Yine eser, fizikî, tasvirî, etnokültürel ve siyasî coğrafya üzerine Ortaçağ'da en zor kaleme alınmış kitaplardan biridir. Eser, coğrafyanın yanı sıra botanik, fauna, zooloji ve terapötik alanlarında da kıymetli bilgiler içerir. (Prof. Dr. Alpaslan Aliağaoğlu, Araplarda Coğrafya, s.498-499)
Hz. Ali (r.a.), İnsanların en cesurunun kim olduğunu söyleyiniz, dedi. "Tabi ki sizsiniz" dediler. Bunun üzerine Hz. Ali (r.a.), "Öyle ki, dengim olmayan biriyle hiç karşılaşmadım; şimdi söyleyin bana kimdir insanların en cesuru?" diye tekrarladı. Bunun üzerine, 'Bilmiyoruz' dediler ve "Kimdir?" diye sordular. Hz. Ali (r.a.) şöyle cevap verdi: "Hz. Ebubekir (r.a.)'dır. Bedir savaşında 'Ola ki müşriklerden biri Resulullah (s.a.v.)'e musallat olursa hangimiz onunla kalmalı?' diye konuştuk. Bunun üzerine, yemin olsun ki, aramızdan sadece Ebubekir kılıcını kınından çekip Resûlullâh (s.a.v.)'in başının üzerine tutarak ayağa kalktı. İşte, bu yüzdendir ki, Hz. Ebubekir (r.a.) insanların en cesurudur." Hz. Ali (r.a.) şunları da söylemiştir: "Kureyşlilerin Resûlullâh (s.a.v.)'e saldırdığını gördüm. İçlerinden biri Resûlullâh (s.a.v.)'e 'İlahları tek bir ilah yapan sen misin?' diye bağırıyorlardı. Yemin olsun, aramızdan sadece Hz. Ebubekir (r.a.) ayağa kalktı ve birini tutup yere çaldı, ötekini itti ve sonra, 'Yazıklar olsun size! Rabbim Allâh'tır diyen bir adamı öldürecek misiniz?' diye bağırdı.' Sonra Resûlullâh (s.a.v.) sakalları sırılsıklam olana kadar ağladıktan sonra, “Allâh (c.c.) aşkına size soruyorum: firavunun ailesinden bir Mü'min mi yoksa Ebubekir mi daha hayırlıdır?” diye sordu. Bunun üzerine herkes susuverdi. Sonra Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Bana cevap vermiyor musunuz? Yemin olsun ki, Ebubekir'in tek bir saati, firavunun ailesindeki Mü'minin bin saatinden daha hayırlıdır; şüphesiz ki, o Mü'min imanını gizlerken, Ebubekir imanını dört bir yana duyurmuştur.” (Celaleddin Suyuti, Halifeler Tarihi, s.53)
Tergîb-i Hamîdî'de geçtiğine göre bu günlerde şu duâlar yapılabilir: 1. Lâ ilâhe illâllahü vahdehû lâ şerike leh lehül mülkü ve lehül hamdü yuhyî ve yümît ve hüve hayyün lâ yemût bi-yedihil hayr ve hüve alâ külli şey'in kadir. 2. Eşhedü en lâ ilâhe illâllahü vahdehu lâ şerîkeleh ilâhen vâhiden sameden lem yettehız sâhıbeten ve lâ veledâ. 3. Eşhedü en lâ ilâhe illâllahü vahdehu lâ şerîkeleh ehaden sameden lem yelid ve lem yûled ve lem yekûn lehû küfüven ehad. 4. Eşhedü en lâ ilâhe illâllahü vahdehu lâ şerîkeleh lehül mülkü ve lehül hamdü yuhyî ve yümît ve hüve hayyün lâ yemût bi-yedihil hayr ve hüve alâ külli şey'in kadir. 5. Hasbiyellah ve kefâ semi'allahü limen de'â leyse verâullâhi müntehâ. Umeyrîşî der ki: Havarileri İsâ (a.s.)'a sorup, Ey Rûhullâh, bu kelimeleri, ya'nî duâları okuyanların sevâbı nedir dediklerinde, İsâ (a.s.): “Kim birinci duâyı yüz kerre okursa, o gün yeryüzünde hiç kimsenin ondan üstün ameli olmaz. Kıyâmet günü de sevâbı, diğer ibâdetlerden çok olur. İkinci duâyı yüz defâ okuyan, Tevrat ve İncili, oniki defa okumuş gibi olur ve ona her ikisinin sevâbı verilir. Üçüncü duâyı yüz defa okuyana, on milyon sevab yazılır ve amel defterinden on milyon günâhı silinir. Cennetteki dereceleri bir milyon derece yükseltilir. Dünyâ göğünden, ya'nî birinci kat gökten yetmiş bin melek iner, ellerini kaldırıp duâ ederler ve bu kelimeleri okuyanlara mağfiret isterler. Dördüncü duâyı yüz kerre okuyanın duâsını, bir melek Allâh (c.c.)'ya arz eder. Allâhü Te‘âlâ bunu okuyan kuluna rahmet nazarı ile bakar. Allâhü Te‘âlâ'nın râhmet nazarı ile baktığı kimse, hiç bir zaman bedbaht olmaz.” İsâ (a.s.), “ey Cebrail, beşinci duânın sevâbı nedir” deyince, Cebrail (a.s.): “Benim da'vetimdir. Bunu sana açıklamam için bana izin verilmedi” buyurdu. (Muhammed Rebhâmî, Riyâdün-Nâsihîn, s.271-273)
Peygamber (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Zilhicce'nin ilk on gününün gecelerinden birini ihyâ etmesi, o kimsenin bir seneyi hacc ve umre ibâdetiyle ihyâ etmesi gibidir. Bu (dokuz) günlerden bir gün oruç tutması, senenin öbür vakitlerinde ibâdetle meşgûl olması gibidir; o kadar sevâb alır.” Ayrıca başka bir hadiste Nebi (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Zilhicce'nin ilk on günü gelince, siz tâat ve ibâdete gayret ediniz; zîrâ Allâhü Te‘âlâ o günleri, öbür günlerden üstün; gecesine hürmeti de gündüzüne hürmet gibi kılmıştır. Biriniz Zilhicce'nin ilk on gecesinden birinde, gecenin üçte ikisi geçtikten sonra dört rek‘at namâz kılıp, her rek‘atta Fâtiha'dan sonra üçer kere Âyetü'l-kürsî, üçer kere İhlâs-ı şerîf ve birer kere de Felak ve Nâs sûrelerini okusa ve namâzı bitirince, ellerini kaldırıp “Sübhâne zî'l-'izzeti ve'l-ceberût. Sübhâne zi'l-kâ‘ideti ve'lmelekût. Sübhâne'lhayyü'llezî lâ-yemût. Lâ-ilâhe illâ hüve yuhyî ve yumît ve hüve hayyun lâ-yemût. Sübhâna'llâhi rabbi'l-'ibâdi ve'lbilâdi ve'l-hamdü li'llâhi kesîran tayyîben mübâraken ‘alâ küllî hâlin. Allâhu ekber kebîran. Rabbenâ celle celâluhu ve kudrete bi-külli mekânin” dese ve sonra da dilediği gibi duâ eylese, Beytullâh'ı haccetmiş, Resûlullâh (s.a.v.)'i ziyâret etmiş ve Allâh (c.c.) yolunda cihâd etmiş gibi ecir ve sevâb kazanır. Allâhü Te‘âlâ o kimseye, o kimsenin, dilediği şeyi verir. Sizden biriniz, Zilhicce'nin ilk on gecesinin her gecesinde bu namâzı kılsa, bu duâyı okusa ve diledigi gibi duâ etse, Allâhü Te‘âlâ, ona Firdevsü'l a‘lâyı helâl kılar; günâhlarını ondan siler. O kimse Arefe günü oruç tutsa gecesinde de bu namâzı kılsa ve haber verildiği üzere duâ etse, Allâhü Te‘âlâ'ya yalvarsa; Allâhü Te‘âlâ: “Ey benim meleklerim, şâhid olunuz ki ben o kulumu bağışladım. Beytullâh'ı haccedenlere, onu ortak eyledim.” der. Bu hâlde melekler, Allâhü Te‘âlâ'nın o mü'min kulunun kıldığı namâzı ve ettiği duâsı sebebiyle ihsân buyurduğu ecir ve sevâblardan ötürü sevinirler ve neş'elenirler.” (Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.), Gunyetu't-Tâlibîn, s.320)
1. Ağlamak, bir hastalık neticesi olmaksızın gözden çıkan suyun akması. 2. Yara içinde kalıp görünen kan ve irin. 3. Bir yaradan kopan deri. 4. Mayasıl (egzama) rutubeti ve parmak aralarındaki pişik. 5. Yarı miktarından az, donmuş kana bulaşmış tükürük ve sümük. 6. Kulaktan, burundan veya yaradan çıkan kurt. 7. Ağız dolusu olmayan kusuntu. 8. Balgam, velev ki ağız dolusu olsun. 9. Tenasül uzvundan çıkan yel. 10. Arka taraftan rutubetsiz ve kokusuz bir halde çıkarılan hukne (kullanılmış ilaç). 11. Erkeğin tenasül uzvuna damlatılıp sonra geriye gelen yağ. 12. Donmuş bir halde kusulan kan parçası. 13. Baştan buruna veya kulağa kadar akıp gelen, fakat gusül için temizlenmesi icap eden bir yere kadar akmayan kan. 14. Kullanılan misvakta veya ısırılan sert bir meyve üzerinde görülen, fakat akıcılık haddine ulaştığı bilinmeyen kan. 15. Pire, kene gibi bir hayvanın doluncaya kadar emdiği kan. Sülükten akan kan ise abdesti bozar. 16. Saçların ve tırnakların kesilmesi. 17. Oturağı yere tamamen yerleştirmek suretiyle oturarak uyumak. 18. Namazda iken ayakta veya oturarak veya secde veya rükû halinde uyumak. 19. Namaz haricinde veya cenaze namazında veya tilâvet secdesinde kahkaha ile gülmek. 20. Herhangi bir vücuda veya tenasül uzvuna yalnız el ile temasta bulunmak. (Ömer Nasuhi Bilmen, Sualli Cevaplı Dini Bilgiler, s. 161)
Osmanlı sultanlarının on altıncısı olan II. Osman'ın babası Sultan I. Ahmed Han, annesi Mahfiruz Hadîce Sultandır. 1604 senesinde İstanbul'da doğdu. İyi bir eğitimle yetiştirildi. Arapça, Farsça, Latince, Yunanca, İtalyanca gibi doğu ve batı dillerini öğrendi. Kuvvetli bir edebiyat, tarih, coğrafya ve matematik tahsili gördü. 26 Şubat 1618 günü Osmanlı sultanı oldu. Sultan İkinci Osman Han güneş yüzlü, heybetli, yüksek himmet sâhibi, bahadır bir pâdişâhtı. Fevkalâde iyi bir binici, silâh ve harp âletlerini kullanmakta pek mâhirdi. Şecâat ve binicilikte akranı pek az olup, şirin çehreli ve güzel tavırlıydı. Sultan Genç Osman dînî ve fennî ilimlerde âlimdi. Fârisi mahlasıyla yazdığı şiirlerinin toplandığı Dîvân'ı vardır. İkinci Osman'ın tahta çıkışının ilk aylarında İran ile barış antlaşması imzâlanarak harbe son verildi. Sultan Osman, Lehistan'ı ele geçirip, Baltık Denizine çıkmak, orada bir donanma kurarak, Atlas Okyanusuna geçip Avrupa hıristiyanlığını hem Akdeniz hem okyanus donanmalarıyla çember içine almak gâyesiyle 21 Mayıs 1621'de Cuma namazını kıldıktan sonra sefere çıktı. Netîcede kış mevsiminin gelmesi üzerine Lehistan'la barış yapılarak geri dönüldü. Lehistan Seferinde tam muvaffakiyet elde edemeyen Sultan, bunun sebebinin askerlerin gayretsizliği olduğuna inanıyordu. Kapıkulu ocaklarını kaldırmak istiyordu. Ancak onun bu ıslâhât fikirlerine kapıkulu ocakları açıkça karşı çıkıyordu. Nitekim yeniçerilerle sipâhiler ayaklandılar. Netîcede isyan Sultan Osman Hanın hal'i (ve şehit edilmesivle) ve Sultan Mustafa'nın ikinci defâ tahta geçirilmesiyle son buldu. (Rehber Ansiklopedisi, Osman-II, c.16)
Abdullah ibni Ömer (r.a.), şöyle bir olay yaşadığını anlattı: "Bir defasında yolculuk ederken bir bedevî ile karşılaştım; bu bedevînin babası Hz. Ömer (r.a.)'in dostuydu." İbni Ömer (r.a.) bedevîye: "Sen falanın oğlu değil misin?" diye sordu. O da: "Evet, onun oğluyum." dedi. Bunun üzerine Abdullah ibni Ömer (r.a.), yolculuk yaparken devenin üzerinde yorulduğu zaman, ondan inip rahatlamak için bindiği eşeği ve başındaki sarığı çıkarıp bedevîye hediye etti. İbni Ömer (r.a.) ile birlikte yolculuk edenlerden biri: "Şu bedevîye iki dirhem yetmez miydi de bunca şey verdin?" diye söylendi. İbni Ömer (r.a.) ise ona, Resûlullâh (s.a.v.)'in: "Babanın dostunu koruyup gözet! Onunla ilgiyi kesme! Yoksa Allâh imânının nûrunu giderir." uyarısında bulunduğunu haber verdi. Yine Abdullah ibni Ömer (r.a.)'den rivayet edildiğine göre, Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "İyiliklerin en değerlisi, bir kimsenin baba dostunun yakınlarına iyilikte bulunup onlara ikrâm etmesidir." Vefâ duygusu, insanın sahip olduğu en üstün erdemlerden biridir. Peygamber (s.a.v.) terbiyesiyle yetişen Abdullah ibni Ömer (r.a.) hazretleri de bu üstün vasfa sahip olduğunu, nakledilen bu olaydaki davranışıyla göstermiştir. Babasını kaybetmenin üzüntüsünü yaşayan kimse, baba dostlarına tutunarak teselli bulmalıdır. Bu konuda Sultân-ı Enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'in Hz. Hatice (r.anhâ)'nın vefâtından sonra onun dostlarına nasıl ilgi gösterdiği, kurban kestiği zaman onları hatırlayıp kendilerine nasıl pay gönderdiği unutulmamalıdır. (İmâm Buhârî, Edebü'l-Müfred, c.1, s.66-67)
Efendimiz (s.a.v.)'in bizlere vasiyetlerinden biri; din kardeşimizin veya yakınımızın yanında fazla ikâmet etmememiz, uzun ziyaretlerimizle onu sıkmamamız, hal ve hatırını sorduktan sonra süratle oradan ayrılmaya çalışmamızdır. Yanında misafir kalmamızı ısrarla isterse, onu gücendirmemek üzere yanında ancak bir gece kalmamız, sabah olunca da ev sahibinden izin alarak ayrılmamız buyurulmaktadır. Şayet ev sahibi yanında kalmamızı isterse ve bu isteğinde bizi zorlarsa, gönlümüzde ve nefsimizde bu ısrarın kalbî ve doğrulukla yapıldığı kanaati uyanırsa, orada huzur içinde kalabiliriz. İçimizde aksine bir duygu doğarsa, kendisi bu ayrılığı kâbul etmese dahî, oradan izin alıp ayrılmamız icâb etmektedir. Özellikle ev sahibimiz oturduğu kasabanın tanınmış, eli açık ve birçok insanın ziyaret edip yanında yatıp kalktığı kimseyse, yanında çok kalmamalıyız. Çünkü ikrâm ve bağıştan kendisine usanç geleceği gibi, sonunda kendisini insanların gözünden saklamaya çalışacağı veya o kasabadan ayrılmak zorunda kalacağı bilinmelidir. Ziyaretlerini kısa ve hafif yapanların, Allâh (c.c.)'un rahmetine kavuşacaklarını Efendimiz (s.a.v.) buyurmuşlar ve bu yönü haber vermişlerdir. “Allâh (c.c.)'a ve âhiret gününe imân edenler, misafirini bir gece ve gündüz mükâfatlandırmalıdır. Misafirlik üç gündür. Bundan fazlası sadakadır. Bir misafirin ev sahibini sıkacak kadar kalması helâl sayılmaz." (Buharî) Hafız Münzirî (rh.a) şöyle der: "Bilginlerin yukarıda anlatılan hadîs üzerinde iki ayrı düşüncesi vardır. Bunlardan birincisi; kişi, başka yere giden yolcu misafirlere bir gün ve gece yiyecek ve içeceğini verir. Kalıcı misafirleri ise üç gün misafir eder. İkinci düşünce; kişi misafiri karşılayıp yedirip doyurduktan sonra ona yolluk olarak bir gün bir gecelik yiyeceğini yererek uğurlar." (İmâm Şarani, Büyük Ahidler, s.942-944)
Kadının, beraberinde kocası veya mahremi olmaksızın haccetmesi caiz değildir. Ancak bu hüküm, Mekke ile kadının bulunduğu yer arasında, üç gün üç gecelik mesafe (90 km) olması hâlindedir. Eğer mesafe bundan daha kısa olursa, mahremi veya kocası olmadan, yalnız olarak haccetmesi caizdir. Eğer kadın, mahrem bir kişi bulursa, kocasının onu hacdan menetmesi caiz değildir. Buluğ çağına ermiş kızın mahremi olmaksızın haccetmesi caiz değildir. Kadın ile birlikte hac için yolculuğa çıkmış olan mahremin nafakası (yol masrafı) kadına aittir. Kadın, talâk veya vefat iddetinde iken haccetmek üzere evinden çıkamaz. Kadın ihramda iken yüzünü açar; bununla kastedilen, örtünün, kadının yüzüne değmemesidir. Eğer örtüyü, yüzüne değmeyecek şekilde yaparsa caiz olur. Kadının eğer kendisiyle birlikte hacca gidecek mahremi veya kocası olmazsa kendisi adına, kendi malından haccın edâ edilmesini vasiyet etmesi icap eder. Bir kimseye hac farz olsa ve haccetmese, nihayet hastalansa ve hastalık, haccetmesine mâni olsa veyahut da gözleri âmâ olsa, kendi malından haccedilmesini vasiyet etmesi icap eder. Ölen kimse, kendi adına haccedilmesini vasiyet etmişse ve malının üçte biri buna yetmediği için varisler, onun namına hac yaptırmamışlarsa, ölen kişi günah işlemiş olmaz. Vasiyet, ölen kimsenin malının üçte birinden yerine getirilir. Vasiyet, ister hac, ister namaz fidyesi isterse de zekât olsun fark etmez. Fakat varisler yetişkin olup buna rızaları bulunmadığı müddetçe vasiyetin, malın üçte birinden daha fazlasından yerine getirilmesi caiz değildir. (Eşref Ali et-Tehânevî, Hanefi İlmihali, s.363-365)
Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: "Misafir ağırlamayan kimsede hayır yoktur". Peygamberimiz (s.a.v), bir gün deve ve sığır sürüsü olan birine uğrar. Fakat adam Peygamberimizi (s.a.v.) ağırlamaz. Sonra sadece bir kaç kuzusu olan bir kadına uğrar. Kadın Peygamberimiz (s.a.v.)'i ağırlayarak kuzu keser. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.) buyurur ki: "Her ikisine bir bakınız. Bu huy Allâh'ın kudreti dahilindedir. Allâh kime iyi ahlâk bahşetmek isterse ona verir." Hz. İbrahim (a.s.), yemek yiyeceği zaman dışarı çıkar ve bir ya da iki mil kadar uzaklara giderek birlikte yemek yiyeceği birini arardı. "Misafir Babası" diye ün salmıştı. Peygamberimiz (s.a.v.)'e imân nedir diye sordular : "Yemek yedirmek ve herkese selâm vermektir" diye cevap buyurdu. Günâhlara kefaret olan ve derece yükselten amellerin ne olduğu sorulduğunda: "Yemek yedirmek ve halk uykuda iken namaz kılmaktır." buyurdu. Hacc'ın kâbul edilmesine sebep olan ibâdetlerin ne olduğu hakkındaki bir soruya ise: "Yemek yedirmek ve tatli dil" diye cevap buyurdu. Hz. Enes İbn-i Mâlik (r.a.): "Misafirin girmediği eve melek de girmez." buyurur. Yemek verenin fakirleri unutmaması hatta onlara daha öncelik tanıması, yakınlarınıda ihmâl etmemesi ve akrâbalık bağlarına zarar vermemesi gerekir. Yemek verenin dost ve tanıdıkları arasında gönül kırıcı bir ayrım yapması küskünlüğe yol acar. Bunlar yanında yemek verenin verdiği yemeği öğünme ve böbürlenme aracı olarak kullanmaması, onu dostlarının kalbini hoşnut etme vesilesi, mü'minleri sevindirme ve Peygamberimizin (s.a.v.)'in sünnetine uyma vesilesi bilmesi gerekir. İyilik, ancak güleryüz, tatlı söz ve geleni iyi karşılamak ile tamamlanır. (İmam Gazali, Kalplerin Keşfi, s.108)
Öncelikle örtünme ile alâkalı Kur'ân-ı Kerim'de geçen âyetlere bakalım. Bu âyetlerde Cenâb-ı Hak gayet açık bir şekilde meâlen şöyle buyurmaktadır: “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü'minlerin hanımlarına söyle, evlerinden çıktıklarında dış örtülerini üzerlerine alsınlar.” (Ahzâb s. 59) “Mü'min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, nâmuslarını da korusunlar. Ziynetlerini ise, görünmesi zarurî olan kısımlar müstesnâ, açığa vurmasınlar. Başörtülerini de yakalarının üzerini kapatacak şekilde iyice örtsünler.” (Nûr s. 3031) Âyetten açıkça anlaşılacağı gibi, “ırz ve namusun korunması” başı örtmenin bir hikmeti, aynı zamanda bir sebebi sayılmaktadır. Başlarını açan kadınlar ırz ve namuslarını muhafaza etseler de, bu Allah'ın emrine uygun bir koruma sayılmaz. Allah ve Rasûlünün emrini dinlemediği için günaha girer, büyük bir sorumluluk altına girmiş bulunur. Âl-i İmrân sûresinde şu meâlde bir âyet-i kerime yer alır: “Ve bir günah işledikleri veya nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı anarak günahlarının bağışlanmasını isteyenler, hem de yaptıkları günahta bile bile ısrar etmemiş olanlar işte onların mükâfatı, Rablerinden bir mağfiret ve ağaçları altından ırmaklar akan Cennetlerdir. Orada ebedî olarak kalacaklardır. Güzel amel yapanların mükâfatı ne güzeldir.” (Âl-i İmrân s. 135-136) Demek ki, tevbenin kabul olması, günahın affa layık olmak için günahta ısrar edilmemesi aranmaktadır. (Nurgül Dere, Müslüman Hanımın El Kitabı, s. 322-323)
Allâh (c.c.)'u zikretmek makbûl bir ibâdet olduğu gibi, zikir halkalarında oturmak da makbûl bir ibâdettir. Böyle olduğuna dâir pek çok delil vardır. Abdullah ibni Ömer (r.a.)'den rivayet edildiğine göre, Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Cennet bahçelerine uğradığınız zaman oradan faydalanmaya bakın!" Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.): "Yâ Resûlullâh! Cennet bahçeleri nedir, neresidir?" diye sordular. Allâh'ın Elçisi (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Cennet bahçeleri zikir meclislerdir. Allâhü Teâlâ'nın yeryüzünde dolaşıp zikir meclislerini araştıran melekleri vardır. Onlar zikir meclislerini buldukları zaman, zikredenlerin yanına varıp aralarına katılırlar." Hz. Muâviye bin Ebû Süfyân (r.a.) şöyle dedi: "Bir gün Resûl-i Ekrem (s.a.v.) halka şeklinde oturan sahâbîlerinin yanına geldi ve onlara: "Burada niçin oturuyorsunuz?" diye sordu. Onlar da: "Allâhü Teâlâ bize İslâmiyet'i nasip ederek büyük bir lütufta bulundu, biz de bu sebeple O'nu zikretmek ve O'na hamd etmek için toplandık" diye cevap verdiler. Resûlullâh (s.a.v.): "Allâh aşkına söyleyin, siz buraya sadece Allâh'ı zikretmek için mi toplandınız?" diye sordu. Onlar da: "Evet, vallâhi sadece bunun için toplandık" dediler. Bunun üzerine Allâh'ın Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Ben size inanmadığım için yemin vermiş değilim. Fakat bana Cebrâil geldi ve Allâhü Teâlâ'nın, meleklere sizinle iftihar ettiğini haber verdi; onun için böyle söyledim." Ebû Saîd el-Hudrî ile Ebû Hüreyre (r.a.e.), Resûlullâh (s.a.v.)'in şöyle buyurduğuna şâhit oldular: "Bir topluluk oturup Allâhü Teâlâ'yı zikrederse, onları melekler kuşatır, Allâh'ın rahmeti kaplar, üzerlerine mânevî huzûr (sekînet) iner ve Allâhü Teâlâ da onları kendi huzûrunda bulunanların arasında anar." (İmâm Nevevî, el-Ezkâr, c.1, s.26-28)
Ramazanlarda, orucu açıp birkaç lokma aldıktan sonra akşam namazı cemaatle eda edilir, ondan sonra yemek yenir. İstanbullu edebî, yazılı, zengin Türkçe bilir. Konuşurken ve yazarken yanlış yapmaz. İstanbullu faydasız, boş, mâlâyâni konuşmaz. Söylerse hikmetli ve lüzumlu şeyler konuşur ve söyler. Asla zevzeklik ve gevezelik yapmaz. Kibar İstanbullu "ulan, yuh, be, aha oha, kral" gibi kaba kelimeleri ve ünlemleri kullanmaz. İstanbullu lâf olsun diye saçma sapan, dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı cinsinden aptalca sorular sormaz. Soruları incelik doludur. Bana bir soru yönelt senin kim olduğunu söyleyeyim... Bir adamda veya kadında İstanbul terbiye ve kültürünün olup olmadığı, konuşmasından ve yönelttiği sorulardan anlaşılır. Bazı soruları sormak çok ayıptır. İstanbullular Mekke demezler Mekke-i mükerreme, Medine demezler Medine-i münevvere, Şam-ı şerif, Kuds-i şerif, Haleb-i Şehba derler. Beyazıt camiine gittim demezler, Beyazıt Cami-i Şerifine gittim derlerdi. Merhum Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil üstadımız ziyaretine giden yirmi küsur yaşındaki gençlere beyefendi diye hitab ederdi. İstanbullu Allahü Teala, Peygamber-i Zişan, Kuran-ı azimüşşan, evrad-ı şerif diyerek saygılı konuşur. Gerçek bir İstanbullu, kendi şeyhine ettiği hürmeti öteki şeyhlere de eder. Ulemadan, fukahadan, meşayihten hiçbirine saygısızlık etmez. İstanbul kültüründe paylaşma ve infak fazilet ve hasleti vardır. Eski Ramazanlarda konakların kapıları herkese açık olurmuş İstanbullu bir Müslümanın evinde, zenginse orijinal hatlı ve tezhipli, bütçesi darsa matbaa baskısı bir Hilye-i Şerif levhası, başka hatlar (ayetler, hadisler, kelam-ı kibar, hikmetli mısra, beyit ve kıtalar) bulunur. Bir tarikata girmiş, bir şeyhten el almış İstanbullu büyük lüzum olmadıkça söylemez, reklam yapmaz. (Mehmet Şevket Eygi)
Allâh Resulü (s.a.v.) bir hadisinde şöyle buyuruyor: "Hiçbir hâkim öfkeli iken iki kişi arasında hüküm vermesin." (Buhârî) Böyle bir durumda davayı ertelesin veya ara verip sonra devam etsin. Hadiste hâkimden kasıt herhangi iki kişi arasında hüküm verendir. Dolayısıyla bir öğretmen, usta ve baba, bu hükme tabidir. O hâlde çocukların, himaye/eğitim altındaki kişilerin ve zayıf insanların suç işlemesi hâlinde, denetimlerinden sorumlu olan kişilerin öfkeli iken bunları cezalandırmaması gerekir. Aksi takdirde zulmetme ihtimalleri artar ve bundan sorumlu olurlar. Öfke gittikten sonra düşünüp sağlıklı karar vermeliler. Vereceğimiz kararın Allâh ve Resulü tarafından hesabının alınacağı unutulmamalı ve suçluyu cezalandırma durumunda da ihtiyatlı olmamız gerekir.Öfkeliyken boşama, içi mermi dolu bir silaha benzer. Nasıl ki şaka yollu veya öfkeliyken silahın tetiğinin çekilmesi hâlinde silahtan ateş çıkıyorsa aynı şekilde öfke hâlinde boşama da geçerli olur. Bundan dolayı her iki silahı da kontrollü bir şekilde kullanmak gerekir. Öfkeliyken ceza kesmekten uzak durmak gerektiğini daha önce belirttik. Özellikle anne babanın bu konuda dikkatli olması gerekir. Açıkça şuna da dikkat çekmemiz yerinde olacaktır: Bazı öğretmenler öğrencileri sorgusuz sualsiz dövme hakkına sahip olduklarını düşünmektedirler. Öğrenciler küçük olduğu için bir şey diyemiyorlar. Anne babaları ise tedip amacıyla uydurulan "Eti senin kemiği benim" lafını dile getirirler. Hâlbuki bu kâbul edilecek bir durum değildir. Çünkü davacısı olmayan hakların davası, kıyamet günü Allâh ve onun Resulü tarafından açılacaktır. Bir hakim, zimmî bir kâfire bile haksızlık yapacak olsa onun hakkı kıyamet günü alınacaktır. (Derleme)
Allah (c.c.), şeytânın, Âdem (a.s.)'a, onun neslinden kadın ve erkek herkese apaçık düşman olduğunu Kur'an-ı Kerim'in pek çok âyetlerinde bildirmiştir. Özellikle Adem (a.s.) ve Havva validemize şeytânın yaptıklarını Araf Sûresi'nin onuncu âyetinden başlayarak bizlere ibret verecek bir öğüt olmak üzere hikâye buyuruyor. Şeytânın kimlere (kâfirlere) dost ve kimlere (hususiyle müminlere) düşman olduğunu bize duyuruyor. Bilhassa Fâtır Sûresi'nin 5-6'ıncı âyetlerinde buyuruyor ki: “Ey insanlar, Allâh'ın vaadi elbet olacaktır. Sakın, sizi dünya dirliği aldatmasın, aldatıcı kuruntular sizi mağrur etmesin. Çünkü şeytân düşmanınızdır; onu düşman bilin. O, ancak kendi taraftarlarını cehennemlik olsunlar diye hevesata uymağa davet eder.” İşte böyle mübarek âyet-i kerimelerle şeytânın düşman tanınması emir buyuruluyor. “And olsun ki, sizi yarattık, sonra size suret verdik. Nihayet meleklere: “Âdem'e secde edin” dedik. İblis'ten başkası secde ettiler. O, secde edenler içinde bulunmadı. Allâh, “Ben sana secde etmeyi emir buyurmuşken seni ondan ne alıkoydu?” buyurdu. O ise, “Ben ondan hayırlıyım. Sen, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” dedi.” (Ârâf s. 10-11) (Kemaleddin Üstün, 54 Farz Şerhi, s.147) CİMÂ DUÂSI Nebi (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Dikkat edin. Bir kimse ailesiyle cinsel birleşimde bulunduğunda, “Bismillâh, Allâhümme cennibni'ş-şeytâne ve cennibi'ş-şeytâne mâ razaktenâ (Allâh'ım şeytânı benden (bizden) ve vereceğin çocuktan uzaklaştır) desin. Böyle der ve bu birleşmeden çocuk takdir ve kazâ edilirse, o çocuğa ebediyyen şeytân zarar veremez, musallat olamaz.” (Buhari)
İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe (r.a.)'in hayatının ilk yıllarında hadîs öğrenmiş ve özellikle fakih muhaddislerden hadîs almıştır. Ebû Davud et-Tayâlisî (r.âleyh)'in rivayetine göre, Ebû Hanîfe (r.a.) şöyle demiştir: "H. 80 senesinde doğdum, 94 senesinde sahâbî Abdullah b. Enes (r.a.) geldi. Onu 14 yaşımda gördüm ve ondan Hz. Peygamber (s.a.v.)'in; "Bir şeyi aşırı sevmen gözünü kör, kulağını sağır eder" hadîsini işittim." İmâm Ebû Yusuf (r.a.)'in rivayeti ise şöyledir: "H. 80 senesinde doğdum; 16 yaşımda, 96 senesinde babamla birlikte haccettim. Mescid-i Haram'a girdiğimde büyük bir kalabalık gördüm ve babama sordum. Babam; "Bu, sahâbeden Abdullah b. Haris ez-Zebîdî (r.a.)'in ilim halkasıdır" dedi. İlim halkasına katıldım ve Abdullah b. Haris (r.a.)'i; "Resûlullâh (s.a.v.)'i "Dîninde fakih olan kimseyi Allâh (c.c.) ummadığı yerden rızıklandırır ve kederlerini giderir" buyururken işittim" dediğini duydum. İmam-ı Azam ilim öğrenmeye başladığında kendisine; "Hadîs ilmini tercih edersen sonunda hata ettiğinde, seni yalancılıkla itham ederler ve alaya alınırsın" şeklinde nakledilen haber sahih değildir. Çünkü Kur'ân ve Sünnet'i bilmeyen fakih olamaz. Onun Kur'ân ve Sünnet'i bilmediği halde İmâm-ı Şafiî (r.a.)'in; "İnsanlar Ebû Hanîfe (r.a.)'in fıkhına muhtaçtır" diye ifade ettiği seviyeye ulaştığını kâbul edip, sonra da "Ebû Hanîfe (r.a.) hadîs bilmiyordu" dememiz büyük bir çelişkidir. Aksine o, yüzlerce önde gelen muhaddisten hadîs almış, onlarla uzun süre birlikte olmuştur. Kendisinden rivayet edilen müsnedler, İmâm-ı Mâlik (r.a.) ve diğer muhaddislerden önce, hadîsleri fıkıh konularına göre, onun tasnif ettiğini göstermektedir. Bunlardan başka Ebû Hanîfe (r.a.), bir hadîs veya bir meseleyi araştırmak amacıyla ilmî seyahatler de yapmıştır. (Muhaddisler Nazarında İmam-ı A'zam Ebû Hanîfe, c.1, s.96-97)
Cennet ehlinin içinde yaşayacağı nimetleri hiç kimsenin nitelendirmeye gücü yetmez. Zira Resûlullâh (s.a.v)'in bildirdiği gibi Cennet'te gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ve insanın kalbinden geçmediği güzellikte nimetler vardır. Orada bulunan her şey Allâh (c.c.)'un kudretinin eseridir. Adet olduğu üzere dilin oluşması için manadan önce eşyanın var olması gerekir. Var olmayan bir nesnenin kelimesi olmaz. Çünkü önce eşyanın zihinde bir formunun olması gerekir. Bundan sonra o eşya için bir isim icât edilir. Ortaya çıkarılan bütün modern bilimsel icâtların ilk anda dünyanın hiçbir dilinde karşılığı yoktu. Ancak icât edildikten sonra dil bilginleri bir araya gelerek ona bir isim verdiler. Bir insana hiç görmediği bir nesnenin ismini öğretmek istediğin zaman, onun anlayabilmesi için o nesneyi bir başka eşyaya benzeterek misâl vermen gerekir. Meselâ dersin ki "top gibi" veya "silindir gibi" yahut "sandık gibi". Bir nesne bilinmez olduğu sürece aklın onu idrâk edebilmesi için bilinen bir nesneye benzetmek zorundasın. Şayet bilinen bir nesneye benzetmez isen, insan aklı onu idrâk etmekten aciz kalacaktır. Bu noktadan hareketle bize göre Cennet nimetleri meçhuldür. Dolayısıyla onlar hakkında bir bilgimiz yoktur. Cennet nimetleri bizim gücümüzün ve tasavvurumuzun çok üzerindedir. Bu nimetler Allâh (c.c.)'un kudretinin eserleridir. Bu nedenle Allâh (c.c.) bizlere Cennet hakkında konuşmak istediğinde, dünyada bulunan nimetleri misâl olarak göstermektedir. Bu misâller yalnızca takrib (konuya açıklık getirmek) içindir. Ancak bu bize Cennet'teki nimetlerin gerçek suretini vermemektedir. (Muhammed Mütevelli Şaravî, Kuran'da Kıyâmet Sahneleri, s.185)
Bir Hadîs-i Şerîf'te: “Kurbanınızı güzel ediniz. Zîra sizin kurbanlarınız, Sırat üzerinde bineklerinizdir” buyuruldu. Yine bir Hadîs-i Şerîf'te: “Dâvud (a.s.), “Yâ Rabbi, ben Muhammed (s.a.v.)'in ümmetinden, kurban bayramında kurban eden kimsenin sevâbı nedir?” diye münâcât eylediğinde, Allâhü Teâlâ: “O kimseye, kesilen kurbanın her kılı için on sevâb verilir, ondan on günâh silinir. Cennette derecesi on kat yükselir” buyurdu. Sonra yine Dâvud (a.s.), “kurbanın karnını yardığı zaman, sevâbı nedir?” dediğinde, Allâhü Teâlâ, “onu, açlık ve susuzluktan ve kıyâmet gününün şiddet ve korkularından emin ve selâmette olduğu halde, mezarından kaldırır. Ey Dâvud! O kurbanın her parça eti karşılığında, Cennet'te deve kadar büyük kuş, ayağı karşılığında bir Cennet burakı vardır. Bedenindeki her tüyüne karşılık Cennet'te bir köşk, başında her teli karşılığında hûr-i ayndan bir câriye vardır. Ey Dâvud! Sen bilmez misin ki, kurban binekdir. Kurban günâhları mahvedicidir. Belâları gidericidir. Ey Dâvud Sen ümmetine kurban ile emret. Zîra kurban, İbrahim (a.s.)'ın oğluna kesilme bedeli olduğu gibi, mü'minin Cehennem ateşinden kurtulması için de fedâ ve bedeldir” buyruldu. Hz. Alî (r.a.) bir gün Meryem Suresi seksen beşinci âyetini okuyup sonra: “Âyet-i kerîmedeki müttakîler, kıyamet günü seçilmiş atlar üzerine binerler. O güzel atları kurbanlarıdır. Müttakîler öyle binekler üzerinde getirilir ki, kimse onlar gibisini görmemiştir. Üzerlerinde altından eyerler vardır. Yuları zeberceddendir. Müttakîler kafilesi bu bineklerle cennete girerler. Hattâ cennetin kapısını çalarlar” buyurmuştur. (Hz. Seyyid Abdulkâdir Geylani, Gunyetü't-Tâlibin, s.350)
Yağmur suyuyla, dere ve kuyu sularıyla, havuz sularıyla ve tatlı veya tuzlu olsun deniz sularıyla gusletmek ve abdest almak caizdir. Ağaç veya yapraklardan sıkılmış olan sularla, karpuz ve kavun suyuyla ve şeker kamışından sıkılmış sularla abdest almak caiz değildir. Temiz bir madde suya karışmış veya temiz bir şey suda pişirilmiş olsa ve nihayetinde suyun ismi değişip ona artık “su” ismi verilemeyecek hâle gelse; meselâ meşrubat, sirke ve çorba gibi isimler alsa onunla abdest almak caiz değildir. Toprak, safran veya sabun gibi temiz bir nesne suyla karışmış olsa ve suyun üç vasfı -yani tadı, rengi veya kokusu- değişmiş olsa, fakat incelik (rikkat) ve akıcılığı değişmese onunla abdest almak caizdir. Temiz bir nesne suda kaynatılmış olsa ve suyun üç vasfından -yani rengi, tadı veya kokusundan- birisi değişmiş bulunsa onunla abdest almak caiz değildir. Ancak daha iyi temizlemesi amacıyla temiz bir nesnenin, suda kaynatılmış olması bunun haricindedir; ölüyü gasletmek için sedir ağacı yapraklarını suda kaynatma böyledir. Böyle bir su ile gusletmek ve abdest almak caizdir. Safran suyunda kızıllık baskın gelir ve onun, elbise boyanan su gibi olması durumunda onunla abdest almak caiz değildir. Sütün suya karışmış olması durumunda bakılır, eğer sütün rengi baskın durumda ise onunla abdest almak caiz değildir, fakat baskın durumda değilse caizdir. (Eşref Ali et-Tehânevî, Hanefi İlmihali, s.79-80)
If you missed just the 10 best days in the market over the last 25 years, you would have cut your returns nearly in half. Miss the best 30 days, and you might as well have left the money in a money market. Miss the best 50 days, and you are actually losing money. That is the cost of a market myth. In this week's Money On Tap, Ben Brayshaw and Dan Michelon break down the most common — and most expensive — market myths that quietly erode investor wealth: "Sell in May and go away," "now is the wrong time to invest," "cash is safer than stocks," "investing is just legalized gambling," "more holdings means better diversification," "gold is a safe haven," "bonds are risk free," and more. With hard numbers, clear analogies, and three decades of planning experience between them, Ben and Dan sort fact from folklore — and lay out a disciplined, statistics-backed approach to growing and protecting your money. You will learn:Why missing the market's best 10 days can cut your long-term returns in halfWhy lump-sum investing beats dollar-cost averaging 67-75% of the timeHow a $100,000 in cash since 1992 compares to the same $100,000 in the S&P 500Why 2,900 holdings may actually be less diversified than 500The truth about gold, bonds, and "safe" investmentsHow a $50-per-month investor can still build real wealthPlus "Money In The News":NAHB home builder sentiment drops to a 7-month low amid material, labor, and oil pressuresTrump Accounts sign up 5 million kids — with community sponsorship changing the gameMarch CPI surges 0.9% as the Iran conflict reshapes the inflation outlookResources & LinksWebsite: https://www.brayshawfinancial.com/Money On Tap podcast hub: https://www.brayshawfinancial.com/money-on-tapFull Money On Tap episode library: https://www.brayshawfinancial.com/money-on-tap-podcast-contentRead the companion blog: https://www.brayshawfinancial.com/blogOur planning process: https://www.brayshawfinancial.com/our-processSchedule a free consultation: https://www.brayshawfinancial.com/contactRelated Episodes:Retirement distribution strategy: how to keep more of your income → https://www.brayshawfinancial.com/money-on-tapThe difference between accumulation and distribution → https://www.brayshawfinancial.com/money-on-tapTax-smart investing and why most investors overpay → https://www.brayshawfinancial.com/money-on-tapHow to vet a financial advisor (the questions that matter) → https://www.brayshawfinancial.com/money-on-tapContact UsPhone: 855-226-8551Email: info@yourmoneyontap.comOffice: 116 South River Road, Bedford, NH 03110Web: brayshawfinancial.comWhat is the difference between tax filing and tax planning? Tax filing is reporting last year's income and paying the tax you owe. Tax planning is a year-round strategy that uses the tax code intentionally — through bracket management, deductions, retirement contributions, and income engineering — to legally reduce future tax liability and protect long-term wealth.
durée : 00:53:49 - Questions d'islam - par : Ghaleb Bencheikh - La phénoménologie et l'herméneutique revisitent la métaphysique ancienne tout en ignorant souvent la philosophie islamique. Actualiser Avicenne via une herméneutique ricœurienne d'appropriation, autour de la tension entre croyance et raison, n'est-ce pas déjà raviver la philosophie islamique ? - réalisation : François Caunac - invités : Selami Varlik Maître de conférence en philosophie à l'Université Istanbul 29 Mayis
Kafile, hacca gideceği zaman veya hac ayları girmiş olup gitme imkânı bulan ve haccın vacip olmasının ve edasının şartlarını bulunduran kişiye hacca gitmesi vacip olur. Kendisi bizzat gitme imkânı bulan kişinin, kendi adına başkasını hacca göndermesi caiz değildir. Bu yüzden derhal hazırlanıp kafile ile birlikte hacca gitmeye çalışmalıdır. Hacca gidemeyecek veya gitmeyecek olup ölümle pençeleşecek durumda kalırsa veya ölene kadar gidemeyeceğini anlarsa, adına birini derhal göndermelidir. Bunu da yapamıyorsa adına hac yaptırılması için varislerine vasiyet etmesi vaciptir.Hac kendisine vacip olduğu yıl, yola çıkıp haccını tamamlayamadan yolda veya hac esnasında ölen kişinin, kendi adına hac yapılmasını vasiyet etmesi vacip değildir. Zira bu kişi kendisine hac vacip olduktan sonra haccı tehir etmemiştir. Belki elinden geleni yapmış ama haccını tamamlamaya ömrü vefa etmemiştir. Kişi zengin ve muktedir olduğu yıllarda hac yapmayıp daha sonraki yıllarda hac yapma imkânı bulamayacak kadar fakir düşecek olursa hac, o kişinin yerine getirmesi farz olan bir borç olarak zimmetine yerleşir. Fakir düşmesi sebebiyle bu borç üzerinden düşmez. Zamanında muktedir iken sonradan sağlığını kaybeden kişinin durumu da böyledir. Böyle bir kimsenin sorumluluğunda hac borç olarak üzerine yerleşmiş olur. Bu yüzden kendi adına başkasını hacca göndermeli buna da gücü yetmezse varislerine adına hac yaptırmalarını vasiyet etmelidir.(Sualli Cevaplı İslam Fıkhı, c.4, s.29-30)
Bugünlerde gazete sütunlarına ve TV ekranlarına yansıyan, “kadınlarla tokalaşma” konusunda Kur'an-ı Kerim'deki “Zinaya yaklaşmayınız” (Isra s. 32) emri gayet açıktır. Bu emirle zinaya giden bütün yollar yasaklanmaktadır. İki cins arasındaki, dokunmak/tutmak gibi fiiller, zinadan önceki hareketler olduğu içindir ki, İslâm dini meşru olmayan bu fiilleri de yasaklamıştır. Bu fiillerin zinaya en yakın olanı dokunmak, yani temastır. Tokalaşma da temas olduğuna göre, bunun dinimize göre hükmünü bilmemiz icap eder. Kur'an-ı Kerim bize, herhangi bir hususta tereddüde düştüğümüz zaman, onu Allah ve Resûlü'ne götürmemizi, yani o konuda ayet ve hadislere bakmamızı emrediyor.Biz de öyle yapalım. Nebi (s.a.v.) buyurdular ki: “Ben kadınlarla tokalaşmam. Benim yüz kadına söylediğim söz bir kadına söylediğim söz gibidir.” (Ibni Mâce) Ümeyme bint Rakika (r.anhâ): “Allâh Resûlü bizim hiç birimizle musafaha yapmadı, “Gidin artık, sizinle anlaşmış olduk, yüz kadına diyeceğim de, bir kadına dediğimden ibarettir” buyurdu.” (Taberî) Hz. Aişe (r.anhâ): “Vallahi Allâh Resûlü'nün eli aslâ bir kadının eline değmedi. O kadınlarla sözle biatleşti.” demiştir. (Kurtubî) İbn-i Esir (r.âleyh), El-Kâmil fi't-Târih'inde Mekke'nin Fethi bahsinde, Nebi (s.a.v.)'in, yakın olmayan kadınlar hakkında tavrını şöyle anlatıyor: “Resûlullâh (s.a.v.), kadınlara el sürmez, hiç bir kadınla tokalaşmaz ve hiç bir kadın da ona el vermezdi.” Bizim en güzel örneğimiz Peygamberimizdir. Kur'an-ı Kerim'de Cenâb-ı Allâh, “Resûlullâh'ta sizin için güzel bir örnek vardır” (Ahzab s. 21) buyuruyor. O halde en güzel örneğe iyi yapışmak lâzım. Bu hadislerle Nebi (s.a.v.) bizlere kadınlarla tokalaşmanın mutlak haram olduğunu göstermişlerdir.(Basından Derleme)
29 Mayıs Salı sabah namazından sonra, Türk ordusunun Orta Çağı kapatan, büyük târihî hareketi başladı. Ordu-yu hümâyûn, kara ve denizde, bütün cebhelerde birden, umûmî harekâta girişti. Toplar, hep birden şehir üzerine çevrilerek ateşlendi; etrafı kesîf bir duman ve barut kokusu kapladı. Tekbîr, tehlîl ve tüfenk sadâlarıyla genel bir hücum yapıldı. İlk hamlede iki bin merdivenle 50 bin yiğit ileri atılmış, harbin en şiddetli ânında, Akşemseddîn ile Molla Gürânî ateş hattına girerek, gazâ yolunda şehâdet derecesine ulaşmayı isteyerek askere örnek olmuşlardır. Fâtih, dahî askeri coşturan sözlerle, elinde kılınç, gâzi ünvanını kuvvetlendirmek için Topkapı gediğine saldırıyordu. Bu sırada Ulubatlı Hasan nâmındaki muazzez nefer, tekbîrlerle Topkapı suruna sancağı dikti. Böylece İslâm dilâverlerinin ve Oğuz kavminin, asırlardan beri hayâl ettiği mukaddes rü'yâ hakîkat olmuştu. Ulubatlı, Peygamber (s.a.v.)'in müjdesine mazhar olarak, 30 kadar arkadaşıyla şehâdet mertebesine ulaştı. Surlara bayrak dikilip, Bizans'ın başaşağı olan bayrağı sökülüp atılınca, ezanlar okunmaya başlandı.Sultan Mehmed Han surlardaki bu manzarayı görünce, atından yere inerek, Muhbir-i Sâdık (s.a.v.)'in senâsına erişmenin, kendisini ve devletini İslâm'ı en mukaddes şerefine mazhar kılan medhiyye-i Resûlullâh (s.a.v.)'e kavuşmanın verdiği heyecanla, şükür secdesine kapanarak; Cenâb-ı Hakk'a hamdetti. Sonra otağ-ı hümâyûnuna çekilerek, devlet erkânının tebriklerini kabûl etti. Türk askerleri artık şehre tamâmen hâkim olmuşlar ve Ayasofya'ya dayanmışlardı. Fâtih askerlere, direnenlerden başkasının öldürülmemesini, ancak esîr edilmelerini emretti. Fetih bütün Müslüman dünyâsına zafernâmelerle tebliğ edilmiş; Muhbir-i Sâdık (s.a.v.)'in hadîsleriyle övülmüş olan Fâtih Mehmed ve ordusu en kudsî bir hürmete lâyık görülmüştür. Mısır'da, Şam'da, Bağdâd'da büyük dînî merâsimler yapılmış; Halîfe'nin emriyle câmilerde Türk şehîdlerinin rûhları ta'ziz edilmiş; İkinci Mehmed ismi hutbelerde zafer dolayısıyla anılmıştır. Bu andan itibâren bütün İslâm dünyâsı, Seyyidü'l Beşer (s.a.v.)'in müjdesine mazhar olan Osmanlı Devleti'ni Müslümanlığın büyük temsilcisi olarak kabûl etmeğe başlamış bulunuyordu.(Ziya Nur Aksun, Osmanlı Tarihi, s.141-142)
Hz. Âişe-i Sıddîka (r.anhâ) vâlidemiz, rivâyet ettikleri hadîste, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in şöyle müjde verdiklerini haber veriyorlar: “Zilhicce'nin ilk on gününün gecelerinden birini ihyâ etmesi, o kimsenin bir seneyi hacc ve umre ibâdetiyle ihyâ etmesi gibidir. Bu (dokuz) günlerden bir gün oruç tutması, senenin öbür vakitlerinde ibâdetle meşgûl olması gibidir; o kadar sevâb alır.” Hz. Alî (k.v.) Efendimiz'den de Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in şu müjdeli Hadîs-i Şerîfleri rivâyet edilmiştir: “Zilhicce'nin ilk on günü gelince, siz tâat ve ibâdete gayret ediniz; zîrâ Allâhü Te'âlâ o günleri, öbür günlerden üstün; gecesine hürmeti de gündüzüne hürmet gibi kılmıştır. Biriniz Zilhicce'nin ilk on gecesinden birinde, gecenin üçte ikisi geçtikten sonra dört rek'at namâz kılıp, her rek'atta Fâtiha'dan sonra üçer kere Âyetü'l-kürsî, üçer kere Ihlâs-ı şerîf ve birer kere de Felak ve Nâs sûrelerini okusa ve namâzı bitirince, ellerini kaldırıp “Sübhâne zî'l-'izzeti ve'l-ceberût. Sübhâne zi'l-kâ'ideti ve'lmelekût. Sübhâne'l-hayyü'llezî lâ-yemût. Lâ-ilâhe illâ hüve yuhyî ve yumît ve hüve hayyun lâ-yemût. Sübhâna'llâhi rabbi'l-'ibâdi ve'l-bilâdi ve'l-hamdü li'llâhi kesîran tayyîben mübâraken ‘alâ küllî hâlin. Allâhu ekber kebîran. Rabbenâ celle celâluhu ve kudrete bi-külli mekânin” dese ve sonra da dilediği gibi duâ eylese, Beytullâh'ı haccetmiş, Resûlullâh (s.a.v.)'i ziyâret etmiş ve Allâh (c.c.) yolunda cihâd etmiş gibi ecir ve sevâb kazanır. Allâhü Te'âlâ o kimseye, o kimsenin, dilediği şeyi verir. Sizden biriniz, Zilhicce'nin ilk on gecesinin her gecesinde bu namâzı kılsa, bu duâyı okusa ve diledigi gibi duâ etse, Allâhü Te'âlâ, ona Firdevsü'l a'lâyı helâl kılar; günâhlarını ondan siler. O kimse Arefe günü oruç tutsa gecesinde de bu namâzı kılsa ve haber verildiği üzere duâ etse, Allâhü Te'âlâ'ya yalvarsa; Allâhü Te'âlâ: “Ey benim meleklerim, şâhid olunuz ki ben o kulumu bağışladım. Beytullâh'ı haccedenlere, onu ortak eyledim.” der. Bu hâlde melekler, Allâhü Te'âlâ'nın o mü'min kulunun kıldığı namâzı ve ettiği duâsı sebebiyle ihsân buyurduğu ecir ve sevâblardan ötürü sevinirler ve neş'elenirler.”(Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.), Gunyetu't-Tâlibîn, s.320)
Allâh (c.c.) katında günlerin en faziletlisi, Zilhicce ayının ilk on günüdür. Sâlih amellerin, hiçbir vakitte, bu günler kadar makbul olmaz. Bu on günün büyüklüğündendir ki, Allâhü Teâlâ, Kur'ân-ı Kerîmi'nde: “Velfecri ve leyâlinaşrin…” diye yeminle buyuruyor. Enes bin Mâlik'in (r.a.) bildirdiği hadîs-i şerîfte: “Bu günlerin her biri, fazilette bin güne, Arife günü ise on bin güne eşittir.” Abdülâzim Münzirî Kudsî'nin (r.a.) kitabında.Müfessirlerin şahı Abdullâh bin Abbâs (r.a.)'in Resûlullâh (s.a.v.)'den bildirdiği hadîs-i şerîfte: “Zilhicce ayının ilk on gününden faziletli ve ondaki amellerden sevgili günler yoktur. O halde bu günlerde tehlîli, tekbîri ve Allâhü Teâlâ'nın zikrini çok yapınız. Muhakkak ki, bu on gün içinde tutulan bir oruç, bir senelik oruçla beraberdir (oruca eşittir). Onda bir amele, birden yedi yüz kata kadar amel yazılır” buyurdu. Bu on gün içinde yapılacak en güzel ve faziletli zikir: “Sübhâ-nellâhi velhamdülillâhi ve lâ ilahe illâllâhü vallâhü ekber”dir. İkincisi: “Lâ İlahe İllâllâhü Vahdehu Lâ Şerike Leh Lehül Mülkü Ve Lehül Hamdü Ve Hüve Alâ Külli Şey'in Kadir”dir. Üçüncüsü: tekbîr, yanî; “Allâhü Ekber Allâhü Ekber Lâ İlahe İllâllâhü Vallâhü Ekber, Allâhü Ekber Ve Lillâhil Hamd” dir. Ebû Hureyre ve Abdullâh İbn Ömer (r.a.e.), Zilhicce'nin ilk on günü dışarı çıkar, çarşılarda dolaşırlar ve yüksek sesle tekbîr söylerlerdi. İnsanlar da onlarla beraber tekbîr söylerlerdi. Zilhiccenin on gününe (günahlardan sakınmak ve sâlih ameller işlemek suretiyle) ikrâm ve hürmet edenin ömrüne Allâh (c.c.) bereket verir. Malını artırır. Çoluk çocuğunu korur. Günâhını affeder. Sevâbını kat kat eder. Ölüm hastalığını kolay kalbini nurlu, terazisini ağır eder.(Muhammed Rebhâmi, Riyâd'ün-Nâsihîn, s.270-271)
İslam dini, akrâbalar arasındaki ilişkilerin sağlam, sıcak ve devamlı olmasını, akrâbaların birbirine hem maddi hem manevi her konuda destek olmayı ve birbirlerinin haklarını gözetmeyi emreder. Kim ki yakınları ile ilgisini keser, kendilerine üstünlük taslar, iyilik ve zengin olduğu halde yardım etmez ise, Cennete girmekten mahrum kalır. Resûlullâh (s.a.v.) Allâhü Teâlâ'nın kudsî bir hadiste şöyle buyurduğunu bildirir: “Ben Rahman'ım, Rahman da hısımlıktır. Her kim ki ona (sıla-i rahme) bağlı bulunursa ben de onu (rahmetime) erdiririm. Kim ki ondan alakasını keserse ben de ona rahmetimi keserim.”Bir hadîste Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Her hangi bir ferdin zayıf yakınları bulunur da onlara yardım etmez ve sadakalarını başkalarına verirse Allâh sadakasını kâbul etmez, kıyâmet günü de kendisine iltifat buyurmaz.” Şayet fakir iseler kendilerini ziyaret etmek ve durumlarını araştırmakla haklarına riayet edilmelidir. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.): “Yakınlarınızla, selâm göndermekle de olsa ilgileniniz” buyurmuştur. Resûlullâh (s.a.v.): “Kim ki Allâh'a ve âhiret gününe I etti ise sılâ-i rahimde bulunsun” Peygamber (s.a.v.)'e bir bedevî ya Resûlullâh (s.a.v.): “Beni cennete yaklaştıracak ve cehennemden uzaklaştıracak şeyi, bana bildir.” Peygamber (s.a.v.): “Allâh'a ibâdet edersin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmazsın, namazı kılarsın, zekâtı verirsin, akrâbaya iyilik edersin.” buyurdu. Resûlullâh (s.a.v.): “Kim rızkının bol olmasını ve ömrünün uzamasını severse, sıla-i rahim yapsın” buyurdular. Bir başka hadisinde ise “Sıla-i rahmi terk etme ile azgınlık günâhını işleyenin -âhirette ona hazırlanan azabla berâber- dünyada Allâh'ın acele olarak cezasını vermeye bunlardan daha lâyık bir günâh yoktur.”(Imâm Şemsüddin ez-Zehebî,İslâm Şeriatinde Büyük Günâhlar, s.48-50)
Rivayetlere göre Peygamberimiz (s.a.v.)'in rengi nûrânî beyazdı. Bazı rivayetlerde “yüzünün, kireç rengi gibi duru beyaz olmadığı” belirtilmiştir. Gözleri iri ve siyah olup gözlerinin akı kırmızıya çalardı. Kirpikleri sık ve uzundu. Kaşları ince, uzun ve kavisliydi. Diğer bir ifâdeyle “Keman kaşlıydı.” Burnunun üst tarafı biraz yüksekçeydi. Mübarek dişleri beyaz ve araları biraz açıktı. Yüzü hafifçe yuvarlaktı. Alnı açıktı. Sakalı sık ve gür olup sakalının eni ve boyu göğsünü geçmezdi. Göğsü ile karnı aynı hizadaydı. Göğsü ile iki omuzunun arası genişçeydi. İri kemikliydi. Pazuları, kolları ve bacakları güçlüydü. El ayaları ile ayaklarının altı genişti. El ve ayak parmakları uzunca idi. Vücûdunun açık yerleri gayet nûrlu idi. Göğsünden göbeğine kadar olan kısımdaki tüyler ince bir şerit gibi uzanırdı. Orta boyluydu; boyu ne aşırı derecede uzun ne de göze batacak kadar kısaydı. Ama uzun boylu biriyle yürüyecek olsa, ondan daha uzun görünürdü. Saçları ne kıvırcık ne de dümdüzdü. Tebessüm etmek üzere mübarek ağzını açtığında, dişleri tıpkı bir şimşek parıltısı gibi, dolu tanesi gibi göz alırdı. Konuşurken ön dişleri arasından bir nûr akıyormuş gibi görünürdü. İnsanların en güzel boyunlusu o idi. Tombul yüzlü ve yumru yanaklı değildi. Eti sıkı, vücûdu derli toplu idi.(Kâdı Iyâz, Şifâ-i Şerîf, c.1, s.167-168)KADIN MAHREMİ OLMADAN HACCA GİDECEK OLURSA, HACCI KABUL OLUR MU?Allâhü Teâlâ katında makbul olup olmayacağı ayrı bir konu olmakla berâber, böyle bir kadının yapmış olacağı hac sahihtir. Fakat bu şekildeki yolculuğu günâhtır ve tahrimen mekruhtur. Bu yüzden alacağı sevaptan çok, kaçınması gereken günâhı düşünmeli ve bu şekilde hacca gitmemelidir. Müslüman kişi, yapacağı işte Allâhü Teâlâ'nın rızasını gözetmeli, eğer O (c.c.)razı olmayacaksa; kişi, ibadeti sırf riya veya kendini motive etme amaçlı yapmış olur. Bu ise bir müslümanın haline yakışık bir durum olmadığı gibi, akıllı bir hareket de sayılmaz.(Sualli Cevaplı İslâm Fıkhı, c.4, s.29-30)
Abdullah bin Mürre'den, Ebû'd-Derdâ (r.a.)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Allâh (c.c.)'a sanki onu görüyormuşsunuz gibi ibadet edin. Kendinizi de ölü telâkki edin. Bilin ki, size yeten az bir şey, sizi azdıran çoktan daha hayırlıdır ve yine bilin ki, iyilik asla yok olmaz, günâh ise asla unutulmaz.” Cübeyr bin Nüfeyr, Ebû'd-Derdâ (r.a.)'in “Allâh (c.c.)'un zikri ile dilleri yaşlanan (devamlı zikredenler)den her biri, cennete gülümseyerek gireceklerdir.” Ebû'd-Derdâ (r.a.)'in: “Üç şey olmasaydı, insanlar sâlih olurlardı. Bunlar: Kendisine boyun eğilen cimrilik, tâbî olunan hevâ, ve herkesin kendi görüşünü beğenmesidir.” Ebû'd-Derdâ (r.a.)'e Ebû Sa'd b. Münebbih (r.a.)'in yüz köle azad ettiği söylenince, onun: “Evet, bir insanın malından yüz köle azad etmesi büyük bir olaydır.Fakat istersen ben sana daha üstününü haber vereyim. Gece ve gündüz gereğine yapışıp, yerine getirilen bir imân ve sürekli Allâh (c.c.)'u zikirdir.”Ebû'd-Derdâ (r.a.)'in, “Râbbim Tebâreke ve Teâlâ ile karşılaştığımda en çok korktuğum şey, O (c.c.)'un şöyle demesidir: “Evet biliyordun. Fakat bildiğinle ne kadar amel ettin.” Muâviye bin Kurre, Ebû'd-Derdâ (r.a.)'in, “Bütün namazlarımı mescidde kılmak kaydı ile, mescidin kapısı önünde durup alışverişte bulunarak her gün üç yüz dinar kazanmam beni o kadar sevindirmez. Böyle demekle, Allâh (c.c.)'un ticareti helâl, fâizi haram kılmadığını söylemek istemiyorum. Fakat benim esas hoşuma giden, ne ticaretin ne de alışverişin kendilerini Allâh (c.c.)'un zikrinden alıkoymadığı bir insan olmamdır.” Ebû'd-Derdâ (r.a.)'in şöyle dediğini bildirmiştir: “Nefsî insanların elinde gördüğü her şeyi isteyenin hüznü uzun olur, gazabı dinmez.” Ebû'd-Derdâ (r.a.)'in, “Üç şey Ademoğlunun iktidarındadır: Musibete şikayet etmemek, ağrı sızısını söylememek ve diliyle nefsini tezkiye etmemek” dediği rivayet edilmiştir.(Ahmed b. Hanbel, Kitabü'z-Zühd, s.127)
Şer-i Şerifin veya insanlığın gereği olarak harcanması gereken bir şeyi harcamamak cimriliktir. Böyle bir cimrilikten hiç kimseye fayda gelmediği için din bunu yasaklamıştır. Aslında mal sevgisinin bir diğer ismi cimriliktir. Mal sevgisi kalbe yerleştiğinde bu “dünya sevgisi” olur. Çünkü bunlar olduğunda Allâh ile kul arasındaki bağ zayıflar. Ancak mal sevgisi kalpte değil de insanın elinde/cebinde bulunursa bu insana yardımcı olan bir nimet olur. Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (k.s.) ne güzel söylemiştir: Geminin içine giren su helak sebebidir, geminin altındaki su ise bir yardımcıdır. Yani su, geminin hareket etmesine yardımcı olduğu gibi helak sebebi de olabilir. Aynı şekilde mal sadece cepte, elde olduğu sürece insana yardımcı olur, ne zaman ki onun sevgisi kalbe girerse işte o zaman insanı helak eder. Mal bizâtihî kötü bir şey değildir.Dünya ahiretin tarlası olduğuna göre mal mutlak olarak nasıl kötü olabilir! Kötü olan, mal sevgisidir. Cimrilik insanın kalbinden sökülüp atılmaz, ancak onu kullanma yeri değiştirilebilir. Yine cimrilik silinip yerine cömertlik yerleştirilmez, çünkü cimrilik olmasaydı iyi insanların elinde hiç mal kalmazken kötü insanların elinde sınırsız para olurdu. Cimrilik sayesinde hak etmeyenler para elde edememektedir. Üstelik böyle bir cimrilik, cömertliğin de aslıdır. Gerçek cömertlik bu tür cimriliğe muhtaçtır. Kısacası, cimriliğin yönünü değiştirmek asıl maksattır. Önceden Allâh'ın emrettiği yerlerde harcama konusunda cimrilik yapıyorken yavaş yavaş bu cimrilik huyunu, haram kılınan yerlerde uygulamaya başlar. Bu cimrilik huyu olmasaydı kişi hangi güç sayesinde haramlara para harcamaktan uzak dururdu?(Eşref Ali et-Tehanevî, Tehzibu'l Ahlâk, s.112)
XII. yüzyılda astronomi alanında öne çıkan Bitrûcî, Kurtuba'nın kuzeyinde bulunan Bîtrûc (Pedroche) şehrinde doğmuştur. Avrupa edebiyatında ise “Alpetragius” adıyla tanınmaktadır. Bitrûcî'nin doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte 13. yüzyılın hemen başlarında vefât ettiği görüşü ağır basmaktadır. Bitrûcî, Klasik Dönem'den başlayarak XIII. yüzyıla kadar tartışmasız bir biçimde egemen olan Batlamyûs astronomisini eleştirmiş, bu doğrultuda hocası İbn-i Tufeyl'in de telkinleriyle “Kitâbü'l-Hey'e (Astronomi Kitâbı)” adlı meşhur eserini kaleme almış ve kendisi de bir sistem kurmuştur. Bitrûcî, İbn-i Bâcce ile başlayan ezZerkâlî, Câbir b. Eflâh ve İbn-i Tufeyl ile devam eden Batlamyûs astronomisinin eleştirilmesi konusunda Endülüs'ün en olgun ismi olmuştur.Batlamyûs, yer merkezli âlem modelini savunmaktaydı. Ona göre yedi gezegen (Ay, Güneş, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn), sabit durumda olan yerin çevresinde düzgün ve dairevi bir biçimde hareket ediyordu. Bitrûcî ise gök küreyi dokuz tane kâbul ederek, göğün iç içe duran bütün kürelerinin en üstteki dokuzuncu kürenin etkisiyle hareket ettiğini savunmuştur. Bitrûci'nin bu Aristoteles fiziğine uygun sistemi özellikle İslâm astronomları tarafından kâbul görmüştür. Eseri, 1217'de Michael Scott tarafından Latince'ye çevrilmiştir ve böylece Endülüs dışı Avrupa'ya ulaşma imkânı bulmuştur. Bitrûcî'nin astronomi sistemi 13. Yüzyıl Avrupası'nda büyük yakınlar uyandırmıştır. Bununla birlikte Grosseteste, Albetus Magnus, Roger Bacon ve Nikolas Kopernik gibi isimler de Bitrûcî'nin eserinden ve kullandığı sisteminden faydalanmışlardır.(Erol Çetindal, Endülüs'te YetişenMüslüman Bilim Adamları ve Bilim Dünyasına Katkıları, s.34-36)
May Is masturbation month and this week the Dildo Whisperer and Ajay are joined by spiritual guide and author Kae Ecstatic. Kae is competeing in the Great BateWorld BateOff! Which is a masturbation competition that is taking place every Thursday on BateWorld.com. So make sure to check it out and cheer Kae on! Together Kae, Ajay and Romaine have a deep discussion about the connection between mind and body as it relates to our sexuality. Prepare to hear a deeply moving conversation about masculinity expecations and whole soul orgasms. Send the us your sex and relationship questions and maybe you will inspire the next episode of The Dildo Whisperer. We have two ways to reach the show. You can call into our show at 844-695-2766 or you can email us at Askthedw@gmail.com. Follow us on social media @dildowhisperer The Dildo Whisperer is produced by DNR Studios. To subscribe to this show and the rest of the DNR Network of shows including the Cookie Jar Podcast visit: www.dnrstudios.com
Mü'minlere merhameti elden bırakma. Nerede olursan ol hakkı söyle. Doğru söylüyor da olsan çok yemin etme. Beliğ konuşan birisi de olsan, sözü genişletmemeye/lâfı uzatmamaya dikkat et. Alim de olsan, dinde külfetli/zahmetli iş görmekten (tekellüften) sakın. İlmi her sözün önüne geçir. İçtihâdından sonra endîşeyi tedirginliği elden bırakma. Dînin selâmette olduktan (dînine halel gelmedikten) sonra insanları idâre et. Dalkavukluktan yağcılıktan ise kesinlikle kaçın. İn-sanlarla olan geçimin güzel ahlâk ile olsun. Bilmediğin bir konu hakkında “Allâh (c.c.) bilir” demekten utanma. Anlatacaklarını dinlemeye istekli olmayanların yanında söz söyleme. Sana buğz edecek olanların yanında dînini anlatma.Güç yetiremeyeceğin bir belâya karışma müdâhale etme. Nefsine, onu hor gören şeylerden ikrâm et. Himmetini kötü ahlâktan uzak tut. Emîn olandan başkasını dost kardeş edinme. Sırrını her insana açma.İnsanların hâlini (dikkate alarak davran, kapasitelerini) zorlama. (İnsanlara) aklının almayacağı tahammül edemeyeceği ilimden bahsetme (veya; ilmî bir lisânla söz söyleme.) Çağrılmadığın işe gidip hemen dâhil olma. Ulemâ meclislerinde saygılı ciddi ol. Hükemânın kadrini bil. Zanaatkârı Sanatkârı mükâfâtlandırmadan bırakma. Câhillerden yüz çevir.Sefihlere karşı hilm ile davran.Dünyân için dînini yıpratma tüketme veya; dînini istismâr ederek dünyâlıkları kazanma.Uzletten nasibini al. Helâlden başkasını alma. İsrâftan uzak dur.Dünyâlıktan yeteri kadarına kanâat et.(Haris el-Muhasibî, Ahlak ve Arınma)
Enes'den şöyle rivayet olunmuştur: “Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bize bir hutbe irad etti. Hutbesinde faizi anlattı, ehemmiyetinden bahsetti ve şöyle buyurdu: “Adama faizden isabet eden bir dirhem, Islâm nazarında otuz altı zinadan daha çirkindir.” Bir hadîs-i şerifte: “Faiz yetmiş türlü büyük fenalığa denktir. Bunların en hafifi kişinin anası ile zina etmesi ne ise o kadardır.” buyrulmuştur. Bir rivayette de Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Yedinci kat göğe çıkarıldığımda başımın üstünde şimşeklerin çaktığını, göklerin gürlediğini duydum. Bir takım adamlar gördüm. Mideleri evler gibi kocamandı. Içlerinde yılan ve akrepler vardı, dışlarından içleri görünüyordu. Cebrail'e bunların kimler olduğunu sordum, “faiz yiyenler” cevabını verdi.” Hz. Ebû Bekir (r.a.): “Faiz alan da veren de ateştedir” diyor. İbn Mes'ud (r.a.): “Birisinde alacağın varsa verdiği hediyeyi kâbul etme, çünkü faizdir” diyor. Hasan Basrî (r.a.): “Sana borcu olan bir adamın evinde yediğin yemek haramdır.” der. Hasan Basrî (r.a.)'in bu sözü Resûl-i Ekrem (s.a.v.)'in şu hadîsinden mülhemdir: “Menfaat sağlayan her borcun sağladığı fayda bir cins faizdir.” İbn Mes'ud (r.a.) şöyle diyor: “Her kim birine şefaatta bulunup şefaat ettiği kimse de kendisine bir hediye verirse bu hediye haramdır.” İbn Mes'ud (r.a.)'in bu ifadesini Resûl-i Ekrem (s.a.v.)'in şu hadîsi tasdik ediyor: “Her kim bir adama aracı olsa, şefaatta bulunsa, şefaat edilen zat da kendisine hediye verse, o da bu hediyeyi kâbul etse faiz kapılarından bir kapıya yanaşmış olur.” (Imâm Zehebî, Büyük Günâhlar,s.64-65)
Allâhü Teâlâ şöyle buyurmaktadır:“Emir budur, Allâh'ın yasaklarına kimsaygı gösterirse, bu, kendisi için Râbbinin katında şüphesiz hayırdır. Size bildirilegelenden başka bütün hayvanlarhelal kılınmıştır. O halde o pis putlardankaçının ve yalan sözden sakının.” (Hac s.30)“Beşinci defa da eğer yalan söyleyenlerden ise, Allâh'ın lanetinin kendiüzerine olmasını dilemesidir.” (Nûr s. 7)Allâh Resulü (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak doğru konuşmak kişiyiiyiliğe götürür ve iyilik de kişiyi cennetegötürür. Yalan ise günahtır ve günahlarkişiyi cehenneme götürür.” (Buhârî)1. Bir sözü söylemeden önce kendine şusoruyu sor: “Benim bu konuşmam her şeyiişiten ve gören Râbbimi hoşnut eder mi?”Bunu yapabilirsen Allâh'ın izniyle hiçbir yalan ağzından çıkmayacaktır.2. Yalan söylemeye alışmış olsan bileseni bu durumdan kurtaracak bir yol vardır.O da nerede bir yalan söylersen peşindenherkesin huzurunda bunun yalan olduğunuitiraf etmendir. Yukarıdaki tedbirlerle yavaşyavaş yalandan kurtulabilirsin. Biraz zamanalsa da faydasını mutlaka göreceksin.3. Uzun zaman yukarıdaki tedbirleri uyguladığın halde bir fayda elde edemediysen yalan söyleme durumunda kendine birceza uygula. Bu ceza çok ağır da olmasınçok hafif de. Mesela bir öğün yemek yememek veya sadaka olarak bir miktar paravermek gibi cezalar uygundur.(Eşref Ali et-Tehanevi, Tehzîbu'l-Ahlâk, s.64-67)
(Videoda adı geçen hiçbir ürün ile Disket Kutusu arasında ticari bir anlaşma bulunmamaktadır.)Geç Olsun Güç Olmasın diyerek bugün Indiana Jones and The Great Circle konuştuk. Hatta tam da bugün konuşmadık, birkaç gün önce konuştuk. Ama siz bugün dinliyorsunuz. Peki bugün ne var? 19 MAYIS! Hepimizin Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun!00:00 Başlangıç11:16 Spoiler başlangıcı12:47 Spoiler bitişi19:17 Kapanış
Hadîs ricâlini tenkîd noktasında büyük bir otorite olan (ehlü'l-istikrâ) Zehebî'nin söylemiş olduğu en doğru sözlerden birisi, Siyer-u A'lamî'n-nübelâ isimli eserinde Irak'ın fakihi Allâme İmâm Hammad b. Ebû Süleyman (r.âleyh)'in hayat hikâyesini aktarırken kullanmış olduğu şu ifâdelerdir: “Kûfelilerin en fakihi Hz. Alî (r.a.) ve İbn Mes'ûd (r.a.)'dir. Bu iki sahâbenin en fakih öğrencileri Alkâme, Alkâme'nin en fakih öğrencisi İbrâhîm en-Nehaî, Nehâî'nin en fakih öğrencisi Hammad, Hammad'ın en fakih öğrencisi ise Ebû Hanîfe (r.a.)'dir. Ebû Hanîfe (r.a.)'in en fakih öğrencisi Ebû Yusuf'tur. Ebû Yusuf'un öğrencileri dünyanın dört bir tarafına yayılmışlardır. Bunların en fakihi Muhammed b. el-Hasen'dir. İmâm Muhammed'in en fakih öğrencisi ise Ebû Abdullah eş-Şâfiî'dir.Allâh (c.c.) tamâmına rahmet eylesin.” Zehebî aynı eserinin bir başka yerinde İmâm Ebû Hanîfe (r.a.)'in hayatını anlatırken şu ifâdeleri kullanmaktadır: “İmâm, dînin fakihi ve Irak'ın âlimi Ebû Hanîfe (r.a.)… Hadîs ilmine önem verdi. Bu uğurda yolculuklar yaptı. Fıkıh, rey ve reyin kapalı noktalarını tetkik etmede zirvedir. Bu konuda bütün insanlar ona minnet borçludur.” Zehebî aynı eserinin bir başka yerinde Ebû Hanîfe (r.a.) hakkında “Fıkıhta ve fıkhın inceliklerinde önde gelen bir âlim olduğu herkesçe kabûl edilen bir gerçektir. Bu noktada hiçbir kuşkuya yer yoktur” demektedir.(Muhammed Abdurreşid En-Nûmanî, İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe (r.a.)'in Hadis İlmindeki Yeri, s. 44-45)BIR FIKIH KAIDESI ÖĞRENELIM!Bir kimse iki veya daha fazla secde ayetini aynı mecliste okusa veya secde ayetini okusa ve akabinde aynı yerde başka işle meşgul olsa, mesela birçok şey yese veya yatarak uyusa yahut da kadın ise bebeğini emzirse, sonra da yine aynı yerde aynı ayeti okusa iki kere secde etmesi gerekir.(Misvâk Neşriyat, Eşref Ali Et-Tehanevi, Hanefi İlmihali, s.211)
We learn about the Native communities who lived, and still live along Maryland's Eastern Shore. Drew Shuptar-Rayvis a citizen and ambassador of the Pocomoke Indian Nation, paints a picture of their traditions and ways of life, drawing on collected oral histories. Links: Mayaisuwàk (They Speak in One Voice): The Oral History and History of Place of Maryland's Eastern Shore Tribal Communities and Remnant Descendants virtual lunch and learn, Maryland Archives Mayis Indigenous Records Guide.Do you have a question or comment about a show or a story idea to pitch? Contact On the Record at: Senior Supervising Producer, Maureen Harvie she/her/hers mharvie@wypr.org 410-235-1903 Senior Producer, Melissa Gerr she/her/hers mgerr@wypr.org 410-235-1157 Producer Sam Bermas-Dawes he/him/his sbdawes@wypr.org 410-235-1472