POPULARITY
Categories
1. Fesahat ve belâgat üstünlüğü: Peygamber (s.a.v.), olağanüstü fesahat (düzgün ve etkili söz söyleme) ve belâgat (anlamı güçlü ve güzel ifade etme) sahibiydi. Onun mübarek hadisleri, lafzen kısa ama manen birçok hakikati ihtiva ederdi. En veciz ifadelerle en derin, geniş anlamları aktarmak, yalnızca Nebi (s.a.v.)'e mahsus bir yüce sıfattır. 2. Fetihlerde ilahî yardım: Allah (c.c.), O (s.a.v.)'e büyük yardımlar ve önemli fetihlerle destekledi. Düşmanlarının kalplerine düşen korku, bu fetihleri kolaylaştırdı ve İslâm hâkimiyeti her tarafta kendini gösterdi. 3. Ganimetin helâl kılınması: Önceki peygamberlerin ümmetlerine, savaşta elde edilen ganimet malları helâl değildi; bu mallar yakılırdı. Efendimiz (s.a.v.)'e ise ganimet helâl kılındı. Bu, İslâm mücahitlerinin refahına vesile oldu. 4. Yeryüzünün mescid kılınması: Allah (c.c.), İslâm ümmetine büyük kolaylıklar bahşetti. Yeryüzünün her tarafı esasen temiz kılındı ve bu ümmete üzerinde namaz kılmak caiz oldu. Müslümanlar, bir sahrada veya herhangi bir açık alanda cemaatle ya da tek başına namaz kılabilir. 5. Risaletin umumi oluşu: Peygamberimizin (s.a.v.) risaleti bütün beşeriyete yöneliktir. Allah (c.c.) katında kabul gören din, yalnızca İslâm'dır. O (s.a.v.), bütün insanları bu hak dine davet etmiştir. 6. Nübüvvetin sona ermesi: Nübüvvet (peygamberlik) ve risalet (elçilik) silsilesi, Peygamber (s.a.v.) ile son bulmuştur. Onun dini bütün beldelere yayılmış, yüksek hakikatleri her milletçe bilinebilir hâle gelmiştir. Artık hiçbir millet, “Biz bilmiyorduk” diyerek mazur olamaz. Dolayısıyla insanlara başka bir peygamber gönderilmesine gerek kalmamış, nebilerin ve resûllerin en faziletlisi olan Hz. Muhammed (s.a.v.) ile peygamberlik sona ermiştir. (Ömer Nasuhi Bilmen, Sualli Cevaplı Dinî Bilgiler, s.52)
İhtiyaçlarımızdan fazla olan giyecek, yiyecek, içecek gibi şeyleri Resûlullâh (s.a.v) Efendimiz'in ahlâkına uyarak- tasadduk etmemiz ve toplayıp saklamamamız, Efendimiz (s.a.v.)'in bizlere emir ve vasiyetlerinden biridir. Sadakasız bir gün geçirmemeye dikkat etmeliyiz. Mal cinsinden sadaka verecek bir şey bulamadığımız takdirde, Kur'ân okumak, Allâh (c.c)'u tesbih etmek, Resûlullâh (s.a.v) Efendimiz'e salât ve selâm getirmek suretiyle sadakada bulunmalıyız. Aliyyü'l-Havvâs (rh.a), bir fakir kendisinden bir şey istemiş olsa, yanında bulunan para veya yiyecek gibi ne varsa ikiye böler, bunun yarısını fakire verir ve "Hâkk Teâlâ, kendisini fakir kardeşinden üstün tutandan nefret eder" derdi. Muhtelif hadîs-i şerîflerde de sadaka vermenin önemine işaret edilmiştir. Şu hadîs rivayet edilmiştir: Resûlullâh (s.a.v.), "Sadaka malı eksiltmez veya sadaka vermekle mal eksilmez" (Müslim) buyurmuşlardır. Bir hadîste Resûlullâh (s.a.v.) "Suyun ateşi söndürdüğü gibi verilen sadaka da kişinin hatalarını düzeltip söndürmüş olur" (Ebu Ya'lâ) buyurmuşlardır. Bir hadîste, "Sadaka az olsa dahi, Râbbin hiddet ve gazâbını söndürdüğü gibi, kötü ölümü de kişiden uzaklaştırır" (Tirmizî) buyurulmuştur. Yine bir rivayet de şöyledir: "Hâkk Teâlâ bir sadaka ile yetmiş kötü ölüm kapısını kapamış olur." Şu hadîs rivayet edilmiştir: "Kıyâmet gününde kişi, insanlar arasında hüküm verilinceye kadar sadakasının gölgesi altında bulunur." (İmâm Ahmed) Başka bir hadis-i şerifte: "Sadaka vermekte acele ediniz, zira belâ sadakayı geçemez." (Beyhakî) buyurulmuştur. (İmâm Şarani, Büyük Ahidler, s.180-185)
Yüzler ve eller, namazda ve bakmak hususunda avret sayılmamıştır. Bu sebeple bahsi geçen uzuvların açıkta kalması haram olmadığı gibi, mahrem olmayan kadınların el ve yüzüne şehvet bulunmaksızın bakmak da yasaklanmış değildir. Nur Suresi 31. Ayette kadınların başörtülerini örtmeleri ihtar edilmekte "yakalarının üstünü kapayacak şekilde" ifadesiyle açıklanmış bulunmaktadır. Önce şu hususu hatırlatmak yerinde olur: Kadının giydiği elbise, vücut hatlarının kılıfı mesabesinde olmayacaktır. Şehveti tahrik etmemesi için altını göstermeyecek kadar kalın, vücut hatlarını ve altındaki uzvun şeklini belli etmeyecek kadar bolca dikilmiş olmalıdır. Hz. Âişe (r.anha) validemizin kız kardeşi Esma (r.anha.) bir gün ablasını ziyarete gelmişti. Üzerinde ince bir elbise bulunuyordu. Resûlullâh (s.a.v) Efendimiz de Hz. Âişe (r.anha)'nın odasında oturmakta idi. Peygamber (s.a.v) Efendimiz onu bu halde görünce derhal başını çevirerek şöyle buyurdu: "Yâ Esma! Kadın hayız (görecek yaş)a ulaştığı zaman şunlardan başka bir yerinin görülmesi iyi olmaz." Bunu söylerken mübarek yüz ve ellerine işaret ediyordu. Kadının tesettür vazifesi, sadece üzerine bir şey giyivermekle bitmiyor. Elbisenin, vücudu göstermemesi ve şehveti tahrik etmemesi de şart gösteriliyor. Abdurrahman b. Ebû Bekr'in kızı Hafsa, halası Hz. Âişe (r.anha)'nın ziyaretine gelmişti. Başındaki örtü ince ve altını göstermekte idi. Hz.Âişe (r.anha), dinî bir öfke ile yeğeninin başından ince örtüyü alıp yırttı ve onun yerine kalın bir örtü verdi. Bir mesele hakkında nas bulunursa o hususta örf ve âdete itibar olunmaz. Hareketlerimizde âdetlere değil, âyetlere tâbi olacağız. Verilecek bir hüküm, geleneklere göre değil, dinî esaslar çerçevesinde değerlendirilerek verilecektir. (Derleme)
Guslün farziyyeti Kur'an-ı Kerim ile sabittir. Cenâb-ı Hâkk şöyle buyuruyor: "Cünüp olursanız iyice temizlenin." (Maide s. 6) Gusülde bedenin tamamını yıkamak farzdır. Efendimiz (s.a.v.)'in hanımı Meymune validemiz şöyle anlatıyor: "Resûlullâh (s.a.v.) ayakları dışında aynen namaz için abdest alır gibi abdest aldı. Ardından avret mahallini ve bedenine isabet eden yıkanacak şeyleri yıkadı. Sonra üzerine su döktü. Daha sonra ayaklarını uzatıp yıkadı." Buna göre gusül alan kişi önce ellerini ve avret mahallini yıkar, varsa bedendeki necaseti giderir sonra ayakları yıkamayı tehir ederek abdest alır. Daha sonra baştan başlayarak her defasında kuru yer kalmayacak şekilde bütün bedeni üç kez yıkar. Son olarak ayaklarını yıkar. Ayaklarını anlattığımız şekilde tehir etmesi gusledilen yerde ayaklara değecek şekilde müstâmel suyun birikmesinden ötürüdür. Eğer böyle bir durum söz konusu değilse tehir etmesi gerekli değildir. Suyu normal kullanmak yani ne çok israf etmek ne de çok az kullanmak, ilk yıkamada bütün azâları ovalamak, kimsenin görmeyeceği bir yerde gusletmek ve sonunda bir mendil (havlu) ile kurulanmak müstehâbtır. Yıkanmasında meşakkât olan yerler istisna edilmiştir. Dişler arasında ve diş kovuklarındaki kalıntıların çıkarılmasında meşakkât olduğundan en sahih görüş guslün sıhhâtine mani olmamalarıdır. Burunda sıvı haldeki sümüğün gusle mani olmayacağı, kuru olanın ise mani olacağı söylenmiştir. Aynı şekilde tırnaklar arasındaki macun ve benzeri yapışkan maddeler de gusle manidir. Toz ve topraklar ise gusle mani değillerdir. Abdest uzuvlarına yapışmış olan hamur, mum, çapak gibi şeyler gusle manidir. Pire veya sinek pisliği ise mani değildir. Su, saç diplerine ulaşırsa kadınların örgülü saçlarını açmalarına gerek yoktur. (Suâlli-Cevâplı İslâm Fıkhı, c.1, s.231-233)
Guslün farziyyeti Kur'an-ı Kerim ile sabittir. Cenâb-ı Hâkk şöyle buyuruyor: "Cünüp olursanız iyice temizlenin." (Maide s. 6) Gusülde bedenin tamamını yıkamak farzdır. Efendimiz (s.a.v.)'in hanımı Meymune validemiz şöyle anlatıyor: "Resûlullâh (s.a.v.) ayakları dışında aynen namaz için abdest alır gibi abdest aldı. Ardından avret mahallini ve bedenine isabet eden yıkanacak şeyleri yıkadı. Sonra üzerine su döktü. Daha sonra ayaklarını uzatıp yıkadı." Buna göre gusül alan kişi önce ellerini ve avret mahallini yıkar, varsa bedendeki necaseti giderir sonra ayakları yıkamayı tehir ederek abdest alır. Daha sonra baştan başlayarak her defasında kuru yer kalmayacak şekilde bütün bedeni üç kez yıkar. Son olarak ayaklarını yıkar. Ayaklarını anlattığımız şekilde tehir etmesi gusledilen yerde ayaklara değecek şekilde müstâmel suyun birikmesinden ötürüdür. Eğer böyle bir durum söz konusu değilse tehir etmesi gerekli değildir. Suyu normal kullanmak yani ne çok israf etmek ne de çok az kullanmak, ilk yıkamada bütün azâları ovalamak, kimsenin görmeyeceği bir yerde gusletmek ve sonunda bir mendil (havlu) ile kurulanmak müstehâbtır. Yıkanmasında meşakkât olan yerler istisna edilmiştir. Dişler arasında ve diş kovuklarındaki kalıntıların çıkarılmasında meşakkât olduğundan en sahih görüş guslün sıhhâtine mani olmamalarıdır. Burunda sıvı haldeki sümüğün gusle mani olmayacağı, kuru olanın ise mani olacağı söylenmiştir. Aynı şekilde tırnaklar arasındaki macun ve benzeri yapışkan maddeler de gusle manidir. Toz ve topraklar ise gusle mani değillerdir. Abdest uzuvlarına yapışmış olan hamur, mum, çapak gibi şeyler gusle manidir. Pire veya sinek pisliği ise mani değildir. Su, saç diplerine ulaşırsa kadınların örgülü saçlarını açmalarına gerek yoktur. (Suâlli-Cevâplı İslâm Fıkhı, c.1, s.231-233)
“Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur: “İslâm dinini kabul etmiş biri, herhangi bir şahsa zenginliği için saygı gösterirse dininin üçte ikisi gider.” Ey münafıklar, bu yüce kelamı işitiniz. Bu hadîs-i şerifte belirtilen saygı, sadece önünden kalkmak mânasını taşır. Ya orucunu, namazını ve haccını zengin kişiler için yaparsa ne olur? Ya akşam sabah o zenginlerin eteğini öpen dindarlara (!) ne buyrulur?Dünyadan bol nasip alıp onunla meşgul olana bakma. Elinde maddî varlık taşıyana göz atma. Senin bakışların onun içine ağırlık verir. Her bakışında elimde olanı alacak diye çekinir, ruh sıkıntısına düşer, ayrıca onu üzüntüye soktuğun için hata etmiş olursun.Seni Hak doyurur. Kalbini ve sırrını da nurla doldurur. Kapısı önünde oturtur, zikir, ülfet hâlleri ile zengin kılar. Yakınlığı sayesinde kimseden bir şey talep etmez olursun.Ve sen ey Hakk'a kulluk eden, halbuki kalbin kullara bağlı. Onlardan bir şeyler bekliyor, herhangi bir isteğini vermezler diye korkuyorsun. Dıştan Allah içinmiş gibi görülen kulluğun, içten halk için oluyor. Her arzun ve çaban, kulların elindekine göre. Onların elinde bulunan saman çöpü kadar kıymetsiz şeylere tenezzül ediyorsun. Onların övmesini, yüceltmesini bekliyorsun. Onların kötülemesinden ve seni bırakıp gitmesinden çekiniyorsun. Elindekini alırlar diye titriyorsun. Onlardan alacağın bir şey için, sabahlara kadar uykunu kaçırıyorsun. Ümitlerini o kadar uzatıyorsun ki, hile yapmaya mecbur kalıyorsun. Kapılarına gittiğin zaman, içinden gelmediği hâlde ince ve yumuşak konuşuyorsun. Sebebi; sana bir şeyler versinler. Yazık sana, için bozuk olmuş. Hep gösteriş peşindesin; din yoluna girişin babadan kalma gibi. Kendini İslâm'ın emirlerine veremiyorsun.İsa (a.s) Peygamber ve şeytan arasında geçen şöyle bir konuşma anlatırlar. İsa (a.s.): “Halktan en çok kimi seversin?” diye sorunca şeytandan şu cevabı almıştı: “İmanlı olmakla beraber cimri olanı.” Bundan sonra sevmediği kimseyi sordu: “Cömert olan fâsık kişiyi sevmem.” cevabını aldı. Bunun sebebini sordu. Şeytan onu da şöyle anlattı: “İmanlı cimri, bir gün cimriliği sonunda imanını kaybedebilir; fâsık kişi ise, cömertliği yüzünden iyilere katılabilir.” Dünya ile yalnız dünya için meşgul ol. Çalışmak, kazanmak iyidir. Çünkü Hakk'a kulluk için yardımcı olur. Ama sen, bu iyiliği unuttun. Bütün servetini günah işlemekte harcadın. Çalışmak için namazı ve diğer hayırlı işleri bıraktın. Malın zekâtını vermedin. Daima isyan bayrağı çektin. Kulluk yolunu tutmadın. Çalışman, yol kesicilik gibi bir şey. Yakında ölüm gelir. Onun gelişi iman sahibini sevindirir, küfür ehlini ürkütür, münafıkları korkutur. Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur:“İman sahibi öldüğü zaman, Mevlâ'sının iyiliklerini görür; yaptığı iyi işlerin karşılığını seyre dalar. ‘Ah, dünyada biraz daha kalsaydım; hayır işlerimi artırsaydım' der.”Peygamber (s.a.v) Efendimiz; “Bu iki göz zina eder.” buyurur. Gözün zinası harama bakmaktır. Gözlerin günde kaç defa zina ediyor, biliyor musun? Kadınlara ve çocuklara kötülükle bakıyorsun. Allah Teâlâ'nın şu kelâmını işitmedin mi: “İman sahiplerine söyle; gözlerini çevirsinler. (Harama bakmasınlar)” (En-Nûr, 24/30) Ey çaresiz, sabırlı ol. Dünyanın çaresizliği çabuk geçer. Büyük Peygamberimiz (s.a.v), Hz. Âişe'ye şöyle buyurdu: “Yâ Âişe, dünyanın acılığını, âhiretin iyiliği için iç.” Çalış, geçmişte verilen hükme güvenme; orada isminin hangi defterde yazıldığını bilemezsin. Şaki veya said olduğunu göremezsin. Bu sır, ilâhî bilgi hazinesinde saklıdır; karışma, karışacak olursan dinden çıkarsın. Çalış, yapacağın işler acı gelse de yap. Geçmişte verilen hüküm, seni ilgilendirmesin. Yapacağın işlere bak. O derin bilgiyi ne sen ne de başkası bilir. Buna kader bahsi denir. Kader ilmini ne sen tam bilirsin ne de başkaları.Zavallı, nefsinin perişanlığına ağla. Bir çocuğun ölse, kıyamet kopmuş gibi göz yaşı akıtırsın.
Arefe Gecesi Kurbân Bayrâmı'nın birinci günü ile Arefe Günü arasındaki gecedir. Zilhicce Ayı'nın dokuzuncu gününü onuncu gününe bağlayan gecedir. Hz. İbrâhîm (a.s.) bir gece rüyâ gördü. Bu rüyânın evhâm mı yoksa ilhâm mı olduğunda şübhede kaldı. Zihni hep bu rüyânın tesirinde olarak gününü geçirdi. Nihâyet ikinci gece de tekrâr aynı rüyâyı görünce bunun Rahmânî bir rüyâ olduğu, Allâh (c.c.)'den gösterildiğini anladı. İşte bu anlama işini, tanıma yani bilme manâsında Kurbân Bayrâmı'nın evvelîne “Arefe” diyoruz ki Hz. İbrâhîm (a.s.)'ın rüyâdaki emri anlaması demektir. Bugünün en büyük özelliği Arafat'ta hacıların vakfe yaptıkları gün oluşudur. Bugün yapılan duâların makbûl olduğu hakkında Hadîs-i Şerîfler vardır. Hacca gitmeyenlerin bugünü oruçlu geçirmeleri müstehâbtır. Hacılara, zayıf düşüp asıl görevlerini aksatmalarına sebeb olacağından, oruç tutmaları mekrûh kabûl edilmiştir. TEŞRÎK TEKBÎRLERİ Arefe Günü, Sabah Namâzı'nın farzından sonra başlayıp Kurbân Bayrâmı'nın dördüncü günü İkindi Namâzı'na kadar, bu İkindi Namâzı'da dahil 23 vakit farzların peşinden teşrik tekbîrlerini almak bütün Müslümânlara vâcibtir. Kılınan her farz namâzın peşinde, konuşmadan: “Allâhü ekber Allâhü ekber lâ ilâhe illa'llâhü va'llâhü ekber, Allâhü ekber ve li'llâhi'l-hâmd” demek yeterlidir. Arefe gecesi yapılacak en güzel ibâdet zikirdir. Yüz kere İhlâs-ı Şerîf okunur. Yüz kere de: “Lâ ilâhe illa'llâhü vahdehü lâ şerîke leh. Le-hü'l mülkü ve le-hü'l hamdü ve hüve ‘alâ külli şey'in kadîr” denir. Yüz kere de: “Allâhümme salli alâ Muhammedin ve enzil-hü'l mak'ade'l mukarrebe ‘ındeke yevme'l kıyâmeh” denir. Ebû Katâde (r.a.) der ki: Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz'den Arefe gününde tutulan orucun fazîletinden soruldu. Buyurdular ki: “Geçmiş bir senenin ve gelecek senenin günâhlarına keffaret olur.” (Râgıb Güzel, Üç Aylar, s.110-113)
SORU: Günümüz şartlarında fâizsiz iş yapmanın veya bazı ihtiyaçları karşılamanın zor olduğunu öne sürerek veya “İslâm, sadece fahiş fâizi ve tefeciliği kaldırmıştır. Buna, riba denir; oysa fâiz, meşru ve mubahtır.” gibi söylemlerle fâizi meşrulaştırma çabasına verilecek cevap nedir? CEVAP: Bilindiği gibi, fâiz yasağıyla ilgili son noktayı koyan âyet ve hadîslerde “fâiz/ribâ” mutlak anlamda kullanılmış olup, kanûnî olup olmaması, devlet veya özel kurumlar tarafından verilmesi veya bileşik fâiz olması gibi hiçbir ayrım yapılmamıştır. Kur'an'daki âyetlerden hiçbiri, tefecilik olarak bilinen fâizi feshedip de öteki şekillerini muhafaza etmeyi îmâ etmemiştir. Kur'an ve sünnette bir ifade mutlak olarak geçmişse, onun bir başka yerde kayıtlandığına dâir kesin delîl bulunmadıkça, o ifadenin kapsamını müctehidin kendi görüşüne göre daraltması doğru olmaz, bu, kutsal metnin maksadıyla oynamak olur. Ayrıca, bu görüşü savunanlar da dâhil olmak üzere, tüketim amaçlı borçlanmalardan alınan fâizin, cahiliye ribası kapsamında olduğu ve âyetlerde bu fâizin yasaklandığı, herkes tarafından kabul görmüştür. Hz. Peygamber (s.a.v.), Kur'an'ın ilk müfessiri ve uygulayıcısı olarak, Âl-i İmrân Sûresi'nde yer alan âyetteki fâiz yasağını, yalnızca fahiş şekildeki fâiz çeşitlerini kapsadığı biçiminde anlamış olsaydı; Veda Hutbesi'nde bunu açıklardı ve mezhep imamları da bunu bize naklederdi. Hâlbuki ilgili âyetler, Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından böyle anlaşılmamış olmalı ki, Efendimiz (s.a.v.); oransal bir ayrımdan bahsetmeksizin, bütün fâiz oranlarının ve türlerinin yasak olduğunu son konuşmasında da vurgulu bir biçimde ifade etmiştir. Oranına bakmaksızın gerek amcası Hz. Abbas (r.a.)'ın (ki Kâbe'ye gelen hacılara yaptığı ikramlarındaki cömertliği ile bilinen Abbas (r.a.)'ın), borç verdiği şahıslardan yüksek oranlarda fâiz alıyor olması, gerekse sahabelerden bir kısmının yüksek oranda bulunmayan fâiz alacaklarını bile yasakladığını ilan etmiştir. (Misvak Neşriyat, Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, s.314)
Abdullah ibni Ömer (r.a.), şöyle bir olay yaşadığını anlattı: "Bir defasında yolculuk ederken bir bedevî ile karşılaştım; bu bedevînin babası Hz. Ömer (r.a.)'in dostuydu." İbni Ömer (r.a.) bedevîye: "Sen falanın oğlu değil misin?" diye sordu. O da: "Evet, onun oğluyum." dedi. Bunun üzerine Abdullah ibni Ömer (r.a.), yolculuk yaparken devenin üzerinde yorulduğu zaman, ondan inip rahatlamak için bindiği eşeği ve başındaki sarığı çıkarıp bedevîye hediye etti. İbni Ömer (r.a.) ile birlikte yolculuk edenlerden biri: "Şu bedevîye iki dirhem yetmez miydi de bunca şey verdin?" diye söylendi. İbni Ömer (r.a.) ise ona, Resûlullâh (s.a.v.)'in: "Babanın dostunu koruyup gözet! Onunla ilgiyi kesme! Yoksa Allâh imânının nûrunu giderir." uyarısında bulunduğunu haber verdi. Yine Abdullah ibni Ömer (r.a.)'den rivayet edildiğine göre, Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "İyiliklerin en değerlisi, bir kimsenin baba dostunun yakınlarına iyilikte bulunup onlara ikrâm etmesidir." Vefâ duygusu, insanın sahip olduğu en üstün erdemlerden biridir. Peygamber (s.a.v.) terbiyesiyle yetişen Abdullah ibni Ömer (r.a.) hazretleri de bu üstün vasfa sahip olduğunu, nakledilen bu olaydaki davranışıyla göstermiştir. Babasını kaybetmenin üzüntüsünü yaşayan kimse, baba dostlarına tutunarak teselli bulmalıdır. Bu konuda Sultân-ı Enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'in Hz. Hatice (r.anhâ)'nın vefâtından sonra onun dostlarına nasıl ilgi gösterdiği, kurban kestiği zaman onları hatırlayıp kendilerine nasıl pay gönderdiği unutulmamalıdır. (İmâm Buhârî, Edebü'l-Müfred, c.1, s.66-67)
Efendimiz (s.a.v.)'in bizlere vasiyetlerinden biri; din kardeşimizin veya yakınımızın yanında fazla ikâmet etmememiz, uzun ziyaretlerimizle onu sıkmamamız, hal ve hatırını sorduktan sonra süratle oradan ayrılmaya çalışmamızdır. Yanında misafir kalmamızı ısrarla isterse, onu gücendirmemek üzere yanında ancak bir gece kalmamız, sabah olunca da ev sahibinden izin alarak ayrılmamız buyurulmaktadır. Şayet ev sahibi yanında kalmamızı isterse ve bu isteğinde bizi zorlarsa, gönlümüzde ve nefsimizde bu ısrarın kalbî ve doğrulukla yapıldığı kanaati uyanırsa, orada huzur içinde kalabiliriz. İçimizde aksine bir duygu doğarsa, kendisi bu ayrılığı kâbul etmese dahî, oradan izin alıp ayrılmamız icâb etmektedir. Özellikle ev sahibimiz oturduğu kasabanın tanınmış, eli açık ve birçok insanın ziyaret edip yanında yatıp kalktığı kimseyse, yanında çok kalmamalıyız. Çünkü ikrâm ve bağıştan kendisine usanç geleceği gibi, sonunda kendisini insanların gözünden saklamaya çalışacağı veya o kasabadan ayrılmak zorunda kalacağı bilinmelidir. Ziyaretlerini kısa ve hafif yapanların, Allâh (c.c.)'un rahmetine kavuşacaklarını Efendimiz (s.a.v.) buyurmuşlar ve bu yönü haber vermişlerdir. “Allâh (c.c.)'a ve âhiret gününe imân edenler, misafirini bir gece ve gündüz mükâfatlandırmalıdır. Misafirlik üç gündür. Bundan fazlası sadakadır. Bir misafirin ev sahibini sıkacak kadar kalması helâl sayılmaz." (Buharî) Hafız Münzirî (rh.a) şöyle der: "Bilginlerin yukarıda anlatılan hadîs üzerinde iki ayrı düşüncesi vardır. Bunlardan birincisi; kişi, başka yere giden yolcu misafirlere bir gün ve gece yiyecek ve içeceğini verir. Kalıcı misafirleri ise üç gün misafir eder. İkinci düşünce; kişi misafiri karşılayıp yedirip doyurduktan sonra ona yolluk olarak bir gün bir gecelik yiyeceğini yererek uğurlar." (İmâm Şarani, Büyük Ahidler, s.942-944)
Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: "Misafir ağırlamayan kimsede hayır yoktur". Peygamberimiz (s.a.v), bir gün deve ve sığır sürüsü olan birine uğrar. Fakat adam Peygamberimizi (s.a.v.) ağırlamaz. Sonra sadece bir kaç kuzusu olan bir kadına uğrar. Kadın Peygamberimiz (s.a.v.)'i ağırlayarak kuzu keser. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.) buyurur ki: "Her ikisine bir bakınız. Bu huy Allâh'ın kudreti dahilindedir. Allâh kime iyi ahlâk bahşetmek isterse ona verir." Hz. İbrahim (a.s.), yemek yiyeceği zaman dışarı çıkar ve bir ya da iki mil kadar uzaklara giderek birlikte yemek yiyeceği birini arardı. "Misafir Babası" diye ün salmıştı. Peygamberimiz (s.a.v.)'e imân nedir diye sordular : "Yemek yedirmek ve herkese selâm vermektir" diye cevap buyurdu. Günâhlara kefaret olan ve derece yükselten amellerin ne olduğu sorulduğunda: "Yemek yedirmek ve halk uykuda iken namaz kılmaktır." buyurdu. Hacc'ın kâbul edilmesine sebep olan ibâdetlerin ne olduğu hakkındaki bir soruya ise: "Yemek yedirmek ve tatli dil" diye cevap buyurdu. Hz. Enes İbn-i Mâlik (r.a.): "Misafirin girmediği eve melek de girmez." buyurur. Yemek verenin fakirleri unutmaması hatta onlara daha öncelik tanıması, yakınlarınıda ihmâl etmemesi ve akrâbalık bağlarına zarar vermemesi gerekir. Yemek verenin dost ve tanıdıkları arasında gönül kırıcı bir ayrım yapması küskünlüğe yol acar. Bunlar yanında yemek verenin verdiği yemeği öğünme ve böbürlenme aracı olarak kullanmaması, onu dostlarının kalbini hoşnut etme vesilesi, mü'minleri sevindirme ve Peygamberimizin (s.a.v.)'in sünnetine uyma vesilesi bilmesi gerekir. İyilik, ancak güleryüz, tatlı söz ve geleni iyi karşılamak ile tamamlanır. (İmam Gazali, Kalplerin Keşfi, s.108)
Cenâb-ı Hâkk'ın (c.c.) haram kıldığı; adam öldürmeyi, içki içmeyi, zina yapmayı haram olduğunu bildiği halde helaldir diyen herkes kafirdir. İslâm esaslarından bir esası, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in işlediklerinden tevatüren nakledilmesiyle yakinen bilineni ve Efendimiz (s.a.v.)'in üzerine icma-ı ümmetin vâki olduğunu kesinlikle bilineni inkâr eden ve yalanlayanı kesinlikle tekfir ederiz. Beş vakit namazın farz olmasını, rekâtlarının adedini, secdelerini inkâr edip, bize Cenâb-ı Hâkk (c.c.)'un kitabında sırf namaz kılmayı emretmiştir (Beş vakit olduğunu, rekât ve secdelerini emretmemiştir), beş vakit olması bu erkân ve şartlarla kılınmasının emredildiğini düşünmüyorum çünkü Kur'ân'da bu hususta açık bir nâs yoktur diyen, bu hususta varid olan hadîs de haber-i vahiddir (kâbul olunmaz) diyen kimse de kafirdir. Haricilerden, “Namaz, sabah ve akşam olmak üzere iki vakit farzdır” diyen, Batıniyye mezhebinden ‘farzlar öyle kişilerin isimleridir ki, onlar imam olmakla emrolundular' diyen, ‘uzun müddet çalışmak, nefislerini, iç âlemlerini temizledikleri zaman onlardan ibadeti iskat (üzerinden düşmesi) eder ve onlara her şeyi mubah kıldığı gibi, şer'î teklifleri onlardan kaldırır' diyenlerin de tekfir edildiğine dair icma-ı ümmet vâki olmuştur. (Kadı İyaz, Şifâ-i Şerîf, s. 708) İSLAM YOLUNDA HARCANAN KURUŞ İmâm-ı Rabbânî Hazretleri Mektûbât'ında şöyle buyurmuştur: “Bugün İslam çok garip (hükümlerini insanların birçoğu tarafından terkedilmiş, terketmeyenlerin de dost ve yardımcı bulamadığı) bir zamandadır. Bu zamanda İslâmın güçlenmesi için harcanan bir kuruş binlerce dînâr ve dirhem (altın ve gümüş) yerine geçer. Bu büyük nimetle şereflenenlere ne mutlu!” (İmam Rabbani, Mektubat, c.1, 193. Mektup)
Müçtehid olmayan bir mümin için, dört mezhepten birisini taklid etmek vaciptir. Taklid: Delilini bilmeden, mezhebi müdevven müçtehid bir imama uymaktır. Günümüzde mutlak müçtehid bulunmadığı için her müslüman buna mecburdur. Bu ve cibeye riayet etmeyen bir kimse, mezhepsiz ve bid'at ehlidir. "Şeyh Abdulkerim, Nuru'l İslam adındaki kitabında şöyle di yor: "(içtihad derecesine eremeyen kimse) için, bu mezhep müçtehidlerinden birinin mezhebini taklid etmesi vaciptir. Bunun delili hem Kitap ve hem de Sünnettir. En doğru söylenen Resûlullâh (s.a.v.)'in, hayırlı olduklarına şehâdet ettiği üç asrın ehlinin icmâı, bazı değer siz muhalifler dışında, onlardan sonra gelenlerin de icmâıdır bu." Şah Veliyullah Dehlevi: "Bilmiş olun ki, bu dört mezhepten birisine uymakta büyük yarar ve terketmekte ise büyük zarar var dır". Her müslüman bütün dini konulan ayet ve sünnetten çıkara maz. Hatta Kitap ve Sünnetin tamamını okuyup inceleme imkanına sahip olsa bile, bu konuda ihtisas sahibi olmadığı için, delilden hü küm çıkaramaz, işte müçtehid olmayanların, bu dört mezhepten bi risine uymaları mecburidir. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz'in zamanına daha yakın, kitab ve sünneti bütün özellikleriyle daha iyi bilen, Ashabın görüş ve fetvalarını araştıran, en iyi inceleyen müçtehid İmamların (rh.a.e) ve onların devirlerinde yaşayan, ders halkalarına devam etme şerefine nail olan Selef-i sâlihinin fıkhî görüşlerini "taklid olur" diye bırakarak, kitap ve sünnet ıstılahlarından, nasih ve mensuhtan, fıkhî bilgiden yoksun ve hatta selefin eserlerini okumaktan ve anlamaktan aciz kimselerin, yeniliklere kalkışmaları cidden çok garip ve gülünçtür. (Mehmed Çağlayan , Ehl-i Sünnet ve Akaidi, s.138)
Birleşmiş Milletler 10 Aralık 1948 tarihinde İnsan Hakları Beyannamesi adı altında bir kararname çıkardı. Yani, medeni dünya (!) bu kadar yıldan sonra insanların eşit olduklarını, hayati ve medeni haklarda aynı düzeyde olduklarını hissetti ve böyle bir belgenin neşrine gerek görmüş oldu. Sözde bu belgenin gayesi, bütün insanların tam bir eşitlik, özgürlük ve güven içerisinde yaşamalarını temin etmek, her ferdin insanlık ailesinde şerefli yerini alabilmesi ve korkusuz yaşamasını garanti altına almaktı. Acaba bu belgede söz konusu hususlar, az da olsa gayesine erişmiş midir? Buna imza koyan milletler dahi bunu uyguladılar mı? Dünyada cereyan eden olaylara baktığımız zaman, bu sorunun cevabı tabii ki “hayır”dır. Çünkü başta beyannameyi imza edenler dâhil, cemiyetlerin hiçbiri çıkarına ve politikasına uymadığı konuları asla uygulamamışlardır. Bu hallerde insanlık da unutulmuş ve insan hakları da. Gerçekten insan haklarını insanlara bahşeden ve uygulayan tek ve yegâne müessese yüce İslam'dır. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in risaletiyle bunun öncülüğünü yapmış, İslam devletinin bütün hâkimiyeti devirlerinde fiilen uygulanmıştır. Bunun öncülüğü ve şerefi, ondört asırdan beri İslam idare anlayışının ve onun şerefli devlet adamlarının hakkıdır. Ayrıca İslam'da bu hakları insanlara veren yüce Allah (c.c.)'dur, insanoğlu değildir. Kaynağı semavi ve mukaddestir. Bu hak, bir tecrübe ve tekâmülün eseri değil, ezeli bir ilmin ve mutlak bir iradenin Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in şahsında tecellisidir. İnsan hakları, İslam dininin Hazreti Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'e vahiy edildiği tarihten itibaren insanlara verilmiş ilahi bir haktır. Efendimiz (s.a.v) Arafat'ta ve Mina'da buyurduğu Veda Hutbesi'nde insan haklarını en mükemmel şekilde belirlemiştir. Müslümanlara düşen bunları tetkik ve tatbik etmektir. (Mehmet Çağlayan, İslam Hukuk Doktrini, s.198)
Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Ali (r.a.) ile Hz. Fatıma (r.anha)'yı evlendirirken: “Kızım Fatıma sen Ali'ye cariye gibi ol. Ya Ali, sen de Fatıma'ya köle gibi ol” buyurmuşlardır. (Buhari) Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “köle gibi ol” buyururlarken bize: “Teslim almanın en iyi yolunun teslim olmak olduğunu” öğretmiş olmasıdır. Cariyeye ait bir örnek vermek gerekirse; bir hükümdarın birçok cariyeleri varmış. Onların içerisinde siyahi bir cariyeye çok ehemmiyet verir, onu çok takdir eder ve diğerlerine göre daha fazla hoş muamele edermiş. Bu cariyeyi diğer cariyeler kıskanırlarmış. Hükümdar birgün diğer cariyelere bu farkın nedenini öğretmek istemiş. Tüm cariyelerin eline çok kıymetli taşlarla işlenmiş mücevher bir vazo vermiş ve: “Emrimdir, hepiniz bunları yere vurun ve kırın” demiş. Hiçbir cariye kıymetli taşlarla işlenmiş o vazolarını kırıp parçalayamamış ve hepsi alıp göğüslerine basmışlar. Yalnızca o siyahi cariye vazoyu yere atıp paramparça etmiş. Hükümdar siyahi cariyeye: Diğer cariyeler ‘hükümdarımızın bize verdiği kıymetli hediyedir. Biz bunu yere çarpamayız' düşüncesiyle diğer tüm cariyelerim bağırlarına bastılar. Sen ise yere çarptın paramparça ettin vazoyu. Neden böyle yaptın?” diye sorunca siyahi cariye: “Önemli olan hükümdarımın emrinin yerine getirilip onun kalbinin kırılmamasıdır. Bu mücevherlerin ne önemi var. Ben sizin emrinizi yerine getirip kalbinizi kırmamak için bu vazoyu kırdım” cevabını vermiş ve herkes aradaki muhabbet farkını anlamış. Allâh Resûlü (s.a.v.)'in bize öğrettiği köle ve cariye kıstası budur. Yani eğer güzel ahlâklı, İslâm fıtratı üzere yetişmiş kadın ve erkekler evlendikleri zaman birbirlerine bu misallerdeki köle ve cariye gibi muamele ederlerse birbirlerine teslim olmuş ve dolayısıyla birbirlerini teslim almış olurlar. Böylece en güzel İslâmî yuvayı kurmuş olurlar. (Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler 2, s.141 )
Kur'ân'ın yalnızca mealini okumak, âyetlerdeki edebî yönden incelikleri ve iniş sebepleri bilinmediği zaman, yanlış anlaşılmalara neden olabilir. Bu sebeple, mealle birlikte yüzyıllardır Müslümanların çoğunluğunun sevgisini kazanmış büyük müfessirlerin tefsirlerini okumak daha uygun görülmüştür. Bir örnek ile izah edelim: Urve (r.a.) Merve arasındaki sa'yı, haccın vâciplerinden kabul etmiyordu. Çünkü o: “Safa ile Merve şüphesiz Allâh (c.c.)'nun nişanlarındandır. Her kim Beytullah'ı ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde bir günah yoktur. Her kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa şüphesiz Allâh onu bilir, karşılığını verir.” (Bakara s. 158) mealindeki bu âyetten anlaşılan şudur: Hacc veya umre yapılırken Safa ile Merve arasındaki sa'y yapmanın sakıncası yoktur; insan dilerse yapmaz, herhangi bir şey lâzım gelmez, diyordu. Ancak, Buhâri'nin rivâyet ettiği gibi, Urve (r.a.), Hz. Âişe (r.anhâ)'ya şöyle dedi: “Yukarıda mealini verdiğimiz âyeti okuyarak Safa ile Merve arasında sa'y etmenin bir sakıncası yoktur. emrince sa'y farz değildir.” Hz. Âişe (r.anhâ) de: Ey bacımın oğlu, çok kötü söyledin; eğer söylediğin gibi olmuş olsaydı, âyet şöyle olacaktı: “La” harfinin, “Cunahe” kelimesinin başında değil; “Yetufu'” kelimesinin başında olması gerekirdi. Hâlbuki âyetin iniş sebebi şöyledir: Bu âyet, Ensar hakkında nazil oldu. Onlar, İslâm'dan evvel hacc yaparlarken Müselsel denilen yerde dikilen putu ziyaret ederlerdi. Onlar, İslâm'dan sonra hacc yaparlarken Safa ile Merve'yi ziyaret etmekten çekiniyorlardı. Bu durumu Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz'e sorduklarında, Yüce Allâh, bu âyeti nazil buyurdu ve Resûlullâh (s.a.v.) de sünnet yoluyla Safa ile Merve arasında s'ay etmeyi vâcib kıldı. İkisinin arasındaki tavafı terk etmek hiçbir kimseye câiz değildir. (Misvak Neşriyat, Hakk Dinin Batıl Yorumları'na Cevaplar, s. 131)
Râbbimiz Teâlâ Hazretleri şöyle buyurur: "Bana ve anana babana şükret. Dönüşün ancak Bana'dır" (Lokman 14) Allâhü Teâlâ kendine şükürle ana ve babaya teşekkürü nasıl bir arada zikretmiş. Kim ki Allâh'a (c.c.) şükredip de ana ve babasına teşekkür etmezse Allâh'a (c.c.) karşı yaptığı şükrü kâbul değildir. Bunun için Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurur: "Allâh'ın rıza ve hoşnutluğu ana ve babanın memnun kalışında, Allâh'ın gazap ve öfkesi de ana ve babanın kızmasındadır". Buhari ve Müslim Sahih'lerinde Resûl-i Ekrem (s.a.v.)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir. "Sizlere günâhların en büyüklerini haber vereyim mi? Allâh'a eş tanımak, ana ve babaya âsî olmaktır." Resûlullâh (s.a.v.) ana ve babaya karşı kötü davranmayı, iyilik yapıp güzel muamelede bulunmamayı şirk ile nasıl birlikte zikretmiştir? Başka bir hadis-i şerifte Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur. "Ana ve babayı üzen, söz taşıyan ve içkiye devam eden cennete giremez." Vehb b. Münebbih, Allâhü Teâlânın Hz. Musa (a.s.)'a şöyle vahyettiğini söylemiştir: "Ey Musa, ana ve babana çok hürmet et. Kim ki, ebeveynine saygı gösterir ise ömrü uzar, kendisine itaat eden çocuğu olur. Bir kimse de ana ve babasına karşı gelir ise ömrü kısalır ve kendisine terbiyesiz evlâd verilir". Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Ana babaya üf demekten daha hafif bir tâbir olsa idi, şübhesiz Allâh ondan da nehyederdi." Resûlullâh (s.a.v.) diğer bir hadisinde şöyle buyurdu: "Babasına veya anasına sövene (kötü söz söyleyene) Allâh lânet etsin." (İmam Şemsüddin ez-Zehebî,İslâm Şeriatinde Büyük Günâhlar, s.41-43)
Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: "İlim öğrenmek, her Müslümana farzdır." Bu hadîs-i şeriften sâbit oluyor ki her Müslümanın, muhakkak din bilgisi edinmesi lâzımdır ve farzdır. Burada din bilgisi edinmekten maksat; muhakkak Arapça okuyup öğrenmek ve öğretmek suretiyle din âlimi olmak değil, kendine yetecek kadar din bilgisi elde etmektir. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: "Ey Ebû Zerr! Sabahleyin evinden çıkıp Kur'ân-ı Kerim'den bir ayet öğrenmen, senin için yüz rekât (nâfile) namaz kılmaktan daha hayırlıdır. Yine sen herhangi bir yere gidip de (din) ilmine ait bir mesele öğrenmen, bununla amel edilsin veya edilmesin, yine senin için bin rekât (nâfile) namaz kılmaktan hayırlıdır." Bu hadîs-i şeriften de din ilmi öğrenmenin ne kadar büyük, fazîletli bir şey olduğu ve amel edilsin veya edilmesin din ilmi öğrenmenin lüzum ve önemi sabit olmaktadır. Bazı, "amel etmedikten sonra sorup öğrenmenin ne faydası var?" diyenlerin hata ettikleri de açıkça anlaşılmaktadır. Hadîs-i şerifin metninde, ister amel edilsin, isterse edilmesin sözüyle "öğrenmek" vurgulanmıştır. Bunun da üç şekli vardır: 1. Dinden bir mesele öğrenilip anlaşılınca insan, o meselede sapıklıktan ve yanlış yol tutmaktan kurtulmuş olur. 2. Elde edilen dinî bilgi ile hemen amel edilmese de ileride Allâh'ın hidayetiyle inşâallâh amel edilir. Amel etmek yolunda muhakkak bir gün İlâhî yardım nasip olur. 3. Elde edilen bu bilginin, başka birisine de öğretilmesi mümkündür. Bu takdirde öğretmek için verilen sevap da elde edilmiş olur. (Eşref Ali Tehânevî, Hayâtü'l Müslimîn Müslümanın Günlük Hayatı s.83)
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in bizlere emir ve vasiyetlerinden biri, Cuma gününde saklı bulunan, duâların kâbul edildiği icâbet saatine kendimizi hazırlamamız hakkındadır. O gün bu hazırlığı, az yiyip-içmek, oyun ve eğlenceden uzak kalmakla yaparız. Cuma içindeki bu hayırlı saatin hangi saat olduğu belli değildir. Bu da aynen Ramazan gecelerinde saklı olan Kadir gecesine benzer. Cuma gününün ilk erken saatlerinden olacağı gibi, geç vakitteki saatlerinden biri de olabilir. Bazen de zevâlden sonra Cuma namazı edâ olununcaya kadar, arada geçen süre içindeki herhangi bir an da olabiliyor. Bu zaman zarfı içinde bulunduğu pek çok vâkidir. Dünya sevgisi yüzünden, hicâb ehli maalesef bunlardan habersiz, gaflet içinde hayatlarını sürdürmektedirler. Şayet Allâh (c.c.)'u anmak, Kur'ân okumak gerekiyorsa, kendimizi Allâh (c.c.)'a vererek kalbimizin bütün rahatlığı ile yapmalıyız. Yoksa kalpleri kapalı, idrâkten yoksun kişilerin, Allâh (c.c.)'a ibâdet ettikleri gibi ibâdet edilmemelidir. Çünkü onlar ruhların gıdası sayılan bu huzuru ellerinden kaçırdıklarından, Kur'ân ve zikirle uğraştıklarında dahi bu icâbet saatini hissetmeyebilirler. Kişi Cuma içindeki bu hayırlı icâbet saatini elde edebilmek için kalp aynasını cilalayıp parlatmaya bakmalıdır. Bu saat içinde bulunan ve hiçbir suretle reddedilmeyen geniş ve şümullü ilâhî nimet ve keremi ancak böyle elde edebilir. Kalbini temizlemeden, cilalamadan Hâkk Teâlâ'dan bir istekte bulunulmamalıdır.Şu hadîs-i şerif rivayet edilmiştir: "Cuma günü günlerin efendisidir, Allâh (c.c.) katında da günlerin en ulusudur. Bu günün kıymeti, Kurban ve Ramazan bayramı günlerinden daha azâmetli bir gün sayılır. Bu kıymetli günün içinde öyle bir saat vardır ki; kul, haram dışında ne dilekte bulunursa, Hâkk Teâlâ istediğini ona verir." (İmâm Ahmed) (İmâm Şarani, Büyük Ahidler, s.158-159)
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in Muhterem anne ve babaları îmân üzereydiler. Onlar, İbrâhim (a.s.)'in tevhid dinine bağlıydılar. Asla putlara tapmadılar. Peygamberimiz (s.a.v.)'in Muhterem babaları Hz. Abdullâh (r.a.), haseb ve nesebce Kureyş'in en temiz soyuna mensûbdur. Buhârî, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)'in atalarını, İbrâhîm (a.s.)'a kadar çıkarır. İbrâhîm Halîl (a.s.), Kâ'be'yi ilk binâ eden olduğundan, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)'e kadar, bütün İbrâhîm (a.s.) evlâdı, Kâ'be'ye hizmet ede gelmişlerdir. Bu yönden, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)'in yüce ecdâdının bütün hayatları, kemâl derecede kayıt ve zabt altındadır. Hepsi de şeref ve fazîlet sâhibi kimselerdir. Tevbe Sûresi 128'deki “enfüsiküm” kavl-i şerîfinin, bir rivayete göre manâsı, “Ey insanlar! Sizin en güzel ve temiz soyunuzdan, size en necîb bir Peygamber geldi.”olmuştur. Nebî (s.a.v.); “Ben, Allâh (c.c.)'nun Peygamberiyim, bunda yalan yoktur! Ben, Abdulmuttalib'in torunuyum, soyumda yalancı yoktur!” buyurmuşlardır ve bozulan ordunun mânevi kuvvetini iâde etmişlerdir. Büyük âlim Münâvî'ye: “Nebî (s.a.v.)'in babası cehennemde midir?” diye sorulduğunda Münâvî, şiddetle haykırarak; “Nebî (s.a.v.)'in babası, Fetret devrinde vefât etmiştir. Fetret devrinde vefât edenlere İsrâ sûresi 15. âyette: “Biz, bir peygamber göndermedikçe kimseye azâb edecek değiliz.” diye buyuruluyor” diyerek cevâb vermiştir. Diğer bir rivâyete göre Peygamberimiz (s.a.v.) Vedâ Haccı'ndan döndüğü zaman, Allâhü Te‘âlâ, ona anne babasını ve amcası Ebû Tâlib'i diriltti. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, onlara İslâmiyeti arz etti. Onlar da îmân ettiler (sonra yine öldüler). (Tarihü İbnü'lVerdi, c. 1, s. 102) (Ömer Faruk Hilmi, Ehl-i Beyt'in Fazileti ve Ebû Tâlib'in İmanı, s.16)
Efendimiz (sav), hicretten kısa bir süre sonra Medine çevresindeki diğer Yahudi kabileleri gibi Nadîroğulları ile de “tarafsızlık anlaşması” yapmıştı. Buna göre Müslümanlar ile müşrikler arasında bir çatışma olursa Nadîroğulları tarafsız kalacaktı.
Allah, dünyaya göz dikmeyen kullarını sever. Dünya fani. Elimizde olan ve olmayan her şey geçici. Ama ahiret ise ebedi yurdumuz. O hâlde geçici şeylerle oyalanıp ömür sermayemizi ziyan etmemeliyiz.
Efendimiz (s.a.v.)'in bizlere emanet ettiği emir ve vasiyetlerinden biri de; ezân okuyan kişinin ezânına, sünnete göre icâbet edilmesi lüzumudur. Başka ve boş şeylerle, mânâsız hareket ve sözlerle kendimizi oyalamayarak Peygamberimiz (s.a.v.)'in getirmiş olduğu sünnete karşı bir terbiye ve edep dairesinde müezzinin söylediklerini söylemeliyiz. Yapılması icap eden her sünnetin, kendine göre bir özelliği ve vakti vardır. Meselâ: Müezzine icâbet etmenin vakti vardır, ilim öğrenmenin vakti vardır, tesbih çekmenin, Kur'an tilâvetinin vakti vardır. İmâm Buharî (r.âleyh)'nin rivayet ettikleri bir hadise göre "Şayet müezzinin sesini duyarsanız, o ne söylerse siz de onu söyleyin, ondan sonra bana salât ve selâm getirin; kim ki bana bir kez salât ve selâm getirirse Hâkk Teâlâ (c.c.) o kişiye on kez salât ve selâm göndermiş olur. Daha sonra da benim için vesile (derecesini) isteyiniz" buyurulmuştur. İmâm Ahmed (r.âleyh) şu hadisi rivayet ederler: "Ezân sesini duyan kimse "Ey Allâh'ım, ey bu faydalı namaz ve bu davetin sahibi Râbbim! Muhammed (s.a.v.)'e salât ve selâm eyle; bir daha kızmayacak şekilde bizden hoşnut kal" diye duâda bulunursa, Hâkk Teâlâ (c.c.) bu duâsını kâbul eder." Ebû Davud (r.âleyh) şu hadisi rivayet ederler: "Kim ki müezzinin sesini duyar, dediğini aynen tekrarlarsa, onun gibi ecir ve sevâb kazanmış olur." Bir rivayete göre de bu hadis şöyledir: "Müezzinin sesini duyan, dediğini olduğu gibi tekrar ederse, kıyamet günü o kişiye şefaatçi olmam vacip olmuştur." Hâkk Teâlâ (c.c.) daha iyisini bilir. (İmâm Şarani, Büyük Ahidler, s.77-78)
İsrâ Suresi'nin başında Efendimiz'in (sav) miracı anlatıldıktan hemen sonra Hz. Musa'ya İsrailoğullarına rehberlik etmek üzere Tevrat'ın verildiği söylenir. Akabinde de Hak Teâlâ'nın İsrailoğullarına şunu bildirdiği ifade edilir: “Siz iki defa büyük fesat çıkarıp azgınlık yapacaksınız.”
Peygamberimiz (s.a.v.) Allâhü Teâlâ'nın şöyle buyurduğunu bildirmiştir: "Âdemoğlunun her ameli kendisine mahsustur. Oruç müstesna. Zira o, bana mahsustur. Onun mükâfatını ben takdir edeceğim." Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: "Oruç bir kalkandır. Sizden biri oruçlu olduğu gün cinsel ilişkide bulunmasın, cahillik edip de kem söz söylemesin. Biri ona sataşacak veya dalaşacak olursa "ben oruçlu bir kişiyim" desin. Muhammed (s.a.v.)'in canı yed-i kudretinde olan Allâh'a yemin olsun ki; elbette oruçlunun ağız kokusu, Allâhü Teâlâ katında misk kokusundan daha hoştur." (Buharî) "Kim Ramazan orucunu tutar ve ona Şevval ayından altı gün ilave ederse, sanki yılın bütününde oruç tutmuş gibi olur." (Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd) "Muhakkak oruçlu için, iftar anında reddolunmayacak duâ vardır." (İbn-i Mâce) "Oruç tutunuz ki sıhhat bulasınız" (Taberani, Mu'cemu'lEvsat) "Her şeyin bir zekâtı vardır. Cesedin zekâtı da oruçtur." (İbn-i Mâce) "Bizim orucumuzla Ehl-i Kitab'ın orucunu ayıran sahur yemeğidir." (Nesaî) "Sahura kalkın. Çünkü sahurda bereket vardır." (Buhârî) "Allâh rızası için bir gün oruç tutan bir kulu Allâhü Teâlâ muhakkak o bir gün oruç sebebiyle cehennemden yetmiş vadi uzaklaştırır." (Müslim) "Oruçlu olan kişi, bir Müslüman'ı gıybet ve yahut ona ezâ ve cefâ etmedikçe ibâdettedir." (Suyûtî, Câmiu's-Sağir) "İki haslet vardır ki onlardan (kendini) muhâfaza edenin orucu sâlim olur: Gıybet ve yalan." (Beyhakî, Şuabü'l-Îmân) "Kim bir oruçluya iftar ettirirse, -oruçlunun sevâbından hiçbir şey eksilmeden- onun orucunun sevâbının bir misli sevâb alır." (Tirmizî)
"Allâh yolunda çift sadaka veren kimse, cennetin muhtelif kapılarından, ‘Ey Allâh'ın (sevgili) kulu! Burada hayır ve bereket vardır', diye çağırılır. Sürekli namaz kılanlar namaz kapısından, mücahidler cihad kapısından, oruçlular reyyân kapısından, sadaka vermeyi sevenler de sadaka kapısından (cennete girmeye) davet edilirler." (Riyazu's-Salihin, 1219) Ebû Bekir (r.a.): Anam babam sana feda olsun ey Allâh'ın Rasûlü! Gerçi bu kapıların birinden çağrılan kimse için bir sıkıntı yoktur; ama bu kapıların hepsinden birden çağrılacak kimseler de var mıdır? dedi. Resûlullâh (s.a.v.): "Evet, vardır. Senin de o bahtiyarlardan olacağını ümit ederim." buyurdu. (Buharî, Müslim) "Ramazan'ı bir veya iki gün önce oruçla karşılamayın. Eğer bir kimse âdeti olduğu için bu günleri oruçla geçiriyorsa tutsun." (Buharî, Müslim) "Ümmetim sahuru geciktirip, iftarı acele ettikçe hayır üzere olmaya devam ederler." (Müsnedu Ahmed b. Hanbel) "Gündüz uykusuyla (öğlen önce veya sonrasındaki uyku) gece kalkabilmeye, sahur yemeği ile de gündüz orucuna yardım alın." (Taberânî, Mucemu'l-Kebîr) "Oruçlunun en güzel hasleti misvak kullanmasıdır." (İbn Mâce) "Üç şey oruçlunun orucunu bozmaz; kan aldırmak, kusmak, rüyalanmak." (Tirmizî) "Hilali görmedikçe oruç tutmayın, hilali görmedikçe iftar etmeyin..." (İmam Mâlik, Muvattâ) "Ramazan demeyin. Zira ramazan, Allâh'ın isimlerinden bir isimdir. Ramazan ayı deyin." (Beyhakî, Sünenu'l-Kübrâ) Ebu Hureyre (r.a.)'den rivayete göre adamın biri Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e gelerek şöyle dedi: "Ben Ramazan'da (oruçluyken) hanımımla birlikte oldum." Onun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "Köle azat et" buyurdu. Adam "imkânım yok" dediğinde Efendimiz (s.a.v.), "Peş peşe iki ay oruç tut" buyurdu. (Beyhakî, Sünenu'l-Kübrâ)
1. Yanlış alışkanlıkları terk edip güzel alışkanlıklar kazanmak: Yanlışların zıttını yaparak doğrular kazanılır. Çok yemek, az yemekle; çok uyumak, az uyumakla; dili günâh işlemede kullanmak, dil ile zikretmek, duâ, istiğfâr, Kur'ân-ı Kerîm tilâvetiyle ve sorumluluklarımızla ilgili kitap okumakla elde edilir. Bunlar ancak sabırla kazanılır. Sabır, nefsi hoşlanmadığı şeyi yapmaya hapsetmektir. Bu sabır da ancak Allâh (c.c.)'un yardımıyla gerçekleşir. İşte bundan dolayı, "Allâhım! Kötü alışkanlıkları terk edip güzel alışkanlıkları kazanmaya beni muvaffâk kıl!" diye duâ edelim. 2. Kalp Temizliğine Çok Gayret Etmek: Kalp temizliği; cimrilik, öfke, ucub yani kendini beğenmek, riya yani gösteriş yapmak, kin, hased, kibir gibi kötü huylardan arınmaya gayret etmek, cömertlik, hilim, tevâzu, ihlâs, hüsnü zan, gıpta, kanaat, şükür gibi güzelliklerle donanmaya çalışmaktır. Kişinin, nasıl ki maddî pislikle Allâh (c.c.)'a namazda yaklaşması mümkün olmazsa, günâh ve kalpteki kötü huyların pisliği ile de Allâh (c.c.)'a manen yaklaşması mümkün olmaz. Kalp düzelirse, dil de beden de düzelir. Zira dil ve beden, kalbin tercümanıdır. Kalpte ne varsa, kalıpta da kalpte olan görünür. Çünkü her kap içindekini dışına sızdırır. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ne güzel buyurmuştur: "Dikkat ediniz! Vücutta bir et parçası vardır ki o bozulursa bütün vücut bozulur, eğer düzelirse bütün vücut düzelir. Dikkat edin o et parçası kalptir." (Müslim) Ramazan ayını, bütün aylara örnek ay yapmayı hedeflemek gerekir. Bu kutlu hedefe ulaşmaya azmetmek gerekir. Ramazan ayını örnek ay yapabilmek için, yanlışlardan tövbe etmeye çalışmak, bu ayı güzel kazanımlar ayı yapmayı dert edinmek, üstün kazanımları elde etme gayretinde olmaya çabalamak gerekir. (İbrahim Cücük)
Ayet gayet açık ve net. Allah'ı sevmenin, O'nu memnun ve razı etmenin yolu aynı zamanda Resulüne iman etmek, kayıtsız sevmek ve şartsız yolunda yürümekten geçmektedir. Rabbimizin son ilahi mesajı emanet ettiği, Efendimiz Hazreti Muhammed'i (sav)örnek almak, ona tabi olmak, izinde yürümek her müminin en temel görevi, mümin olmanın da şartıdır.
Sa'd b. Ebi Vakkas (r.a), Resûlullah (s.a.v) Efendimiz'e, Allahu Teala'nın kendisini duası kabul edilen bir kimse yapması için dua etmesini istirham edince, Resûlullah (s.a.v) Efendimiz: “Ey Sa'd yemeğini helâlden ye; duan kabul olsun” buyurdu. Âlimler derler ki: “Yenen yemeğin haram olması yüzünden, dua, ilahî huzura çıkmadan gökte perdelenir, kalır.” Denilmiştir ki: “Kulun yediği temiz ve ameli Allah (c.c.) rızasına uygun olana kadar Allah (c.c.), kulun duasını kabul etmez.” Bu söz, şu ayetin tefsiri içinde geçmektedir: “Hayır! Bilakis onların yaptıkları (kötülükler) kalplerini iyice kapamıştır. (Mutaffifin, 14) Kalbin zulmetle kapanmasının, haram kazanç ve yiyeceklerden ileri geldiği söylenmiştir. Seleften önceki salihlerden bir grup demiştir ki: “Cihad on bölümdür; dokuzu helal kazanmanın içindedir.” “Kim helâl dünya malını, insanlara karşı övünmek ve kenarda yığarak böbürlenmek için elde etmeye çalışırsa, Yüce Allah'ın gazabına uğramış olarak O'nun huzuruna çıkar.” (Beyhaki) Ebu Hureyre (r.a) yoluyla gelen bir hadiste şöyle buyrulmuştur. “Mide, bedenin havuzudur; damarlar ise oraya bağlı kanallardır. Mide sağlam ve sıhhatli olunca, damarlar vücuda bu sıhhati taşır, beden de sıhhatlı olur. Mide, bozuk olunca, damarlar bu bozukluğu bütün vücuda taşır; bütün beden rahatsız olur.” (Müslim) Yemeğin dindeki yeri, binanın temeli hükmündedir. Bir binanın temeli sağlam ve kuvvetli olunca, üzerine kurulacak bina da düzgün ve yüksek olur; temel zayıf ve bozuk olunca, bina eğilir ve yıkılır. Her şeyi en güzel şekilde yaratan Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Binâsını Allah (c.c.) korkusu ve rızası üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır; yoksa yapısını yıkılacak bir çukurun kenarına kurup onunla birlikte kendisi de çöküp cehennem ateşine gidecek kimse mi daha hayırlıdır?” (Tevbe S. 109) (Ebu Tâlib-i Mekki, Kût'ul-Kulub s. 609)
(Ramazân Ayı'nın başında veyâ ortasında veyâ sonunda üç kere okunacak duâ.) “Bismi'llâhi'r-rahmâni'r-rahîm Allâhü Râbbün ahadün samedün ferdün li'l-‘âlemîne, nebîyyinâ Muhammedin erselehu mübeşşiran. Li'l-kâfirîne münzirûne münzîran mine'n-nâri ve münziran nebîyyinâ Muhammedün ahadün, hâmidün ve kâsimun ve şâhidün li'l-mü'minîne ve kâimun nebîyyinâ Muhammedün vehüve nebîyyü'l- Mustafâ salla'llâhu Te‘âlâ ‘aleyhi ve sellem. Ve'l-imâmu'l-murtezâ, ve'rresûlü'l- müctebâ, nebîyyinâ Muhammedün hüve'r-resûlü'lmurselü, sâhibu'l-kitâbi, münziru ve'l-kitâbu'l-mecdü, nebîyyinâ Muhammedün sâhibu'llivâ'i ve'l-minberi ve'l-burâki'l- ezheri ve'r-rızâ'i ve'l-kevseri nebîyyinâ Muhammedün ve zeynü'l-cinâni Ahmedün, ‘abdun mutî‘un, ‘âdilün, ‘abdun, cevâdün, nâfi‘un, li'lmüşrikîne kâilün, nebîyyinâ Muhammedün ve şefî‘unâ Muhammedün ve resûlünâ Muhammedün fahrun lenâ Muhammedün hayrun li'l-'âlemîne şefî‘un li'l-müznibîne ve'l-mücrimîne, nebîyyinâ Muhammedün ihtârahu ve erselehu fî hâlkıhî şerrafehu, yuhibbuhu nebîyyinâ Muhammedün salla'llâhu ‘alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecma‘îne bi-rahmetike yâ erhame'r- râhimîn.” Meâli: Rahmân ve Rahîm olan Allâh'ın adıyla. “Allâh (c.c.) tek olan ve Rabb olandır, herkes O'na muhtaçtır, O hiç kimseye muhtaç değildir. Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizi âlemlere müjdeleyici olarak gönderendir. Kâfirleri ateşle korkutucudur. Münzir olan Efendimiz (s.a.v.) tektir. Övülen ve mü'minlere şâhid olandır. Efendimiz (s.a.v.) seçilmiş nebî, râzı olunan önder ve seçkin elçidir. O (s.a.v.) gönderilmiş elçidir. Kitap sâhibi korkutucu nebîdir. Efendimiz (s.a.v.) sancak, minber, burak, rızâ makamı ve kevser sâhibidir. Gönüllerin süsü Ahmed s.a.v.)'dir. İtaatkar, adâletli, cömert bir kuldur. Dünyâda müşriklere faydalı, âhirette bize şefââtçi olandır. Hz. Muhammed (s.a.v.) bizim iftiharımızdır. Âlemlerin en hayırlısı, günahkarların şefââtçisidir. Hz. Muhammed (s.a.v.), Cenâb-ı Hakk'ın seçip gönderdiği, mahlûkâtın içinde şerefli kıldığı Efendimizdir. Ey merhametlilerin en merhametlisi Allâh'ım! Rahmetinle Efendimize, âline ve ashâbına salât ve selâm olsun.” (Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.66-68)
Bu sünnete uygun hayat günümüz insanlarının ancak örneklerini kitâblarda görebildiği bir şekilde tam 96 yıl devâm etmiştir. Doğumlarından dâr-ı bekâya intikâllerine kadar gecesiyle, gündüzüyle, harekâtı ve sekenâtı ile günün 24 saatinde sünnet-i seniyyeye; Hazret-i Abdullâh ibn-i Ömer radıyallâhu anhümânın dediği gibi ve Pîr Efendimiz Hazretlerinin de mısralaştırdığı şekilde: “Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerinin eşiğinde aklı kurbân ederek” katıksız, tam teslîmiyetli bir sünnet tatbîkâtıdır bu mübârek hayat! İşte kerâmeti maddî ve ma‘nevî olarak ikiye ayıran Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin: “Esâs kerâmet ma‘nevî kerâmettir; o da yirmi dört sâatin tamâmını Resûl-i Ekrem sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz Hazretlerinin sünnetine uygun olarak geçirmektir. Bizce makbûl olan da budur.” dediği ma‘nevî kerâmetler manzûmesidir Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendimizin asırlık ömürleri. Muhyiddîn-i Arabî hazretleri: “Ehlullâh kendilerinden kerâmet zuhûr etmesini kadınların hayız ve nifas hâli gibi görürler.” buyuruyor. Bütün hayatlarında buna son derece dikkat eden Efendimiz (k.s.) Hazretleri bir sohbetlerinde (1970'li yılların ikinci yarısında Erenköy'de bir evde) AbdülkâdirGeylânî hazretlerinin kendisini yardıma çağıran Adana'nın Misis nâhiyesinin Abdoğlu köyünden bir Ermeni çocuğunun hayvanına, düşen çuvalları biiznillâh yüklemesine âid kıssayı anlatırken, son derece sâf ihvânlardan Merhûm Dr. Bahâ Bey, ayağa kalkarak: “Vallâhi bu Zât, asrın Abdülkâdir-i Geylânî'sidir, ne zaman sıkışıp yetiş yâ Hazret-i Sâmî desem bu Zât'ın himmetiyle biiznillâh her müşkülüm hallolur.” diye bağırınca, Sâmî (k.s.) Efendimiz Hazretleri mu‘tâdlarını bozarak yeni başlamış olan sohbeti “el-Fâtiha” diyerek bitirip, fakîre dönerek: “Arabayı hazırlayın” buyurdular ve sohbeti yarıda bırakıp, ev sâhibinin yapacağı ikrâmı da: “İkrâmınızı kabûl ettik, Allâh (c.c.) râzı olsun” diyerek yemeden oradan ayrıldılar. İşte kendilerine karşı sırrı fahş edip kerâmetlerini açığa vurana verdikleri kendi üslûblarınca en ağır ders.
Doğumundan i‘tibâren bütün hayatı boyunca bu müjdenin şanlı izlerini taşıyan bu zâta, “Âlî makâm sâhibi” ma‘nâsına gelen Sâmî ismi konur. Her hâlleri büyük, yüksek makâm sâhibi oluşlarının dışarıya tezâhürüdür. Hâkk idâresinin kaldırılıp, halk idâresinin müslümânlara da sevdirilmeğe çalışıldığı şu cehâlet asrında; ekseriyetin İslâm dışı davranışlarına; “Bugünkü şartlarda ancak bu kadar olur.” diyerek kılıf bulup, İslâm'ın bazı şartlarda tam olarak yaşanamayacağı iddiâsını hâlleri ile çürütüp, asra yakın ömürlerinin, doğumundan i‘tibâren tamâmını, sünnete harfiyyen riâyet ederek geçirip, İslâm, fitnenin zirveye çıktığı devirlerde bile sünnete tam olarak ittibâ edilerek yaşanabilir ve kıyâmete kadar da yaşanacaktır diye hayatı ile bunu isbât etmiş bir âlî kadîrdir Hazret-i Sâmî (k.s.). Allâh (c.c.) dostlarının büyüklerinden bir zâtın ifâdesi ile “Asırların nâdir yetiştirdiği bir büyük velîdir” Hazret-i Sâmî (k.s.). 1950'li yılların başlarında İstanbul'a intikâllerinden sonra kendilerine Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimiz tarafından “MAHMÛD” ismi verilmiş ve kendileri icâzetli halîfeleri Adanalı Hacı Hasan Efendiye: “Fakire bundan sonra Mahmûd Sâmî denilmesini ihvâna bildiriniz; bize böyle emrolundu.” diye emir gereği büyük tebşîrâtı bildirirler. Çocuk yaşlarında muhterem anneleri kendilerini akrânlarıyla oynamak üzere dışarı gönderdiklerinde Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendimiz ellerini dizlerinin üzerine koyup “tahiyyât” oturuşundaki gibi oturup, uzaklara gözlerini diker, devâmlı olarak düşünür, tefekkür ederler. Çünkü Allâh (c.c.)'ün Resûlü (s.a.v.) Efendimiz, Mi‘râc'da tahiyyâtta gibi oturmuşlardı. Bu sünneti ömürleri boyunca hep böyle sürdürdüler. Hiçbir zaman kendilerini bunun dışındaki bir şekilde otururken gören olmamıştır. “Neden arkadaşları ile oynamayıp oturduğu” sorulduğunda: “Biz oyun için yaratılmadık.” buyurmuşlardır. İşte hadîs-i şerîfi telmîh; işte sünnete ittibâ.
Hastalık, hakikî manâda bedene sonradan arız olup, bedeni layık olan itidâlden (normal durumdan) çıkarır. İşlerinde bozukluk gerektirir ve hatta ölüme kadar götürür. Hastalık, mecazî olarak, insanın kemâline halel getiren nefsânî arazlar için de kullanılır. Münafıkların kalbleri, hep riyasetten elden kaçırdıkları şeyler için üzüntülüdür. Efendimiz (s.a.v.)'in işlerinde sebât ettiğini gördükçe, gün be gün şanının yükseldiğini gördükçe, hased ettiler. Efendimiz (s.a.v.)'in işlerinin yükselmesi ve kadrinin yücelmesiyle Allâh (c.c.), onların gam ve üzüntülerini arttırdı. Nefislerini, küfür ve kötü itikâdların, bulaşıcı bir hastalık olarak kaplaması, Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri'ne zulmetmeleri ve benzeri kötülüklerinden dolayı Allâh (c.c.), onlarda inzâr (korkutma, uyarma) ve tezkir (hatırlatma ve öğütlerin) kendilerine tesir etmeyeceğini ezelî ilmiyle bildiği için, bunların kalblerini mühürleyerek bu hastalıklarını arttırdı. Tekâlif-i Şeriyye'nin (dini emir ve yasakların) artması, vahyin tekrar edişi (sürekli inişi), yardım ve zafer Efendimiz (s.a.v.) ve mü'minlerin lehineydi. Çünkü vahyin inmesiyle şerî teklifler arttığı gibi, münâfıkların küfrünü de o derece arttırıyordu. Şehâdet kelimesini söylemek bile onlara zor geliyordu. Onlar, taattan sonra cinayetlere verilen cezalardır. Bununla ızdırâb üzerine ızdırâb ve şüphe üzerine şüpheleri arttı. Allâhü Teâlâ Hazretleri şöyle buyurdular: "O hem küfretmiş hem de Allâh yolundan çevirmiş olanlar, diğerlerini de ifsâd ettikleri cihetle o azâp üstüne bir azâp ziyade etmişizdir." (Meryem s. 76) Müminlere dünyada hidayetlerinin artması vardır. Allâh, hidayeti kâbul edenlere, daha çok hidayet verir. Âhirette ise, fazîlet üzerine fazîlet vardır: "Çünkü Allâh kendilerine işledikleri âmellerin en güzeliyle ecir verecek, fazlından da ziyadesini bahşeyleyecektir ve Allâh dilediğine hesapsız rızık verir!" (Nur s. 38) (İsmail Hâkkı Bursevi, Rûhu'l-Beyân Tefsiri, c.1, s.223-224)
Akşam ile yatsı arası öyle bir vakittir ki, bu sürenin içindeki saatlerde insanlar tamamıyla Râblerinden gafil ve habersiz olurlar. Bu sebepledir ki, tarikât şeyhleri bu gibi vakitlerde bu namazların kılınması için müridleri üzerinde baskı yaparlar. Bu namazların edâsı insan kalbine azâmetli bir nurun dolmasına sebep olur. Bu sebepledir ki, bu vakitlerde aşağıda sayıları belirtilmiş ve hadîslerdeki işaret edilen namazları kılmalısın. Allâh (c.c.) seni hidayetinde sabit kılsın. Hâkk Teâlâ, bu namazların kılınması hakkında Kur'ân-ı Kerim'de meâlen şöyle buyurmaktadır: "Güneşin zevâl vaktinde kayması ânından gecenin kararmasına kadar güzelce namaz kıl" (İsra s. 78) Şu hadîs-i şerif rivayet edilmiştir: Efendimiz (s.a.v): "Herhangi bir kimse akşam namazından sonra altı rekât namaz kılar ve bu rekâtlar arasında kötü söz söylemezse bu kılınan namaz 12 senelik ibâdete eşit olur." (İbni Mâce) Ayrıca "Akşam namazından sonra 20 rekât namaz kılan kişiye Hak Teâlâ (c.c.) Cennette bir ev yapar" (İbn Mâce) hadîsi rivayet edilmiştir. Abdullah bin Mes'ud (r.a.)'in akşam ile yatsı arasında kılınan namazları kastederek, "Gaflet saati ne kadar güzeldir!" deyip durduğu nakledilmiştir. Huzeyfe (r.a)'den şu hadîs rivayet edilmiştir: Huzeyfe (r.a) der ki: "Bir gün Efendimiz (s.a.v)'e giderek onunla birlikte akşam namazını kıldım, kendisi yatsı namazına kadar namaz kılmıştı." (Nesâi) (İmâm Şarani, Büyük Ahidler, s.130-131)
Hz. Âişe (r.anhâ) buyurmuştur ki: “Resûlullâh (s.a.v.)'in Ramazân Ayı'ndan başka hiçbir ayı baştan sona kadar oruçlu geçirdiğini görmedim. Şâ'ban Ayı'nda oruç tuttuğu kadar da başka hiçbir ayda oruç tuttuğunu görmedim. Şâ'ban Ayı'nı, pek az günleri müstesnâ, oruçlu geçirir, hattâ (bâzan) Şâ'ban Ayı'nda başından sonuna kadar oruç tutardı.” (Tirmizi) Mü'minler Şâ'ban Ayı'nda gâfil bulunmayıp, işlemiş olduğu günâhlara tevbe ve istiğfâr ederek, Ramazân Ayı'nı karşılamak için hazır olması ve Şa'ban ayında Allâhü Te'âlâ'ya yalvarması, bu ayın sâhibi Peygamber (s.a.v.) Efendimiz vâsıtası ile Allâhü Te'âlâ'ya kavuşmağa çalışması lâzımdır. Bu şekilde kalbinin fesâdlığını ıslâh ve gönül hastalıklarına deva etmelidir. Tevbeyi yarına bırakmamalıdır. Zîra günler üçtür; Biri dündür, geçti. Diğeri amel günü olan bu gündür. Diğeri de, yarınki gündür, o ise emelden ibârettir. Çünkü yarına çıkıp çıkamayacağını bilmiyorsun. Geçen gün ibret, bugünkü gün ganîmet, yarın ise tehlikelidir. Bunun gibi aylar da üçtür. Biri Receb'dir ki, geçti. Geri dönmesi düşünülemez. Birisi Ramazân'dır, beklenmektedir. Ona kavuşup kavuşamayacağını bilemezsin. Şa'ban bu iki ayın arasında köprü gibidir. Bunun için, içinde bulunduğun Şa'ban Ayı'nda, tâat ve ibâdeti ganîmet ve büyük kazanç bilmen gerekir. (Gavs-ı A'zâm Abdülkâdir Geylânî (k.s.) Gunyetü't-Tâlibîn, s.279-282) Şâ'ban-ı Şerîf'te okunacak duâ: “Allâhümme bârik lenâ fî şâ'ban ve belliğnâ ramazân vahtim lenâ bi'l-îmân ve yessir lenâ bi'l- Kur'ân.” (Bu duânın, sayı sınırı olmamakla berâber, Şâ'ban-ı Şerîf boyunca günde 100 defa okunması çok fazîletlidir.) Şa‘ban-ı Şerîf duâları: İlk on (10) gün: “Yâ latîfü celle şânüh” İkinci on (10) gün: “Yâ rezzâku celle şânüh” Son on (10) gün: “Yâ azîzü celle şânüh” (Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.55)
Dün gece, muhtemelen Efendimiz'in (sav) yaşadığı en büyük manevî tecrübe olan miraç tecrübesinin yıldönümünü idrak ettik. Acaba miraç tecrübesi yalnızca Efendimiz'e (sav) mahsus bir tecrübe mi; yoksa O'nun yolundan giden her müminin, özellikle de âriflerin kendi istidadına göre miraç tecrübe(leri) yaşaması mümkün mü? Mümkünse bu yakaza hâlinde mi uykuda mı, bedenen mi ruhen mi gerçekleşir?
Tasavvuf yolunun büyükleri, Sünnet-i Seniyye'ye uymuş,takva yolunu tutmuşlardır. Sünnet-i Seniyye'ye uymakla vetakva yolunu seçmekle birlikte, eğer bu haller ve manevidurumlar ile şereflenirlerse, büyük ni'met bilirler. Eğer, buhallere ve manevi durumlara kavuşurlar, fakat sünnete yapışmakta ve azîmeti seçmekte gevşeklik olursa, bu hallerihiç beğenmezler ve böyle vecdi, yanî kendinden geçmeyiistemezler. Bu gevşekliği, felâketin başlangıcı bilirler. Çünkü,Hindistân'daki din adamlarından olan Cûkiyye ve Brehmenler ile eski Yunan filozofları da hakiki tecellî sanılan tecellîlereve misal alemindeki keşiflere ve Vahdet-i vücûd bilgilerinemâlik oldular. Fakat, rezîl ve rüsvâ olmaktan ve felâkete sürüklenmekten kurtulamadılar. Saâdetden mahrûm kalmaktan başka, ellerine bir şey geçmedi.Allahu Teâlâ'nın lütfû ve ihsânı ile, bu büyüklerin yoluna girdiğinize göre, onlar gibi olmanız lâzımdır. Onların yolundan kıl kadar ayrılmamalısınız. Ancak, böylece, onlarınyüksekliklerinden, bir şeylere kavuşabilirsiniz. Önce, Ehl-iSünnet vel-cemâ'at mezhebi âlimlerinin kitâplarında bildirilenlere uygun olarak, i'tikâdı düzeltmek lâzımdır. Bundansonra, farzları, vâcibleri, sünnetleri, müstehabları, helâlve harâmları, mekrûhları ve şüpheli olanları, Ehl-i Sünnetâlimlerinin fıkıh kitâplarından öğrenmeli ve yaptığınız işler,bu bilgiye uygun olmalıdır. Bunlar yapıldıktan sonra, sıraüçüncüsüne gelir ki, bu da, tasavvuf bilgileridir.Ehl-i Sünnet i'tikâdı ve fıkıh bilgilerine uygun işler, kuşuniki kanadı gibidir. Bu iki kanat sağlam olmadıkça, maddesiz,zamânsız âleme uçulamaz. Cenâb-ı Hakk Resûlullah (s.a.v.)Efendimiz'in mübarek sünnetlerini gözünün nuru bilenlerdeneylesin. Âmin.
Efendimiz (s.a.v.), bizlere işlerimize başlarken Allâh (c.c.)'ahamd ederek başlamamızı vasiyet etmişlerdir. Zira hamd etmek ihtiyacımızı arz etmeden önce sunduğumuz bir hediyehükmündedir.İnsanın şükrü dil ile Allâh (c.c.)'a hamd etmektir. Bir de, üzerinde bulunan nimetleri Allâh (c.c.)'dan bilip bunu itiraf etmektir.Muhammed b. Kâ'b el-Kurezî şöyle der: Süleyman (a.s.)'amilleti içinden birtakım insanlar geldiler ve şöyle dediler:“Sana öyle bir şey verildi ki, senden önce hiç kimseye verilmemişti.”Bunun üzerine Süleyman (a.s.) şöyle dedi:“Dört huy var ki, bunlar bir kimseye verilmiş ise, ona verilen,Dâvud soyuna verilenden hayırlıdır:”1. Allâh'tan korkmak.2. Zenginlikte ve fakirlikte orta hâlli olmak. İktisatlı davranmak.3. Öfke anında adalete riâyet etmek.4. Darlığa da genişliğe de razı olup Allâh (c.c.)'a hamd etmek.Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz, bir kişinin mescide girip namazkıldığını, sonra, “Ey Allâh'ım! Beni mağfiret ve rahmetine kavuştur” diyerek duâ ettiğini duyar. O kişiye:“Ey namaz kılan kişi! Pek acele ettin, namazını kıldıktansonra oturup gereken usul ve edeple Allâh (c.c.)'e hamd-üsenâda bulunmanın ve bana da salât ve selâm getirmeninakabinde Allâh (c.c.)'a duâ etmiş olsaydın daha iyi olurdu.”buyurmuşlardır. O kişiden sonra başka bir kişi namaz kıldı. Sonra da oturup Allâh (c.c.)'a hamdda bulundu, Efendimiz (s.a.v.)'esalât ve selâm getirdi. Efendimiz (s.a.v.) o kişiye:“Ey namaz kılan kişi! Allâh (c.c.)'dan ne dilersen dile, Allâh(c.c.) duânı kabul ederek sana icâbet eder.” buyurdular.Allâh (c.c.)'a hamd ederken unutulmaması gereken enönemli unsurlardan birisi hamdın sadece verilen nimetler karşısında yapılmayacağıdır. Hamd her kulun üzerine düşen bir vazifedir. Bizlere bu dünyayı ve dolayısı ile kendine kul olma hakkıveren Allâh (c.c.)'a hamd etmek bir karşılık sonucu değildir. Ancak Allâh (c.c.) asla kulunun hamdını karşılıksız bırakmaz.
Talha bin Ubeydillâh (r.a.) İslâm'a ilk giren sekiz kişiden biridir. Ticâret için gittiği Bus-râ'da gördüğü bir râhipten Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz'in peygamber olacağını duydu. Mekke'ye dönünce Hz. Ebû Bekir (r.a.)'le gö-rüştü ve onun vâsıtasıyla müslüman oldu. Hz. Talha (r.a.), Hz. Zübeyr (r.a.) gibi Cen-net'le müjdelenen on kişiden biridir. Zengin olduğu için sadece canıyla değil, malıyla da İslâm'a hizmet etti. Onun bu cömertliği sebe-biyle Fahr-i Âlem (s.a.v.) Efendimiz kendisini hayırlı Talha, cömert Talha, bereketli Talha anlamında “Talhatü'l-hayr”, “Talhatü'l-cûd”, “Talhatü'l-feyyâz” diye övdü.Hz. Talha (r.a.) Uhud Gazvesi'nde, Efen-dimiz (s.a.v.)'in kayanın üzerine çıkması için onun kadem-i şerîfine omuz verdi. Resûlullâh (s.a.v.) bunun üzerine, “Talha, Cennet'i hak etti” buyurdu. O gün Hz. Talha (r.a.), sadece Resûlullâh (s.a.v.)'in taşın üzerine çıkmasına yardım etmedi. Bu savaşta kâfirler Peygam-ber (s.a.v.) Efendimiz'e iyice yaklaştığında, canlarını ortaya atarak onu koruyan birkaç yiğitten biri de Hz. Talha (r.a.) idi. Resûl-i Ek-rem (s.a.v.)'e savrulan bir kılıçtan onu koluy-la koruduğu için çolak kaldı. O gün kâfirlerle savaşırken ve Allâh'ın Resûlü (s.a.v.)'i düş-manların hücumundan korurken, vücuduna seksenden fazla kılıç, mızrak ve ok darbesi aldı. Canını, Peygamber (s.a.v.) uğrunda fedâ etmeye hazır olduğunu gösterdi. Bu sebeple Cennet'e girmeyi hak etti.Talha bin Ubeydillah (r.a.), Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'den otuz sekiz hadis rivayet etmiştir. Allâh (c.c.) kendisinden râzı olsun.(İmâm Tirmizî, Şemâil-i Şerîf, c.1, s.391-393)
Peygamber (s.a.v.) “Âhir zamânda imânı muhâfaza etmek, kor ateşi elde tutmak ka-dar zor olacak. Kişi sabah evden imânlı çı-kacak; akşam eve imânsız gelecek, akşam imânlı yatacak; sabah imânsız kalkacak.” diye buyurdular. İnsanın en kıymetli cevheri imânıdır. Bunu çok iyi korumak gerekir. Pey-gamberimiz (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki: “Elbisenin eskidiği gibi imân da yıpranır. Yenilenmesi için Allâh (c.c.)'dan isteyiniz.”“Benden sonra karanlık gece parçaları gibi fitneler ortalığı kaplayacaktır. İnsan o zamânda mü'min olarak sabahlar, akşama kâfir olur. Dinlerini dünyanın fâni olan az bir metâına satarlar.”Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz her zamân şu duâyı okurlardı: “Ey büyük Al-lâh'ım! Kalpleri çeviren ancak sensin. Kalbimi dininde sâbit kıl...” Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.) bu duâyı işitince sorarlardı: “Ya Resû-lullâh! Sen de dönmekten korkuyor musun?” Allâh Resûlü (s.a.v.) şu cevâbı verdi: “Mekr-i ilâhiden beni kim temin eder? Çünkü, ha-dîs-i kudsîde: “İnsanların kalbi Rahmânın kudretindedir. Kalpleri dilediği gibi çevirir” buyurulmuştur. Bu bakımdan îmân tazele-meye ihtiyâç vardır.”Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: “İmânı-nızı yenileyiniz (tazeleyiniz)” diye buyurduk-larında Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.): “Yâ Resûlallâh! İmânımızı nasıl yenileyelim?” diye sordular. Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Lâ ilâhe illallâh sözünü çoğaltınız” İmân ve nikâh tazelemek için yapılacak duâ şudur: “Al-lâhümme innî ürîdü en üceddidel îmâne ve'n-nikâha tecdîden bikavli lâ ilâhe illallâh muhammedün Resûlullâhi”(Abdurrauf El Münavî, Feyzü'l Kadîr, c.3, s.345)
“Bir gün Peygamber Efendimiz'in huzuruna biri geldi ve “Seni Allah için seviyorum.” dedi. Şu cevabı aldı: “Ohalde, fakri gömlek gibi giy. Belaya sarıl. Öbür âlemde beni bulmak, benimle olmak için yaptıklarımıyapmalısın. Sevginin baş şartı; uymaktır.” Hz. Sıddîk, Peygamber (s.a.v) sevgisine sadık idi. Bütün malınıPeygamber yoluna harcadı. Peygamber'in sıfatına büründü. Hak kapısında Peygamber'e eş oldu. Her şeyidağıttığı zaman, kendisine sarınacak bir aba kalmıştı. Çocukları için, Allah ve Peygamberi'nden başka hiçbirşey ayırmadı. İçini ve dışını Peygamber'in hâline uydurmuştu. Sana gelince, yalancısın. İyi insanların sevgisipara ile ölçülemez. Onların karşısına paranı, altınını çıkarmaktasın. Bu hâlinle onlara yakınlık iddiaediyorsun. Onlara yakın olmayı diliyorsun. Aklını başına al. Bu sevgi yalandır. Seven sevdiğinden bir şeyesirgemez. Sevilen her şeye tercih edilir. Fakr hâli Peygamber (s.a.v) Efendimiz'den ayrılmazdı. Bu sebepleşöyle buyurmuştu: “Fakr hali, beni sevenlere, selden daha çabuk varır.” Hz. Âişe'nin şu sözü önemlidir:“Peygamber hayatta iken dünya bize gülmedi. Daima darlık ve sıkıntılı oldu. Peygamber'in öbür âlemegöçünden sonra üzerimize çöktü.” Peygamberimiz 'in sevgisini kazanma şartı fakr hâlidir. Allah sevgisi için debela şarttır. Bazı büyükler şöyle der: “Her velayet hâlini bela takip eder.” Sebebi, boş yere Allah sevgisi iddiaedilmeye. Öyle olmazsa, riyakâr ve münafıklar da Allah sevgisi iddia eder; belki de davalarınıkazanabilirlerdi. Boş davadan dön. Yalan işleri bırak. Kendi başına tehlikeler çıkarma. Şayet bir dava açmakistiyorsan, ispatlı, delilli olsun. Aksi hâlde ne bizden olursun ne de davayı kazanabilirsin. Altın işlerindenanladığını iddia ederek övünme. Sonra pişman olursun. Utandırırlar; bir şey sorarlar, bilemezsin.Yılan ve yırtıcı hayvanlarla uğraşma. Onlar seni perişan eder. Eğer Havva isen yılana yanaş. Kuvvetinegüveniyorsan, yırtıcı hayvanlarla dalaş.Ey evlat! Münafıkları bırak. Allah'ın azabına kendini atmak isteyenlerden uzak ol. Aklını başına al. Zamaneinsanlarının çoğundan uzak dur. Onlar elbise giymiş kurtlara benzerler. İyi insanlar azdır.Her şeyi sizin için arıyorum. Bana bir şey gelmese de olur. İpimi kuyuya salarım; oradan çıkanı size veririm,ben almam. Beni zengin edecek şeyim var. Sizden hiçbir şey talep etmiyorum. Bana göre çalışmak vardır.Çalışamayacak olursam, tevekkül ederim. Sizin getireceğinize bakmam. Getirmenizi zaten beklemem. Nifaksahipleri sizi bekler; Allah'a güvenmez, sizin vereceğinize dayanır. Allah'ı unutur. Yaratan'a itimat etmez.Kurtuluş istiyorsan, örsümün üstüne yat. Çekicimin vuruş sesleri ile nefsin, şeytanî duyguların ve sana tesireden şeytanî kuvvetlerin beynine sesleneyim. Düşmanlarını korkutayım. Kötü arkadaşlarını kaçırayım.Afetler çoktur; fakat onu indiren bir tanedir. Hastalık sayılamayacak kadardır; ama onun doktoru bir tanedir.Ey nefisleri hasta olanlar. Varlığınızı doktora teslim ediniz. Sizi tedavi ederken onu itham etmeyekalkmayınız. Onun kadar şefkatli olamazsınız. Sizi incitmeden tedavi eder. Nefsinizi o doktor kadarkorumanız kabil değildir. O Aziz tabibin önünde dilinizi tutunuz. Ona taarruz etmeyiniz. O'na teslimolduğunuz takdirde dünya ve âhiretin hayrını bulursunuz.
“Yol Haritamız: İlk Nazil Olan Beş Surenin Mesajı” başlıklı bu söyleşide Emekli Vaize Fatma Bayram hocamız, Kur'an-ı Kerim'in ilk nazil olan beş suresi üzerine tuttuğu özel defter notları eşliğinde, ayetlerin önce Efendimiz'e (s.a.v.) ne söylediğini, ardından bugünün insanına hangi kişisel ilkeleri sunduğunu ele alıyor. Bu çalışma, vahyi soyut bir bilgi alanı olmaktan çıkararak “ayet bana ne söylüyor?” sorusu etrafında canlı, uygulanabilir ve içselleştirilebilir bir hayata dönüştürüyor. Kur'an'ı parça parça değil, hayatın tam ortasında ve organik bir bütünlük içinde yaşamayı öğreten bu program, kişisel ilke inşası bakımından kıymetli bir yol haritası sunuyor.
‘Beşer şaşar', doğru tespittir ve ‘Allah şaşırtmasın' güzel duadır. İnsanız; zayıfız, nankörüz, unutkanız, aceleciyiz, zalimiz, cahiliz; zaaflarımız, heveslerimiz, ihtiraslarımız ve nefsimiz var. Hangimizin güzel ameller işleyeceğini görmek için Rabbimiz ölümü ve hayatı yaratmış. Dünya imtihan dünyası. Ayette ölüm hayattan önce zikrediliyor. Dünyanın yalan ölümün gerçek olduğunu ihtar için mi, bilmem. ‘Ağaç gölgesi' diyor Efendimiz, uzun bir yolculukta dinlenmek için eğleşilen bir ağaç gölgesi. Dünya buncağızdan ibaret fani ve güzel bir imtihan yurdu, ötesi değil.
1. Cünüp olan kişinin namaz kılması haram-dır. Cenâb-ı Hâkk şöyle buyurmuştur: “Ey imân edenler sarhoşken ne söylediğinizi bilene kadar ve cünüp olup yolcu olmadığınızda gu-sül edene kadar namaza yaklaşmayın.” (Nisa s. 43)2. Mescide giremez. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyor: “Ben ne cünüp olana ne de hayız olana, mescidi helâl gör-müyorum.” (Ebû Davud)3. Beytullâh'ı tavâf edemez. Çünkü Beytullâh mescidin dâhilindedir.4. Kur'an-ı Kerim'i okuyamaz. Hz. Ali (r.a.), Peygamberimiz (s.a.v.)'den “Cünüp olan kişi-ye Kur'an okumayı yasakladığını” (Beyhakî) rivayet etmiştir.5. Kur'an-ı Kerim'e dokunamaz. Fakih Ebû'l-Leys (r.âleyh), El-Fetâvâ isimli kitabında cünüp olanın Mushaf'a veya üzerinde ayet yazan bir şeye dokunamayacağını söylemiştir. Kâinatın efendisi (s.a.v.) hadis-i şeriflerinde şöyle bu-yuruyor: “Kur'an'a sadece (abdestsizlik ve cenâbetten) temiz olanlar dokunabilir.” (Ta-beranî)El-Muhît'te cünüp olanın guslü, namaz vak-tine kadar tehir etmesinde günâh olmadığı söy-lenmiştir. Siracuddin el-Hindî (r.âleyh) şöyle der: “Namaz vacip olmadıkça veya abdestsiz helâl olmayan tilâvet secdesi ve Mushaf'a dokunmak gibi şeyleri kastetmedikçe abdestsiz olan kişinin abdest alması, cünüp olanın da gusül alması va-cip değildir. Bu konuda icmâ vardır. Ancak cünüp olan kişinin bir şey yiyip içebilmesi için ellerini yıkaması ve mazmaza yapması gerekir. Çün-kü cenâbetlik ağza sirayet ettiğinden mazmaza yapılmadan suyun içilmesi, müstâmel suyun içilmesi olacaktır ki bu da doğru değildir. Ellerini yıkamasına gelince cünüp olan kişinin genelde elleri necasetten hali olmadığından dolayıdır.(Suâlli-Cevâplı İslâm Fıkhı, c.1, s.237-241)
Efendimiz (s.a.v.)'in bizlere olan emir ye vasiyetlerinden biri; ezân ile kamet arasında Hâkk Teâlâ'dan bizlerin ve umum müslümanların dünya ve âhiret ihtiyaçlarımızı görmesini istememizdir. Fakat bu işi yaparken bir şer'î özür olmadıkça ifrata kaçmamalıyız. Bu anda duâ etmenin fazîleti şundan ileri geliyor: Çünkü kul ile Zülcelâl arasındaki örtüler ve mani hicaplar bu iki vakit arasında kaldırılmış olur. Hadis-i Şerif'te “Ezânla namaz kameti arasındaki kul istekleri, geri çevrilmez. O halde, o anda duâ ediniz.” buyurulmuştur. Ashâb (r.a.e.): “Ey Allâh'ın Resûlü (s.a.v.), öyle ise Hâkk Teâlâ'dan ne dileyelim” diye sorduklarında, Efendimiz (s.a.v.), “Allâh (c.c.)'dan dünya ve ahiretiniz için afiyet ve selâmet isteyiniz.” buyurmuşlardır.Başka bir hadiste, “Ezân sesi yükselince göklerin kapıları açılır, istekler (duâlar) kâbul olunur. Binaenâleyh kime bir üzüntü ve sıkıntı gelirse ezân sesini duyduğunda ona icabet etsin” (Hakîm) buyurulmuştur. Yani müezzinin söylediklerini tekrarlasın, ondan sonra hacetini Allâh (c.c.)'dan istesin. Nitekim Peygamber (s.a.v.): “Müezzinin söylediklerini tekrarlayıp bitirdikten sonra, Allâh (c.c.)'dan iste; istediğin verilir.” (Ebû Davud) buyurmuştur. “Namaz için kamet getirilmeye başlanınca gök kapıları açılır, duâlar kâbul olunur.” (İmâm Ahmed) “İki an vardır ki, duâ edenlerin duâsı geri çevrilmez. Bunlardan biri namaz kameti zamanı, diğeri Allâh (c.c.) uğrunda cihad için saf halinde bulunulduğu saattir.” (İbn Mâce)(İmâm Şarani, Büyük Ahidler, s.78-80)Taxonomy
İbretlik bir hayat öyküsü… Utbe bin Rebîa'yı ele alıyoruz: Kureyş içindeki konumu, merhametli/itidalli tavırları, Peygamberimizle (sas) meşhur diyaloğu ve Bedir'deki akıbeti. Bu bölümde neler var?• Utbe'nin aile kökleri ve Kureyş'teki itibarı• Mescid-i Haram'daki teklif ve Efendimiz'in (sas) Kur'an tilavetinin etkisi• Taif sonrası insani bir jest: Addas ile üzüm ikramı • Bedir'deki mübareze ve Utbe'nin sonu• “Yazık Oldu Utbe'ye” derken hangi dersleri çıkarıyoruz?Neden önemli?Tarih, yalnızca kronoloji değildir—karakterin kaderle karşılaşmasıdır. Utbe'nin hikâyesi “doğruya çok yakın olup son adımı atamamanın” bedeli üzerine güçlü bir tefekkür imkanı sunuyor. ✨
“Akıllı ol. Yalancı olma. Allah'tan korktuğunu söylüyorsun, fakat halktan biri seni tehdit etse korkuyorsun. Hiç kimseden korkma. İnsanlar sana bir şey yapamaz. Cin tayfasından çekinme, sana zararları dokunmaz. Dünya azabından korku duyma. Öbür âlemin sıkıntısından üzüntü çekme. Azabı yapacak kudret sahibinden kork. Silâhtan korkma, onu atacak elden kork. Aklı başında olan, kulların dil uzatmasına üzüntü duymaz. Allah yolunda akıl sahibi, ondan gayri şeylerin sözünden üzülmez. O insan bilir ki, yaratılmışların cümlesi Hak katında aciz ve perişandır. Hepsi O'na muhtaçtır.Bir gün Bayezid-i Bistamî oturuyordu. İçeri biri girdi. Sağa ve sola bakmaya koyuldu. Niçin baktığı soruldu, namaz kılmak için temiz bir yer aradığını söyledi. Bayezid ona döndü ve şöyle dedi:Pisliğin görülmediği her yer temizdir. Yalnız, kalbini temiz et. İstediğin yerde namaz kılmaya başla.”İhlas sahibi olanlar, riyadan korkarlar. Bu bir akabedir. Bu an geçtikten sonra riya ortadan kalkar. Çünkü her varlık Hakk'ın olur. Riya yapacak kimse kalmaz. Gösteriş, için dışa uymaması hâli, kendini beğenmek, şeytanın oklarındandır; o bu okları kalbe atar ve yaralar. Büyük insanları dinleyiniz. Hakk'a götüren yolu onlardan öğreniniz. Büyük yolun yolcuları onlardır. Onlara nefsinizin kötü hallerini sorunuz. Şahsî arzu ve tabiî isteklerin kötü durumlarını onlardan öğreniniz. O büyükler, başlarına gelecek belâyı bildiler. Nefsin kötülüğünü anladılar. Bu yüzden etrafı bırakıp kendi hallerine düştüler. Hayli zaman öyle kaldılar. Nefis canibinden gelen arzuya yıllarca uzaklık duygusu beslediler. Böylece ona galip geldiler; nefislerine hâkim oldular.Şeytanın üflemesine aldanma. Nefisten bir ok atılırsa yıkılma. O kendi oku ile atar. Ve ancak onun yoluna girersen ok sana değer. Nefsin yoluna girmeyene ok değmez. Malûm şeytan, ancak insan şeytanları vasıtası ile kötülük yapar. Nefis ve kötü arkadaştan Allah'a sığın; yardım iste. Bu kadar düşmanla baş edemezsin, ondan daima yardım talep et. O yardımını esirgemez. Hakk'ın yardımını varlığında sezer, manevî bir kuvvete sahip olursan, hemen çık; halka koş, nefse yanaş ve şöyle de: “Topunuz birden geliniz; bana zarar veremezsiniz.” Yusuf (a.s) Peygamber, mülk sahibi olup kuvvet kazanınca bütün hane halkını yanına çağırdı. Mahrum, Allah'tan yardım bulamayandır. Asıl zavallı, dünyada ve âhirette Allah'a yakınlık duygusunu kaybedendir. Geçmişte, kullara gönderilen kitapların bazısında, şöyle buyrulmuştu: “Ey âdemoğlu, sana sahip olmasam her şey senden el çeker.” Hak Teâlâ senden neden el çekmesin ki? O'nun her işine itiraz ediyorsun. O'ndan daima kaçıyorsun. İman sahiplerinden geri durduğun yetmiyormuş gibi, bir de eziyet ediyorsun. İşlerin, iman sahiplerini üzmekte, onları incitmekte. İçinle ve dışınla onları kırmaktasın. Yaptığın işin kötülüğünü Peygamber (s.a.v) Efendimiz'den dinle: “İman sahibine eziyet etmek, Beytü'l-Mamur'u ve Kâbe'nin yapılmışını on beş defa yıkmaktan günah itibarı ile daha büyüktür.”Yazık sana. Ey durmadan Allah adamlarına eziyet eden, yukarıdaki büyük sözü iyi dinle ve anla. Peygamber'in yüce kelâmını iyi dinle. Eziyet ettiğin kimseler, sâlih kimselerdir. Onlar, Allah'a iman etmiş insanlardır. O'nun varlığına iman sahibi olmuşlardır. O'na dayanan ve O'na itimat eden, onlardır. Yakında öleceksin. Malın geri kalacak, bulunduğun evden atacaklar, öğünmekte olduğun mal, seni hiçbir sıkıntıdan kurtaramayacak.” Geylani“Kişi, bilmediği şeyin düşmanıdır.” Hazreti Ali r.a.Zayıf adamlarla yola çıkmayın! Küçük bir zorlukta ya yolu satar ya da sizi...Telefonunun şarjı %5 se, Onun enerjisi de 5 te oluyor. Tamamen aletle senkronize olmu
Efendimiz'le Allah ne konuştu? “Ettehiyyâtü” sadece bir dua mı? Miraç'ta ne konuşulduğunu bilmiyorsan, namazda ne okuduğunu da bilmiyorsundur. Hadi gel, 10 bin kez okuduğun o cümlenin aslında ne dediğini beraber çözelim.
Efendimiz (ﷺ) için kurban kestirebilir miyiz? | Bir Hasbihal by Çınar Medya
Efendimiz'in (sav) doğumu neden insanlığın en büyük bayramıdır? | Bir Hasbihal | M. Fethullah Gülen by Çınar Medya