POPULARITY
"Neden Sürekli Aynı Sorunları Yaşıyorum?” Hayatında neden aynı sorunları tekrar tekrar yaşadığını hiç düşündün mü? İnsan bazen kaderinin değişmediğini sanır. Oysa çoğu zaman tekrar eden hayat değildir, kendimizde görmediğimiz taraftır. Bu bölümde; öz farkındalık, kendini tanımak, tekrar eden ilişki döngüleri, iç huzur ve kadim irfanın insanın kendine bakışı üzerine konuşuyoruz. Belki de en uzun yolculuk başkasına değil; kendi kalbine doğru olandır.Yeni bölüm yayında, keyifli dinlemeler.Become a supporter of this podcast: https://www.spreaker.com/podcast/hasan-basri-budak-ile-kendine-gel--5728974/support.
Büyük hedefler koyuyor ama bir süre sonra motivasyonunu mu kaybediyorsun? Yalnız değilsin. Birçok insan ne istediğini bilir, ancak hedeflerinin büyüklüğü nedeniyle harekete geçmekte zorlanır. Oysa başarılı insanların kullandığı önemli bir yöntem vardır: Büyük hedefleri küçük ve uygulanabilir parçalara bölmek. Bu videoda büyük hedefleri günlük eylemlere dönüştürmenin en etkili yöntemlerini öğreneceksiniz. Hedefleri yıllık, aylık, haftalık ve günlük seviyelere ayırmayı, mikro hedeflerin gücünü, ilerlemeyi takip etmenin önemini ve küçük adımların nasıl büyük sonuçlar oluşturduğunu detaylı örneklerle inceleyeceğiz. Bu bölümde öğrenecekleriniz: • Büyük hedefleri yönetilebilir hale getirme yöntemleri • Mikro hedeflerin motivasyon üzerindeki etkisi • Günlük, haftalık ve aylık planlama teknikleri • İlerlemeyi takip etmenin önemi • Hedef takibi için kullanılabilecek araçlar • Öz değerlendirme alışkanlığı geliştirme • Her gün %1 daha iyi olma yaklaşımı • Büyük hayalleri günlük aksiyonlara dönüştürme yöntemleri Başarı çoğu zaman büyük sıçramalarla değil, küçük ama sürekli ilerlemelerle gelir. Bugün kendinize şu soruyu sorun: “Hedefime ulaşmak için bugün atabileceğim en küçük adım nedir?” Cevabı bulduğunuz anda başarı yolculuğunuz başlamış olacaktır. 00:00 Hedefleri Parçalara Bölerek Uygulanabilir Hale Getirme 00:56 "Büyük Resmi Gör, Küçük Adımlarla İlerle" Stratejisi 01:57 Adım Adım Gitmek Neden Daha Etkilidir? 02:58 Başarıya Giden Yol, Planlı Bir Yaklaşımla Döşenir 03:53 Küçük Hedefler, Büyük Sonuçlar Doğurur 04:51 Başarıyı Ölçmek için Süreci Takip Et 06:21 Başarını Yönetmek için Teknolojiden Yararlan 07:17 İlerlemeyi Görmek için Kendini Düzenli Olarak Değerlendir 08:06 Büyük Hedeflere Küçük Adımlarla Ulaşabilirsin 08:56 Büyük Hedefleri Küçük Parçalara Böl ve Başarıya Ulaş #HedefBelirleme #KişiselGelişim #Başarı #Motivasyon #Disiplin #Verimlilik #ZamanYönetimi #HedefTakibi E-Kitap Satın Alın: shopier.com/gokremtekir/48558601 Udemy Eğitimi: https://www.udemy.com/course/hayatta-basarili-olmanin-formulu/?referralCode=FADEDFFA690D42180B71 Danışmanlık Takvimim: calendar.app.google/aBzjeuTMpjjhBJqr6
Emek hırsızları izleniyor diye haklılar mı? Yaptıkları söylendiğinde neden mağdur oluyorlar?Bugün sosyal medyada tuhaf bir denklem kurduk.❌Çok izlenmek = haklı olmak.❌Çok takip edilmek = güvenilir olmak.❌Çok paylaşılmak = üretmiş olmak.Oysa bunlar aynı şey değil.
Özgüven doğuştan gelen bir özellik mi, yoksa geliştirilebilen bir beceri mi? Birçok insan başarılı olmak için daha fazla bilgiye, daha fazla deneyime veya daha fazla fırsata ihtiyaç duyduğunu düşünür. Oysa çoğu zaman asıl engel dış dünyada değil, kişinin kendi zihninde saklıdır. Bu videoda kendine inanç ve özgüven kavramlarını detaylı şekilde ele alıyoruz. Özgüven eksikliğinin insanı nasıl sınırladığını, başarılı insanların özgüvenlerini nasıl geliştirdiklerini ve özgüveni artırmak için günlük hayatta uygulanabilecek güçlü yöntemleri inceliyoruz. Bu bölümde; ✓ Özgüven ve başarı arasındaki ilişkiyi ✓ Özgüven eksikliğinin görünmez etkilerini ✓ Sahtekârlık Sendromu (Impostor Syndrome) kavramını ✓ Başarıları sahiplenmenin önemini ✓ Güçlü yönleri keşfetme yöntemlerini ✓ Negatif düşünceleri dönüştürme tekniklerini ✓ Özgüven geliştirmek için uygulanabilir alışkanlıkları öğreneceksiniz. Unutmayın: Özgüven büyük başarıların sonucu değildir. Çoğu zaman küçük başarıların birikmesiyle oluşur. Hayatta başarılı olmanın formülünü birlikte keşfetmeye devam ediyoruz.
Değerli dinleyenler, bu bir orijinal Anlat Eren masalıdır. İyi dinlemeler!Çiftçi Reşat, güneyin sıcak ovalarının verimli tarlalarında karpuz yetiştirir, geçimi böyle sağlarmış. Reşat çok çalışkanmış. Günün ilk ışıklarından son ışıklarına kadar çalışır, tarlasında vakit geçirmekten çok keyif alırmış. Reşat karpuzlarını o kadar severmiş ki onlarla hem konuşur hem dertleşirmiş. Tüm özverisine rağmen Reşat'ın karpuzları pek de büyümezmiş. Lezzetliymişler, ama pek gösterişli sayılmazlarmış. Oysa ki kendisi gibi karpuz yetiştiren zengin çiftçinin karpuzları büyür, kocaman olurlarmış. Tüccarlar da parayı basıp zengin çiftçinin karpuzlarını alır, Reşat'ınkilere pek bakmazlarmış. Günlerden bir gün Reşat yine gün batımında karpuzlarıyla konuşurken zengin çiftçi Reşat'ın yanına gelmiş...
Sabah 5 Kulübü Ağustos grubuna katılmak için prograı aşağıdaki linkten satın alabilirsiniz. https://www.shopier.com/meraklistesi/39670724Hayatımızı büyük kararların değiştirdiğini düşünürüz. Oysa çoğu zaman asıl değişim, alarm çaldıktan sonraki ilk saat içinde başlar.Bu bölümde sabah rutini, öz disiplin, kişisel gelişim ve başarılı insanların alışkanlıkları üzerine en güçlü fikirleri bir araya getirdim.Bu videoda şunları konuşuyoruz:• Sabahın ilk saatinin psikolojimizi nasıl şekillendirdiği• Başarılı insanların güne neden farklı başladığı• Öz disiplin ve alışkanlıkların gerçek gücü• Sabah telefon kontrolünün zihnimize etkisi• "Daha fazlasına sahip olmak için önce daha fazlasına dönüşmek" ne demek?• Her sabah uygulanabilecek basit ama etkili bir rutinEğer son zamanlarda motivasyonun düştüyse, hedeflerine odaklanmakta zorlanıyorsan veya hayatında yeni bir başlangıç yapmak istiyorsan bu bölüm tam sana göre.
ABD Başkanı Donald Trump ilk döneminden itibaren NATO'nun Avrupalı üyelerinin savunma harcamalarını GSYİH'lerinin yüzde 5 oranında artırmamaları halinde ABD'nin Avrupa'daki askeri güçlerini azaltacağı, hatta tamamen çekebileceğini defalarca dile getirmişti. Oysa daha 1950''lerde ABD, NATO'nun Avrupa kanadını güçlendirerek kıtadan çekilecekti. Nitekim 1952'de ABD ve İngiltere'nin desteğiyle Fransa, Batı Almanya, Lüksemburg, İtalya, Hollanda ve Belçika “Avrupa Savunma Topluluğu”nu (EDC) kuran bir antlaşmayı imzalamış idiler.
1. İnsanın karışıklığa ve şüpheye düşmesine sebep olur. Zina eden bir kadının doğuracağı çocuk, şefkatli bir babanın terbiyesi ve korumasından mahrum kalacağından iyi bir eğitim alamaz. Bu durum çocuğun ziyanına, neslin kesilmesine ve sonuçta insanlık âleminin harap olmasına yol açar. 2. Bir kadın, nikâh sayesinde bir erkeğin mahremi olur. Eğer bu mahremiyet meşrû bir sebebe dayanmazsa, bu mahremiyeti sağlamak için dövüşmekten ve saldırmaktan başka bir yol kalmaz. Bu durum ise tabii olarak çatışmayı doğurur ve genel bir kargaşaya yol açar. 3. Gayrimeşrû ilişkilerde bulunan bir kadından her sağduyulu kişi tiksinir. Böyle düşkün bir kadınla samimi ilişki tesis etmek ve onunla mutlu bir aile kurmak mümkün değildir. Bu durumun yayılması ise kadınlık hayatının yok olması demektir. 4. Eğer gayrimeşrû ilişkiler caiz görülseydi, hiçbir kadının bir erkeğe özel olması mümkün olmazdı. Her erkek dilediği kadınlarla ilişkiye girebilirdi. Bu durumda insanların hayvanlar seviyesine düşmesi gerekirdi. 5. Kadınların kendine özgü görevleri vardır. Kadınlardan asıl beklenen bu gibi toplumsal özelliklerdir. Bunların gerçekleşmesi ise bir kadının yalnızca bir erkeğe özel olmasıyla mümkündür. Hâlbuki gayrimeşrû ilişkiler bu yüksek amaçların gerçekleşmesine aykırıdır. 6. Kadınlar ile erkekler arasında nikâh dışı ilişkilerin vuku bulması kadını küçük düşürür. Bazı hastalıkların ortaya çıkmasına ve yayılmasına yol açar. Sonuçta toplumsal çöküşe sebep olur. Oysa ilâhî şeriatların meşrû kıldığı yollar bu gibi toplumsal afetlerin ortaya çıkmasına engel olur ve insanlık değerlerini yüceltir. (Misvak Neşriyat, Ömer Nasuhi Bilmen, Makaleler, s. 209)
Hep gideceğimiz bir yer var hissiyle yaşıyoruz, olduğumuz yer uzun zaman kalacağımız bir yer değil, burası bir durak, bir otobüs gelecek ve bizi oradan alıp başka bir yere götürecek. Çoğumuz için hayat böyle bir şey; bir durakta otobüs beklemek gibi… Oysa zaten bir yerdeyiz ve aslında içini neredeyse sadece beklemekle doldurduğumuz o yer bizim hayatımız!
"Yaşadığımız Acılar Bizi Neden Değiştirir?"İnsan çoğu zaman yaşadığını kayıp sanır. Oysa bazı bedeller boşa ödenmez.Bu bölümde, acının, kaybın ve tecrübenin insanı nasıl dönüştürdüğünü konuşuyoruz.Keyifle dinlemeler.Become a supporter of this podcast: https://www.spreaker.com/podcast/hasan-basri-budak-ile-kendine-gel--5728974/support.
ŞehirKuşçuları
"İnsanlara Güvenmek Neden Zorlaştı” İnsan bazen yanlış birine güvenir sonra güvene küser. Oysa mesele güven değildir.Bu bölümde, yanlış insanlar yüzünden doğru şeylerden neden vazgeçtiğimizi konuşuyoruz. Yeni bölüm yayında, keyifli dinlemeler.Become a supporter of this podcast: https://www.spreaker.com/podcast/hasan-basri-budak-ile-kendine-gel--5728974/support.
Türkiye Yapay Zekâ Zirvesi… Selçuk Bayraktar konuşuyor… Bizce tarihe geçecek bir konuşma. Mutlaka izleyin: https://l1nq.com/kwe29tr Bayraktar konuşmasına şöyle giriş yapıyor: “Bundan yaklaşık 30 yıl önce insanlığa bir teknoloji ütopyası satıldı. İnternetin sınırları kaldıracağı, bilginin serbest dolaşımının dünyayı eşitleyeceği ve sivil teknolojilerin küresel barışı getireceği söylendi. Oysa bugün görüyoruz ki, bağımsızlığımızı tehdit eden en büyük unsur sınırlarımıza yığılan konvansiyonel ordular değil; tedarik zincirlerimize, veri merkezlerimize ve doğrudan cebimizdeki cihazlara sızan tekno kapitalist küresel tahakkümdür.”
Böyle olmaz. Sosyalizmin adı ve itibarı böylesine harcanamaz. Her biri tarihî bir öncüle yaslandığını iddia eden, bir bölümü geçmişin partilerinin ve sosyalizmin önderlerinin adını bayrağı yapan birtakım sosyalist partiler, en azından Kılıçdaroğlu'nun 2017'de düzenlediği “Adalet Yürüyüşü” adı verilen gösteriden bu yana seçimlerde, en azından cumhurbaşkanı seçimlerinde CHP'yi halka umut olarak göstererek toplumun önünde sosyalizmin adını yerle yeksan ediyorlar! Devrimci İşçi Partisi, Erdoğan ile Kılıçdaroğlu'nun yarıştığı 2023 cumhurbaşkanı seçimi öncesi ve sonrasında Altılı Masa'nın ve onun seçimdeki uzantısı olan Millet İttifakı'nın nasıl hem gerici hem de son derece kırılgan olduğunu ısrarla ortaya koydu. Kılıçdaroğlu'nun seçimi kazansa bile istibdad rejimine son vermeyeceğini, CHP'nin temsil ettiği TÜSİAD burjuvazisinin kurulan düzenin (büyük aşırılıklar olmadıkça) devamından yana olduğunu ifade etti. Ayrıca, Altılı Masa'nın seçim öncesinde ya da sonrasında dağılabileceğine de işaret etti.Biz de köşe yazılarımızda bunları dile getirdik. Ayrıca, Akşener'in Mart ayında masadan kalkıp gitmesinin ardından hem diğer partilerin başkanlarının, hem de İmamoğlu ve Yavaş'ın Cumhurbaşkanı Yardımcısı sıfatıyla Kılıçdaroğlu'nun başına gardiyan olarak dikildiğinin de altını çizdik. Bu konuyu işlediğimiz yazının başlığını da tiyatro tarihimizin en popüler oyunlarından biri olan “Yedi Kocalı Hürmüz”den ödünç aldık. Yedilinin her birine Kılıçdaroğlu'nun gardiyanı olarak yaklaştık.Kılıçdaroğlu şimdi sekizinci bir gardiyanın himayesi altında CHP'nin başına döndü. Bu seferki gardiyan öyle Babacan ya da Davutoğlu gibi arkasında herhangi bir güç olmayan türden değil. İstibdad rejiminin baş aktörü Tayyip Erdoğan. Tam anlamıyla sefil bir manzara! Çok sayıda sosyalist partinin Türkiye'yi istibdaddan ve onun baş aktöründen kurtarma gerekçesiyle halkı oy vermeye çağırdığı şahıs, Erdoğan'ın CHP içindeki kayyımı konumunda!Ama bundan en ufak bir ders çıkaran yok. Nerede başını elleri arasına alıp “Yahu biz ne yaptık? Bu adamı halka nasıl çözüm olarak sunduk?” demek? Nerede “yanılmışız” diye açıklama yapmak, halktan özür dilemek. Sosyalizmin geleneği, bırakın böyle devasa hataları, bireysel düzeyde bile yapılan politik, örgütsel ve kişisel hataların özeleştirisini davanın ilerletilmesi için önkoşul sayar. Oysa özeleştiri vermek bir yana yine aynen Adalet Yürüyüşü'nde yaptıkları gibi, yalnız bu sefer Kılıçdaroğlu'nun yanında değil karşısında aynı tutumu tekrarlıyor sosyalist partiler.Oysa perşembenin gelişi çarşambadan belliydi. Biz, seçimlerin hemen ertesinde Kılıçdaroğlu/İmamoğlu çekişmesinin büyük sorunlara yol açacağını yazdık. Birkaç ay sonrasında da “CHP'nin Geleceği (Var mı?)” başlığını taşıyan bir yazı yazdık. Kim bilir, o zaman Kılıçdaroğlu'na oy vermiş partilerin bazı kadroları dudak büküp yazıyı okumaktan sarfınazar etmişlerdir. Kısaca alıntılayalım:“Öyle görünüyor ki partinin önünde üç ihtimal var. İlki CHP'nin daha küçük partilere ayrışarak orta vadede sahneden silinmesidir. Cumhuriyet kuruculuğuyla övünen bu partinin cumhuriyetin 100. yıldönümünde ufalanmaya başlaması tarihin ilginç bir cilvesi olur.” Bu senaryoya şimdi “katiyen olmaz” diyebilecek yiğit var mı? İki kanadın dışında başka parçalanmalar da mayalanmaya başladı (Mansur Yavaş sadece ilk örnektir). Kılıçdaroğlu'nun nerelere kadar alçalabileceğini de üçüncü ihtimal olarak saymıştık. Seçimin iki turu arasında Ümit Özdağ'la imzaladığı, o an gizli tutulan ama sonradan bu faşist politikacıya İçişleri Bakanlığı'nı ve MİT Müsteşarlığı'nı vadeden anlaşmaya yaslanarak partiyi onunla birlikte yönetebileceğini yazmıştık. Şimdi “CHP ülkücüleri” diye andığı çeteler CHP Genel Merkezi'ni polisten önce tehdit edenler oldu.
"İstediğim Şey Neden Olmuyor?” İnsan çoğu zaman istediği şey olmadığı için üzülür. Oysa bazen verilmeyen şey,kaybedilen değil korunan şeydir.Bu bölümde beklenti, tevekkül, istek ve hikmet arasındaki ince çizgiyi konuşuyoruz. Yeni bölüm yayında, keyifli dinlemeler.Become a supporter of this podcast: https://www.spreaker.com/podcast/hasan-basri-budak-ile-kendine-gel--5728974/support.
Bugün bazı söylemler, mahremiyetin sınırlarını yıkmayı ilerleme zannediyor. Oysa sınır ihlali başladığında mesele tercihten çıkar; aile düzenine ve çocukların kalbine dokunan bir istismara dönüşür. Teşhir kültürü, sözle, imajla ve özellikle sosyal medya akışlarıyla evin içine sızıyor; merakı kışkırtıp ölçüyü bozuyor, saygıyı ve hayayı törpülüyor. Çocuk, sevgiyle örülen mahremiyet duygusunu ailede öğrenir; sürekli sergileme dili ise bu duyguyu, kuşaktan kuşağa taşınmadan kırar. Netice: yıpranan aidiyet, tüketimle doldurulan boşluk, kırılgan benlikler ve çatışmalı evler. Çare; ölçü ve nezaketi yeniden kurmakta. Aile; net sınırlar, tutarlı örneklik ve temiz ekran disipliniyle başlar. Telefonlar ortak alanda, içerik denetimi bilinçli, ekran süreleri makul olmalı. Okul; saygı ve mesafe eğitimini güçlendirmeli, gençlere üretim, spor ve sanatla görünmenin onurlu yollarını açmalı. Yerel yönetimler ve platformlar; çocuk korumayı, içerik etiketlemeyi ve görsel kirliliğe karşı ortak standartları ciddiye almalı. Medya, reyting değil, sorumluluk bilinci taşımalı; dil, görüntü ve sembollerde aileyi incitmeyen bir özen benimsenmeli. Unutmayalım: Toplumlar teşhirle değil, edep ve iffetle ayakta durur. Mahremiyet, insan onurunun kalkanıdır; kalkansız kalan ev rüzgârda savrulur. Reklamların parıltısı söner; izzet, vakar ve sadelik kalır. Kendimizi değil, değerimizi gösterelim; sözü çoğaltmayıp örnek olalım. Aileyi koruyan dil; sükûnet, saygı ve ölçünün dilidir, yarınlarımızı da ancak bu dil büyütür. Mahalle ölçeğinde rehberlik merkezleri, ebeveyn atölyeleri, genç kulüpleri ve güvenli etkinlik alanları kurulmalı; rol modellere yatırım yapılmalı. Ölçü, bir baskı değil; gönüllü bir seviye eğitimidir. Kökü inançta, akılda ve nezakette olan bu seviye, toplumu diri tutar. Çocuk, saygıyı evde öğrenir; şehir bu iklimi güçlendirmelidir. (Basından Derleme)
Bayram tebriği için aramıştı. Onu tanıdığım günden beri daima her bayram yere düşmeyen bir vefa ile arar. Oysa üzerinde bir emeğim, birlikte uzunca yürünmüş bir yolumuz yok. Zamanın birinde, bir mekânda, yirmi otuz kişinin arasında birlikte birkaç adım attık. Diğerlerinden tek bir ses, tek bir seda kalmadı.
Salatanın ötesinde#AcıTatlıMayhoş
Spotify'ın karanlık odaları, hayalet sanatçılar ve yapay zeka (AI) ile üretilen sentetik müziklerin ürkütücü yükselişi. Müzik zevkimiz ve en derin duygularımız algoritmalar tarafından nasıl hackleniyor?Geçen cuma akşamı İstanbul trafiğinde, Spotify "Haftalık Keşif" listemde inanılmaz bir altyapıya sahip, 90'lar Türkçe pop ve günümüz trap ritimlerini harmanlayan kusursuz bir şarkıya denk geldim. Nakaratı o kadar vurucuydu ki hemen sanatçının profiline girdim. Ancak karşılaştığım manzara şok ediciydi: Fotoğraf yok, biyografi yok, sosyal medya hesabı yok ama dinlenme sayısı 4 milyonu geçmiş! O an anladım ki, ruhuma dokunan ve bana anılarımı hatırlatan o şarkıyı söyleyen kişi aslında hiç yaşamamıştı. Amerika'daki soğuk bir sunucu odasında, birkaç satır kod ve yapay zeka komutuyla saniyeler içinde üretilmiş sentetik bir "hayalet sanatçı"ydı.Bugün Spotify'a günde 100 binin üzerinde yeni şarkı yükleniyor. Chill, lo-fi, odaklanma ve özellikle "Spotify Türkiye Viral 50" listelerinde dinlediğiniz o "gizli hit" olmuş şarkıların çok ciddi bir kısmı tamamen insan eli değmeden, algoritmalar tarafından üretiliyor. Peki ama nasıl oluyor da bir makine bize "Vay be, adam ne acı çekmiş" dedirtebiliyor?İşin sırrı nöropazarlama ve tüketici psikolojisinde yatıyor. İnsanlık tarihindeki milyarlarca saatlik müzik verisiyle eğitilen yeni nesil yapay zeka modelleri, beynimizin hangi frekanslara, hangi bas vuruşlarına ve BPM'lere dopamin salgıladığını bizden çok daha iyi biliyor. Yapay zeka sanat yapmıyor, tam bir mühendislik yapıyor! Duygularımızı matematiksel bir formüle döküyor. Sizin duymak istediğiniz acıyı, beyninizin onaylayacağı frekansta size geri satıyor.Bizler Sezen Aksu'yu veya Müslüm Gürses'i dinlerken sadece ses dalgalarını değil; onların yaşanmışlıklarını, travmalarını ve kırılganlıklarını dinleriz. Bir sanatçının sesi titrediğinde veya detone olduğunda o kusur bizi ona bağlar. Çünkü insan kusurludur ve gerçek sanat bu kusurlardan beslenir. Oysa müzik endüstrisinin "demokratikleşmesi" adı altında sunulan bu yeni dünyada, sanatçılar stüdyoya girmekten korkuyor. Çünkü karşılarında hiç yorulmayan, kapris yapmayan, 10 saniyede bir hit parça üreten ve telif istemeyen sentetik bir rakip var.Tıpkı sosyal medyadaki o güzellik filtrelerine ve estetik operasyonlara alışıp gerçek, doğal ve "kusurlu" insan yüzünü yadırgamaya başladığımız gibi; müzikte de aynı tehlikeyle karşı karşıyayız. Zihnimiz bu "aşırı lezzetli ama besin değeri sıfır" sentetik pop şarkılarına alıştıkça, gerçek bir insanın ufak pürüzlerle söylediği gerçek şarkılar bize "hatalı" veya "sıkıcı" gelmeye başlayacak. Filtreler artık sadece fotoğraflarımızda değil; kulaklarımızda, hislerimizde ve ruhumuzda.Siz de bu podcast bölümünü dinledikten sonra Spotify çalma listelerinizi yeniden gözden geçirin. Kulaklığınızda çınlayan o sesin bir hikayesi, bir yaşanmışlığı var mı? Yoksa o sadece sizin dopamin reseptörlerinizi gıdıklamak için tasarlanmış bir kod parçası mı?Tüm video podcast bölümlerimiz, dijital pazarlama sektörü analizlerimiz ve e-ticaret stratejilerimiz için YouTube, Instagram, TikTok platformlarında arama çubuğuna "filtresizdijital" yazarak bize ulaşabilirsiniz. Tüm kaynaklara ve detaylı sektör okumalarına filtresizdijital.com web sitemizden erişebilirsiniz. İyi dinlemeler!00:00 - 01:52 - 4 milyon dinlenen hayalet sanatçı01:53 - 03:12 - Metrikleri bırakıp ruhumuza dönüyoruz: Spotify'a günde yüklenen 100 bin şarkı03:13 - 04:14 - Viral listelerdeki gizli tehlike ve yapay zekanın 15. saniye kancası04:15 - 05:36 - Nöropazarlama ve Müzik: Algoritmalar beynimizin dopamin sistemini nasıl hackliyor?05:37 - 06:49 - Sezen Aksu ve Müslüm Gürses gerçeği: İnsan kusurludur, yapay zeka ise mühendisliktir06:50 - 08:00 - Stüdyoların sentetik rakibi ve müzikteki "Güzellik Filtresi" sendromu08:01 - 09:42 - Çalma listenizdeki kod parçaları: Gerçek bağlara dönme çağrısı ve kapanış
Avrupa ve ABD'nin küresel iktidar alanındaki tekeli sonsuza dek kırıldı. Artık dünyayı onlar yönetmiyor, onların dışında bir dünya hızla yükseliyor. Sömürgeciliğin başlangıcından bu yana, yüzyıllar sonra, insan tarihinde en olağanüstü bir değişim geliyor. Birinci Dünya Savaşı'nı, İkinci Dünya Savaşı'nı kazanan, en son Soğuk Savaş'ı kazanan Batı'nın yeni bir dünya inşa etmeye dönük planları paramparça oldu. Oysa iki dünya savaşında sonra kurdukları gibi, yeni düzeni de kendilerinin kuracağından çok eminlerdi.
Heykeltraş olsaydım, yukarıdaki fotoğraftaki iki insanı aynen bu pozisyonda gösteren Rodin tarzı bir heykel yapar, kaidesine de “sol liberalizmin Türkiye'ye 1 Mayıs hediyesi” yazardım. 12 Eylül'ün hemen ardından1984'ten itibaren, daha bütün sosyalist örgütler zindanlarda işkence görürken pompalanan sol liberalizmin, nasıl bugüne kadar 40 yıldır solu tutsak aldığını, yanlış yola sürüklediğini gösteriyor.Bugün kendisine solcu diyen aydınların ve gençlerin çok büyük bir bölümünün ülkenin en önemli sosyalist dergilerinden biri olarak kabul ettiği, eli kalem tutanların çoğunun yazısını sayfalarında yayınlatmaktan gurur duyduğu Birikim dergisi, 3 Kasım 2002 seçimlerinde AKP'nin hükümet kuracak çoğunluğa erişmesini “muhafazakâr demokratik devrim” olarak alkışladı ve Türkiye'nin bu yoldan Avrupa Birliği'ne girebileceğini ve nihayet demokrasiye kavuşabileceğini savunmaya başladı. Bu safsata, en azından 2013 Gezi halk isyanına kadar devam etti. Solda insanlar bunu yalnızca 12 Eylül 2010 referandumunda, başta Birikim'in liberalleri olmak üzere sözde solda bulunan bir dizi çevre ve partinin “Yetmez ama evet!” sloganı ile anıyor. Oysa mesele çok daha köklüdür. Bir anlık bir “taktik hatası” değildir. O slogan ne kadar yüz kızartıcı olsa da, özellikle yargının AKP tarafından sulta altına alınmasında ne kadar önemli bir rol oynamış olsa da, koca bir on yıllık destek aslında çok daha derin bir harabiyet yaratmıştır. 2008 1 Mayıs'ında AKP, polisi Taksim'e çıkmak isteyenlerin üzerine yolladı. DİSK'in (henüz Ankara'ya hicret etmeden önce) Şişli'de bulunan binasından sendikalarla birlikte Taksim'e yürümek için toplananlar, aralarında DİP Girişimi yöneticisi olarak şahsen biz de bulunmak üzere, polisin defalarca üzerimize sıktığı gazın acısıyla yerlerde kıvrandık. Olayın hemen ardından artık yayınlanmayan Radikal gazetesinin Pazar Eki'ne 11 Mayıs günü yayınlanmak üzere “Marksizmle Tartışma Çağrısı” başlıklı bir yazı yolladık. Radikal İki olarak bilinen bu eke her hafta yazılar yazan sol liberallere meydan okuduk, 1 Mayıs kutlamak isteyen işçilere, sendikacılara ve sosyalistlere eziyet eden bir iktidarı “demokrasi havarisi” olarak göstermekten nasıl utanmadıklarını sorduk, onları tartışmaya çağırdık. Tarihin sol liberalizme armağanı olarak Radikal'in internette bir arşivi yok. Ama arayan muhtemelen bulur. Kendine Marksist pozu veren bir dizi liberal yanıt vermeye kalktı. Sorulan sorulara cevap ver(e)meyen, incir çekirdeğini doldurmaz yanıtlar.2010'da Taksim Meydanı 1 Mayıs'a açıldı. O yıl (ve onu izleyen iki yıl) Taksim'in kutlamalara açık olmasının anlamını tartışan yok. 2010 referandumuna dört ay kala meydanın açılması solun büyük bölümünü AKP'ye destek vermeye ikna etmeye dönüktü elbette. Politikanın p'sini anlayan bunu kavrar. Solun (Fransızların deyimiyle) “kullanışlı budala”larını arkasına alan ve referandumda tarihinin en yüksek oy oranına ulaşan AKP (yüzde 58) işi bitince biraz bekledi, 2013'te Taksim Meydanı'nı “yayalaştırma” bahanesiyle gösterilere kapattı.2013'te DİP artık kurulmuştu. Beşiktaş'a inen bulvarda en önde “Taksim Tahrir olacak” pankartı ile yürüyen DİP, polisin gazlı saldırısıyla bütün kortejle birlikte durduruldu. Bütün gün sokak kapmaca ile geçti. Ama kitle Taksim'e çıkamadı. Ama 1 Haziran günü Taksim Tahrir olmuştu. Gezi halk isyanı, meydanı fethetmişti!Ey liberaller! Solu, işçiye, emekçiye ve kendisine karşı kurulan istibdada destek verme sefaletinin içine ittiniz. Ama en ufak bir özeleştiri yapmadınız. Biz ise hiç bıkmadan sizin işçi sınıfına ve emekçi halka karşı işlediğiniz politik suçları teşhir ettik ve etmeye devam edeceğiz. Şimdi hava dönüyor. Dünya ve Türkiye, sınıf politikasından başka hiçbir şeyin anlamının kalmayacağı bir döneme giriyor. Tarih peşinizi bırakmayacak. Suçumuz, insan hafızasının nisyanı sayesinde sonsuza kadar gizli kalacak diye umutlanmayın hiç. Tarih sizi daima suçunuzla anacak.Sizin heykeliniz bir utanç abidesi olacak.
"Neden Bazı İnsanlar Sessiz Kalır?” İnsan çoğu zaman susmayı zayıflık sanır. Oysa bazı insanlar bilmediği için değil bildiği için susar. Bu bölüm, suskunluğun arkasındaki gücü anlatıyor. Yeni bölüm yayında, keyifli dinlemeler.Become a supporter of this podcast: https://www.spreaker.com/podcast/hasan-basri-budak-ile-kendine-gel--5728974/support.
#kötülük #insandoğası #felsefe Kötülüğü hep dışarıda arıyoruz… Oysa asıl şeytan aynanın içinde gizleniyor.Bu serinin ilk bölümünde kötülüğün tarihini, insan doğasını ve “gölge benliğimizi” derinlemesine ele alıyoruz. Atalarımızın ateş başında anlattığı korku hikâyelerinden Dante'nin Cehennem'ine, Star Wars'taki Luke'un karanlık ormanına kadar uzanan bir yolculuk.Tim Burton'dan alıntıyla başlıyoruz: “Kötülük pek çok maske giyebilir. Ama hiçbiri iyilik maskesi kadar tehlikeli değildir.”
Bizim kuşak, 80'li yıllar ve öncesi doğumlular, internetsiz zamanları bilen son nesil. Sarı kulübelerdeki jetonlu telefonların önünde sıra beklediğimiz günleri, çevirmeli ev telefonlarının başında çalmasını beklediğimiz akşamları hatırlıyoruz. Haber almak için gazete bayisine gitmek, birine ulaşmak için sabretmek zorundaydık. Sonra bir anda dünya hızlandı. Tuşlu telefonlar çıktı, internet evlere girdi, gazeteler ekranlara taşındı. Hayat kolaylaştı sandık. Oysa fark etmeden başka bir şey oldu: Sabır gitti, mesafeler kalktı, sınırlar silindi. Farkına varmadan, kimliğin saklanabildiği, sorumluluğun ortadan kalkabildiği yeni bir dünyanın kapısını araladık.
“Hayal” dediğimizde çoğu zaman akla, aslı olmayan şeylerin zihinde kurulması gelir. Oysa bu kelimenin taşıdığı anlam alanı, basit bir düş kurma eyleminin çok ötesindedir. Hayal; hatırlama, tasavvur etme, olmayanı var gibi kurma, görüleni dönüştürme ve nihayet görünmeyene suret kazandırma gücüdür. Bu yüzden hayal, yalnızca zihnin bir oyunu değil; ruhun kurucu bir faaliyetidir. Aynı zamanda insanın varlıkla kurduğu ilişkinin en ince ve en derin damarlarından biridir.
Kimya sahasında dünyaca ünlü bir bilim adamı olan Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu ile yapılan bir röportajda şunlar kaydedilmiştir: “Bize zamanında öğretmemişler. Ama Amerika'da iken, Gazali'nin eserlerini bulup okuyunca dünyam değişti, hayretler içinde kaldım. Kimya-ı Saadet'i okurken gördüm ki, Gazali, bugünkü batı dünyasından beş yüz yıl ilerideymiş. Davos'ta milletlerarası bir toplantıda, Gazali'den, Mesnevi'den biraz bahsettim. Çeşitli ülke başbakanlarının, dünyaca ünlü işadamlarının katıldığı toplantıda dünyanın meseleleri tartışılıyordu. Onların düşünce ve tekliflerini dinleyince dayanamadım ve Mesnevi'den, Gazali'den bir-iki şey anlattım. Maddi ve manevi dünyanın iç içe olması gerektiğini aktardım. Başlangıçta bende bir çekingenlik, hatta korku vardı. Adamlar öyle bir meraklandılar ki, ondan sonra bana dört tane konferans verdirdiler. İşadamları, birinci mevki uçak biletleri gönderip, beni ülkelerine davet ediyorlardı.” Selçuklu Devleti döneminin büyük âlimi İmam-ı Gazali'yi, Mevlana Celaleddin-i Rumi'yi, Yunus Emre'yi, Molla Gürani, Molla Hüsrev, Kemalpaşazade ve Ebussuud Efendi'yi öncelikle bu millete kimler anlatacak diye düşündüğümüzde herhalde İlahiyat fakülteleri ve hocaları gelecektir. Oysa onlar Türk ve Osmanlı düşmanı Cemaleddin Afgani, Abduh, Seyit Kutup, Reşid Rıza, Mevdudi ve Hamidullah'ı anlatmaktan bunlara sıra bulamadılar. (İstisnalar kaideyi bozmaz). Biz Tarihimize sırt çevirdiğimizde nice bin yıllık kültürümüze, medeniyetimize, ilim adamlarımıza, yazılı eserlerimize yabancılaştığımızı da görmüyor muyuz? Türk bilim adamlarının bin yıllık bir dönem içinde bırakmış olduğu eserlere, yabancı yazarların eserleri gibi bakmak herhalde bu neslin en büyük kaybıdır. Ya onları düşman eseri gibi görmeye ne söylenebilir? (Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil, Devr-i Gül Sohbetleri, s.92-93)
İstanbul Finans Merkezi (İFM) uzun süre dar bir bakış açısıyla değerlendirildi; çoğu zaman bir gayrimenkul projesi gibi ele alındı. Oysa mesele bir bina değil, sermayenin yönünü değiştirme meselesidir. Doğru kurgulandığında İFM; finans, ticaret, teknoloji ve jeopolitik güç açısından Türkiye'ye çarpan etkisi yaratabilecek stratejik bir hamledir.
Ankara için "memur şehri" derler, "gri şehir" derler. Oysa o gri katmanların altında, Kızılay ve Ulus'un kuytu pasajlarında, iğne deliğinden süzülüp gelen koskoca bir dünya saklı. Bu bölümde, Anadolu'nun çorak topraklarından kopup gelen yoksul köy çocuklarının, Cumhuriyet'in başkentinde nasıl birer "kumaş mimarına" dönüştüğüne tanıklık ediyoruz. Neler Dinleyeceksiniz? Bayram, Yusuf ve Cumhur Usta: 11 yaşında elinde valiziyle yola düşenlerin, terzi çıraklığına sığınarak kurdukları hayatlar. Kayıp Ustaların İzinde: Mişon Usta'dan Pierre Usta'ya; bu zanaatı ilmik ilmik işleyen Ermeni, Rum ve Yahudi ustaların mirası. Sümerbank Vakarı: Makasla buluştuğunda "tok" bir ses çıkaran o evladiyelik kumaşların, bir giysiden öte bir "karakter" inşa ettiği yıllar. Tersyüz Edilen Hayatlar: Sadece kumaşların değil, zamanın hırpaladığı umutların da sökülüp yeniden dikildiği o pasaj dükkanları. Bugün o dikiş makinelerinin sesi yavaş yavaş susuyor. Hazır giyimin naylon istilasına karşı direnen son makasların, son iliklerin ve Ankara'nın sökülen kent belleğinin izini sürmeye hazır mısınız? Hazırlayan ve Sunan: Tezcan Karakuş Candan
Geçenlerde Maslak'taki devasa plazalardan birinde, çok büyük bir portföy yönetim şirketinin toplantı odasındaydım. İçerideki yöneticilerin hepsi jilet gibi takım elbiseli, herkes inanılmaz ciddi. Masaya 60 sayfalık, içinde grafiklerin, enflasyon endekslerinin uçuştuğu detaylı bir PDF raporu koydular. Hazırlamak için üç hafta boyunca sabahlamışlar. Sonuç? Okunma sayısı sadece 42! Aynı günün akşamı 22 yaşındaki yeğenimle otururken bana telefonunu uzattı ve "Dayı bak, şu fona yatırım yapmayı düşünüyorum" dedi. Ekrandaki videoya bir baktım; TikTok'ta bir genç, elindeki pizza dilimlerini bölerek bileşik getirinin ne olduğunu 30 saniyede anlatıyor! Video bir buçuk milyon izlenmiş, altındaki yorumlarda binlerce genç fona nasıl gireceğini soruyor.Türkiye'de Dijital Pazarlama podcastinin bu bölümünde, finans sektörünün şu an içinde bulunduğu devasa krizi ve fırsatı konuşuyoruz. Bu harika konuyu bana öneren, "Portföy şirketi TikTok'a katılmalı mı, maaş günleri reklam stratejileri nasıl olmalı?" diye soran sevgili arkadaşım Sevgi'ye buradan kocaman sevgilerimi gönderiyorum. Onun açtığı yoldan ilerleyerek finansın kalın duvarlarını yıkıyoruz.Finans şirketlerinin ve bankaların sosyal medya hesaplarına bir bakın. Sürekli yukarı doğru giden yeşil oklar, "Geçen çeyrekte yüzde kırk kâr ettirdik" diye bağıran soğuk afişler... Portföy şirketleri, yatırımcıların sadece rakamlara bakarak karar verdiğini sanıyor. Oysa insanlar kararlarını duygularıyla alır, rakamlarla meşrulaştırırlar. Türkiye gibi paranın değerini korumanın savaşa dönüştüğü bir ortamda yatırımcı "Bana sadece oran verme, bana güven ver ve korkumu dindir" diyor. Finans markaları ciddi olmakla sıkıcı olmayı birbirine karıştırıyor. Siz asık suratlı bir uzmanı kameranın karşısına geçirip anlaşılmaz terimlerle konuşursanız, o videoyu saniyesinde kaydırırlar. Güven vermek somurtmak değil; müşterinin derdini en samimi dille çözmektir.Peki ne yapmalıyız? Portföy şirketleri TikTok'ta dans mı edecek? Hayır! Ama şu an dünyada "FinTok" yani finansal TikTok diye bir gerçek var. Yeni nesil finansal okuryazarlığı bu kısa videolardan öğreniyor. Yapmanız gereken o uzmana, enflasyon döneminde neden fon alınması gerektiğini komşunuza anlatır gibi 45 saniyede anlattırmaktır. İşte o zaman trendleri kullanarak güven inşa edersiniz. Sevgi'nin harika içgörüleriyle iki altın taktiği de detaylandırıyoruz. Birincisi: Maaş Günü Pazarlaması. Reklam bütçelerinizi rastgele yakmak yerine, insanların cebine paranın girdiği ayın 1'i ve 15'i gibi günlerde zirveye çıkarın. İhtiyaç anı değil, kaynak anı pazarlaması yapın! İkincisi: Sıkıcı Seminerlerin Geri Dönüşümü. Devasa otellerde yapılan seminerleri Youtube'a atıp izlenmemesine şaşırmayın. O uzun videoların en can alıcı 30 saniyesini kesip sosyal medyada çerezlik içerik (Snackable Content) haline getirin.Finans sektörü için iletişim tonu "Trendleri kullanarak samimiyetle inşa edilmiş güven" olmalıdır. Takım elbisenizi çıkarmak zorunda değilsiniz ama o soğuk dili bırakmak zorundasınız. Yatırımcınız makine değil; kredi kartı ekstresini düşünüp strese giren bir insandır. Ona finans dünyasını basitleştiren markalar, önümüzdeki dönemin asıl kazananları olacak.
Carl Jung'un gölge diye nitelendirdiği; kabul etmediğimiz, görmezden geldiğimiz, bastırdığımız her yönümüz başkalarında karşımıza çıkar. Ben asla böyle değilim diye yargıladığımız ya da küçümsediğimiz biri aslında bize aynalık yapıyordur. Yalancıları hiç sevmem diyorsanız hayatınıza hep yalancı insanlar gelecektir. Oysa hepimizin yalancı bir yanı vardır bu yanımızı kabul edip dürüstlüğü seçtiğimiz için kendimizi onurlandırdığımızda kendi bütünlüğümüze ulaşabiliriz. Mevlana'nın çok güzel bir sözü vardır : Sen anca sende olanı görürsün…. Sizi zorlayan ilişkilerinizin size yansıttığı gölge yanınızı bulup onunla yüzleşmek, ilişkilerinizin iyileşmesini sağlayacaktır. Bu konuda kendinizle çalışmak isterseniz DEBBİE FORD'un IŞIĞI ARAYANLARIN KARANLIK YANI kitabını kesinlikle tavsiye ederim. Araba kullanırken ya da dikkat gerektiren bir işle uğraşırken dinlemeyiniz.Kulaklıkla dinlemeniz önerilir. Meditasyon serisinden ilk siz haberdar olmak ve kanalımı desteklemek için YOUTUBE'da abone olup,
Doğduğum yıl, 1982. Darbe sonrası sessizliğin, herkesin birbirine fısıltıyla konuştuğu, siyasetin adeta yasak bir meyve olduğu yıllar. Oysa sessizliğin içinde, bir önceki kuşağın hâlâ kanayan bir yarası vardı: 27 Mayıs. Babalarımızın anlatmadığı, gazetelerde yazılmayan, ama evlerin duvarlarına, sokakların taşlarına, toprağın altına işlemiş bir hikâye. Ben bu hikâyeyi, çocukluğumda dedelerimin köy odalarındaki fısıltılı sohbetlerinden, kenarı yanmış gazete kupürlerinden, radyolardan gelen resmî ve soğuk sesin yankılarından duyarak büyüdüm. Ama asıl öğrendiğim, 27 Mayıs'ın sadece bir tarih olmadığıydı. Bir oyundu. Bir kumpastı. Ve o oyun, yıllar sonra, benim yetişkin olduğum yıllarda, aynı sahnenin üzerinde, aynı dekorlarla, sadece oyuncular değişerek yeniden sahneleniyordu.
İbn Arabî'nin (k.s.) Füsûsu'l-Hikem'de Yûsuf kelimesi altında açtığı “nûriyye hikmeti”, ilk bakışta rüya, vahiy, hayal ve te'vil üzerine kurulmuş bir metafizik bahis gibi görünür. Oysa dikkatle bakıldığında bu bahis, aynı zamanda insanın dünyayı nasıl gördüğünü, gördüğünü nasıl anlamlandırdığını ve anlamlandırdığı şeyi nasıl dile getirdiğini de açıklayan son derece derin bir idrak teorisidir. Bu bakımdan söz konusu fass, yalnızca tasavvufî düşünce için değil; şiir, hikâye, mecaz, temsil ve sembol gibi meseleler etrafında düşünen bir edebiyat anlayışı için de son derece kurucu bir ufuk taşır.
#daltonlar #casperlar #italya İtalya'da iki Türk uzun namlulu silahlar ve susturucularla baskın yedi. Büyük bir dini festivale saldırı zannedildi, BBC dahil tüm medya böyle haber yaptı. Oysa gerçek: Mafya hesaplaşması. Daltonlar Grubunun Suikastçileri Casperlar grubunun lideri Hamuş Atız için oradaydılar. İki tetikçinin ismi, görüntüler, eylem hazırlığının arka planındaki hesaplaşmaya ait tüm detaylar...KANALIMA KATILMAK İÇİN:https://www.youtube.com/channel/UCXER5YnRo8uLm8hwvBEmJVg/joinoinBENİ DESTEKLEYEBİLİRSİNİZ:Patreon: https://www.patreon.com/cevheriguvenPaypal: cevheriyeulas@gmail.comİLETİŞİM MAİL: cevheriyeulas@proton.meADS & SPONSORSHIPS: cevheriyeulas@gmail.comBENİ TAKİP EDEBİLİRSİNİZ:Telegram: https://t.me/cevheriguvenofficialBluesky: https://bsky.app/profile/cevheriguven.bsky.socialFacebook: https://www.facebook.com/CevheriGuvenTvTwitter: https://www.twitter.com/cevheritvInstagram: https://www.instagram.com/cevheriguvenofficial/
Edebiyat ilmi çoğu zaman lisan/dil, üslup, tür ve teknik üzerinden; edebiyat yapmak ise heva ve heves üzerinden tarif edilir. Oysa bu tariflerin her biri, kendisinden önce gelen bir soruya borçludur: İnsan nedir? Bu soruya cevap vermeden kurulan her edebiyat teorisi eksik, bu cevaptan habersiz üretilen her eser kaynağını unutan bir söz olarak kalır. Çünkü edebiyat, nihayetinde insanın kendisi hakkında söylediği sözden başka bir şey değildir; insanı bilmeden söylenen söz ise, ne kadar güzel olursa olsun, hakikatle temasını kaybetmiş bir yankıdır.
Kadınlar Şampiyonlar Ligi'nde Dörtlü Finali İstanbul'a almak için CEV'e 600 bin Euro ödeyen Fenerbahçe neden hedefe ulaşamadı?Oysa sezon başında hedefler büyüktü. Alessia Orro gibi dünya çapında bir isim ve Milli Takım'ın yıldızlarından Hande Baladın transfer edilmişti.Fenerbahçe, Vargas-Orro-Fedorovtseva üçlüsüyle Avrupa'nın en güçlü hücum hattına sahip takımlarından biri haline gelmişti.Buna rağmen Sarı-Lacivertliler ligde ikincilikle yetinmek, Avrupa'ya ise Scandicci'ye elenerek çeyrek finalde veda etmek zorunda kaldı.Fenerbahçe'nin vedasına karşın 2 Mayıs'ta İstanbul'da oynanacak Dörtlü Final'de Vakıfbank ve Eczacıbaşı İtalyan rakiplerine karşı kupa mücadelesi verecek.Yiğiter Uluğ ve Eray Özer bu hafta Gazozuna'da voleybol konuşuyor.
Zihnimiz, biz bu yönde özel bir gayret göstermesek bile bir şeyleri sürekli kendi içinde kurgular durur. Bunlar bize daha çok gözlem gibi gelir. Oysa içinde ihmal edilmeyecek ölçüde anlamlandırma mesaisi vardır.
Seri katillere olan hayranlık ve şöhret olma arzusu, iki lise öğrencisini sadistçe bir cinayete sürükleyebilir mi? Karanlık Dosyalar'ın tekrar yayınlanan bu bölümünde; 16 yaşındaki Cassie Jo Stoddart, sınıf arkadaşları Brian ve Torey'nin dostları olduğunu sanıyordu. Oysa ikili, derslerden arta kalan zamanlarda kanlı bir planı hayata geçirme hazırlığındaydı. Sunan: Sezgi Aksu Hazırlayan: Gülşah Dim Ses Tasarımı ve Kurgu: Tolgacan Bozca Yapımcı: Podbee Media Canlandıranlar: Brian: Kadir Can Değer Torey: Umut Güloğlu Cassie: Dila Zeynep Dereli Matt: Tolgacan Bozca Polis: Hazal Beril Çam Tüm bölümler ve daha fazlasına Podbee app ve podbeemedia.com'dan ücretsiz olarak ulaşabilirsiniz. ------ Podbee Sunar ------- Bu podcast reklam içerir.
ABD'nin Körfez'de yaptığı yığınağın İran'la müzakerelerde bir baskı aracı olarak kullanılacağı yönünde görüşler vardı. Oysa yığınağın niteliği İran'a karşı bir saldırının plânlandığının bariz bir işaretiydi. “Çehov'un Tüfeği” başlıklı yazımda “Tiyatronun birinci sahnesinde duvarda bir silah asılıysa o silah o oyunda mutlaka patlar!” sözüne yer vermiştim. O tüfek patladı. “USS Gerald Ford” uçak gemisinin İsrail'e ulaşmasının hemen ardından ABD ve İsrail İran'a saldırdı.
Birçoğumuz için DEHB, sadece okulda başarısız olan veya yerinde duramayan çocuklarla özdeşleştiriliyor. Oysa bazı DEHB'li bireyler; kariyerlerinde yükselirken, akademik unvanlar […]
Bugün 17 Şubat 2026. Böyle tarihlere özellikle dikkat ederim. Çünkü bazı günlerin enerjisi farklıdır. Bugün spiritüel olarak yoğun bir gün. Güneş tutulması var ve gökyüzü bize şunu söylüyor: Plansız hareket eden değil, bilinçli adım atan kazanacak. Tam da bu yüzden bugün sert bir konu konuşuyoruz.Dijital pazarlama öğrenenlerin yüzde 90'ı neden asla para kazanamıyor?Bakın çok net konuşacağım. Öğreniyorsunuz ama kazanmıyorsunuz. Kurs alıyorsunuz, YouTube izliyorsunuz, Meta panelini kurcalıyorsunuz, Google Ads sertifikası alıyorsunuz. Terimleri biliyorsunuz. CTR nedir biliyorsunuz, CPC nedir biliyorsunuz. Ama ay sonunda cebinize para girmiyor.Neden?Çünkü dijital pazarlamayı öğrenmiyorsunuz, terimleri ezberliyorsunuz.Birinci büyük problem bu. İnsanlar taktik öğreniyor ama sistem kurmuyor. Reklam vermeyi öğreniyor ama gelir makinesi kurmayı öğrenmiyor. Oysa dijital pazarlama butona basmak değildir. Dijital pazarlama sıfırdan müşteri kazanma sistemi tasarlamaktır. Funnel kurgulamaktır. Retargeting planlamaktır. CRM entegrasyonu düşünmektir. Bilgi var ama yapı yok.İkinci sebep daha derin: Para psikolojisi yok. Ücret istemeye çekiniyorsunuz. Teklif gönderirken korkuyorsunuz. “Ya pahalı derlerse?” diyorsunuz. “Ya sonuç alamazsam?” diye düşünüyorsunuz. Bu enerjiyle kazanamazsınız. Çünkü siz bir markaya bütçeni bana ver diyorsunuz. Eğer siz kendinize inanmıyorsanız o bütçe size gelmez. Dijital pazarlama teknik olduğu kadar özgüven işidir.Üçüncü sebep kurs bağımlılığı. Sürekli eğitim, sürekli sertifika ama uygulama yok. Ben hep şunu söylüyorum: 10 saat eğitim, 100 saat uygulama. Ama çoğu kişi 100 saat eğitim, sıfır saat uygulama yapıyor. Sonra “Bu işte para yok” diyor. Hayır, para var. Sen sahaya çıkmadın.Dördüncü sebep niş seçmemek. Herkese hizmet vermeye çalışıyorsunuz. E-ticaret de olur, emlak da olur, klinik de olur. Bu kafa ile derinleşemezsiniz. Para uzmanlaşmaya gider. Bir sektöre odaklandığınızda hızlanırsınız, özgüveniniz artar, fiyatınız yükselir.Beşinci sebep satış bilmemek. Satış konuşması yapamayan, teklif yazamayan, fiyat savunamayan dijital pazarlamacı para kazanamaz. Teknik bilgi tek başına yetmez. Kendinizi satamazsanız hizmetinizi de satamazsınız.Altıncı sebep sabırsızlık. Üç gün kötü giden kampanyada panik yapıyorsunuz. Oysa bu iş test, veri ve optimizasyon işidir. Dijital pazarlama sihir değil, matematik işidir.Yedinci sebep ise gerçek anlamda iş kurma niyeti olmaması. Özgürlük hayali var ama disiplin yok. CRM yok, sistem yok, takip yok. Bu iş freelancer romantizmi değil, girişimciliktir.Para kazanan yüzde 10 ne yapıyor? Sistem kuruyor. Niş seçiyor. Satışı öğreniyor. Uyguluyor. Psikolojisini yönetiyor. Net oluyor.Bugün kendinize şu soruyu sorun: Ben gerçekten bu işi gelir modeline dönüştürmek istiyor muyum, yoksa sadece öğrenmiş olmak mı istiyorum?Bilgi zengin yapmaz. Sistem kuran kazanır.Ben Faruk Toprak. Türkiye'de Dijital Pazarlama Podcast'inde bugün biraz sert konuştum ama gerçekleri konuştuk. Eğer bu bölüm sana dokunduysa paylaşmayı unutma. Çünkü bu sektörde öğrenen çok, kazanan az.00:21 Dijital pazarlama öğrenenlerin %90'ı neden kazanamıyor01:08 Taktik öğrenmek vs sistem kurmak02:30 Dijital pazarlama bir gelir makinesidir02:48 Para psikolojisi ve özgüven problemi03:23 Kurs bağımlılığı ve uygulama eksikliği03:47 Niş seçmemenin büyük hatası04:22 Satış bilmeyen dijital pazarlamacı neden kaybeder04:43 Sabırsızlık ve optimizasyon gerçeği05:17 Freelancer romantizmi vs girişimcilik05:39 Para kazanan %10 kim?05:53 2026'da yapay zeka ve strateji farkı06:19 Gelir modeline dönüşme kararı06:46 Para netliğe gelir07:15 Joy Akademi ve kapanış mesajı
"Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve iyi kimselerle birliktedirler. Bunlar ne güzel arkadaştır." (Nisa 69)“Bu lütuf Allah'tandır; bilen olarak Allah yeter.” 70Bir grup müfessirin riyayet ettiğine göre, Hazret-i Peygamberin kölesi (mevlâ) olan Sevban, Hazret-i Peygamber'i çok seviyor ve O'ndan ayrılmaya hiç dayanamıyordu. Bir gün, yüzü değişmiş, bedeni incelmiş, zayıflamış ve yüzünü hüzün bürümüş olduğu halde Hazret-i Peygamberin yanına gelir. Bununüzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona halini sorunca, o şöyle der: "Ey Allah'ın Resulü, benim şundan başka hiçbir derdim yok: Seni görmediğim zaman özlüyor, seninle karşılaşıncaya kadar büyük bir yalnızlık duyuyorum... Derken âhireti hatırlıyor, bu sefer de seni orada görememekten korkuyorum...Çünkü ben, cennete girdirilsem bile, sen peygamberlerin derece ve makamlarında olacaksın, bense kulların derece ve makamlarında; binaenaleyh, seni göremiyeceğim. Eğer cennete girdirilmezsim, o zaman da seni asla göremiyeceğim..." Bunun üzerine, bu âyet-i kerime nazil oldu."Biz hiçbir peygamberi, Allah'ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir hikmetle göndermedik" (Nisa. 63)Sıddîk, sıdkı (doğruluğu) âdet edinmiş olan kimsenin ismidir. Bir fiil bir insanın âdeti olur ve o insan bu fiili ifade eden kelimeyle tavsif edilir ise, o vasıf fiîl vezni üzere gelir. Mesela hımmîr (çok şarap içen) denilir. Her kim, şekke düşmeksizin herhangibir dini tasdik eder (doğrular) ise, o sıddîktir. Bunun delili, "Allah'a ve peyamberlerine iman edenler (yok mu!), onlar sıddîklerdir" (Hadîd, 19) âyetidir.Sıddîk, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i ilk önce tasdik etmiş ve böylece, bu hususta diğer insanlara öncü olmuş kimsenin ismidir.O, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i tasdikte öncüdür. Çünkü Hazret-i Peygamber'in, "İslâm'ı her kime arzettiysem, mutlaka o duraklamıştır; Ebu Bekir müstesna, çünkü o, hiçtereddüt etmedi" dediği meşhurdur.Alimlerimiz, Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh)'in iman etmesinden kısa bir zaman sonra, Hazret-iOsman (radıyallahü anh), Talha, Zübeyr, Sa'd İbn Ebî Vakkas ve Osman İbn Maz'ûn (radıyallahü anhnhüm)'u da İslâm'a getirdiği ve onların böylece müslüman oldukları hususunda ittifak etmişlerdir. Binaenaleyh, Hazret-i Ebu Bekir'in müslüman olması, bu büyük zatların ona uymasına vesile olmuştur.Allahü teâlâ en hayırlı ümmet olarak vasfedilmiş olan bu ümmeti, Hazret-i Peygamber'den sonra Hazret-i Ebu Bekir'i icmâ ile halife seçmeye; O (radıyallahü anh) vefat ettiği zaman, onu Hazret-i Peygamber'inhemen yanına defnetmeye muvaffak kılmıştır.Şehâdetin, insanın kâfir bir kimse tarafından öldürülmesi şeklinde tarif edilmesi caiz değildir.Mü'minler bazan, "Allah'ım, bize şehâdeti nasib et!" diye dua ederler. Eğer şehâdet, sadece kâfir tarafından öldürülmekten ibaret olsaydı, onlar, Allah'tan bu öldürülmeyi istemiş olurlardı. Oysa ki bu caiz değildir.Çünkü, kâfirin onu öldürmesini istemek küfürdür.Hazret-i Peygamber, "Karın ağrısından ölen şehiddir; boğularak ölen şehiddir" Müslim, İmare, 164,Salih, itikadında ve amelinde iyi, dürüst olan kimsedir. Çünkü, cehalet itikadda bir bozukluk, günah ise amelde bir bozukluktur. Bu böyledir, çünkü itikadı doğru, işi de mâsiyet değil taat olan herkes sâlihtir.Bil ki Cenâb-ı Hak, Allah'a ve Resulüne itaat eden kimsenin peygamberler, sıddîklar, şehidler ve salihlerleberaber olduğunu açıklamış, sonra bunlardan hangisi olduğuna pek önem vermeyip, sadece onlarla beraber refîk bir arkadaş olmanın kâfi geldiğini bildirmiştir, Biz daha önce, "refik" kelimesinin, hazarda ve seferde kendisinden istifade edilen kimse manasına olduğunu zikretmiştik. Böylece Cenâb-ı Hak, bu itaatkâr kullardan fayda sağlanacağını açıklamıştır.” Razi
Dr. Gabor Mate Bağımlılık - 2 00:00 – Bağımlılık konusuna giriş 00:30 – Davranış değil, kişiyle ilişki 01:30 – Disiplin ve davranış odaklı yaklaşım 03:00 – Stres ve çocuğun bedeni 07:00 – Beyin sosyal bir organ 09:30 – Dopamin, serotonin ve kendini yatıştırma 12:30 – Bağımlılık bir çözüm gibi çalışır 16:30 – Madde değil, alttaki acı 20:00 – Meditasyon: onarım ve dayanıklılık 23:00 – Farkındalık Çarkı pratiği Bağımlılığa genellikle “bıraktırılması gereken bir davranış” olarak bakıyoruz. Oysa bu yaklaşım, hem çocuklarda hem yetişkinlerde çoğu zaman işe yaramıyor. Bu bölümde bağımlılık; bir zayıflık ya da ahlaki sorun olarak değil, kişinin stresle, duygusal acıyla ve haz eksikliğiyle baş etme yolu olarak ele alınıyor. Dopamin ve serotonin üzerinden “self-medication” kavramı, sosyal çevrenin beyin ve fizyoloji üzerindeki etkisi ve “madde mi, alttaki acı mı?” sorusu etrafında Gabor Maté serisi derinleşiyor. Bölümün ikinci yarısında ise Dan Siegel'in Farkındalık Çarkı pratiğiyle, duyulardan iç beden duyumlarına, zihnin hareketlerinden ilişkisel alana uzanan bir onarım ve dayanıklılık çalışması yer alıyor. Zeynep Aksoy, saygın bir yoga eğitmeni ve Reset platformunun kurucusudur. Web sitesi üzerinden canlı ve kayıttan izlenebilen dersler, üyelik programları ve profesyonel eğitimler sunmaktadır. Online Stüdyo üyeliği ile günlük çevrim içi derslere, geniş bir arşive ve topluluk desteğine erişim imkânı sağlar. Ayrıca Zeynep, katılımcıların hareket, anatomi ve farkındalık konularında bilgilerini derinleştirmelerine yardımcı olmak için yenilikçi Fasyal Yoga Uzmanlık Programı'nı yürütmektedir. Daha fazla bilgi almak ve sertifikalı eğitimlere katılmak için: www.zeynepaksoyreset.com
Kokinayı bilirsiniz.Hani yılbaşlarında eve alınan veya eşe dosta hediye edilen o meşhur bitki.Dikenli yaprakları ve kırmızı yemişleriyle biliriz kokinayı.Oysa yemişler başka bir bitkiden alınıp dikilir. Yaprakları da yaprak değildir aslında. Şimdi bir de yemişleri de sprey boyayla kırmızıya boyamaya başlamışlar.Kokinanın isminin kökeninden başlayıp Noel Baba'ya ve tarihteki ilk Noel Baba çizimine uzanan bir hikaye anlatıyorum bu bölümde.İyi dinlemeler.Biliyorsunuz Yeni Haller sizlerin desteğiyle yayın hayatına devam eden bir podcast kanalı.Beni aşağıdaki link'lerden destekleyebilirsiniz:www.patreon.com/yenihallerYeni Haller'in bir de Buy Me A Coffee hesabı var artık. Buradan destek olmak çoook daha kolay. Patreon'da sorun yaşayanlar için açtım efendim. Buyurun:https://www.buymeacoffee.com/yenihallerBir de bu sezon spor basınımızda apayrı yeri olan, ben ustam olarak kabul ettiğim Yiğiter Uluğ'la T24'ün Youtube kanalında bir spor programına başladık. Korkmayın, sadece futbol konuşmuyoruz. Hele sahadaki skorları, maçları hiç konuşmuyoruz. Yeni Haller tadında spor sohbeti isteyenler için:Yiğiter Uluğ ve Eray Özer'le GazozunaBana ulaşmak için:https://www.instagram.com/eray_ozerhttps://twitter.com/ErayOzeryenihallerpodcast@gmail.com
Çocuk Yaramaz mı Hissedemiyor mu? 00:00 — İnterosepsiyon Nedir ve Neden Bu Kadar Önemli? 04:00 — Günlük Hayatta Bedenin Sinyallerini Okumak 09:00 — Çocukluk, Ebeveynlik ve Bedensel Farkındalık 14:00 — Travma, Stres ve İç Alanın Kapanışı 20:00 — Yoganın Bilimsel Yüzü: İnsula ve Farkındalık 26:00 — Panik, Nefes ve Kendini Şifalandırma 33:00 — Çocuklarda ve Yetişkinlerde Duyusal Algı 40:00 — Duygular, Beden ve “Ben” Hissi İnterosepsiyon, yani bedeni içeriden hissetme kapasitemiz, modern yaşamın gürültüsü içinde en çok unuttuğumuz farkındalıklardan biri. Oysa bu içsel duyarlılık, duygusal denge, öz-regülasyon ve hatta ilişkilerdeki derinlik açısından belirleyici bir rol oynar. Bu bölümde Zeynep Aksoy, nörobilim, travma çalışmaları ve yoga felsefesinin kesişiminde interosepsiyonu ele alıyor. Bedensel farkındalığın kaybının modern insanın en sessiz krizlerinden biri olduğunu; bedenle yeniden temas kurmanın ise bir tür içsel uyanış, hatta şifa süreci olduğunu gösteriyor. Sessizlik, nefes, duyum ve farkındalık aracılığıyla, yalnızca bedeni değil, “ben” hissini de yeniden tanımanın yollarını araştırıyoruz. Bu sohbet, spiritüel pratikle bilimsel anlayış arasında bir köprü kurarken, insan olmanın en ince dokusuna — hissetme kapasitemize — dokunuyor. Zeynep Aksoy, saygın bir yoga eğitmeni ve Reset platformunun kurucusudur. Web sitesi üzerinden canlı ve kayıttan izlenebilen dersler, üyelik programları ve profesyonel eğitimler sunmaktadır. Online Stüdyo üyeliği ile günlük çevrim içi derslere, geniş bir arşive ve topluluk desteğine erişim imkânı sağlar. Ayrıca Zeynep, katılımcıların hareket, anatomi ve farkındalık konularında bilgilerini derinleştirmelerine yardımcı olmak için yenilikçi Fasyal Yoga Uzmanlık Programı'nı yürütmektedir. Daha fazla bilgi almak ve sertifikalı eğitimlere katılmak için: www.zeynepaksoyreset.com
*Bu bölüm Nivea Derma Control Defend hakkında reklam içerir.Nivea Derma Control Defend serisini incelemek için tıklayın.Sistem bizi hep "Daha fazlasına sahip olabilirsin" diye pompaladığı için eksiklerimize odaklanmayı öğrendik. Oysa kimin her şeyi tamam ki? Ben artık durup sahip olduklarımı sevmeye karar verdim. Nasıl yaptığımı bu bölümde anlatıyorum.
Bu bölümde konuğum Global IT Genel Müdür Yardımcısı Burak Akusta.Karşımda bilgi teknolojileri alanında 25 yılı aşkın deneyime sahip ODTÜ'lü bir bilgisayar mühendisi olunca yapay zeka hakkında aklıma takılanları sordum.Örneğin yapay zekayı geliştirenlerin de onun nasıl çalıştığını anlamadıkları konusu. Burak, yapay zeka geliştiricilerinin sistemin algoritmalarını bilmelerine rağmen, belirli çıktıları neden ürettiğini anlamakta zorlandıklarını açıkladı. En merak ettiğim konulardan biri de hangi yapay zeka modelini hangi iş için kullanmam gerektiği. Ücretli versiyonlarını kullandığım ChatGPT, Gemini ve Claude ile aynı görevler için çalıştırıp bunu anlamaya çalışıyorum. Burak bu sistemlerin geliştirilme amaçlarını ve birbirlerinden farklarını anlattı.Yapay zeka ile çözümler üreten bir firmanın üst düzey yöneticisi olarak gerek şirketlerin, gerekse bireylerin neyi gözardı ettiklerini, hangi fırsatları kaçırdıklarını, yapay zekayı nasıl değerlendirmeleri gerektiğini sordum. Yine karşımıza sığ, “ürün” bakış açısı çıktı. Oysa yapay zeka bir ürün değil, kültürel dönüşüm gerektiren bir yaklaşım. Burak'a göre şirketlerin önce verilerini düzene koyması, sonra süreçlerini yeniden tasarlaması gerekiyor. Bireyler ise yapay zekayı sadece soru-cevap aracı olarak değil, fikir geliştirme, kariyer planlama, öğrenme stratejisi oluşturma gibi daha derin amaçlar için kullanmamız gerektiğini vurguladı.Burak yapay zeka konusundaki en olası tehlikeye de değindi; yapay zeka çağında bilgiye hızlı erişim artarken, onu sindirme ve sorgulama yeteneğimiz zayıflıyor. O nedenle, kitap okumayı ve araştırma yapmayı "zihinsel kaslarımızı" güçlü tutmak için kritik görüyor. Aksi takdirde, her söyleneni sorgulamadan kabul eden bireyler haline gelmemiz işten değil.(03:05) Yapay zeka nasıl çalışıyor (05:47) Kaç tip yapay zeka var (15:30) Yapay zeka büyük sorunları çözmenin neresinde (18:57) Aralarındaki fark nereden geliyor (21:49) Şirketler YZ konusunda neyi kaçırıyorlar (27:33) Bireyler neyi kaçırıyorlar (32:00) Neden daha fazla kitap okumamız lazım? (35:15) Burak'ın değer yaratma formülüSupport the show
“Mutluluğu hep büyük anlarda arıyoruz; tatillerde, kutlamalarda, özel günlerde… Oysa hayatın çoğu sıradan günlerden oluşuyor. Bu bölüm sıradan günleri neden boşa harcamamamız gerektiği hakkında. @gizemdemirel
Bölümümüzün sponsoru Tıkla Gelsin®️'e özel avantajlardan faydalanmak için buraya tıklayarak uygulamayı indirebilirsiniz.Tüm zamanların en iyi üç bölümü geliyor olabilir! Evet, üç bölümlük serinin ilk iki bölümünde yaşamın hızlanmasından, giderek bir konuya odaklanmada yaşadığımız sorunlardan bahsediyoruz.Bugün dikkat eşiğimiz 47 saniyeye düşmüş durumda ve bu sayı giderek azalıyor!Oysa dikkat çok kıymetli bir şey. O kadar ki, İngilizcede ona "ödemek/pay" fiilini kullanıyoruz. Hatta bugün tüm teknoloji devleri dikkatimizin peşinde.Ve ayrıca hep meşgulüz ama hiçbir işi de tam bitieremiyoruz.İlk iki bölümde tüm bunları ve bunlardan kurtulmak için neler yapılabileceğini konuşacağız.Üçüncü bölüm ise tam bir bomba: Yüzyıllardır dikkat kesilmeyi hedefleyen gizli bir örgütü anlatacağım. Şimdiden heyecanlıyım!İyi dinlemeler!
Bitcoin'in enerji kullanımı hakkındaki tartışmalar sık sık gündemde. Ancak ya bu tartışmanın temelinde yaygın bir yanılgı yatıyorsa? Çoğu kişi "madencilerin" enerji harcayarak "bitcoin ürettiğini" düşünüyor olabilir. Oysa gerçek şu ki, madenciler bitcoin yaratmazlar. Onlar, ağ üzerinde geçerli bloklar oluşturmak için çalışır ve bu süreçte başarılı olduklarında, ağın başlangıç aşamasında belirlenmiş yeni satoshi'lerle ödüllendirilirler. Bitcoin'in piyasaya sürülme programı, harcanan enerji miktarıyla tamamen ilgisizdir. Bu program sadece ve sadece zamana bağlıdır. Kaç tane makinenin "madencilik" yaptığı veya ne kadar enerji harcandığı önemli değil; toplam 21 milyon adetle sınırlı olan Bitcoin, yaklaşık 131 yıllık bir süre zarfında ve her 10 dakikada bir sabit bir hızda piyasaya sürülecektir. Bitcoin'in enerji kullanımı, daha fazla coin "üretmekle" ilgili değildir. Bunun yerine, ağın güvenliği ve coin'lerin tüm katılımcılar arasında adil bir şekilde dağıtılmasıyla ilişkilidir. Hatta, Bitcoin'in enerji kullanımı ne kadar yüksek olursa, coin'lerin ilk dağıtımı o kadar adil olur. Enerji kullanımındaki bir azalma, güvenliğin ve adil dağıtımın azalması, ağın merkezileşmesi ve dış müdahalelere karşı direncinin düşmesi anlamına gelir. Eğer Bitcoin'i faydasız olarak görüyorsanız, harcadığı herhangi bir enerji size israf gibi görünebilir. Ancak İş İspatı mekanizmasının gerekliliğini ve zorluk ayarlamasının arkasındaki deha gibi konuları anlamak, bu konuya farklı bir perspektif getirir. Bu bölümde, Bitcoin'in enerji tüketiminin gerçek nedenlerini, coin'lerin nasıl piyasaya sürüldüğünü ve "madencilik" teriminin neden yanıltıcı olduğunu derinlemesine inceleyeceğiz.Kaynak