Sermayenin yalanlarına karşı işçi sınıfının gerçekleri

26 Ocak 2022… “Bu kişi Hablemitoğlu cinayeti zanlısı olarak şu anda ülkemiz yargısına hesap veriyor!” Erdoğan, Star TV canlı yayınında Hablemitoğlu cinayetinin zanlılarından Nuri Gökhan Bozkır'ın MİT tarafından Ukrayna'dan Türkiye'ye getirilişini böyle duyurmuştu. Bir akademisyen olan, Fethullah Gülen cemaatinin devlet içindeki kadrolaşmasını, Alman vakıflarının Türkiye'deki faaliyetlerini ele alan kitaplarıyla gündeme gelen Necip Hablemitoğlu'nun adı MİT Müsteşarlığı için de geçmişti. Nuri Gökhan Bozkır'ın ifadelerine göre, suikastı yapan ekibin başında Albay Levent Göktaş vardı. Özel Kuvvetler'de görev yapan, Öcalan'ın Türkiye'ye getirilmesi operasyonunda da yer alan, sonraki yıllarda Ergenekon davalarında hapis yatan Albay Levent Göktaş'ın da adının 2002 yılında MİT Müsteşarlığı için geçtiği söylendi. Hablemitoğlu cinayeti için hep Fethullahçılar işaret edilmişti. Şimdi ise Ergenekon sanığı bir albay cinayetin bir numarası olarak suçlanıyordu. Tam 20 yıl sonra yıllarca üzeri kapatılmış bir faili meçhul cinayet dosyası yeniden açılırken, Necip Hablemitoğlu'nun eşi Şengül Hablemitoğlu paylaşımında “Adalete, devlete inancımızı ve güvenimizi kaybettik…” diyordu ve kendilerine hiçbir yetkilinin ulaşıp bilgi vermediğinden yakınıyordu. 18 Mayıs 2023… Ankara 28'inci Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davada tüm sanıklar tahliye edildi! Bu olanları niye hatırlatma ihtiyacı duyduğumuz belli. Adalet Bakanı Akın Gürlek'in Uğur Mumcu ve Muhsin Yazıcıoğlu dosyalarının yeniden açıldığını duyurmasının ardından pek de bir beklenti içinde olmamak gerektiği açık. Hele ki Akın Gürlek'in “ucu nereye giderse gitsin” sözü, bu işlerin bir yere varmayacağının ilanı gibi adeta. Futbolda yönetim “hocamızın arkasındayız” dediğinde birkaç haftaya kalmaz hocanın kovulacağını anlarsınız ya; üst düzey bir devlet yetkilisi çıkıp da bir dava için “ucu nereye giderse gitsin” dediğinde de yine anlarsınız ki bu iş de bir yere varmayacak. Sebebi açık değil mi? “Ucu nereye giderse gitsin” diyen, işin ucunda büyük nüfuz sahibi mercilerin, yani aslında devletin ve/veya devletlerin olduğunu ikrar ediyor demektir. Dolayısıyla gerçekten de Uğur Mumcu cinayeti için dönemin Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar'ın söylediği gibi “tuğlayı çekerseniz duvar yıkılır!”. Duvarın müteahhitlerinden ve muhafızlarından o duvarı yıkması beklenir mi? O duvarın adını koyalım. O duvar adlı adınca kontrgerilladır. NATO'nun komünizm tehdidi adı altında ABD'nin/CIA'nın üye devletlerde (bu ülkelerin iktidarlarının, ordularının vb. tam bir işbirliği ile) kurduğu işçi ve halk düşmanı gizli orduların adıdır kontrgerilla! Karanlıkta bırakılmış ne kadar katliam varsa (1 Mayıs, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi, 10 Ekim vb.) ne kadar cinayet varsa (Kemal Türklerler, Abdi İpekçiler, Bahriye Üçoklar, Uğur Mumcular, Necip Hablemitoğulları, Hrant Dinkler, Tahir Elçiler…) onun altında kontrgerillanın imzası vardır. Meseleyi bu şekilde kavradığınızda, nasıl oluyor da Hablemitoğlu dosyasındaki gibi FETÖ ile Ergenekoncular aynı suikastın sanıkları oluyor diye kafanız karışmaz. Gerçek gazetesinde “12 Eylül Terör Örgütü” başlıklı yazımızda kanıtlarıyla birlikte yazmıştık. Resmî anlatının aksine, Fethullahçıların devlete sızmadıklarını, ellerindeki NATO kartvizitiyle, ABD'nin bizim çocuklar dediği 12 Eylül paşalarının himayesinde devlete yerleştiklerini bilirseniz, olaylara farklı bakarsınız.

2023'teki seçimlerden bu yana 19 milletvekili çeşitli partilerden (İYİP 10; Gelecek 5; CHP 2; Deva 1; Yeniden Refah 1) AKP'ye geçti. 2024 yerel seçimlerinden sonra farklı partilerden AKP'ye geçen belediye başkanlarının sayısı ise 83'ü (Yeniden Refah 35; CHP 22; İYİP 9; DEM Parti 3 ve bağımsızlar) geçti. Bir partiye oy veriyorsunuz ve sizin oyunuzla seçilen kişi, karşısında mücadele etmesini istediğiniz partiye geçiyor. İşte size demokrasi! Ama burjuva demokrasisi! Oyu verenin hiçe sayıldığı, seçilenin figüran olduğu, parayı verenin düdüğü çaldığı demokrasi!Özellikle CHP'den geçişlerde yolsuzluk operasyonlarının büyük rolü olduğu açık. AKP'ye geçen tabiri caizse operasyondan yırtıyor. Örneğin, Fatma Kaplan Hürriyet (İzmit) ve Sinem Dedetaş (Üsküdar) hapisteyken, haklarında yolsuzluk operasyonu yapılacağı iddiası olan bir dizi isim, AKP'ye geçti. Özlem Çerçioğlu (Aydın) AKP'ye geçtikten sonra "ihaleye fesat karıştırma", "edimin ifasına fesat karıştırma" ve "resmi evrakta sahtecilik" suçlamalarıyla yargılandığı davadan beraat ettirildi. Tüm bunlar AKP'nin yolsuzlukla mücadele etmediği, tam tersine yolsuzlukla suçlanan kişileri partisinde topladığı anlamına geliyor. Temiz siyaset midir şimdi bu? Hayır, bunun adı düzen siyaseti! Esas mesele kişiler ve kişilerin siyasi ahlak yoksunluğu da değil. Koskoca partiler bir bütün olarak saf değiştirmediler mi kaç defa? MHP'nin, Erdoğan'a en sert şekilde hücum eden Bahçeli'nin yönetiminde AKP'nin yanına geçişi… Sonra MHP AKP'ye yaklaştı diye partiden ayrılan Meral Akşenerlerin Erdoğan'a yanaşması… Erdoğan'a karşı köprüden önce son çıkış diye oy istenen Kılıçdaroğlu'nun yaptıkları… CHP'yi Cumhur İttifakı'na katılacak hale getirmeleri… CHP şimdi Cumhur İttifakı'na katılıyoruz dese, kimse şaşırır mı? Ama eskiden olsa, olmaz öyle şey denirdi. Doğrusu biz bu olacakları söylediğimizde, çokça yüzümüze söylendi de. Ve şimdi bu sahnenin yeni partilerinin de gelecekte benzer şeyleri yapacağını söylüyoruz. Bunu, eskisiyle yenisiyle hepsinin sermayenin ve emperyalizmin çıkarlarından asla ayrılmayan düzen muhalefeti olmasından biliyoruz! Sadece muhalefet değil. Esas en kıvrak dönüşleri iktidar cephesinden görüyoruz. Fethullahçılara, ne istedilerse verenler, sonra memleketin başına musallat edenler onlar değil mi? Bir gün “bu can bu tende kaldıkça alamazsınız” dediği Rahip Brunson'u Trump'ın bir tivitiyle teslim edenler bunlar değil mi? İsrail'e soykırımcı dedikten sonra Gazze'deki soykırımı gerçekleştiren uçakların ve tankların yakıtını gönderen muhalefet mi? Bir dönem önce nas var faiz haramdır deyip sonraki dönem emperyalizmin mutemedi İngiliz Mehmet'i hazinenin başına geçirip faizleri arşa çıkaran da bu iktidar. Seçimden önce halkı muhalefete karşı “Apo'yu çıkartacaklar” diye kışkırtıp, fabrikada, işyerinde, mahallede insanları birbirine düşüren, şimdi aynı şekilde muhalefet tarafından suçlanan da bu iktidar. İşte her seçim döneminde halkın karşısına çıkıp oy isteyen partiler bunlar! Bunlar düzen partileri! Bunlar patron partileri!İşçi emekçi arkadaş!Bu düzen siyasetinin karşısında tek bir alternatif var, o da işçi sınıfı siyasetidir. İşçi sınıfı siyaseti, dikiş tutmayan düzeni sürdürmeyi değil, bu düzeni kökten ve devrimci bir şekilde değiştirmek için işçi sınıfı iktidarını hedefleyen siyasettir! Devrimci İşçi Partisi seni gerçekçi olmaya, eski ve köhnemiş düzen siyasetinden umudunu kesmeye, yeni ve gerçekçi tek siyaset olan işçi sınıfı siyasetine çağırıyor.

Sağlık hakkı için mücadele eden küresel bir ağ olan Halkların Sağlık Hareketi (People's Health Movement), Dünya Tabipler Birliği'nin (Dünya TB) 7-10 Ekim 2026'da Hollanda'nın Rotterdam kentinde yapacağı Genel Kurul öncesinde uluslararası bir imza kampanyası başlattı. Kampanyanın talebi, İsrail Tabipleri Birliği'nin (İsrail TB) Dünya TB üyeliğinin askıya alınması.Filistin halkı, yüzyılı aşkın süredir emperyalizm destekli Siyonist sömürgeleştirmeye ve işgale karşı direniyor. Siyonist İsrail devleti, 7 Ekim 2023'ten bu yana Gazze'de yürüttüğü soykırım kapsamında hastaneleri bombaladı, ambulansları hedef aldı, sağlık çalışanlarını öldürdü ve tıbbi yardımları engelledi. Gazze sağlık sistemini felç etmek ve Filistin halkını tedaviden ve yaşam olanaklarından yoksun bırakmak, soykırımın temel bileşenlerinden biriydi.Filistin halkının kurtuluş mücadelesinde sağlık alanı, hem sömürgeci şiddetin uygulandığı hem de ona karşı direnişin örgütlenmesi gereken başlıca alanlardan biri. İsrail'e yönelik siyasi ve ekonomik yaptırımlarla askerî ambargo taleplerinin yanında, sağlık alanındaki kurumsal ilişkilerin ve İsrail TB'ye sağlanan uluslararası meşruiyetin de sorgulanması gerekiyor.İsrail TB, İsrail ordusunun Gazze sağlık sistemini sistematik biçimde yıkıma uğratan saldırıları karşısında İsrail devletinin sorumluluğunu açık ve tutarlı biçimde mahkûm etmedi. Filistinli tutsaklara yönelik işkence ve kötü muamele karşısında etkili bir soruşturma yürütmedi. Hekimlik değerlerini savunmayan ve etik ihlaller karşısında tavır almayan bir tabip birliği, Dünya TB üyeliğinin sağladığı uluslararası meşruiyetten yararlanmaya devam etmemeli.İsrail TB'nin bu tutumuna rağmen Dünya TB içindeki konumunu hesap vermeden koruyabilmesini, Dünya TB'nin yapısından bağımsız görmemek gerekiyor. Tarihsel olarak emperyalist ülkelerin tabip birliklerinin ağırlığı altında şekillenen Dünya TB, Gazze soykırımı karşısında ezenle ezileni, işgalciyle işgal edileni eşitleyen sözde “tıbbi tarafsızlık” söylemiyle İsrail'in sorumluluğunu perdelemişti.İstanbul Tabip Odası Filistin'le Dayanışma Çalışma Grubu'nun yürüttüğü ve Türk Tabipleri Birliği'nin (TTB) uluslararası alana taşıdığı mücadele, geçen yıl Porto'da yapılan Dünya TB Genel Kurulu'nda önemli bir gedik açmıştı. TTB'nin sunduğu öneri oybirliğiyle kabul edilmişti. Dünya TB bu kararla İsrail hükümetinden sağlık çalışanlarına, hastalara ve sağlık tesislerine yönelik saldırıları durdurmasını, tıbbi ve insani yardımın engelsiz biçimde ulaştırılmasını güvence altına almasını istedi. Karar ayrıca keyfî biçimde tutulan sağlık çalışanlarının serbest bırakılması ve sorumluların hesap vermesi çağrısını içeriyordu.Halkların Sağlık Hareketi'nin imza kampanyası, Porto'daki bu kazanımı İsrail TB'nin Dünya TB üyeliğinin askıya alınması talebiyle ileri taşımayı amaçlıyor. İsrail'in saldırganlığını sürdürebilmesini, emperyalizmin her türlü desteğinin yanı sıra uluslararası alanda korunan “olağan” konumu da mümkün kılıyor. İsrail TB'nin Dünya TB üyeliğinin askıya alınması, bu koruma kalkanının sağlık alanındaki ayağını hedef alan somut bir yaptırım olacak.Türkiye'deki tüm hekimleri, sağlık emekçilerini ve sağlık öğrencilerini Halkların Sağlık Hareketi'nin imza kampanyasına katılmaya, Gerçek gazetesi okurlarını da kampanyayı sağlık çalışanları arasında yayarak Filistin halkıyla dayanışmayı büyütmeye çağırıyorum. Porto'daki kazanımı Rotterdam'da yaptırıma dönüştürmenin zamanı.İsrail Tabipleri Birliği'nin Dünya Tabipler Birliği üyeliği askıya alınsın! İsrail'e tam ambargo uygulansın!Nehirden denize özgür Filistin!

20. yüzyıl dünya tiyatrosunun ve devrimci sanatın devi Bertolt Brecht'in ölümünün 70. yıl dönümünü yeni geride bıraktık (14 Ağustos 1956). Bu sözün ağırlığını tartmak istiyorsanız Brecht'in yan sütunda yer alan şiirine bakın: “Okuyan Bir İşçi Soruyor”. Bu şiirdeki pedagojiye dikkat! Herkesin aşina olduğu olayları birdenbire başka bir ışığa yerleştiriyor şiir. Sorgulatıyor insana. O güne kadar aşina olanı yabancılaştırıyor. Ve en önemlisi cevap vermiyor, soruyor: “İşte size bir alay öykü/Bir alay da soru.” Brecht, sadece tiyatrosunda değil şiirinde de muhatabını, okurunu, işçiyi, emekçiyi, aktif ve sorgulayan özne haline getirmeye çalışıyor. Al sana sorular diyor. İş başa düşüyor! Yine işçinin başına!Yazımıza dönersek, başlığı okuyan bazı okurlarımız, “demek Brecht Marksist sanatçılar arasında herkesten daha parlak, daha önemli deniyor” diye düşünebilir. Hayır, meramımız o değil. Brecht tiyatroda bildiğimiz kadarıyla en iyidir ama esas söylediğimiz başka: Brecht'in erdemi, sanat alanının Marx'ı olması. Marx nasıl bilimde ve felsefede devrimci pratiğin bilimsel düşüncesini, kılavuzunu, fenerini yaratmışsa, Brecht de Marksist sanatın yol göstericisi, teorisyeni, diyalektisyeni olmuştur. O, Marksist sanatın özbilincidir.Önemli olan Brecht'in sanatı alımlayan topluluğu aktif ve bilinçli hale getirmeye çalışması, sanatın hayatla ilişkisini kurmasını ve görüntünün ardına geçmesini sağlamasıdır. Nasıl Marx kapitalist üretimin toplumsal biçimlerinin ardındaki derin sırrı ortaya çıkararak bütün sınıfları çağdaş toplumda kapitalist ile işçi arasındaki uzlaşmaz çelişki karşısında tavır almak zorunda bırakmıştır, Brecht de onun bilim alanında yaptığını, onun sadık bir öğrencisi olarak sanat alanında yapmaya baş koymuştur. Ve bunu fazlasıyla başarmıştır.Kimileri artık Brecht'in modasının geçtiğini söylüyor. Sanat modayla yürümez. Hayır, Brecht, Marx'a karşı 1970'li yılların sonunda başlayan büyük taarruzun sonucunda, nasıl sanat alanında onunla var olduysa yine onunla birlikte tarihin karanlığına gömülmek istendiği için açık saldırı altında kalmıştır. Bakın Bir Fransız yazar kendi ülkesinde Brecht'in defterinin dürülmesini nasıl anlatıyor:“[Brecht'in] mutlak usta gibi görüldüğü yılı, hatta ayı bile kesin biçimde saptayabiliriz: Nisan 1979. Le Monde gazetesinde, Michel Cournot oyuncuların ve seyircilerin geri zekâlı çocuk muamelesi görmesinden nefret ettiğini yazıyordu. Birkaç gazete, Ionesco'nun, Arrabal'ın [ve başka ünlülerin] imzaladığı bir manifesto ile oyun yazarı-yönetmen Brecht ile öğrencilerinin Stalinist totalitarizmini mahkûm ediyordu. Aynı yıl Guy Scarpetta Grasset yayınevinde Brecht ya da Ölü Asker başlıklı bir kitap yayınlıyordu.” Scarpetta'dan bir alıntı: “Brecht Kamboçya'da ya da Kolıma'da öldü, her nerede Marksizm kendi cisimleşmesinin canavarlığını gün ışığında ortaya koyduysa.” (Aktaran: Olivier Neveux, Brecht et les mauvais temps modernes, La Fabrique Editions, 2026, s. 16-17).Fransa'da anti-komünist “Yeni Filozoflar” Michel Foucault'nun desteğiyle 1975'te Marx'a ve fikir arkadaşlarına büyük bir taarruz başlatmıştı. Hemen dört yıl sonra sıra demek ki Brecht'e gelmişti. Görüyorsunuz, burjuvazinin ve onun yamacına sığınan zengin modern küçük burjuvazinin ideologları Brecht'i neden devirmeye çalışıyor tam da Marx'ın düşünce yoldaşı olduğu için. Sanat alanını, aynen düşünce alanı gibi, sınıf mücadelesinin dışında düşünmek en büyük hatalardan biridir.Brecht hakkında yazılacak çok şey var. Ama yerimiz yok. Bu konuda okura Devrimci Marksizm dergisinin çok yakında yayınlanacak olan 63. sayısında yayınlanacak yazıları okumasını kuvvetle tavsiye edelim.

Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalanan Ortak Savunma Anlaşması, NATO zirvesinin ardından, ABD ve İsrail'in İran'a yönelik terörist saldırganlığının, kuşatma, yalıtma ve diz çöktürme girişimleriyle devam ettiği bir dönemde gerçekleşti. ABD Başkanı Trump'ın, son NATO zirvesine de damga vuran, savaş harcamalarını üye ülkelere paylaştırma politikasının devamı ile karşı karşıyayız. NATO'nun resmi coğrafyası olan Kuzey Atlantik ve Avrupa dışında, emperyalist çıkarları savunmak ve yükü paylaştırmak üzere paralel örgütlenmeler kurmanın tarihi NATO kadar eskidir. 1955'te İngiliz emperyalizminin himayesinde Türkiye ve Irak'la birlikte İran ve Pakistan'ı da bir araya toplayan Bağdat Paktı'nın; Irak'ta Arap milliyetçisi 1958 darbesi (14 Temmuz devrimi) sonrasında Irak'ın çekilmesiyle CENTO adını alan işbirlikçi yapılanmanın yeni bir versiyonu ile yüz yüzeyiz. ABD'nin Japonya, Avustralya, Güney Kore, Filipinler gibi vekilleriyle Pasifik'te inşa ettiği ittifaklar sisteminin bir kardeşi ile karşı karşıyayız.Halkımız CENTO'nun adını 27 Mayıs darbesinde, Amerikancı Albay Alparslan Türkeş'in okuduğu bildirideki “NATO'ya CENTO'ya bağlıyız” cümlesinden hatırlar. Bu cümle Türkiye'de birbiriyle en sert iç çatışmalara giren hâkim sınıfların günün sonunda hep birlikte emperyalizme biat etmesinin bir tekerlemesidir. ABD'nin “bizim çocuklar” dediği generaller, işçi düşmanı 12 Eylül darbesini “Türkiye Cumhuriyeti, NATO dâhil tüm ittifak ve anlaşmalara bağlı kalarak” (bildirideki tam ifadesiyle) yapmıştır. 15 Temmuz'un Yurtta Sulh Konseyi de tanklar ve helikopterler ile sivil halkı vahşice katlederken, F-16'lar meclisi bombalarken, kanlı eylemlerini dünyaya “BM-NATO ve diğer tüm uluslararası kuruluşlarla oluşturulmuş yükümlülükleri yerine getirecek her türlü tedbiri almıştır” diye duyurmuştur. Devrimci İşçi Partisi NATO'ya, CENTO'ya ve bu kanlı ittifakların her türlü yeni sürümüne dün de bugün de karşıdır!Anlaşmada yer alan “bir ülkeye yapılan saldırı diğerlerine de yapılmış sayılacaktır” maddesi NATO'nun 5. maddesiyle aynı içeriğe sahip ve taraflara olası bir saldırıda ortak askerî cevap verme yükümlülüğü getiriyor. Taraflar bu maddenin “savunma” içerikli olduğunu ve bölgede hiçbir ülkeyi hedef almadığını söylüyor. Diplomatik açıdan aksi bir söylemin gelmesi şaşırtıcı olurdu. Öte yandan ABD yönetiminden özellikle de Cumhuriyetçi Parti kanadından, bu ittifakın Trump'ın bir zaferi olarak sunulması önemlidir. “Önce Amerika” politikasının bir parçası olarak, Ortadoğu'da Amerikan çıkarlarını bölgesel vekillere yükleme stratejisiyle uyumludur. Bu anlamda ittifakın İran'ı hedef aldığı dillendirilmeyen ama herkesin kabul ettiği bir gerçekliktir. Devrimci İşçi Partisi, İran'a yönelik emperyalist ve Siyonist terör saldırıları karşısındadır ve bu saldırganlığa dolaylı/dolaysız destek olan tüm girişimlerin de karşısında olacaktır. Emperyalist Siyonist saldırı altındaki İran'a karşı ittifaka hayır!

Kısaca “çerçeve yasa” olarak takdim edilen, resmen “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” adıyla TBMM'ye sunulan, özünde bir “petrol açılımı” düzenlemesi olan kanun teklifi 467 kabul, 87 ret, 7 çekimser oy ile kabul edildi. Bu büyük mutabakat tablosunun arka planında halkın barış ve çözüm beklentisi yer almıyor. Tam tersine sömürgeci burjuvazinin, kendi yayılmacı çıkarlarını “barış ve çözüm” kisvesine sokup dayatan hegemonyasını görüyoruz. Zira görüntüdeki tüm tartışmalar ne kadar sert biçimler alırsa alsın, eninde sonunda mevcut sürecin gerçek amacını ve sınıfsal karakterini gizlemektedir. Her şey hayali bir barış ve çözüm sürecinin eksikleri ve tutarsızlıkları başlığı altına sıkıştırılmaktadır. Devrimci İşçi Partisi sürecin en başından itibaren bu yaklaşımı reddetmiş ve süreci sömürgeci burjuvazinin sömürgeci ve yayılmacı çıkarlarına dayanan, İkinci Cumhuriyetçi projenin güncel bir sürümünü içeren, emperyalizmin ve Siyonizmin bölgesel planlarıyla uyumlu bir petrol açılımı olarak tanımlamıştır. “Terör”, “barış”, “çözüm” vb. kavramların havada uçuştuğu bir ortamda açılımı tanımlamak için adından hiç bahsedilmeyen “petrol” sözcüğünü kullanıyoruz. Çünkü süreci başlatan ve yürüten esas aktörler açıkça istibdadın unsurlarıdır. Bu aktörlerin geçmiş politikalarına ve pratiklerine baktığımızda, bilhassa da sürecin öne çıkan figürü Bahçeli açısından ele aldığımızda “Kürt sorununun çözümü” ve “barış” gibi bir motivasyon aramak, sadece politik gerçekliğe değil hayatın olağan akışına da aykırıdır. Ancak ilk defa “açılım” yapılmıyor. Daha önce de devletin savaş politikalarının önde gelen savunucuları ve yürütücüleri birden fazla defa bu tür girişimlerde bulunmuştu. Bu açılımların “çözüm” kisvesi adı altında Kerkük ve Musul'un enerji kaynaklarına ulaşmaya yönelik yayılmacı bir planı içerdiği çoğu zaman gizlenmedi. Turgut Özal 1991'de anneannesinin de Kürt olduğunu söyleyip, federasyon dahil farklı modellerin tartışılabileceğini söylerken aynı zamanda, ABD'nin Irak'a yönelik emperyalist savaşına ortak olarak Kürtlerin hamisi sıfatıyla Musul ve Kerkük'e ulaşmanın peşindeydi. Sloganı meşhur “bir koyup üç alacağız” idi! 2000'li yıllarda eli kanlı kontrgerilla şefi Mehmet Ağar, “dağda gezeceklerine düz ovada siyaset yapsınlar” dediğinde de bir barış elçisine dönüşmemişti elbette. Mehmet Ağar, milliyetçi çevrelerden gelen eleştirilere şöyle cevap veriyordu: “Ben Diyarbakır'ı vermeye değil Musul'u almaya çalışıyorum…” Dönem 10 yıl sonra yine ABD'nin Irak'a saldırdığı dönemdir. Bu sefer ABD Irak'ı işgal etmiş, Kuzey Irak'ta özerk bir Kürdistan kurulmuş, Kürtleri himaye ederek Musul'u alma planları yine depreşmiştir. Ve şimdi yine dönem, ABD'nin saldırdığı bir dönemdir. ABD ve İsrail'in yıllara yayılan saldırıları, işbirlikçi rejimlerin mezhepçi kışkırtmaları altında bölge, Suriye'den İran sınırına kadar hallaç pamuğu gibi atılırken, bir kez daha yayılmacı planlar depreşmiştir. Bu sefer parola Türk-Kürt-Arap ittifakıdır. Erdoğan bu ittifakın tarihte “kılıç şakırtıları ile” barış getirdiğini söylerken, Bahçeli ise “81 Düzce 82 Kerkük 83 Musul” sloganını dilinden düşürmemektedir. Tüm bunlara, bu sürecin Kürt tarafında yer alan Öcalan'ın da uzun yıllardır “Türkiye'yi Ortadoğu'da büyük güç yapma” perspektifiyle Türk-Kürt ittifakını savunması (zaman zaman Yavuz Sultan Selim'e referans yapacak kadar ileriye giderek!) da eklendiğinde, tablo netleşmektedir.

Düzenin kendi iç hesaplaşmalarında taraf değiliz! Düzenle hesabımızı işçi sınıfı siyasetiyle göreceğiz!Memleketin gündemi toz duman. Sis bulutu içerisinde yolunu kaybetmemek, doğru istikamete doğru ilerlemek zor ama zor olduğu kadar da hayati. Siste, fırtınada doğru yolu bulmak için sınıf pusulasına başvurmak, yani olan bitenleri sınıflar mücadelesi açısından ele almak zorundayız. İstibdadın muhalefete (CHP'ye ve artık özel olarak Yeni Parti'ye yönelen) yargı operasyonu biçimindeki baskıları artarak devam ediyor. “Mutlak butlan” hamlesiyle ana muhalefeti iki parçaya ayırıp Kılıçdaroğlu tarafını fiilen yanına katan istibdad, yeni partiye geçişleri caydırmak için adeta bombardımana devam ediyor. En son Üsküdar ve Etimesgut belediyelerindeki yolsuzluk adı altındaki siyasi operasyon ve tutuklamalar bunun örneğidir. İstibdadın bu saldırılarının iki boyutu var. Biri seçme ve seçilme hakkını fiilen gasbetmektir. Uzun zaman boyunca ilk denemelerini Kürt halkının seçme ve seçilme hakkını gasbederek HDP'li belediyeler üzerinden gerçekleştiren istibdad rejimi, 19 Mart'ta İBB operasyonu ile CHP'nin olası Cumhurbaşkanı adayını hapse atarak niyetinin 12 Eylül askeri diktatörlüğünün yolundan gitmek olduğunu açıkça kanıtladı. İstibdad bu gerici yolda son sürat ilerlemeye devam ediyor. Meselenin bu boyutunda işçi sınıfı ve emekçi halkın çıkarı ezilen Kürt halkıyla eşitlik ve kardeşlikten, seçme ve seçilme hakkının savunulmasından, istibdada karşı hürriyetten yanadır.Ancak tabii ki işin bir diğer boyutu var ki o da mevcut düzenin hâkim sınıfları arasındaki mücadeledir. Sınıfsal bir perspektifle bakıldığında, bilhassa sermayenin istibdadı ile sermayenin muhalefeti arasında bir kavga söz konusudur. Yolsuzluk ve hırsızlık, tüyü bitmemiş yetimin hakkının ve emekçi halkın geleceğinin gasbedilmesidir. Ama şu anda yaşanan, istibdadın siyaseti ihalelerle ve kamu kaynaklarını talan ederek finanse etme tekelini kendi elinde tutma çabasından başka bir şey değildir. Bu açıdan bakıldığında istibdadın siyasi saldırılarını teşhir edip ona karşı çıksak da, düzen muhalefetinin temsilcilerini şahsen savunmayız, düzen muhalefeti partilerinin arkasına dizilmeyiz, haramilerin paylaşım kavgasında taraf olmayız.

2023'te neredeyse tüm sol Kılıçdaroğlu'nun arkasında dizilmiş ve ona oy çağrısı yaparken biz “oy yok” dedik ve Kılıçdaroğlu, ekibiyle birlikte istibdadın safına geçtikten sonra tabii ki bunu tekrar gündeme getireceğiz. Bunu “biz haklı çıktık” demek için yapmıyoruz. Devrimci siyaset “haklı çıkmak” için yapılmaz. Ama kritik siyasi dönemeçlerde doğru tutumlar almadan ya da yapılan yanlışların özeleştirisini yapmadan devrimci bir siyasetin inşa edilemeyeceği de açıktır. “Kandırıldık” deyip geçilecek mesele midir? Onu, düzen siyasetçileri derler. Demirel'in “dün dündür bugün bugündür” tavrının Erdoğan versiyonudur “kandırıldık”… Kandırılmamak ve çok daha önemlisi “kandırmamak” devrimci siyasetin esaslarından olsa gerektir.Erdoğan'ı yenmek için bel bağlanan neredeyse “pir” mertebesine yükseltilen Kılıçdaroğlu'nun “mutlak butlan” ile Erdoğan'ın aparatı olmaya düşmesinden sonra dahi solda, özeleştiri namına en ufak bir kıpırtı yok. Utanacak sıkılacak bir şey yok. İşçi sınıfının ve emekçi halkın çıkarlarının gereğidir. Sosyalist solda, düzen siyasetine karşı bağımsız bir odak inşa edebilmenin şartıdır. Kılıçdaroğlu faciasından sonra Özgür Özel-Ekrem İmamoğlu ekibinin ve şimdi Yeni Parti'nin arkasına dizilmek, bir özeleştiri olmasa gerektir. 2024 yerel seçim zaferinden sonra Erdoğan'la normalleşme/yumuşama sürecine girenler, ekonomi öncelikli diyerek İngiliz Mehmet'in işçi düşmanı Orta Vadeli Program'ına en kritik anda kredi açanlar, 19 Mart sürecinde gençliği öne atıp istibdadla arka kapı diplomasisi yürütenler, Bahçeli ve MHP ile “demokratik” ittifaka hazır olduklarını iddia edenler bunlar.Yeni Parti'yi kurarken bile istibdadın dayattığı takvime göre hareket ettiler. Ne Sulh Mahkemesi'ne yaptıkları olağanüstü kongre itirazının sonuçlanmasını ne de “mutlak butlan” davasının Yargıtay'a gelmesini beklediler. Dahası, “mutlak butlan” davasını gören Bölge Adliye Mahkemesi temyiz talebini elinde tamamen şaibeli biçimde 57 gün bekletirken, gıklarını dahi çıkarmadılar. Ve bizim sol bunları ne soruyor ne de sorguluyor… Memleketimin solcuları, çiçeği burnunda burjuva partisinin bağış kampanyasına havale yapıyor. Kılıçdaroğlu'nun neden Ankara'ya doğru değil Ankara'dan doğru “adalet yürüyüşü” yaptığını da düşünmeden, sorgusuz sualsiz kervana katılmışlardı. Yolun sonunda Kılıçdaroğlu yürüyüşle kazandığı prestiji Abdullah Gül'ün ortak cumhurbaşkanı adayı olarak pazarlanması için kullandığında da tepki göstermemişlerdi. Bugün de sosyalistler, yelken bayraklarıyla koştukları eylemlerle kazandığı prestiji, “bizim tüm mücadelemiz NATO'nun stratejik güvenliği içindir” diyerek emperyalizme pazarlamaya çalışan Özgür Özel'e herhangi bir sitemde dahi bulunmuyorlar. Kandırılıyorsunuz! Kandırılmayın! Halkı da kandırmayın!

Biz emperyalizmin saldırganlık örgütü olan NATO'dan çıkmaktan, bağımsız ve barışçı bir dış politikadan yanayız. Onlar, ulusal güvenliğimizi NATO'ya bağlıyorlar.Kemal Türkler (DİSK Genel Başkanı, 13 Şubat 1976) Geçtiğimiz Temmuz ayı Türkiye için NATO utancı ayı oldu. Emperyalizm 20. yüzyılda insanlığın başına bela ettiği, toplam 100 milyon can alan iki dünya savaşından sonra 21. yüzyılda yeniden bir paylaşım savaşına hazırlarken, onun birleşik savaş örgütü NATO yıllık zirvesini 7-8 Temmuz günlerinde Ankara'da yaptı. Bizim partimiz Devrimci İşçi Partisi (DİP) bu zirveye karşı 22 ülkeden sosyalistlerin katıldığı bir uluslararası konferans düzenledi. Buna ek olarak, konferans için Türkiye'ye davet etmiş olduğumuz Filistin'den Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ve Yunanistan'dan İşçilerin Devrimci Partisi örgütlerinin merkezî önderliğinden temsilcilerin de konuşmacı olarak katılımıyla Türkiye proletaryasının başkenti Gebze'nin işçi sınıfı huzurunda NATO karşıtı bir anti-emperyalist salon toplantısı da yaptı.DİP, NATO'ya karşı mücadele çağrısında, Türkiye'nin bütün öteki sosyalist partilerinden farklı olarak yüzünü esas olarak işçi sınıfına çevirdi. Gebze'deki toplantı Birleşik Metal Gebze 1 No.lu Şube'nin nazik ve dayanışmacı tutumuyla bu sendikanın toplantı salonunda yapıldı. Uluslararası Konferans'ta DİP sözcüleri NATO'ya karşı mücadelede en çok dünya işçi sınıfının oynaması gereken role vurgu yaptılar. En önemlisi, DİP NATO Zirvesi'ne karşı Türkiye işçi sınıfının bütün sendikal örgütlerini genel greve çağırdı, bu çağrıyı elinden geldiğince sendikal hareketin tabanında tartıştırdı.Türkiye işçi sınıfının ve sosyalist hareketinin tarihinde emperyalizme ve NATO'ya karşı kesin ve ikirciksiz bir muhalefet tutumunda bizim öncüllerimiz sadece 1968'de 6. Filo'yu Dolmabahçe'den denize döken Deniz Gezmiş ve kısa süre sonra 1971 devrimci hareketinin kadrolarını oluşturacak gençlik önderleri ya da 1971'de, günümüzde İsrail'in gözü kulağı olarak iş gören Kürecik üssüne giderken hayatını yitiren Sinan Cemgil ve yoldaşları değildir. Aynı zamanda, bu yazının başındaki alıntıda görüldüğü gibi, bundan tam yarım asır önce, DİSK'in kuruluşunun 9. yılında yaptığı konuşmada ve başka birçok ortamda DİSK'in NATO karşıtlığını dile getiren Kemal Türkler'dir.

Küba'da kapitalizmin şakşakçıları

Solu felç eden düzen siyaseti ve NATO'culuk zilleti!

Başyazı: Milleti zilletten işçi sınıfı siyaseti kurtaracak!

Dünyanın dört bir yanından anti-emperyalistler Anti-NATO Konferansı'nda buluştu!

Bütün ülkelerin işçileri NATO'ya karşı birleşin

Türk Tabipleri Birliği'nin (TTB) seçimli büyük kongresi Haziran sonunda yapılacak. İlk bakışta bu yalnızca bir meslek örgütünün olağan seçimi gibi görülebilir. Oysa TTB, Türkiye'de hekimlerin güçlü örgütlü sesidir. Bunun yanı sıra halkın sağlık hakkı mücadelesinin ve istibdad rejimine karşı hürriyet mücadelesinin en önemli mevzilerinden biridir. Bu nedenle TTB seçimleri sağlığı piyasanın insafına terk etmek istemeyen, emekçi halkın sağlık hakkını savunan herkesi ilgilendiren bir mücadele başlığıdır.TTB'yi herhangi bir meslek kuruluşundan ayıran şey, mücadelesini hekimlik pratiğine hapsetmemesidir. TTB, hekim emeğini halkın sağlık hakkından, halkın sağlık hakkını da emekçi sınıfların mücadelesinden ayırmayan bir yaklaşıma sahiptir. Dünyadaki birçok tabip birliğinden farklı olarak halk sağlığını koruma ve geliştirme görevini mesleki sınırların ötesinde ele alması da buradan gelir. Çünkü çalışma koşulları, ücret düzeyi, barınma ve beslenme olanakları, savaş, yoksulluk, işsizlik ve ana dilinde sağlık hizmetine erişim gibi başlıkların tümü sağlığı doğrudan etkiler.TTB, 1970'li yıllarda yükselen işçi sınıfı mücadelesinin yanında yer almış, 12 Eylül darbesinin karanlığına karşı net tutum alan örgütlerden biri olmuş, 1990'larda kamu emekçilerinin sendikalaşma mücadelesinde saf tutmuş, 2000'li yıllarda Sağlıkta Dönüşüm Programı'na karşı mücadeleyi sürdürmüştür. COVID-19 pandemisi döneminde de iktidarın sakladığı bilgilerin karşısında halkın doğru bilgiye ulaşmasında kritik rol oynamıştır. Salgının sınıfsal karakterini görünür kılmış, sağlık emekçilerinin ve emekçi halkın yaşam hakkını savunmuştur.TTB'nin bu mücadele pratiğine, Siyonist İsrail devletinin Filistin halkına yönelik soykırımcı saldırıları karşısındaki tutumunu da eklemek gerekir. TTB, Dünya Tabipler Birliği'nin İsrail'in suçlarını görünmez kılan suskunluğuna karşı uluslararası basınç yaratmış, Ekim 2025'te İsrail hükümetini uluslararası hukuka uymaya çağıran kararın kabul edilmesinde önemli rol oynamıştır. Bu karar, İsrail'in açıkça adının anılması ve Filistin'de sağlık kurumlarına, sağlık çalışanlarına yönelik saldırıların mahkûm edilmesi bakımından önemli bir eşik olmuştur.Bugün sağlık sistemi hastayı müşteri, hastaneyi şirket, hekimi ise maliyet kalemi olarak görmekte. Beş dakikaya sıkıştırılmış muayene, randevu kuyrukları, acil servis yığılmaları, şehir hastaneleri soygunu ve özel hastanelerin kâr üzerine kurulu düzeni bu piyasacı sağlık sisteminin ürünleri. Bu nedenle sağlık sistemini piyasaya açanlara karşı mücadele etmek zorundayız. Bu mücadele verilmeden ne hekim hakkı savunulabilir ne de emekçi halkın sağlığı korunabilir.İşte bu nedenle TTB her dönem iktidarların hedefi olmuştur. TTB Merkez Konseyi üyeleri hakkında soruşturmalar açılmış, gözaltılar, tutuklamalar gündeme gelmiş, TTB kapatılmakla tehdit edilmiştir. Çünkü iktidarlar biliyor ki TTB, hekimlerin örgütlü iradesiyle halkın sağlık hakkının birleştiği güçlü bir mücadele mevzisidir. İktidarlar bu mevziyi zayıflatmak istemektedir çünkü TTB, sağlık alanında sermayenin ve istibdad rejiminin karşısında duran en direngen örgütlerden biridir.Haziran sonunda yapılacak TTB seçimi, bu bakımdan yalnızca bir meslek örgütü seçimi olmayacak. Gün, TTB'yi sermayenin, piyasacı sağlık politikalarının ve istibdad rejiminin çizgisine çekmeye çalışanlara karşı açık tutum alma günüdür. TTB'ye sahip çıkmak hekimlik değerlerini, hekim emeğini, emekçi halkın sağlık hakkını ve istibdad rejimine karşı hürriyet mücadelesinin önemli bir mevzisini savunmaktır. Yapılması gereken, TTB'nin tarihsel mücadele çizgisini güçlendirmek, hekimlerin örgütlü gücünü sağlık emekçilerinin ve emekçi halkın sağlık hakkı mücadelesiyle aynı safta buluşturmaktır.

Küba bir kez daha ve her gün biraz daha sertleşen bir zeminde ABD emperyalizminin hedef tahtasında. Trump yönetiminin Küba'yı ABD ulusal güvenliği için tehdit ilan etmesi, deniz ablukasını devreye sokarak Küba'ya giden petrol gemilerini engellemesi, Küba'ya petrol verecek ülkelere yaptırım tehditleri savurması, ayakta kalmaya çalışan bir işçi devletini boğma, bütün bir halkı elektriksiz, susuz, ilaçsız ve gıdasız bırakarak teslim alma çabasının ürünüdür. ABD emperyalizmi bu emperyalist kuşatma politikası sökmezse, doğrudan bir askeri işgal tehdidini savurmaktan da geri durmuyor. O kadar ki Küba Ulusal Sivil Savunma Başkanlığı, aileler için hava saldırısı durumunda alınması gereken tedbirlere yönelik “koru, diren, hayatta kal ve kazan” başlıklı bir rehber yayınladı! Bugün Küba'da günlük hayatı felç eden sorunlar çok ciddi boyutlara ulaşmış durumda. Elektrik kesintileri neredeyse her gün saatlerce sürüyor. Yakıt azlığı sadece ulaşımı etkilemiyor; aynı zamanda su pompalarını, tarımı, gıda tedarik ve dağıtımını ve hepsinden de önemlisi hastaneleri vuruyor. Kübalı sağlıkçılar yaptıkları dayanışma çağrılarında hastanelerde şırıngadan gazlı beze, tıbbi oksijenden en basit ameliyat malzemelerine kadar en temel ihtiyaçlarda bile eksiklik yaşandığını, ülkede çalışır durumda sadece birkaç MR cihazı bulunduğunu ifade ediyor. İlaç bulmak öylesine zor bir seviyeye ulaşmış durumda ki reçeteleri hastalığın ne olduğuna göre değil, hastanın hangi ilacı bulabildiğine göre yazdıklarını söylüyorlar. Sağlık alanında dünya çapında insanlık için en ileri tarihsel kazanımları temsil eden, pandemi döneminde dünya salgınla kapitalizmin insafına kalmış bir şekilde boğuşurken farklı ülkelerdeki insanların yardımına koşan sağlık emekçileriyle gurur duyulan Küba'nın, bugün adım adım getirildiği durum, emperyalizmin bilinçli boğma taktiği ile bir enkaza dönüştürülme çabasıdır.Bu tablonun birinci ve en büyük sorumlusu ABD emperyalizmidir. Küba altmış yılı aşkın süredir ambargo altında. Ancak bugün karşı karşıya kalınan tablo, klasik bir ambargonun çok ötesinde. Trump yönetiminin 29 Ocak 2026'da imzaladığı 14380 sayılı Kararname ile devreye soktuğu eşi görülmemiş yaptırımlar, adanın dünyayla bağını fiilen koparmış oldu. Bu kararnameyle yalnızca Küba gemileri değil, adaya petrol taşıyan Meksika ve Venezuela gibi üçüncü ülke gemileri de açık denizlerde engellendi, ikincil yaptırım tehditleriyle uluslararası nakliye şirketleri felç edildi. Trump yönetiminin tetikçilerinin, Küba'ya yönelik "komünist diktatörlüğün günleri sayılı" şeklindeki açıklamaları, Küba'nın üzerindeki casus uçuşlarının artırılması ve Raúl Castro'ya yönelik uluslararası adli suçlamaların devreye sokulması, doğrudan bir askeri müdahalenin ve işgal hazırlığının adımlarıdır. ABD bir yandan bu hazırlıkları yaparken bir yandan da Küba halkını sefaletle terbiye edip rejimi içerden çökertme stratejisi izleyerek Küba'yı yeniden kendi arka bahçesine çevirmek istiyor.Bugün Küba'da bürokrasi ve Díaz-Canel yönetimi, halk böylesine yoksullukla boğuşurken sadece kendi ayrıcalıklı konumlarını muhafaza etmiyor, daha da kötüsü bu durum karşısında devrimci çözümlere başvurmak yerine gıda dağıtımı gibi en temel kamusal alanları özelleştirerek, ABD ile ticarete ve uzlaşmaya açık sinyaller vererek kapitalist restorasyon kapısını sonuna kadar aralamaktadır. Bir zamanlar halkın temel gıda güvencesi olan karne sisteminin (Libreta) içi hızla boşaltılırken, adanın dört bir yanında pıtrak gibi çoğalan özel şirket marketleri (MIPYMES) yalnızca dövize veya yurt dışından gelen para transferlerine erişimi olan küçük bir azınlığa hizmet veriyor. Tüm bunlar devrimin toplumsal tabanını içeriden kemiriyor.

2026 Dünya Kupası başlıyor. Futbolseverlerin dört yıl beklediği bu büyük organizasyona ABD, Kanada ve Meksika ev sahipliği yapacak. 24 yıl sonra nihayet Türkiye Milli Takımı Dünya Kupası'na katılma hakkı kazandığı için bu turnuva hiç şüphesiz ki çok daha büyük ilgi görecek. Dünya Kupası'nda her futbolseverin hatta futbolla ilgisi az olanların da favori gördüğü, tuttuğu ya da sempati duyduğu takımlar olur. Biz genelde Dünya Kupası'na katılamadığımız için Türkiye haricinde tuttuğu takımlar olur. En çok sempati duyulan takımlar içinde gurbetçilerimiz dolayısıyla Almanya öne çıkar. Tüm dünyada olduğu gibi bizim ülkemizde de futbolu en estetik şekilde oynayan Brezilyalı sambacılar da en çok desteklenen takımlar arasında yer alır. Eskiler tabii ki böğründe kocaman CCCP yazan ikonik formalarıyla, makine gibi işleyen, kolektif takım oyunu ile gönüllerde taht kuran Sovyetler Birliği takımını da tutardı. Biz yetişemedik. 1988 Avrupa Kupası'nda izleyebildik sadece.Maradona'dan beri Arjantin'in kalplerdeki yeri de hep ayrı olmuştur. Onu izleyenler için, Messi dahil, onun gibisi yer yüzüne gelmemiştir. Pek örnek alınamayacak bir özel hayatı olsa da Arjantin'in yoksul mahallelerinden gelen bir kahramandır. ABD'den verilen bir ödülü reddedip Küba'ya giderek Fidel Castro'dan ödül almayı tercih ettiğini, sağ omzuna Che Guevara'nın, efsanevi sol ayağına da Fidel Castro'nun dövmesini yaparak, “kalben Filistinliyim” diyerek her daim safını belli ettiğini biliyoruz. 1986 Dünya Kupası'nda İngiltere'nin Malvinas savaşında Arjantin'e yaşattığı zilletin intikamını meşhur “tanrının eli” golüyle almıştı. Yıllarca onun hatırına Arjantin'i tuttuk. Onun dünya futboluna veliahtı olarak bıraktığı Messi'yi alkışladık. Ama futbol hayatına çok büyük paralarla ABD'de devam eden Messi'nin Beyaz Saray'da Trump'a yaltaklandığı görüntüleri gördükten sonra sanırız ki herkes büyük bir hayal kırıklığına uğramıştır. Yine de Maradona'nın hatırını Messi'nin ihanetinden üstün tutup Arjantin'i destekleyecekler olacaktır. Biz de sanırız ki onlardan olacağız.Bir de her daim kupalara renk katan, mazlumların temsilcisi olarak Afrika takımları desteklenir. İtalya 90'da açılış maçında son şampiyon Arjantin'i yenip çeyrek finale kadar gelen Kamerun, 2002'de Fransa'yı yenip çeyrek finale kadar gelen ve bize elenen Senegal, son dünya kupasına damga vurup dördüncü olan Fas gibi... Bu sefer Afrika'dan 10 takım katılıyor. Artık Fas'ın yarı finale kadar çıkması değil erken elenmesi sürpriz olur. Gözümüz yine Senegal, Gana, Güney Afrika gibi turnuvanın gediklilerinin dışında Yeşil Burun Adaları ve Demokratik Kongo'nun üzerinde olacak. Dünya Kupası'na katılan en küçük ülke Çuraçao… Venezuela kıyılarında bulunan Karayiplerin bu küçük ada ülkesi büyük sürpriz yaparak geliyor. Ama Çuraçao'yu mazlum Afrika'nın yanına koymak pek olmaz. Bu ada bir Hollanda sömürgesi ve Venezuela'nın ne kadar gericisi, karşı devrimcisi, Amerikancısı varsa onların toplandığı bir üs gibi. Batı medyası tarafından el üstünde tutulup parlatılması da büyük ölçüde bundan. Bir nevi Yugoslavya'nın parçalanması sürecinde NATO garnizon devleti olarak kurulan Kosova gibi. Küçük ama pek sevimli değil.

Böyle olmaz. Sosyalizmin adı ve itibarı böylesine harcanamaz. Her biri tarihî bir öncüle yaslandığını iddia eden, bir bölümü geçmişin partilerinin ve sosyalizmin önderlerinin adını bayrağı yapan birtakım sosyalist partiler, en azından Kılıçdaroğlu'nun 2017'de düzenlediği “Adalet Yürüyüşü” adı verilen gösteriden bu yana seçimlerde, en azından cumhurbaşkanı seçimlerinde CHP'yi halka umut olarak göstererek toplumun önünde sosyalizmin adını yerle yeksan ediyorlar! Devrimci İşçi Partisi, Erdoğan ile Kılıçdaroğlu'nun yarıştığı 2023 cumhurbaşkanı seçimi öncesi ve sonrasında Altılı Masa'nın ve onun seçimdeki uzantısı olan Millet İttifakı'nın nasıl hem gerici hem de son derece kırılgan olduğunu ısrarla ortaya koydu. Kılıçdaroğlu'nun seçimi kazansa bile istibdad rejimine son vermeyeceğini, CHP'nin temsil ettiği TÜSİAD burjuvazisinin kurulan düzenin (büyük aşırılıklar olmadıkça) devamından yana olduğunu ifade etti. Ayrıca, Altılı Masa'nın seçim öncesinde ya da sonrasında dağılabileceğine de işaret etti.Biz de köşe yazılarımızda bunları dile getirdik. Ayrıca, Akşener'in Mart ayında masadan kalkıp gitmesinin ardından hem diğer partilerin başkanlarının, hem de İmamoğlu ve Yavaş'ın Cumhurbaşkanı Yardımcısı sıfatıyla Kılıçdaroğlu'nun başına gardiyan olarak dikildiğinin de altını çizdik. Bu konuyu işlediğimiz yazının başlığını da tiyatro tarihimizin en popüler oyunlarından biri olan “Yedi Kocalı Hürmüz”den ödünç aldık. Yedilinin her birine Kılıçdaroğlu'nun gardiyanı olarak yaklaştık.Kılıçdaroğlu şimdi sekizinci bir gardiyanın himayesi altında CHP'nin başına döndü. Bu seferki gardiyan öyle Babacan ya da Davutoğlu gibi arkasında herhangi bir güç olmayan türden değil. İstibdad rejiminin baş aktörü Tayyip Erdoğan. Tam anlamıyla sefil bir manzara! Çok sayıda sosyalist partinin Türkiye'yi istibdaddan ve onun baş aktöründen kurtarma gerekçesiyle halkı oy vermeye çağırdığı şahıs, Erdoğan'ın CHP içindeki kayyımı konumunda!Ama bundan en ufak bir ders çıkaran yok. Nerede başını elleri arasına alıp “Yahu biz ne yaptık? Bu adamı halka nasıl çözüm olarak sunduk?” demek? Nerede “yanılmışız” diye açıklama yapmak, halktan özür dilemek. Sosyalizmin geleneği, bırakın böyle devasa hataları, bireysel düzeyde bile yapılan politik, örgütsel ve kişisel hataların özeleştirisini davanın ilerletilmesi için önkoşul sayar. Oysa özeleştiri vermek bir yana yine aynen Adalet Yürüyüşü'nde yaptıkları gibi, yalnız bu sefer Kılıçdaroğlu'nun yanında değil karşısında aynı tutumu tekrarlıyor sosyalist partiler.Oysa perşembenin gelişi çarşambadan belliydi. Biz, seçimlerin hemen ertesinde Kılıçdaroğlu/İmamoğlu çekişmesinin büyük sorunlara yol açacağını yazdık. Birkaç ay sonrasında da “CHP'nin Geleceği (Var mı?)” başlığını taşıyan bir yazı yazdık. Kim bilir, o zaman Kılıçdaroğlu'na oy vermiş partilerin bazı kadroları dudak büküp yazıyı okumaktan sarfınazar etmişlerdir. Kısaca alıntılayalım:“Öyle görünüyor ki partinin önünde üç ihtimal var. İlki CHP'nin daha küçük partilere ayrışarak orta vadede sahneden silinmesidir. Cumhuriyet kuruculuğuyla övünen bu partinin cumhuriyetin 100. yıldönümünde ufalanmaya başlaması tarihin ilginç bir cilvesi olur.” Bu senaryoya şimdi “katiyen olmaz” diyebilecek yiğit var mı? İki kanadın dışında başka parçalanmalar da mayalanmaya başladı (Mansur Yavaş sadece ilk örnektir). Kılıçdaroğlu'nun nerelere kadar alçalabileceğini de üçüncü ihtimal olarak saymıştık. Seçimin iki turu arasında Ümit Özdağ'la imzaladığı, o an gizli tutulan ama sonradan bu faşist politikacıya İçişleri Bakanlığı'nı ve MİT Müsteşarlığı'nı vadeden anlaşmaya yaslanarak partiyi onunla birlikte yönetebileceğini yazmıştık. Şimdi “CHP ülkücüleri” diye andığı çeteler CHP Genel Merkezi'ni polisten önce tehdit edenler oldu.

NATO kisvesiyle Türkiye'ye gelen, insanlık düşmanı Epstein koalisyonudur! İşçiler emekçiler uyanın! Genel grevle hayatı durdurun ve bu zillete son verin!İçinden geçtiğimiz emperyalist kapitalizmin çürüme çağında, son dönemde yaşanan krizlerle ve savaşlarla birlikte medeni Batının maskesi çoktan düştü. Ardından ırkçı, sömürücü, katliamcı, soykırımcı emperyalizmin ve Siyonizmin gerçek yüzü çıktı. Tüm dünya bu gerçek yüzü tecavüzcü, sübyancı, yamyam ve katil Epstein'in suretinde gördü. İnsanlık, Filistin'den Lübnan'a, Yemen'den İran'a tüm Batı Asya'yı kana bulayan, doğrudan hedef alarak çocukları katleden, insani altyapıyı tahrip ederek kuşatma ve ambargolarla halkları aç bırakan, insan kaçırmayı devlet politikası haline getiren Trump ve Netanyahu'nun cenahına Epstein koalisyonu adını taktı. Dünya halkları Trump ve Netanyahu'nun terörist saldırganlığını, Epstein adasında yaşanan tecavüzcü, sübyancı, yamyam barbarlıkla aynı kefeye koydu. Batı'nın medeniyet adı altındaki canavarlığı ifşa oldu. İnsanların zihninde şekillenen Epstein koalisyonunun somut hayatta kurumsal bir yapısı, hatta resmi bir adı da var: NATO!Kurulduğu 1949'dan beri halkların kanını döken NATO! Türkiye'nin, 1952'de kabul edilmek için, ABD'nin dünyanın öbür ucunda devrim yapan Koreli işçi ve köylülere karşı başlattığı savaşa gençlerini kurban ettiği NATO! Sadece Yugoslavya ve Afganistan'da olduğu gibi resmen taraf olduğu savaşlarda değil, Asya'da, Afrika'da, Latin Amerika'da Amerikan emperyalizminin halklara karşı işlediği tüm suçların arkasındaki güç olan NATO! İsrail'in Gazze'deki soykırımının aktif parçası olan NATO!Tüm üye ülkelerde olduğu gibi Türkiye'de de kurduğu kontrgerilla örgütlenmesiyle devrimcileri ve anti-emperyalistleri işkenceden geçiren, kurşunlayan ve darağacına gönderen NATO! Kontrgerillaya devşirdiği faşist çetelerle Kemal Türkler başta olmak üzere mücadeleci sendikacıları ve işçi liderlerini katleden NATO! Darbelerle ülkenin emekçi halkına kan kusturan NATO! Özellikle 12 Eylül 1980'de “bizim çocuklar” dedikleri paşaların darbesiyle patronların “bugüne kadar işçiler güldü, bundan sonra biz güleceğiz” demesini mümkün kılacak kadar işçi düşmanı olan NATO! Emperyalistlerin çıkarı için memleketin işçilerini ezen ve ucuz emek olarak tekellere sunarak 12 Eylül'ün izinden yürüyen tüm iktidarların ve tabii ki bugünün istibdadının da tabi olduğu NATO!İşçi sınıfının yükselişini 1 Mayıs 1977'de Taksim'i kana bulayarak ezmeye çalışan, beslediği faşistlerle Alevilere yönelik Maraş, Çorum, Tokat katliamlarını düzenleyerek, ülkeyi mezhep çatışmasına sokmaya yeltenen ve tüm bunlarla 12 Eylül'ün yolunu döşeyen NATO! 12 Eylül'den sonra Kürt halkını faili meçhul cinayetlerle sindirmeye çalışan, Sivas'tan Gazi'ye katliamlarına devam eden, yakın dönemde Suruç'tan 10 Ekim Ankara katliamına kadar DAİŞ'in tekfirci mezhepçi çetelerini kanlı planları için istihdam eden NATO! 90'larda Susurluk kazasıyla, yakın zamanda eski bir kontrgerilla elemanı Sedat Peker'in itiraflarıyla, bir katliam, hırsızlık ve uyuşturucu kaçakçılığı şebekesi olarak ifşa olan NATO! Dönemin kötü ünlü kontrgerilla şefi Mehmet Ağar'ın “bir tuğlayı çekersek yıkılır” dediği duvarın temeli olan NATO! Sömürülen sınıfların ve ezilenlerin katili, işçi sınıfının kanlısı NATO!Bu suç örgütü Epstein'in adası gibi Karayiplerin ücra bir yerinde değil! Tam içimizde… Sömürü çarklarıyla işçinin emekçinin hayatının tam ortasında! NATO üyesi ülkelerin kapitalistlerinin fabrikalarında; Bursa'da, Gebze'de, Manisa'da, Trakya'da! Askeri üs ve karargâhlarda; İncirlik'te, Kürecik'te, İzmir'de, İstanbul'da, Ankara'da! NATO ülkemizdeki üsleriyle sadece İsrail'e kalkan olup komşu halklara kan kusturmuyor… 15 Temmuz'da halkı katleden NATO beslemesi darbecileri, meclisi bombalayan uçaklara yakıt veren NATO tankerlerini nasıl unuturuz?

1 Mayıs'ta Taksim'e çıkmak isteyenlere önde polis biber gazlarıyla arkadan da istibdad medyası zehirli diliyle saldırıyor. Bitmek bilmeyen marjinal gruplar edebiyatı “aralarında hiç işçi yok” yalanıyla köpürtülüyor. 1 Mayıs işçi bayramıdır ama işçi sınıfının tüm toplumu etrafında kenetleyen sosyal ve tarihsel gücü bu bayramı tüm ezilenlerin sahiplendiği bir mücadele gününe dönüştürmüştür. Bu yönüyle 1 Mayıs sadece coğrafi değil toplumsal kapsayıcılığı ile de tek evrensel bayramdır. Ancak tabii ki 1 Mayıs bir işçi bayramıdır ve tüm 1 Mayıs alanlarında olduğu gibi Taksim için Mecidiyeköy'de ve Beşiktaş'ta toplananların da aralarında işçiler vardı. Bir dizi sendika bu alanlara çağrı yapmıştı. Ve istibdadın medyası ne kadar gizlemeye çalışırsa çalışsın istibdadın polisi işçilerin gözüne biber gazı sıkıyor, işçileri tartaklayıp gözaltına alıyordu. Bir başka edebiyat daha var. Neymiş, 1 Mayıs'ı işçiler dışında herkes kutluyormuş, işçiler 1 Mayıs'ta çalışıyormuş… Burjuva medyasında sanki bir eleştiri yapıyormuş havasıyla “işçiler ekmeğinde 1 Mayıs'ta meydana çıkanların derdi başka” iması yapılıyor. Bu hikâyeyi anlatanların çoğu 1 Mayıs'ta işçileri zorla çalıştıran patronların kendisi aslında. O medya kuruluşları da işçi sömürüsünde en başta gidiyor zaten. Bugün işçi sınıfının önemli bir kesimi 1 Mayıs'ı alanlarda kutlayamıyor çünkü patronlar zorunlu mesai dayatıyor. Bu işçilerin 1 Mayıs'ta çalışması “ekmeğinde olmalarından” değil örgütsüz olmalarından kaynaklanıyor. Ekmeğinde olmak 1 Mayıs'a gitmemek değildir; örgütlenmek, insanca çalışma koşulları ve geçinebilecek bir ücret için mücadele edip, haklarını söke söke almaktır!Peki “1 Mayıs'ta işçiler çalışıyor” edebiyatı parçalayan istibdadın ve patronların kalemleri ekmeği için sendikaya üye olan işçiler patronun işten çıkarmalarıyla karşılaştığında, buna karşı direndiklerinde ise devletin polis ve jandarmasının baskısına uğradıklarında neredeler? Tabii ki ortadan kayboluveriyorlar. Ara ki bulasın! Bu kara propagandanın arka planında işçi sınıfından duyulan korku var. Sermayenin istibdadı işçi sınıfının gücünün farkında. Bu gücün alanlara inmesi, yollara düşmesi en büyük kâbusları. İşçi de insan… Belki sanayide 1 Mayıs'ın efsanevi afişinde zincirleri kıran işçi gibi daha güçlü kollara sahip olabilir. Ama hiçbir işçinin biber gazına bağışıklığı da yok. Mesele kas gücü değil. Toplumsal bir güçten bahsediyoruz. Bu gücün en önünde de emekçi kadınlar var. Biber gazı sıkarsınız, copla dağıtırsınız, gözaltına alırsınız ama bunu topluma anlatamazsınız. İşçiler direnir, grev yasaklarını çöpe atar, barikatları aşar; işçilerin mücadelesi toplumu hem haklı hem de güçlü olanın etrafında kenetler… Bu gerçek bizi işçi sınıfına güvenmeye ve işçi sınıfına dayanarak siyaset yapmaya yöneltmelidir. Çuvaldızı istibdada ve patronlara batırdıktan sonra bu noktada iğneyi biraz da kendimize batırmalıyız. İstibdadın ve patronların medyasının kara propagandasının bir diğer teması ise şu: 1 Mayıs solcuların eylemidir, işçilerse çoğunlukla sağ partileri destekliyor… Bu propagandanın aslında solda da epey bir alıcısı olduğunu söyleyebiliriz. Burada sorun işçi sınıfının sağ partileri desteklemesi değil patron partilerini desteklemesidir. Sermaye düzeni siyasette hegemonyasını hem sağda hem solda patron partilerini hâkim kılarak sağlar. İşçinin AKP'ye oy vermesi sınıf bilincinin olmadığını gösterir. Bunun ilacı bir başka patron partisi CHP'ye oy vermek değildir. Bu durumdan çıkartılacak sonuç “işçi sınıfından bir şey olmaz” değildir. Çünkü işçi sınıfımızdan çok şey olur. Düzen siyasetinin seçimlerinde hangi partiye oy vermiş olursa olsunlar iş ve aş için birleşirler ve mesela metal işçilerinin yaptığı gibi istibdadın grev yasaklarını çöpe atarlar… Polonez işçileri gibi omuz omuza verip barikatları aşarlar, maden işçileri gibi Ankara'yı sarsarlar! Her durumda bunu örgütlü olarak yaparlar.

Gerçek gazetesi olarak 200. sayımızla okurlarımızla birlikteyiz. 2009'un Temmuz ayında kamu işçilerinin toplu sözleşme mücadelesini “Bir saat yetmez! Haydi Genel Greve” sloganıyla manşete taşıyarak yolculuğuna başlayan gazetemiz 18 yıl ve 200 sayı boyunca işçi sınıfının gündemini ülkenin gündemi haline getirmek için mücadele etti. Sermayenin ve yalanlarının karşısında emeğin ve gerçeklerinin sesi oldu. 2014 yılının Nisan ayında çıkan 54. sayımızdan bu yana fabrikalardan haberler sayfalarımızda öncü işçiler hem iş yerlerinin hem ülkenin gündemini yorumluyor. Gerçek gazetesi işçilerin hem okuru hem yazarı olduğu bir gazete olarak yoluna devam ediyor. Gerçek gazetesi, Devrimci İşçi Partisi'nin Merkez Yayın Organı olarak salt bir basın yayın organı değildir. Bir örgütlenme aracıdır. Pandemi döneminde dahi her ay düzenli çıkmamızın en önemli sebebi budur. Ölümcül hastalık kol gezerken işçi sınıfı evinde kalamamış, fabrikalara sürülmüştür. Gerçek gazetesi de öyle! Her sayımız işçi sınıfının devrimci mücadelesinde tuğla üstüne koyulan bir tuğladır. Gerçek devrimci sınıf siyaseti pusulasıdır. Her sayfası işçi sınıfı partisinin inşasında politik bir iskeledir. Bu yönüyle kökleri çok geriye 1900'lerin başına gider. Gerçek'in anası ve atası Bolşevik Partisi'nin yayın organları olan Iskra (Kıvılcım) ve Pravda (Gerçek) gazeteleridir. Bolşevik Partisi, 1917 Ekim Devrimi'ni zafere ulaştıran, insanlığa emperyalizme, istibdada ve sermayeye karşı muzaffer olan ilk işçi devrimini armağan eden partidir. Bolşevik Partisi'nin ve Ekim Devrimi'nin büyük önderi Lenin, “Ne Yapmalı?” isimli eserinde işçi sınıfının öncüsünü örgütlemenin bir aracı olan politik bir gazetenin vazgeçilmez önemini vurgulamıştır. Köklerimiz geçmişe dayanır ama fikirlerimiz taze ve günceldir, çağrımız yepyenidir. Liberal, milliyetçi, dinci, sağcı ya da solcu hangi sosa bulanmış olursa olsun burjuvazinin “böyle gelmiş böyle gider” düşüncesini vazedenlerin karşısında yepyeni bir yola çağırıyoruz. Ama bilinmeyen bir yola değil. İş, aş, hürriyet için tüm dünyada ve Türkiye'de milyonlarca işçinin emekçinin günbegün gerçekleştirdiği sınıf mücadelesi yöntemlerini temel alıyoruz. Sloganımız işgal, grev, direniş! Baş sayfamızda her zaman işgalci, grevci, direnişçi, mücadeleci işçiler, emekçiler var! 1 Mayıs alanlarında haykırdığımız gibi: Hürriyet işçilerle gelecek! Zaten yaşamak için yaptığımız ve bildiğimiz şeyi insanlığın kurtuluşu için ileri taşımayı öneriyoruz. İşçi sınıfı iktidarı için planlı, programlı, örgütlü bir politik mücadeleye çağırıyoruz. Düzen siyaseti içinde kalan bin defa denenmiş bin defa hüsranla sonuçlanmış sınıf işbirlikçiliğinin karşısına devrimci sınıf siyasetiyle çıkıyoruz. Emperyalizmin, sermayenin, paranın değil, emeğin gücüne yaslanıyoruz. Elinizde tuttuğunuz, bir telefon ya da bilgisayar ekranından okuduğunuz gazetemiz sadece gerçekleri yazar ve gerçekler devrimcidir. Devrim emperyalist kapitalizmin çürüme ve çöküş çağında tek gerçek ve gerçekçi çözüm yolu olarak karşımızdadır. Gerçeğimiz ortadadır ve gözümüzün önündedir. Mesela asgari ücrette ne verecekler diye bekleyenlerin eli boş kalmıştır. Açlık ücreti dayatmasını kıranlar sadece hak verilmez alınır diyerek örgütlenenler olmuştur. AKP'sinden MHP'sine CHP'sine kadar düzen partilerinin peşinden yürünen yollar hep hüsranla sonuçlanmıştır. Geleceğin kapıları düzen siyasetinden koparak ve sınıf siyasetinde birleşerek açılacaktır. Devrimci sınıf siyaseti hem yeni hem de gerçekçi siyasettir. Gerçek gazetemiz işçi sınıfının devrimci bir silahıdır. Oku ve okut! Örgütlen ve örgütle!

CHP, Türkiye'nin fiilen en büyük muhalefet partisi konumunda. Ayrıca son yerel seçimlerden de birinci parti olarak çıkarak bir iktidar alternatifi haline gelmiş durumda. Dolayısıyla da mevcut iktidarın değişmesini isteyenler için ilk başta ve en çok bakılan parti CHP. Biz CHP'yi bir düzen partisi olarak nitelendiriyoruz. Aynı zamanda onun bir sermaye partisi olduğunu söyleyerek sınıfsal karakterine işaret ediyoruz. Düzen muhalefetinin işi düzeni korumaktır! Sermaye muhalefetinin işi sermayenin istediğini iktidarda tutmaktır!Yani mevcut iktidarın ve düzenin değişmesini isteyen emekçi halka CHP'ye bakmayın, CHP'nin peşinden gitmeyin diyoruz. Çünkü bir düzen partisi muhalefette de olsa mevcut düzenin korunmasına öncelik verir. İktidar değişse bile düzen korunmalıdır. Tabii ki bu düzen sermaye düzenidir. Peki sermaye sınıfı mevcut iktidarın sürmesinden yana ise? İşte o zaman düzen muhalefeti, emekçi halk ne isterse istesin, kendi gücü ne olursa olsun o iktidarın değişmesinden de imtina eder.Mühürsüz seçimlerin sineye çekilmesinde, Ekmeleddin'den Kılıçdaroğlu'na Erdoğan'ın karşısına hep Erdoğan'ın istediği adaylarla çıkılmasında, 19 Mart sürecinde olduğu gibi halkın istibdada karşı tepkisinin soğurulup düzen içi pazarlıklarda koz olarak kullanılmasında hep bunu gördük. Her seferinde yeni ve daha büyük bir hayal kırıklığı. Ve CHP, düzen muhalefeti olarak görevine devam ediyor. Demirtaş'tan İmamoğlu'na istibdadın siyasi davalarının hâkim ve savcısı Akın Gürlek'in Adalet Bakanı olmasının ardından Özgür Özel son derece yüksek perdeden, yolsuzluk iddialarıyla ortaya çıktı. Bir hafta on gün ortalık çalkalandı. Sonra işin peşi bırakıldı. Tıpkı daha önce Kılıçdaroğlu'nun Man Adaları yolsuzluk belgeleriyle ortaya çıkıp sonra kulağının üstüne yatması gibi.Ara seçim tartışması iktidarı sıkıştırmadı tam tersine muhalefeti söndürdü Ardından Özgür Özel'in ara seçim çıkışı geldi. Nisan ayı boyunca ara seçim tartışıldı. Özgür Özel, Anayasa'nın 78. Maddesi'ne işaret ederek mecliste boşalan sekiz sandalye için ara seçime gidilmesini teklif etti. İlgili maddedeki “ara seçim yapılır” ifadesini CHP zorunluluk olarak yorumlarken AKP-MHP tersi görüşteydi. Özgür Özel tüm muhalefet partilerini gezdi. Anayasa'nın 78. Maddesi'nde “üye tam sayısının yüzde 5'i” ifadesine atıfta bulunarak gerekirse 22 milletvekilini istifa ettiririm dedi. Bu sefer de AKP kanadı Abdülkadir Selvi'ye bir köşe yazısı yazdırdı. AKP ve MHP bu istifaları mecliste kabul ettirmeyerek 30 sandalyenin boşalmasına engel olacaktı. Özgür Özel “Siz ara seçime gideceğinizi açıklayın, çeşitli çakallıklarla bunu engellemeyeceğinize söz verin, 50-55 milletvekilini istifa ettirmeyen namerttir” diye üst perdeden bir çıkış daha yaptı. Hem AKP hem de MHP en üst seviyeden ara seçim gündemde yok açıklaması yapınca bir kez daha, günlerce süren hararetli tartışma fısss diye sönüverdi. Özgür Özel'e sorular…Özgür Özel bu çıkışla iktidarı köşeye sıkıştıracağını düşünürken, milletvekilleri istifa etse dahi ara seçimi dayatamayacağını bilmiyor muydu? Ortalama akıllı bir insan ancak karşısındaki isterse gerçekleşebilecek bir senaryo üzerinden muhatabını köşeye sıkıştırabileceğini düşünür mü? Hadi diyelim AKP ve MHP tamam dedi ara seçim yapıldı. Sadece boşalan sandalyeler için seçim yapılacağına göre, (yani çoğunlukla istifa eden CHP'li milletvekillerinin yerine tekrar seçim yapılacak) meclis aritmetiğinin iktidar aleyhine değişmeyeceği hatta iktidarın bazı CHP'liler yerine kendi milletvekili sayısını arttırabileceği belli değil mi?Çok geç olmadan düzen muhalefetinden kopun!

İngiltere'de asistan doktorlar, 7-13 Nisan 2026'da altı günlük greve çıktı. İşçi sınıfına düşman İşçi Partisi hükümetinin başındaki Keir Starmer, sorunu çözmek yerine tehdidi seçti. Britanya Tabipler Birliğinin (BTB) yürüttüğü görüşmelerde hükümetin 2026–27 için önerdiği ücret artışı yalnızca yüzde 3,5 oldu. Asistan doktorların yanıtı ise eriyen ücretlerinin telafisi, daha fazla asistan doktor kadrosu açılması, zorunlu sınav ücretlerinin karşılanması ve insanca çalışma-eğitim koşulları talebiyle greve gitmek oldu.İngiltere Ulusal Sağlık Sistemi, 1948'de sağlık hizmetinin esas olarak vergilerle finanse edildiği bir model olarak kurulmuştu. Ancak 1979'dan itibaren Thatcher hükümetleriyle simgeleşen neoliberal politikalar, sağlık alanını da piyasa mantığına göre yeniden düzenledi. İMF ve Dünya Bankası'nın programlarıyla pek çok ülkede kamu harcamaları kısıldı, sağlık hizmetleri piyasalaştırıldı, emekçiler daha güvencesiz hale getirildi. İngiltere'de ve pek çok ülkede asistan doktorların bugün yaşadığı sorunlar da bu uzun sermaye saldırısının sağlık alanındaki sonuçlarından biri.İngiltere'de asistan doktorlar bugün ilk kez greve çıkmıyor. Bu, 2023'ten beri çıktıkları 15. grev. Talepler uzun süredir aynı başlıklarda düğümleniyor: reel ücret kaybının telafisi, eğitim kadrolarının artırılması, sınav ücretlerinin karşılanması, insanca çalışma ve nitelikli eğitim koşulları. Hükümet ise yüzde 3,5'lik artışı, sınav ücretlerinin geri ödenmesini ve üç yıla yayılan 4.000–4.500 ek asistan doktor kadrosunu “tarihî teklif” gibi sundu. Bu tablo Türkiye'deki asistan doktorlara hiç yabancı değil. Türkiye'de de asistan doktorlar performans sistemi, angarya, günaşırı nöbet, eğitim hakkının hizmet baskısı altında ezilmesi ve düşük ücretlere karşı önemli mücadeleler yürüttüler. 2011'de Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesinde başlayan asistan grevi bu açıdan özel bir yere sahipti. Bu grev, asistan doktorların kendi emeklerine ve eğitim haklarına sahip çıkmasının simgesel örneklerinden biri olmuştu. Öyle ki grevin kazanımla sonuçlandığı 5 Nisan, TTB tarafından Asistan Hekimler Günü olarak sahiplenildi. Trakya, Ege ve Çukurova'daki üniversitelere haftalar içinde yayılan bu grev dalgası, sorunların tek tek hastanelere özgü değil sistemsel olduğunu ve mücadelelerin patlayıcı biçimde yayılabileceğini göstermişti.Bugün İngiltere'de asistan doktorların ücret, eğitim kadrosu ve çalışma koşulları için greve çıkmasını, Türkiye'deki bu deneyimlerle birlikte düşünmek gerekir. Aradaki önemli farklardan biri örgütsel zemin. İngiltere'de BTB, asistan doktorlar adına hükümetle doğrudan toplu pazarlık yürüten bir güçken, Türkiye'de TTB ve tabip odaları böyle bir yetkiden yoksun bırakılmış, çoğu zaman muhatap bile kabul edilmemekte. Bu nedenle doktorların ücretleri, çalışma koşulları ve uzmanlık eğitimi sorunları, TTB'nin taraf olduğu gerçek bir toplu pazarlığın konusu yapılamamakta.İngiltere'de greve çıkan asistan doktorlar, dünyadaki meslektaşlarına önemli bir mücadele örneği sunuyor. Hakları kazanmanın ve korumanın yolu kararlı ve örgütlü mücadeleden geçiyor. Türkiye'deki deneyim de bunu gösteriyor. 2011 grev dalgası ve sonrasında yürütülen asistan doktor mücadeleleri, nöbet ertesi izin hakkı başta olmak üzere önemli kazanımlar elde etmişti. Ancak bugün asistan doktorlar, nöbet ertesi izin hakkı dahil pek çok kazanılmış hakkı dahi kullanırken engellerle karşılaşmakta. Ücret, eğitim ve çalışma koşulları gibi temel başlıklarda ciddi sorunlar yaşamaya devam etmekte.Bugün Türkiye'de asistan doktorlar alabildiğine örgütsüz durumdalar. Tabip odaları/TTB, örgütlenmek için eldeki en önemli mevzilerden biri. Asistan doktorların daha iyi koşullarda çalışabilmesi ve eğitim alabilmesi için tabip odalarına üye olmaları, sahip çıkmaları, denetlemeleri ve kendi talepleri etrafında örgütlenmeleri gerekmekte. Ücretsiz, nitelikli, eşit ve kamu eliyle planlanan bir sağlık sistemi de ancak böylesi mücadelelerin ulusal ve enternasyonal ölçekte büyümesiyle kurulabilir.

Heykeltraş olsaydım, yukarıdaki fotoğraftaki iki insanı aynen bu pozisyonda gösteren Rodin tarzı bir heykel yapar, kaidesine de “sol liberalizmin Türkiye'ye 1 Mayıs hediyesi” yazardım. 12 Eylül'ün hemen ardından1984'ten itibaren, daha bütün sosyalist örgütler zindanlarda işkence görürken pompalanan sol liberalizmin, nasıl bugüne kadar 40 yıldır solu tutsak aldığını, yanlış yola sürüklediğini gösteriyor.Bugün kendisine solcu diyen aydınların ve gençlerin çok büyük bir bölümünün ülkenin en önemli sosyalist dergilerinden biri olarak kabul ettiği, eli kalem tutanların çoğunun yazısını sayfalarında yayınlatmaktan gurur duyduğu Birikim dergisi, 3 Kasım 2002 seçimlerinde AKP'nin hükümet kuracak çoğunluğa erişmesini “muhafazakâr demokratik devrim” olarak alkışladı ve Türkiye'nin bu yoldan Avrupa Birliği'ne girebileceğini ve nihayet demokrasiye kavuşabileceğini savunmaya başladı. Bu safsata, en azından 2013 Gezi halk isyanına kadar devam etti. Solda insanlar bunu yalnızca 12 Eylül 2010 referandumunda, başta Birikim'in liberalleri olmak üzere sözde solda bulunan bir dizi çevre ve partinin “Yetmez ama evet!” sloganı ile anıyor. Oysa mesele çok daha köklüdür. Bir anlık bir “taktik hatası” değildir. O slogan ne kadar yüz kızartıcı olsa da, özellikle yargının AKP tarafından sulta altına alınmasında ne kadar önemli bir rol oynamış olsa da, koca bir on yıllık destek aslında çok daha derin bir harabiyet yaratmıştır. 2008 1 Mayıs'ında AKP, polisi Taksim'e çıkmak isteyenlerin üzerine yolladı. DİSK'in (henüz Ankara'ya hicret etmeden önce) Şişli'de bulunan binasından sendikalarla birlikte Taksim'e yürümek için toplananlar, aralarında DİP Girişimi yöneticisi olarak şahsen biz de bulunmak üzere, polisin defalarca üzerimize sıktığı gazın acısıyla yerlerde kıvrandık. Olayın hemen ardından artık yayınlanmayan Radikal gazetesinin Pazar Eki'ne 11 Mayıs günü yayınlanmak üzere “Marksizmle Tartışma Çağrısı” başlıklı bir yazı yolladık. Radikal İki olarak bilinen bu eke her hafta yazılar yazan sol liberallere meydan okuduk, 1 Mayıs kutlamak isteyen işçilere, sendikacılara ve sosyalistlere eziyet eden bir iktidarı “demokrasi havarisi” olarak göstermekten nasıl utanmadıklarını sorduk, onları tartışmaya çağırdık. Tarihin sol liberalizme armağanı olarak Radikal'in internette bir arşivi yok. Ama arayan muhtemelen bulur. Kendine Marksist pozu veren bir dizi liberal yanıt vermeye kalktı. Sorulan sorulara cevap ver(e)meyen, incir çekirdeğini doldurmaz yanıtlar.2010'da Taksim Meydanı 1 Mayıs'a açıldı. O yıl (ve onu izleyen iki yıl) Taksim'in kutlamalara açık olmasının anlamını tartışan yok. 2010 referandumuna dört ay kala meydanın açılması solun büyük bölümünü AKP'ye destek vermeye ikna etmeye dönüktü elbette. Politikanın p'sini anlayan bunu kavrar. Solun (Fransızların deyimiyle) “kullanışlı budala”larını arkasına alan ve referandumda tarihinin en yüksek oy oranına ulaşan AKP (yüzde 58) işi bitince biraz bekledi, 2013'te Taksim Meydanı'nı “yayalaştırma” bahanesiyle gösterilere kapattı.2013'te DİP artık kurulmuştu. Beşiktaş'a inen bulvarda en önde “Taksim Tahrir olacak” pankartı ile yürüyen DİP, polisin gazlı saldırısıyla bütün kortejle birlikte durduruldu. Bütün gün sokak kapmaca ile geçti. Ama kitle Taksim'e çıkamadı. Ama 1 Haziran günü Taksim Tahrir olmuştu. Gezi halk isyanı, meydanı fethetmişti!Ey liberaller! Solu, işçiye, emekçiye ve kendisine karşı kurulan istibdada destek verme sefaletinin içine ittiniz. Ama en ufak bir özeleştiri yapmadınız. Biz ise hiç bıkmadan sizin işçi sınıfına ve emekçi halka karşı işlediğiniz politik suçları teşhir ettik ve etmeye devam edeceğiz. Şimdi hava dönüyor. Dünya ve Türkiye, sınıf politikasından başka hiçbir şeyin anlamının kalmayacağı bir döneme giriyor. Tarih peşinizi bırakmayacak. Suçumuz, insan hafızasının nisyanı sayesinde sonsuza kadar gizli kalacak diye umutlanmayın hiç. Tarih sizi daima suçunuzla anacak.Sizin heykeliniz bir utanç abidesi olacak.

ABD ve İsrail'in birlikte komşumuz İran'a açtığı savaş, Trump'ın iktidara gelmesinden bu yana dış politikada en büyük sendelemesinin yolunu döşedi. Venezuela'da Devlet Başkanı Maduro'yu tereyağından kıl çeker gibi kolayca ele geçirip onun yönettiği hükümeti bütünüyle kendi yanına alması, tarihî ölçekte başarılı bir operasyon oldu. Tabii çok riskli bir operasyon, Venezuela'da bir süre sonra büyük patlamalara yol açabilir. Ama şimdilik işler tıkırında. O kaleyi düşürünce Küba'yı sıkıştırmak için en önemli kozu, Venezuela petrolü üzerindeki kontrolü de eline geçirdi. Ama İran'da bir ayı çoktan geçen bir savaşta ABD-İsrail korsanlar kampı tokat üstüne tokat yiyor. Hepimiz seviniyoruz ama bizim gördüğümüz kadarıyla kimse şu soruyu ciddi biçimde sormuyor: İran'ın kolay lokma olmadığını bizim kadar onlar da biliyordu. O zaman savaş neden?Devrimci İşçi Partisi, daha savaş çıkmadan kaleme alınan bir bildiriyle bu savaşa toptan karşı çıktı. Sonra ilk gün ABD İstanbul Başkonsolosluğu'nun önünde savaşı lanetledik. 22 Mart'ta o gün var olan bilgiler ışığında savaşın bütün önemli yanlarını ortaya koyan bir bildiri yayınladık. Ama şimdi ABD-İsrail savaşının dezenformasyon amaçlı açıklamalarla (“biz saldırmasak İran saldıracaktı”, “İsrail zaten saldıracaktı, o zaman daha da kötü bir durum doğacaktı” vb.) kasıtlı olarak karanlıkta bırakılmış olan gerçek nedenini biliyoruz.New York Times gazetesi, tam da bizim son bildirimizin yayınlandığı 22 Mart günü, en kıdemli muhabirlerinden birinin imzasını taşıyan, ama buna rağmen kimsenin çok dikkat etmediği, yaygın tartışmaya açılmayan bir haber yayınladı. Bu savaşın nedeni, daha sonra yeni belgeler ortaya çıkmadıkça kesin olarak biliniyor: İsrail'in dış istihbarat örgütü Mossad'ın önce Netanyahu hükümetini, ardından Ocak ayının ortasında Washington'u ziyaretinde ABD yetkililerini, savaş başladığında İran'da ayaklanma olacağına inandırması. Yani onların her dakika kullandığı deyimle “rejim değişikliği”. Bilimsel adıyla söylersek İran'da iktidarın çökertilmesi. Diyeceksiniz ki bu zaten biliniyor. Hayır, sadece kıyısından köşesinden sızan belirtileri biliniyor. Savaşın Mossad'ın savaşı olduğunu ve bütün varsayımının bu ayaklanma olduğu bilinmiyordu. Bir düzine Amerikan ve İsrail yetkilisinin demeçlerine yaslanan haber, ayaklanma beklentisinin savaşın gerçek nedeni olduğunu delilleriyle ortaya koyuyor. Bırakın ayaklanmayı, İran halkından hükümete karşı en ufak bir muhalefet belirtisi bile görülmeyince, önce Trump'ın, ardından Netanyahu'nun Mossad'a nasıl öfkelendiği, ama İsrail başbakanının ümidini en azından üçüncü hafta sonuna kadar tam olarak yitirmediğini kanıtlarıyla gösteriyor.Bu mesele bizi, Türkiye'nin emekçilerini ve ezilen kitlelerini yakıcı şekilde ilgilendiriyor. Zira bu ayaklanmanın iki ayrı biçimi planlanmış durumda. İlki Aralık sonu-Ocak başı yaşanan türden bir kitlesel kalkışmanın yeniden yaşanması beklentisi. Bunun neden gerçekleşmediğini Trump da, güya onun muhalifi olan New York Times gazetesi de halkın korkusuna yoruyor. Bunda bir gerçek payı olduğu, bir ülke savaştayken ayaklanma başlatmanın bir katliama yol açabileceği doğrudur ama işler bu kadar basit değil. En bilinen örnekleri hatırlatacak olursak 1917 Şubat ayında Petrograd'ın yoksul kadınları ve ardından bütün işçileri, 1918'in Kasım ayında ise Almanya'nın işçi sınıfı dünya savaşının orta yerinde ayağa kalkarak sırasıyla Çar'ı ve Kayzer'i devirdi. İranlılar bunu yapmıyorsa, bunun en azından bir nedeni, Çar ve Kayzer'den farklı olarak mollaların haklı bir savaşı yönetmekte olduğudur. İran halkı onurlu bir halktır, 1979'da yüzlerce binlerce ölü vererek Şah'ı devirmiştir. Ama şimdi, karşı olduğu hükümetin, ülkeyi emperyalistlere ve Siyonistlere karşı savunduğunu biliyor. Bu bize de ders olsun! Ama NATO üyesi Türkiye'nin kolay kolay kendini İran'la aynı durumda bulması düşük mü düşük bir olasılık. Meselenin bizi doğrudan ilgilendiren yanını savaşın birinci haftasında yapılan tartışmalardan dolayı herkesin bilmesi gerekir.

Baskıcı ve keyfi yönetim olan istibdadın sermayeye sunduğu en büyük hizmetlerden biri grev yasakları olagelmiştir. AKP iktidarı darbe dönemleri dahil Cumhuriyet tarihinin grev yasaklama rekortmenidir. Grev yasaklarının keyfiliği ve hukuksuzluğu birçok örnekte Anayasa Mahkemesi kararlarıyla da tescillenmiş durumda. Ne var ki bu kararlara rağmen grev yasakları devam etmiştir. Dolayısıyla istibdadın grev yasaklarını mahkemelerde aşmak mümkün olmadı. Mahkemeler grev yasaklarını mahkûm etti etmesine, ama grev yasağını aşmak, işçinin özellikle de grevleri en çok yasaklanan Birleşik Metal-İş'li metal işçilerinin bileğinin gücüyle oldu. Bekaert grev yasağını fiili grevle aşan ilk örnekti. Ardından Schneider (Green Transfo) geldi. Nihayet yasaklanmasına rağmen bilfiil 33 gün süren ve zafer kazanan Grid Solutions (General Electric) fabrikası işçileri grev yasaklarını fiilen hükümsüz kılan bir örnek yarattılar. Grev yasağının ilacı bulundu diyebiliriz. Bu ilacın adı Türkiye işçi sınıfına grev hakkını grev yaparak kazandıran Kavel'di!Ancak istibdadın grev düşmanlığı grev yasağı ile sınırlı değil. Yeni yöntem devletin grev kırıcılık rolünü üstlenmesi. Grev kırıcılığı, patronun tehditle, şantajla, rüşvetle bazı işçileri grevden vazgeçirmesiyle ya da greve çıkartmamasıyla tezahür edebildiği gibi, grevdeki işçiler yerine taşeron işçi istihdam etmek ya da grevdeki fabrikanın işini başka işyerlerinde fason olarak yaptırmak şeklinde de karşımıza çıkabiliyor. Bunlar hem gayrimeşru hem de yasa dışı yöntemler. Nihayet en son olarak Özel İtalyan Lisesi'ndeki grevde benzer bir grev kırıcılığını gördük. Milli Eğitim Müdürlüğü, kamudan öğretmenleri grevci öğretmenlerin yerine görevlendirerek grev kırıcılığına soyundu. Bu grev kırıcılığındaki en üst seviye. Açıkça 6356 sayılı sendikalar ve toplu iş sözleşmesi kanuna aykırı olan bu grev kırıcılığının “eğitim hakkı” ile gerekçelendirilmesi ona meşruiyet kazandırmıyor. Tam tersine bu eylemi daha da gayrimeşru hale getiriyor. Nedeni gayet açık. Derslerin normal düzen içinde yapılması öğretmenlerin taleplerinin bir toplu sözleşme ile karşılanmasına bağlıdır. Ve samimi olarak eğitim hakkından bahseden, bu toplu sözleşmenin imzalanması yönünde çaba gösterir. Eğitim hakkını, sendika ve grev hakkını gasbetmek için bahane ederek değil. Şunu da söyleyelim ki İtalyan Lisesi'nde eğitim ne durmuştur ne de aksamıştır. Hababam Sınıfı'nda Mahmut Hoca'nın dediği gibi okul dört duvar arasındaki yer değildir. Okul her yerdir. Ve şimdi Tomtom Mahallesi'ndeki İtalyan Lisesi önündeki çadırdır. Ve bu grev okulunda İtalyan Lisesi'nin öğretmenleri tüm Türkiye'ye hak ve hukuk, dayanışma ve insanlık dersi vermektedir. Ne mutlu böyle onurlu ve yüksek karakterli öğretmenlere sahip olan İtalyan Lisesi öğrencilerine!Nitekim grevin geldiği aşamada, toplu sözleşmenin imzalanması için belirli bir taslakta anlaşma sağlanmasına rağmen İtalyan Lisesi yönetiminin “biz hukuki bağlayıcılığı olan bir belge imzalamak istemiyoruz” gibi akıllara ziyan ifadelerle ayak diremesiyle dersler boş geçmeye (Görevlendirme gelmesine rağmen grev kırıcılığını reddeden öğretmenlerimize de selam olsun!) devam ediyor. Bu durumda kendine “devlet” diyenin öğretmene değil bu ülkenin sadece sendikalar ve toplu iş sözleşmesi kanununu değil Anayasası'nı dahi tanımama cüretini gösterenlere dönüp konuşması gerekir. Ve er geç öyle de olacaktır. Çünkü İtalyan Lisesi grevcileri de birliklerini bozmadan mücadeleye devam ettiğinde kırılacak olan grev kırıcılığıdır. Onlar hem ilk özel okul grevini gerçekleştirerek hem de grev kırıcılığını grevle kırarak işçi sınıfımızın tarihine geçecektir.

Sivas'ta devrilen beton pompasının çarpmasıyla kalıbın içine düşen 23 yaşındaki gencecik bir işçinin yarım kalan hayalleri… Amasya'da, torun sevecek yaşta, 65 yaşında bir işçi ağabeyimizin inşaatın çatısından düşerek hayatını kaybetmesi… Eskişehir'de elektrik arızasını gidermeye çalışırken akıma kapılan işçi kardeşimiz… İzmir'de arıtma tesisinde kullandığı atık toplama kamyonu çamurla dolu çukura düşen işçi kardeşimiz… Ve Dilovası'ndaki Çolakoğlu Metalurji… Birkaç metrelik basit bir yaşam halatının çok görülmesi yüzünden metrelerce yükseklikten beton zemine çakılarak yaşamını yitiren sınıf kardeşlerimiz… 8 Kasım'da Dilovası'nda Ravive Kozmetik adlı parfüm fabrikasında, bir dizi ihmal sonucu hayatını kaybeden 3 evladımız, 4 kız kardeşimiz…Ülkede resmen her gün yeni bir isimsiz mezar kazılıyor, fabrikalardan, şantiyelerden, tersanelerden, madenlerden çıkan cansız bedenler bu isimsiz mezarları dolduruyor. Yaşanan ölümlerin hiçbiri tesadüf değil. Hiçbiri talihsizlik değil. Hiçbiri işçinin bir anlık dalgınlığının sonucu değil. Ve en önemlisi, hiçbiri “görünmez kaza” değil. Her biri göz göre göre gelen, patronların kârını her şeyin üstünde tutan bu düzenin eseri. Ve sermaye düzeni bu cinayetlerin sadece faili değil, aynı zamanda sorumluları aklamanın, cezasızlıkla cesaretlendirmenin de aracı. 3'ü çocuk 7 işçi kardeşimizin yaşamını yitirdiği Ravive Kozmetik davası en çarpıcı örneklerden birisiydi. Ravive Kozmetik'te fabrika binası kaçaktı. İşçiler kayıt dışı ve sigortasız çalıştırılıyordu. Fabrikada herhangi bir güvenlik önlemi alınmadığı gibi, denetim de yapılmıyordu. Bu şartlarda göz göre gelen iş cinayetinin tek sorumlusu yalnızca patron değil. Patrona bu denli göz yuman, adeta her türlü denetimden muaf tutan düzenin kurumları da sorumluydu. Giden geri gelmiyor ama işçi ailelerinin yüreğine bir nebze olsun su serpecek şey “adaletin yerini bulması” olurdu. Ne var ki devlet, mahkemenin kendisini emekçi halktan, sorumluları da adaletten kaçırmaya çalıştı. Mahkeme heyeti türlü ihlaller yaptı, işçi ailelerinin avukatlarının her türlü talebini reddetti. Emekçi halkın adalet talebi, sermayenin yasalarının hâkim olduğu mahkeme koridorlarında yankısız kaldı. Birkaç yetkilinin feda edildiği, patronların “taksir” kelimesinin arkasına saklanarak kendini kurtardığı, caydırıcılıktan uzak cezalarla geçiştirilen bir tablo ortaya çıktı. Soma'da, Ermenek'te, Amasra'da gördük. İliç'te, Gayrettepe'de, Dilovası'nda görüyoruz. Bu durumun değişmesi gerek ama bu, servetinden başka bir şey düşünmeyen patronların insafına da onları koruyup kollayan yasalarla sözde adaleti sağlayacak mahkemelerin vicdanına da bırakılamaz. Elbette mahkemelerde sorumluların ceza alması için mücadele edeceğiz. Elbette işyerlerinde, fabrikalarda gerekli tedbirlerin alınmasını sağlamak için mücadele edeceğiz. Ama yarım hayatların önüne gerçekten geçmek için, fabrikalarda, işyerlerinde patronların orman kanunlarının hüküm sürdüğü değil, işçi sağlığının ve iş güvenliğinin gereklerini hâkim kılacak bir düzen gerek. Patronların işçinin hayatından çalmasını engellemek için işçi denetimi gerek. Bu da ancak örgütlenerek mümkün. Tek tek fabrikalarda, işyerlerinde sendikalarımızda örgütlenerek... Ama tek bir kişi daha eksilmeyeceğiz diyorsak o zaman bu kanlı çarkın son bulması, patronların kâr hırsının değil, işçi sınıfının iktidarının hâkim olması gerek. Bunun için tek tek fabrikalarda sendikalarda örgütlenmek yetmez, bunun için çağrımız devrimci sınıf siyasetinde örgütlenme çağrısı. 28 Nisan “İş Cinayetlerinde Hayatını Kaybeden İşçileri Anma Günü”. İlk kez 1914'te 28 Nisan günü, Kanada'da bir mahkemenin iş kazalarında patronların sorumlu olduğuna dair verdiği bir karara atfen bu tarih kabul edilmiş. 28 Nisan'da onları anacağız. 28 Nisan'dan sonra 1 Mayıs var. 1 Mayıs meydanlarında, iş cinayetlerinde yitirdiğimiz işçiler için de yürüyeceğiz. Hem onların hesabını sormak hem tek bir kişi daha eksilmemek için sınıf siyasetinin sesini yükseltmek için!

İş Aş Hürriyet için örgütlü mücadeleye!“NATO'dan çık! NATO'yu yık!” şiarı ile safları sıklaştırmaya!1 Mayıs işçi bayramı tüm dünyada işçi sınıfının uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günüdür. 1 Mayıs meydanları din, dil, ırk ayrımı olmaksızın mazlumların zalimlere karşı birleştikleri alanlardır. 1 Mayıs meydanlarında göstereceğimiz birlik; sermayenin, istibdadın ve emperyalizmin dayattığı kimlik temelli bölünmeleri reddetmektir. 1 Mayıs'ta birlik olmak aynı zamanda sınıfsal saflaşmada taraf olmak yani sermayeye karşı iş, aş, hürriyet için emeğin saflarını sıklaştırmak demektir. 1 Mayıs tüm dünyada mazlumların zalimlere, emperyalist ve Siyonist terör cephesine, sömürgecilere ve işbirlikçilerine karşı el ele verdiği, omuz omuza durduğu gündür. İşçi düşmanı Orta Vadeli Program çöpe!1 Mayıs meydanları İngiliz Mehmet'in işçi düşmanı Orta Vadeli Programı'na (OVP) işçi sınıfının cevap vereceği alan olmalıdır. Hak verilmez alınır! İş, aş, hürriyet için örgütlü mücadeleye!İşçi sınıfının bu saldırı programına cevabı fabrikalarda, tersanelerde, madenlerde, okullarda ve her yerde örgütlü mücadeleyle dayatmaları kırmaktır.Emekçi kadınlar en öne!Sınıf mücadeleleri bize bir gerçeği daha göstermektedir. O da iş, aş, hürriyet mücadelesinin kazanım ve zaferlerinde emekçi kadınların imzası vardır. Emekçi kadınlar, erkek egemen kapitalist sisteme karşı, haksızlıklara, eşitsizliklere, baskılara ve özellikle de kadına yönelik şiddete karşı kadınların kurtuluş mücadelesinin temel ve öncü gücüdür. 1 Mayıs'ta da: Emekçi kadınlar en öne!Yaşasın işçilerin birliği halkların kardeşliği!1 Mayıs meydanları her dilden, milletten, memleketten işçilerin grev halaylarındaki, direniş çadırlarındaki yani ekmek kavgasındaki birlikteliğinin yükselmesine vesile olmalıdır. Türk ve Kürt halklarının kardeşliği, sömürgeci sermayenin, emperyalizmin himayesindeki petrol açılımlarıyla sağlanamaz. Kürdün haklarından vazgeçmesini şart koşan, Kürdün ve Kürtçenin eşitliğini sağlamayan bir çözümden bahsedilemez. Bugün istibdad rejimi, Kürt işçisi, emekçisi ve gencini savaş meydanına sürme hazırlığında. Oysa Kürt işçilerinin, emekçilerinin, gençlerinin eşitlik, kardeşlik ve hürriyet taleplerini yükselteceği meydan emperyalizmin savaş meydanı değil 1 Mayıs meydanıdır!NATO'dan çık NATO'yu yık!1 Mayıs'ta meydanlarda birlik olmak; Filistin'de, Lübnan'da, İran'da, Ukrayna'da, Küba'da ve tüm dünyada emperyalist ve Siyonist saldırganlığın yenilgisi için mücadele etmek demektir. Tüm dünyada anti-emperyalist bir uyanışın ayak sesleri duyuluyor. Yaşadığımız topraklarda da bu uyanışı görüyoruz. Öte yandan halkın bu uyanışına karşın Türkiye, İncirlik ve Kürecik başta olmak üzere emperyalist üslere ev sahipliği yapmaya devam etmekte, soykırımcı Siyonist İsrail'le kanlı ticareti sürdürmekte ve nihayet dünyanın en büyük terör örgütü olan NATO'nun uluslararası zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanmaktadır. Devrimci İşçi Partisi bu zilleti reddediyor ve tüm emekçi halkımızı 1 Mayıs'ta “NATO'dan çık! NATO'yu yık!” şiarının altında buluşmaya davet ediyor. Haydi Devrimci İşçi Partisi ile 1 Mayıs'a! Yeni ve gerçekçi tek siyaset olan devrimci sınıf siyasetinin saflarına! 1 Mayıs meydanına sınıfın saflarını sıklaştırmaya çağırıyoruz. İşçi sınıfının bu büyük taarruzu yenilgiye uğratması için sendikal mücadele yetmez, işçi sınıfının kendi partisini güçlendirmesi gerekir. Devrimci İşçi Partisi siyasette işçi sınıfının öncü partisi anlayışıyla mücadele ediyor. Sermayeyle, emperyalizmle, istibdad rejimiyle ve tüm düzen partileriyle köprüleri atmaya, yeni ve gerçekçi tek siyaset olan devrimci sınıf siyasetinin saflarında buluşmaya çağırıyoruz. Sendikaların ve fabrikaların kortejlerinden sermayeye ve istibdada karşı iş aş hürriyet taleplerini yükseltelim! İşçi sınıfının iktidarına giden yolda Devrimci İşçi Partisi kortejlerinde buluşalım!

2026 yılına girer girmez ABD emperyalizmi Venezuela'ya saldırdı. Ardından Meksika ve Kolombiya gibi bir dizi Latin Amerika ülkesinin yanı sıra Küba'yı da hedef tahtasına koydu. ABD'nin Küba üzerindeki baskı ve kuşatmayı arttırması, “zaten yıllardır ambargo var” rehavetiyle ve ambargonun sıkılaştırılması basitliği ile ele alınabilecek bir gelişme değil. ABD Küba'yı yakıtsız bırakarak boğmaya ve teslim almaya çalışıyor. 3 Ocak'ta ABD'nin Venezuela'ya yönelik saldırısı ve Maduro'nun kaçırılmasının ardından, ABD'nin Venezuela petrol akışına el koyması ile birlikte Küba'nın yıllardır ayakta kalmasını sağlayan damarlardan biri kesilmiş oldu. Ardından Trump Küba'nın petrol ihtiyacını karşılayabilecek diğer ülkelerin de boğazına çökecek şekilde kuşatmasını genişletti. Trump 30 Ocak'ta Küba'ya doğrudan ya da dolaylı petrol sağlayan ülkelere karşı ek gümrük tarifeleri uygulanmasına olanak sağlayan bir kararnameye imza attı. Hedef doğrudan doğruya Küba halkının günlük yaşamıdır. ABD Küba'nın enerji damarlarını kesip hayatı felç etmeyi, sağlık gibi en temel yaşamsal hizmetlere erişimini engellemeyi, halkı karanlığa ve yokluğa mahkûm etmeyi amaçlıyor.Trump bu şekilde Küba'nın enerji damarlarını keserken ABD'nin Hazine Bakanlığı Venezuela petrolünün Küba'ya satışına kolaylık sağlayacaklarını açıkladı. Bu açıklamada utanmazca “Küba halkını destekleme amacıyla” diyorlardı. Tabii ki bu desteğin bir şartı vardı: Venezuela petrolü Küba'daki özel sektöre satılabilecekti ama “Küba ordusu, istihbarat servisleri veya diğer devlet kurumlarıyla ilişkili herhangi bir kişi veya kuruluş ya da ABD Dışişleri Bakanlığının Küba'ya yönelik kısıtlama listesinde yer alan kuruluşlar” bu kapsamın dışında kalacaktı! Bir yandan bütün bir ülkeyi abluka ile boğ, öte yandan nefes borusunu kapitalist restorasyonun tohumu olan özel sektör üzerinden aç, devleti tamamen dışla. Bir yandan baskıyı arttır, bir ülkenin boynunu eğmeye çalış, diğer yandan içeriden siyasal ve sosyal çözülmeyi örgütlemeye yönelik bir mühendisliğe giriş. Abluka ve ambargolarla boğdukları Küba halkını “destekleme” masalıyla sunulan her hamle, Küba'yı düzenin kalıbına sokma, devrimin kazanımlarını ortadan kaldırıp işçi devletinin altını oyma hamlesidir.

İktidarın “Terörsüz Türkiye” sloganıyla başlattığı sürecin Meclis ayağını oluşturan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” 18 Şubat'ta çalışmalarını bir rapor yayınlayarak neticelendirdi. 21 toplantının 137 kurum temsilcisi ve kişinin dinlendiği görüşmelerin ardından komisyondan Kürt sorununun çözümü için ne çıktı diye soracak olursanız, cevap sıfıra sıfır elde var sıfır. Rapor “Kürt sorunu” kavramını dahi zikretmiyor. Komisyon raporuna hayır oyu veren TİP ve EMEP haklı olarak sorunun adını dahi koymayan bir metni nasıl kabul edelim dediler. Ama esas sorun başka yerde. Bu komisyonun herhangi bir aşamada Kürt sorununun çözümü için kurulduğu söylendi mi? Başta DEM Parti olmak üzere çözüm niyetiyle bu komisyona katılanlar olmuşsa da komisyonu bağlayan böyle bir tanımlama kayda geçti mi? Eğer cevap hayır ise esas sorun komisyona böyle bir misyon atfetmenin kendisinde değil mi?Aslında en baştan itibaren durum tam tersiydi. MHP de AKP de bu meselenin Kürt sorununun çözümü ile ilgisi olmadığını, esas konunun silah bıraktırma ve “terörsüz Türkiye” hedefi olduğunu söylüyor. Ama çok daha önemlisi sürecin diğer ana aktörü olan ve kendisine Kürt hareketi nezdinde temsiliyet gücü atfedilen Öcalan da en baştan açıkça “Kürt sorunu artık çözülmüştür” saptamasıyla işe girişiyor. O halde bu sürecin devamı olan komisyondan Kürt sorununun çözümü namına herhangi bir şey beklemenin iler tutar bir yanı olabilir mi? Elbette ki yoktur. İyi niyetle bu sürece Kürt sorununun çözümü doğrultusunda müdahale edilmek istenmişse de niyetle eylem birbirini tutmuyor. Komisyona katılmaktan başlayarak, komisyon çalışmalarının tamamı (muhalefet şerhleri, itirazlar ve en son rapora hayır oyu vermek dahil!); Bahçeli'nin inisiyatifi ile başlayan ve adım adım istibdadın bir siyaseti haline gelen sömürgeci burjuvazinin yayılmacı politikalarını meşrulaştırmaya ve bu politikaları hayata geçirmek üzere yürütülen gizli diplomasiye paravan olmaya yaramıştır.

28 Şubat sabahı ABD ve İsrail birlikte İran'a tamamen gayrimeşru ve terörist nitelikte bir saldırı başlattı. Bu saldırıya karşı tutumumuz nettir: Katil ABD İran'dan elini çek! Batı Asya'dan defol! Bu savaş bizim savaşımız değil diyemeyiz. Bu savaş bizim savaşımızdır. Safımız Amerikan emperyalizminin, İsrail Siyonizminin, onlarla birlikte hareket eden İngiliz, Fransız, Alman Avrupalı emperyalistlerin, onlara hizmet eden işbirlikçilerin karşısındadır. İran'daki iktidarın ve kurulu düzenin de bir sermaye düzeni olduğunu biliyoruz. Ne oradaki iktidarı ne de düzeni savunuruz. Ama bu savaşta haklıyı ve haksızı da ayırırız. Bu savaşta haklı olan İran'dır. Haksız olanlar ABD'dir, İsrail'dir ve onlarla saf tutanlardır. Mücadelemiz haksız, yağmacı ve soykırımcı bu büyük şer cephesinin yenilgisi içindir.Ve yenilecekler! Er ya da geç yenilecekler. Saldırganlıkları emperyalist düzenin içine düştüğü ekonomik krizdendir. Emperyalistler artık kimseyi parayla kandıramıyor. Güç gösterisi yapıyorlar çünkü giderek zayıflıyorlar. Dünyayı biz yönetiriz diyorlar ama ABD'de de Avrupa'da da kendi devletlerini dahi yönetmekten, ülkelerini bir arada tutmaktan acizler. Trump da Netanyahu da bu çürümüşlüğün vücut bulmuş hallerinden başka bir şey değildir. Dünyaya demokrasi ve özgürlük getireceklerine dair yalanlarına da artık kimse kanmıyor. Emperyalizmin ve Siyonizmin misyonu dünyayı büyük bir Epstein adasına çevirmekten başka bir şey değildir. Gazze'deki gibi İran'da da çocukları hedef almaları bundandır! Asla bir yanlışlık değildir. Emperyalist/Siyonist terörün bir gereğidir! Vahşetleri ve barbarlıkları emperyalist düzenlerinin çürüyerek gebermekte oluşundandır!

Trump durmak bilmiyor. Hem politik nedenlerle hem doğal yaşı nedeniyle acelesi var. Şimdi ülkelere ikişer ikişer el atıyor. 3 Ocak'ta Venezuela Başkanı Nicolás Maduro'yu kaçırdıktan sonra yeniden İran'ın üzerine gitmeye başladı. Ama bir yandan da Küba'ya ambargo uygulayarak ada ülkesini petrolsüz, doğal gazsız, dolayısıyla elektriksiz, benzinsiz, mazotsuz bıraktı.Trump hükümeti bir hükümetle “görüşmeler”e başlarsa sevinmeyecek, tam tersine uzun uzun düşüneceksiniz. Venezuela başkanıyla pazarlıkları üç ayı aşkın süreye yayıldı. Karşılıklı tek telefon görüşmelerinde Maduro'ya “ne güçlü sesin varmış” diye takdirini bile ifade etmiş, sonradan Amerikan basını yazdı. Maduro da Trump'a barış gülücüğü olarak danslar etti, şarkılar söyledi. Sesi epeyce bet, ama Trump'ın müzikten anlamaması normal. Sonunda “saraydan başkan kaçırıp” adamı New York'un insan hakları ihlalleri açısından bizim 12 Eylül cezaevlerini aratmayacak bir hapishanesine tıktılar. Şimdi orada siyahi alt düzey uyuşturucu kaçakçıları ile siyahi düşmanı beyaz mafya bozuntusu orta kademe gangsterler arasında şarkı söylüyor mudur, bilinmez. Biz onun haklarını savunur, ülkesine ve görevine dönmesini talep ederiz ama şimdi ülkeyi yönetmekte olan eski yoldaşlarının bunu isteyip istemeyeceklerini bilemeyiz.

Okyanus ötesinde Amerika kıtasında “saraydan başkan kaçırma” olayı yaşandı ya. Venezuela Başkanı Nicolas Maduro 3 Ocak'ta Amerikan emperyalizminin haydutlarınca kaçırıldı ya. Orada olan bu bölgede de sarsıntılar yaşanacağının işareti ya. Bizimkiler derhâl bir “iç cephe” tartışmasına başladılar.Erdoğan, halkı her türlü savaşı desteklemek zorunda bırakmak istiyor: “İç cepheyi sağlam tutacak, orada gedik açmak için fırsat kollayanlara karşı daima uyanık olacağız.”Bahçeli de kendine pay çıkarıyor: “Şimdi anlaşıldı mı iç cephemizi tahkim etmekteki samimi gayretimizin haklılığı?” diyor.Ama ne Erdoğan ne Bahçeli, “bu Amerika gangster, başındaki adam da Baba filmindeki heriften beter, biz NATO'dan ayrılalım” demiyor. Varsa yoksa “iç cephe”.Muhalefet de “iç cephe” zokasını bir güzel yuttu. Erdoğan'la Bahçeli lafı açtı ya, hepsi toptan topa girdi.Özgür Özel: “Erdoğan iç cepheyi güçlendirmek istiyorsa içerideki kimseye düşman hukuku uygulamayacak.”Ali Babacan: “İç cepheyi tahkim etmemiz gereken dönemlerden geçiyoruz, ancak ülkeyi kutuplaştırarak iç cepheyi tahkim edemezsiniz.”Müsavat Dervişoğlu: “İç cephenin güçlendirilmesi bu hükümetin güçlendirilmesi anlamına gelmemektedir. İç cephenin güçlendirilmesi” … şudur budur.Ahmet Davutoğlu: “Kutuplaştırmayacaksınız, şeytanlaştırmayacaksınız.”Ümit Özdağ: “İç cephe Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması ile güçlenir.”Ocak ayının ilk 10 günü Türkiye para babaları düzeninin siyasetçileri iç cephe ile yattı kalktı yani.İşin tuhaf yanı ne biliyor musunuz? Bu son tartışma başlayana kadar Türkçede böyle bir laf yoktu! Savaşa giren bir ülkede askerin çarpıştığı cephenin dışında kalan alanlara Türkçede “cephe gerisi” denir!Bize inanmıyorsanız Google amcaya sorun. Ne çıktı?Cephe gerisiBaşka sözlüklere de bakın. Hepsi ama hepsi “cephe” dışındaki alanlara “cephe gerisi” der. Bir sürü kitap var, çeşitli savaşlarda “cephe gerisi”ni anlatan. İşte bazı kitap başlıkları: Cephe Gerisi, Cihan Harbi'nin Cephe Gerisi, Basına Göre Cephe Gerisi ve Cephedeki Faaliyetleriyle İstiklâlin Kadınları.“İç cephe”yi google'layın, karşınıza sayfalar boyu sadece her türden duvar boyası reklamı çıkacaktır!Eee, ne öyleyse bu “iç cephe”? Muhtemelen işini bilmeyen bir çevirmen NATO eğitim malzemesini çevirirken “home front” terimini “iç cephe” ile karşılamıştır. Askeriyede “iç cephe” denmeye başlanmıştır. Ama önemlisi bundan sonra.İktidarın bir danışmanı, “muhterem beyefendi, bu Amerikalılar iç cephe diyor, biz de öyle söyleyelim, böylece halkı her türlü savaşımızı desteklemek zorunda bırakmamız daha kolay olur” demiştir. “Eviniz de savaşın cephesidir” deriz.İktidar bunu güzel bulmuştur. Muhalefet de zokayı yutmuştur!Halkın her savaşı destekleme gibi bir sorumluluğu yoktur! Fetih savaşlarına, onun bunun topraklarına ve petrolüne el koymaya, başka halkları Osmanlı döneminde olduğu gibi köleleştirmeye yönelik savaşları halkın desteklemesini beklemeyin.NATO denen emperyalist savaş makinesinin içinde yer aldığınız için Trump'ın bu bölgedeki planlarına omuz verme çabalarınıza destek vermek zorunda değil kimse. Haklı savaş vardır, haksız savaş vardır.Trump ve benzerleri, Siyonist İsrail ile birlikte Batı Asya'yı (Ortadoğu'yu) hallaç pamuğu gibi atıyor. Türkiye'nin işçileri, emekçileri, gençleri, Trump'ın Ortadoğu hallacı olmayacaktır!İsterseniz bütün savaş terimlerini değiştirin. Haksız savaş, haksız savaş olarak kalacaktır.

Solda Kürt sorunundan bahis açıldığında sınıftan bahsetmek, pek çok zaman meselenin etrafından dolanmanın bir vesilesi olagelmiştir. Sınıftan ve sınıf siyasetinden pek uzak olan sol liberal ve sol Kemalist eğilimlerin konu Kürt sorununa gelir gelmez sınıfı hatırlaması, emek sermaye çelişkisinden dem vurmaya başlaması tipiktir. Bu tür oportünist söylemlerin ikna edebileceği bir Kürt işçi olacağını zannetmiyorum. Zira her Kürt işçisi bu tür bir söylemin ardındaki sömürgeci kokusunu hemen hisseder. Kürt sorununu, Kürdün ezilmeye ve eşitsizliğe karşı bir mücadelesi olarak değil de Türkün canını sıkan bir mesele olarak yaşayan sosyal şovenist yaklaşım hemen kendini ele verir. Sosyal şovenizm ile enternasyonalizmi ayıranın HDP/Dem Parti çizgisiyle yakınlık ya da uzaklık olduğunu zannetmek ise çok yaygın bir yanlıştır. Sosyal şovenist ya da sömürgeci sol bakış açısı Kürt sorununun çözümünü değil, Kürt sorunundan kurtulmayı ister. Örneğin bugün karşıt uçlarda gözüküp sosyal medyada birbiriyle atışan solcuların tamamı Öcalan'ın Kürt sorunu çözülmüştür diyerek yaptığı açılımı olumlu değerlendirmekte buluşmaktadır. Solda ne yazık ki “ah bir şu Kürtler Kürt sorununun peşinden gitmeyi bıraksa da önümüz açılsa” diye bir inanış, adeta bir hurafe çok yaygındır. Bu hurafe ne kadar sınıfsal ifadelerle gerekçelendirilse de kaynağında sınıf siyaseti değil tam tersine sınıf siyasetinden uzaklık vardır. Çünkü siyasete sınıfsal perspektiften bakmayınca açılımın gerçekten silahların bırakılması ya da barışla ilgili bir yanı olduğu zannedilmiş, özünde sömürgeci burjuvazinin yayılmacı çıkarlarına yaslanan bir “petrol açılımı” olduğu görülmemiştir.Sınıf siyaseti ise aynı tabloya bakıp başka sonuca varır. Eğer Türk-Kürt ittifakı halkların kardeşliği ve eşitliği değil de mezhepçi bir ortaklık ve karşıtlık temelinde tanımlanıyorsa, emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı değil de İran'ın nüfusuna karşı bir stratejik hamle olarak emperyalizme ve Siyonizme pazarlanıyorsa burada çözüm yoktur. Bir “petrol açılımı” vardır. Karşımızda olan Türk ve Kürt gençlerinin başka halklara karşı savaştırılması ise burada barış yoktur, haksız savaşların hazırlanması vardır. Böyle olmasa Bahçeli'nin Suriye'de Fırat'tan Dicle'ye boylu boyunca temizlik yapmaktan bahsettiği günün ertesinde Öcalan'ın kendisine gönderdiği kilimin törenle takdim edilmesi gibi absürtlükler nasıl yaşanır? Bu anlamda Bahçeli'nin gündeme taşıdığı ve sahiplendiği Öcalan'ın umut hakkının bir yönüyle Kürt halkının çözüm umudunun karşısında yükseliyor olması nasıl açıklanır? Sınıf siyaseti “Kürt sorunu yoktur sadece emek sermaye çelişkisi vardır” demek değildir. Sınıf siyasetinin düsturu “bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halklar, birleşin”dir. Türk işçisinin ve emekçi halkının Kürt halkının ezilmesinde hiçbir çıkarı olmadığını tespit ederek işe başlar. Türk işçisinin milliyetçi eğilimleri çıkarı orada olduğundan değil, sömürgeci burjuvazinin ideolojik hegemonyasından kaynaklanmaktadır. Bu hegemonyanın kırılmasının yolu da sınıf mücadelesini harlamaktan geçer. Burjuvazi böler grev halayları birleştirir! Eğer Kürt burjuvazisi ve toprak ağaları sömürgeci burjuvaziyle işbirliği yaparak Kürt işçisinin, emekçisinin, yoksul köylüsünün taleplerinden yan çiziyorsa burada olumlu anlam yüklenecek bir şey yoktur. Türkün ne hakkı varsa Kürdün de aynı hakları olmasından hiçbir zarar görmeyecek olanlar, Kürdün ne emeğini ne toprağını sömüren Türk işçi ve emekçileridir. Sınıf siyaseti, sınıf çelişkisini ulusal ezme ve ezilme ilişkilerinin üzerini örtmek için kullanmak değildir. Tam tersine, sınıf siyaseti sınıf mücadelesi bayrağına ulusların ve dillerin tam eşitliğini yazmaktır. İşçilerin birliğinin yanına halkların kardeşliğini koymaktır. Bu siyasetin adı proleter enternasyonalizmidir. Bu Marx'ın ve Lenin'in yoludur. Darağacında yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği diye haykıran Denizlerin yoludur.Yazının devamını podacst olarak dinleyebilirsiniz...

Emekçi halk abluka altında. İstibdad rejimi ve patronlar el ele verdi işçi sınıfının üzerine adeta kâbus gibi çöktü. Ablukanın adı Orta Vadeli Program! İşçi ve emekçilerin ücretlerini/maaşlarını hedeflenen enflasyona göre belirleme adı altında sermayenin sefalet dayatmasını devlet politikası haline getirdiler. Geçtiğimiz yıl kamu işçilerinin toplu sözleşmeleriyle başladılar, kamu emekçilerinin (memurların) toplu sözleşmesiyle, asgari ücretle ve emekli aylıkları ile devam ettiler. Ablukayı MESS sözleşmesinde de sürdürdüler. Patronlar tüm bir dönem boyunca yaptıkları işten çıkarmalarla adeta terör estirerek toplu sözleşme masasına oturdular. MESS masada sefaleti dayatırken arkasına yine istibdadı ve grev yasaklarını alıyordu.Bu ablukayı kırmanın işçi sınıfının örgütlü mücadelesinden başka yolu yoktur. Bu süreçte metal işçileri MESS'ten kopardığı her kuruşu örgütlülükleriyle, geçmişte grev yasaklarını aşan grev örneklerinden aldıkları güçle kazandılar. Migros işçileri örgütlü mücadeleyle ve direnerek depolarında taşeron düzenini çöpe attı. Ve nihayet Gebze'de 261 işçi çıkıp 100 günü aşan grevle ablukayı kırdı. Bir buz kıran gemisi gibi tüm işçi sınıfı için yolu açtı. Smart Solar grevinden bahsediyoruz. İşçiler sadece patronla değil adeta yedi düvelle dövüştüler. Smart işçileri 2022 yılında tek bir işçinin işten atılmasına karşı fabrikayı işgal ederek, hepimiz birimiz için diyerek bu kavgaya başladılar. Birleşik Metal-İş sendikasını işgalle, grevle, direnişle fabrikada örgütlediler. Sendika için gerekli çoğunluğu sağladıktan sonra karşılarına uzayan yetki mahkemeleri çıktı. “Alınteri kurumadan adalet istiyoruz!” diyerek adliyenin kapısına dayandılar. Sendika girdi ama Smart patronunun saldırıları bitmedi. İstibdadın yardımıyla İzmir'deki fabrikasının işkolunu tamamen yasadışı şekilde değiştirip sarı sendikayı soktu. Bu sendikayla sözleşme imzalayıp Gebze'deki işçilerin grevini daha başlamadan kırmaya çalıştı. Yetmedi, Kayseri'de yasadışı fason üretim yaptı. Yetmedi, mahkemeden ısmarlama kararlar çıkartıp grev olan fabrikadan mal çıkartmaya çalıştı. Direnen işçilerin karşısına polisi dikti. İşyeri temsilcileri dahil 47 işçiyi tazminatsız işten attı. Smart işçisi birliğini bozmadı, dayandı. Tek bir işçiyi geride bırakmadıkları gibi 47 işçiyi de geri işe aldırdı. Sefalet dayatmalarını yırtıp attı. Ablukayı örgütlü gücüyle kırdı.Hayat pahalılığına ve sefalete karşı dişinizi sıkın diyenlere cevabımız sıkılı yumruklarımızdır! Her koyun kendi bacağından asılır diyenlere cevabımız işçilerin birliğidir! Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz! Çözüm için seçim sandığı gösterenlere cevabımız grev çadırlarıdır. Sandıkta başka başka partilere oy vermiş olsa da sınıf kavgasında birleşen Smart işçisi memlekete umut olacak siyasetin yani sınıf siyasetinin de yolunu göstermektedir. 261 oyun sandıktaki etkisi sıfırdır. Ama 261 işçinin birliği ve örgütlü mücadelesi adeta yedi düvelle savaşıp sermayenin ve istibdadın kuşatmasını kıracak bir gücü açığa çıkartmıştır. İşte bu, sınıf siyasetinin dayandığı güçtür. İşçiler, kamu emekçileri, küçük esnaf, yoksul köylü ve tüm ezilenler bu gücün etrafında birleşmelidir.Sınıf siyaseti boş vaatlere değil sermaye düzeninden söke söke alınan haklara ve kazanımlara dayanır. O yüzden gerçekçi siyaset sınıf siyasetidir. İçinde tek bir işçinin olmadığı meclisten medet ummak mı gerçekçi siyaset? Sınıf siyaseti aynı zamanda yeni olandır. Defalarca aynı şeyi deneyip tekrar tekrar hüsrana uğrayan emekçi halka yeni ve umutlu bir yol açmaktadır. İşgal, grev, direnişle buzları kırıp bu yolu açan tüm işçilere selam olsun! Kazanacağız!

Bugün dünyanın her yerinde kadınlar bir yandan erkek egemen kapitalist sistemin yarattığı işsizlik, ücret eşitsizliği, güvencesizlik, yoksulluk, bakım yükünün tümüyle emekçi kadınların üzerine yıkılması ile boğuşurken diğer yandan kadın düşmanı politikaların izlenmesi sonucu ayrımcılık, şiddet ve kadın cinayetleri ile karşı karşıya adeta bir yaşam mücadelesi veriyor. Aralık 2025'e ait verilere göre geniş tanımlı işsizlik oranı %29. Ortalamayı yükselten de emekçi kadınlar. Çünkü erkeklerde işsizlik oranı %23 iken, kadınlarda %38. Yani çalışmak isteyen her 10 kadından en az 4'ü işsiz. Bunun bir nedeni patronların krizin faturasını işçilere ödetmek için işler iyi gitmiyor bahanesiyle işçi çıkarması ise diğer nedeni de kadınların üzerindeki bakım yükü ile düzenli, sürekli bir işte çalışmalarının engellenmesi. Evdeki çocuğa, hastaya, yaşlıya bakacak biri olmadığında, işyerlerinde kreş, mahallelerde devletin bakım evleri olmadığında kadınlar ev dışında çalışamaz hale geliyor. Çalışan kadınlar da eğer sendikalı işlerde çalışmıyorlarsa erkeklerin 9 ayda kazandıklarını ancak bir yılda kazanıyor, yani daha düşük ücretlere çalışıyorlar. Bu düzenin emekçi kadınlara vaadi: Esneklik adı altında güvencesiz işlerde, düzensiz çalışmaDaha düşük ücretlerEv işleri ve bakım yükünün altında ezilmeKreş yok, git istediğin yere şikayet et! Çocuğun, evdeki hastan veya yaşlın yüzünden devamsızlık mı yaptın? Kapı orada! Patronlar için hiçbir şey kendi kârlarından daha önemli değildir. Çalışırken üç kuruş kısmanın hesabını yapıp iş cinayetlerine zemin hazırlayan patron için işçinin canının bile değeri yok ki, çocuğunun bir kıymeti olsun, mutfakta pişen yemeğin içinde et var mı yok mu diye düşünsün. Öyleyse onların çocuğumuz hasta oldu mu vicdanlı olmasını, hakkımız olanı vermek için insafa gelmesini beklemek gerçekçi değil. Hakkımızı almak için mücadele etmek zorundayız. Bu mücadelede biz neyi savunacağız? Çalışmak isteyen her kadına iş!Her işyerine kreş! Eşit işe eşit ücret! Mahallelerde kamu tarafından finanse edilen hasta, yaşlı bakım merkezleri! Elbette emekçi kadınlar sadece iş istemiyor, sadece eşit ücret istemiyor. Eşit, özgür bir dünya istiyor. O dünyanın kapıları emekçi kadınlar için dünya tarihinde bir kez aralandı. Ne zaman? Nerede? Ekim devriminin topraklarında, Sovyetler Birliği'nde, işçi sınıfının iktidarı altında. Bugün türlü yalanlarla, başka hayaller peşinde koşmak değil, gerçekçi yoldan yürümek gerek. Erkek egemenliğine ve kapitalizme karşı emekçi kadınların öncülüğünde büyüyecek bir mücadelenin yolundan! 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nün anlamı8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, emekçi kadınların mücadelesine dayanıyor. Önce dokuma işçisi kadınlar 1857'de 10 saatlik işgünü ve insanca çalışma koşulları talebiyle greve gitti. Ardından 1908'de 15 bin tekstil işçisi kadın ABD'nin New York kentinde daha kısa çalışma saatleri, daha yüksek ücretler, doğum izni ve oy hakkı talebiyle bir mücadele başlattı. Mücadele eden kadınların diğer işçilerle ilişkisini kesmek için, işçi kadınları fabrikaya kilitlediler ve fabrikada "bilinmeyen bir nedenle çıkan" yangın sonucu 129 kadın işçi yaşamını yitirdi. Kadınların yaşamları pahasına verdikleri bu mücadelenin en öne çıkan sloganı, "Ekmek ve Gül" idi. Ekmek, yaşama güvencesini, gül ise daha insanca, daha güzel, kadının da izini taşıyan bir yaşamı simgeliyordu. Bugün de 8 Mart'ta patronların ikiyüzlü çiçeklerini değil, “Ekmek, Gül ve Hürriyet” istiyoruz!

Sağlığın piyasaya açılması ve özelleştirilmesi yalnızca sağlık hizmetlerini paralı hale getirmez; aynı zamanda devletin sunduğu sağlık hizmetlerinin her geçen gün niteliğini yıpratan bir işlev de görür. Özel sağlık sigortaları, sağlık hizmetlerinin özelleşmesine aktif biçimde katkı sunarak kamu sağlık sistemini adım adım aşındıran ve sağlığı bir hak olmaktan çıkarıp kasko mantığına indirgeyen bir düzenek yaratır.Özel sağlık sigortası şirketleri sigortalarını, araç kaskolarına çok benzer bir mantıkla pazarlar. “Her an hasta olabilirsiniz, devlet hastanelerinde çare bulamayabilirsiniz; gelin, sizi şimdiden sigortalayalım.”Bugün Türkiye'de özel sağlık sigortası sistemine dâhil olan kişi sayısı yaklaşık 8 milyondur. 2024 yılı itibarıyla bu alanda dönen toplam para miktarı 136 milyar liraya ulaşmıştır. Bu rakamlar, özel sağlık sigortacılığının Türkiye'de uzun süredir yaygın olduğu izlenimi yaratabilir; ancak bu yaygınlaşma görece yenidir.Özel sağlık sigortalarının Türkiye'deki serüveni 1980'li yıllarda başlasa da, sağlık sistemi içine gerçek anlamda yerleşmesi Türkiye tarihinin sağlık alanındaki en güçlü piyasacı müdahalesi olan Sağlıkta Dönüşüm Programı ile mümkün olmuştur. Özellikle 2010'lu yıllardan itibaren yaşanan hızlı büyüme, özel sağlık sigortalarının sağlıkta özelleştirme politikalarıyla olan bağını açık biçimde göstermektedir.İşçi sendikaları, geçmişten bu yana yaptıkları Toplu İş Sözleşmeleri'nde (TİS) sağlık alanına dair maddelere yer vermiştir. Ancak işçilere bir hak olarak özel sağlık sigortası yaptırılması yönündeki talepler, kamu sağlık hizmetlerinde yaşanan yıpranmanın giderek daha hissedilir hale geldiği 2010'lu yıllardan sonra yaygınlaşmıştır.Aile hekimliklerinin zayıflatılmasıyla sağlık sisteminin hastanelere bağımlı kılınması; randevu bulunamaması, muayene sürelerinin kısalması ve tetkiklerin gecikmesi bu yıpranmanın somut göstergeleridir. Kamu sağlık hizmetlerindeki bu aksaklıklar, işçiler için yalnızca bir sağlık sorunu değil, ücret kaybı ve işinden olma riski anlamına da gelmektedir. Buna karşılık özel hastanelere başvuru, işçiler ve emekçi halk açısından karşılanamayacak düzeyde maliyetler yaratmaktadır. Bu koşullarda özel sağlık sigortası, bir tercih olmaktan çıkarak üretim sürecinin dayattığı bir zorunluluk haline gelmektedir.Bu durumun mekânsal karşılığı da dikkat çekicidir. Örneğin, işçilerin başkenti olan Gebze ve Darıca–Çayırova hattında, 2010'dan günümüze özel hastanelerin yatak ve hizmet kapasitesi yaklaşık %40 artarken, devlet hastanelerindeki artış %10'lar düzeyinde kalmıştır. Aynı dönemde çevre ilçelerde benzer bir özel hastane kapasite büyümesi görülmemektedir. Bu bize, özel sağlık hizmetlerinin sağlık ihtiyacından ziyade ödeme güvencesi ve sigortalılık temelinde yoğunlaştığını; bu yönelimin ise kamu sağlık hizmetlerinin aynı bölgelerde gelişmesini sınırlandırdığını güçlü şekilde düşündürmektedir.Bugün sendikaların işçiler için özel sağlık sigortası talep etmesi, kamu sağlık hizmetlerinin geri çekilmesinin dayattığı bir sonuçtur. Bu talep, devletin sağlık alanındaki sorumluluğunu yerine getirmemesinin sendikal alana yansımasıdır. Sağlığı kasko gibi satan özel sağlık sigortaları, işçilerin sağlık hakkını güvence altına alan bir çözüm değil; kamu sağlık sisteminin altını oyan bir mekanizmadır. Bu nedenle özel sağlık sigortaları, kapsam dışı bırakılan hastalıklar ve ek ücretlerle sağlık riskini ortadan kaldırmak yerine riskin kendisi haline gelmektedir.Sağlık hakkı, TİS maddeleriyle telafi edilecek bir eksiklik değil; devletin yerine getirmekle yükümlü olduğu temel bir sorumluluktur. Bu nedenle mücadele, sağlık alanı dışındaki işçilerle sağlık emekçilerinin birlikte yürüteceği ücretsiz, genel bütçeden karşılanan, nitelikli, eşit ve kamu eliyle sunulacak sağlık hizmeti talebinde somutlaşmak zorundadır.

Daha yeni geride bıraktığımız 2025 ile birlikte koskoca bir yüzyılın ilk çeyreğine veda etmiş bulunuyoruz. 20. yüzyıla damga vurmuş olan işçi devletlerinin, en önemlisi Sovyetler Birliği'nin yüzyılın sonunda yıkılması ve dağılmasının emperyalist kapitalizmi yeryüzünün her yerinde hâkim duruma getirmesi, dünyanın gidişatını belirledi. Dünya kapitalist sistemi derin bir ekonomik varoluş krizine girince (Kasım başında bu yazı dizisinin ilk bölümünde bunu ele aldık) faşizm ve Üçüncü Dünya Savaşı tehdidi hızla yükseldi (yazı dizisinin Aralık başında yayınlanan ikinci bölümü). Ne çeyrekmiş! 21. yüzyıla “sosyalizmin çöküşü” olarak gördükleri gelişmeyi ideolojik havai fişek kutlayarak giren Milenyum burjuvaları bile şimdi Karadeniz'de gemileri batmış duruma düştüler! Kapitalizm kendi başına kalınca 25 yılda dünyayı tımarhaneye çevirmeyi başardı. Lenin, emperyalist aşamayı “can çekişen kapitalizm” diye tanımlarken abartmış mı bazen düşündüğünüz gibi, bir daha bir düşünseniz?Dizinin ikinci bölümünde bu üçüncü bölümde ne konuşacağımızın ipucunu verdik. İki kısacık değinmeyle. Birincisi, Üçüncü Dünya Savaşı yaklaşırken hayatta bilinmesi gereken ama büyük çoğunluğun farkında bile olmadığı en önemli gerçeğin altını çizdik: “İlk iki dünya savaşını devrimler ve sosyalizm durdurdu. Yenisini de ancak o durdurur.” Demek ki sosyalist hareketin görevleri konuşulmadan dünya durumu tartışılamaz.İkincisi şunu söyledik: “20. yüzyılın 21. yüzyıla devrettiği yaranın nasıl kapatılacağını da dizinin son yazısında konuşalım. İnsanlık barbarlıktan ancak o yara kapatılabilirse kurtulacaktır.”Şimdi sosyalist hareketin görevleriyle başlayalım. Yaraya sonra döneriz. Çünkü o yara aslında içinde yaşadığımız dünya durumunun nesnel olarak en önemli öğelerinden biri. Mutlaka tedavi etmeliyiz.Sosyalizme yeni ve gerçekçi bir politika gerekTürkiye sosyalizminin benimsemesi gereken yeni ve gerçekçi ilkelerİşçi sınıfı bağrında örgütlenmenin önceliğiÖdünsüz bir anti-emperyalizm ve anti-SiyonizmDevrimci bir politikaLeninizmin ittifaklar politikasıKolektif devrimci disiplini kucaklamaYerlileşmeBatı AsyalılaşmaKürt halkının kendi kaderini tayin hakkıEnternasyonalizm

Dünya Venezuela'da Amerikan emperyalizminin eşi görülmemiş bir haydutluk gösterisine tanık oldu. Faşist Amerikan başkanı Trump Venezuela devlet başkanı Maduro'yu ve eşini kaçırıp mahkeme adını taktığı bir sirkte aşağıladı. Faşist Trump bu terör eylemiyle tüm dünyaya gözdağı verdi. Elbette bu olaydan çıkarılacak bir ders vardır. Ama o ders asla emperyalizmin karşısında korkmak ve sinmek olamaz. Tam tersine bu olan biten anti-emperyalist bilinci kuşanmak ve safları sıklaştırmak için bir son uyarı gibidir adeta. Amerikan teröristlerine karşı savaşarak şehit düşen Venezuelalı ve Kübalı askerlerin adları şimdiden zalimlere ve işgalcilere karşı direnen tüm kahramanların yanına yazılmıştır. Ve Venezuela'nın yoksul halkı henüz son sözünü söylememiştir. Tüm dünyanın işçileri ve ezilen halklar Venezuela halkının yanında olmalı, emperyalist terör ve haydutluğa karşı birleşmelidir!Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halkı da yaşananlardan ibret almalıdır. Uyanın! Amerikan haydutları 8 bin km uzakta değil! Yanı başımızda içimizde, Adana'da İncirlik üssünde, Malatya'da Kürecik üssünde yuvalanıyor, NATO bayrağı altında Ankara'da genelkurmay karargâhında bulunuyor, dolar olarak ekonominin damarlarında dolaşıyor! İlla ki ülkenin başındakileri helikopterle kaçırmaları gerekmiyor. Kaldı ki zaten ne isterlerse alıyorlar. Erdoğan, kardeşim dediği Maduro'ya yapılana ses çıkarmadı, hatta onun ülkenin başından alınıp Türkiye'de sürgüne gönderilmesi yolundaki Amerikan teklifine evet dedi diye niye şaşıralım? 15 Temmuz'da İncirlik'ten kalkan uçakların yardımıyla TBMM bombalandığında ses çıkardılar mı ki? Yıllarca Amerikancı darbeye adını koymadılar, kuklalara sövüp kukla oynatıcısının adını anmadılar. Üst akıl dediler, Okyanus ötesi dediler, Amerikan emperyalizmi diyemediler. Bu sene Amerikan emperyalist haydutlarının şefliğini yaptığı dünyanın en büyük terörist örgütü NATO Türkiye'de toplanacak. Tüm işçi sınıfı ve emekçi halk NATO'nun ne olduğunu iyi anlamalıdır. NATO bir savunma örgütü değildir. Türkiye'deki NATO üslerinin Kürecik başta olmak üzere mazlumlara karşı Siyonizme kalkan olduğunu görüyoruz! En büyük güvenlik tehdididir. Trump'ın topraklarına göz diktiği ve şimdi sırada orası mı var denen Grönland adası NATO üyesi Danimarka'nın sınırları içindedir! Venezuela'yı geçtik Trump'ın NATO üyesi Danimarka'yı “ya güzellikle verirsiniz ya da…” diyerek açıkça tehdit etmesine NATO'dan tek ses çıkmadı, çıkmayacak, çıkamaz! Bu NATO mu Türkiye'nin savunma kalkanı? İncirlik Kürecik kapatılsın! NATO'dan çık! NATO'yu yık!Amerikan haydutları ve Batılı hempaları madenlerimize çöktü, işçilerimizi sömürdü ama doymayacaklar. Memleketin gençlerini kendi savaşlarında asker yapmak istiyorlar. İşçiler emekçiler! Amerikan emperyalizminin suçlarına karşı susanlar, İsrail Siyonizminin katliamlarına karşı kılını kıpırdatmayanlar size tekrar Osmanlı'yı kuracağız, yine büyük olacağız diye geliyor… Onları iyi tanıyın. Onların Cihan harbinde padişaha cihat ilan ettiren Almanlardan, halifeye milli mücadele için katli vaciptir fetvası çıkartan İngilizlerden farkı yoktur… Onlar halkların kanını emperyalistlere peşkeş çekenlerdir. Onların gözünde Türk'ün, Kürt'ün, Arap'ın, İranlı'nın kanının akmasının hiçbir önemi yoktur, tek istedikleri petrolün akmasıdır! Emperyalizme karşı Osmanlı'nın hayali safları dağıtır! Hürriyet mücadelesi safları sıklaştırır!Şimdi S-400'leri bırakıp F-35'lere geri dönmek için Trump'ın kapısında bekleyenler bu halka yeni bir zilleti yaşatmaktadırlar. Amerikan haydutları Venezuela'nın petrolüne çökerken Irak'ta Suriye'de petrol için ABD'ye el açanlar Türküyle, Kürdüyle, Arabıyla, İranlısıyla halkların başına çorap örmektedirler. İzzet sahibi hiçbir halk emperyalistlerin ve Siyonistlerin paylaşım masasından arta kalan kırıntıların peşine düşmez, bunun için kardeş halkların arkasından iş çevirmez! Asla kardeş kanı dökmez! Dökmemeli! Tek yol var o da emperyalizme karşı işçilerin birliği halkların kardeşliği!

Yargıtay her yıl Ocak ve Temmuz aylarında yaptığı gibi siyasi partilerle ilgili verileri açıkladı. Bu verilere göre Türkiye'de 188 siyasi parti faaliyette bulunuyor. Ama siyasi ve sınıfsal açısından bakarsanız 188 rakamını epey bir sadeleştirebilirsiniz. İkiye kadar indirebilirsiniz. Düzen partisi bir tarafta devrimci parti bir tarafta. Düzen partisi demek temel amacı ve işlevi sermayenin hakimiyetine dayanan mevcut kapitalist sistemi korumak olan parti demek. 2023'te Türkiye'nin kaderini çizeceği söylenen bir seçime girdik değil mi? Bir tarafta AKP lideri Tayyip Erdoğan vardı karşısında da CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu! Zafer Partisi üçüncü bir aday olarak Sinan Oğan'ı çıkardı. Bir anda 188 parti üç partiye düştü. İkinci turda Sinan Oğan Erdoğan'a, onu aday gösteren Ümit Özdağ da Kılıçdaroğlu'na katıldı. Sadece ama sadece bizim partimiz Devrimci İşçi Partisi Erdoğan'a da Kılıçdaroğlu'na da oy yok diye çağrı yaptı! Artık iki parti kalmıştı. Ne var ki bunda seçim sistemi böyle mi diyeceğiz? Eğer konu esas olarak iki turlu seçim sistemi olsaydı Sinan Oğan'ın seçimlerden sonra yani turlar bittikten sonra Erdoğan'a katılmasını ama çok daha önemlisi Kılıçdaroğlu'nun bugün fiilen Erdoğan'ın safına geçmiş olmasını nasıl açıklarız?Kılıçdaroğlu sattı diyelim, peki ya onun yerine geçen Özgür Özel? 2024 yerel seçimlerine CHP'nin başında gitti ve AKP'yi yendi. Madem yendi neden yerden kaldırmak için normalleşme sürecine dahil olup, erken seçim için bastırmak yerine önemli olan ekonomiyi düzeltmek diyerek İngiliz Mehmet'in işçi düşmanı Orta Vadeli Programı'na kredi açtı? Zaten Erdoğan'ı rasyonel politikalardan sapmakla suçlayan CHP'nin ekonomi politikası tam olarak rasyonel politikalara yani uluslararası ve yerli tekellerin çıkarlarına uygun politikalara dönüş vadeden Mehmet Şimşek'in anlayışı ile paraleldi. Ama orada da kalmadı. Yerel seçimde zafer kazanan Özgür Özel “içerde ana muhalefet partisiyiz dışarıda Türkiye'nin partisiyiz” diyerek AKP'yle aynı çizgiyi savunacaklarını ilan etti. Arada Özgür Özel'in Cumhurbaşkanı adayı hapse atıldı, CHP'li belediyelere kayyım atandı, CHP'nin kendisine kayyım atanmaya çalışıldı ve İstanbul örgütüne fiilen atandı da… Ve şimdi Özgür Özel bakın ne diyor: “Bundan sonra çağrımdır; CHP'li belediyeler AKP ve MHP'li başkanları, yöneticileri davet etsinler. Biz de davet edildiğimiz her yere gideceğiz!”Yargıtay listesi size bu düzenin asla değişmeyeceğini, en büyükler dışındaki partilerin ve dolayısıyla siyasetin de anlamsız olduğunu anlatır. Sınıf siyaseti ise AKP'ye, MHP'ye CHP'ye düzen partisinin hangi amblemine basmış olursa olsun gerçekte bu sömürü düzeniyle uzlaşmaz bir hayat yaşamakta olan milyonlarca işçi ve emekçiyi devrim partisinin asli gücü olarak göreceğiniz bir pencereyi açar. Burada artık sorular ve kriterler değişir. “Kime oy verdin? Hangi partiyi tutuyorsun?” değil “İşin var mı”, “Nerede çalışıyorsun”, “Geçinebiliyor musun?” soruları anlam kazanır. Gücünü kaç üyen olduğuna, kaç oy aldığına, kaç milletvekilin olduğuna göre değil “Kaç fabrikada örgütlendin?”, “Kaç işçi direnişine, greve, fabrika işgaline önderlik ettin?” sorularıyla ölçersin. Devrim için üye sayını değil önderlik kapasitesini arttırmaya çalışırsın. Herkesi kaydetmeye değil devrimci kadrolar yetiştirmeye ve öncü işçileri kazanmaya uğraşırsın. 188 partiden bir tanesini daha değil düzen partisine karşı devrim partisini inşa etmeye çalışırsın! Bu köhne düzenin yıkılmasının değil sürmesinin gerçekçi olmadığını anlarsın! Devrimin tek gerçekçi çözüm ve emeğin tek gerçek güç olduğunu kavrarsın. Bir ömür vermeye değer olan kavgadasın. Devrimci İşçi Partisi'nin saflarındasın!

ohum toprağa düşer, bekler de bekler. Dışarıdan bakınca ne bir hareket vardır ne de bir iz. Derin bir uykuda gibidir tohum, filizlenmesi gereken yaşam yalnızca bir hayal gibidir. Oysa tohumun içinde, gözle görülmeyen ama durmaksızın ilerleyen bir dönüşüm yaşanır. Bunu yalnızca tohumdan anlayanlar bilir. Günün geleceğini, o sert kabuğun çatlayacağını ve yeşil bir sürgünün toprağın bağrını yararak göğe uzanacağını bilirler.İşte tohum o derin uykusundayken tepesinde rüzgâr eser, atlar çiğner toprağını, yağmur yağar, soğuk vurur, kar örter. Toprağın üstünde kargaşa sürerken altında sessizlik ve durgunluk hâkim gibidir. Ama o an gelir: kabuk çatlar. Filiz kendini dışarı atar ve artık geri dönüş yoktur.Sınıf mücadelesi de böyledir. Uzun sessizlikler, bastırılan talepler, biriken öfke ve görünmez örgütlenme süreçleriyle olgunlaşır. Ve günü geldiğinde biriken güç kabuğunu kırar.Ocak ayı, Türkiye işçi sınıfı tarihinde işçi mücadelesinin bu kabuğu kırdığı iki büyük mücadeleye tanıklık etmiştir. Bu yıl 1966 Paşabahçe Grevi'nin 60. ve 1991 Büyük Madenci Yürüyüşü'nün 35. yıldönümünü yaşıyoruz.

21. yüzyılın ilk çeyreğini deviriyoruz. Bu yüzyıl öylesine sarsıntılı başladı ki ilk çeyreğin sonunda bir envanter çıkarmak yararlı olacak. Nereden geldik, nereye gidiyoruz? Çeyrek yüzyılın ötesine geçtiğimizde dünyanın nasıl bir gelişme yaşayacağını anlayabilmek için yılın son aylarında başladığımız bu dizinin ilk kısmında yaşadığımız büyük sarsıntının ardında dünya ekonomisinin 2008'den beri içine düştüğü çok ağır bir ekonomik krizin, Üçüncü Büyük Depresyon olarak anılması gereken bir buhranın bulunduğunu anlatmıştık. Bütün ülkelerde borsaların aşırı şişkin bir düzeye yükseldiğini, bunun 2008 gibi çok ağır bir balon patlamasına yol açabileceğini, ayrıca Afrika'nın en yoksul ülkesinden dünyanın en büyük ekonomisine sahip ABD'ye kadar bütün ülkelerin bir borç denizinde yüzmekte olduğunu, nihayet dünya çapında rezerv para rolünü üstlenen dolardan ve onun açık ara ardından gelen avrodan altına doğru bir kaçış yaşandığını, yani dünya ekonomisine karşı güvenin de yerlerde süründüğünü anlatmıştık.Dizinin bu ikinci kısmında bu derin ekonomik krizin üstyapısını, politik ve ideolojik alandaki etkilerini konuşacağız. Göreceğiz ki, 80 yıldır ilk kez konuşulması gereken konular var. Dünya ve Türkiye solu Sovyetler Birliği'nin dağılması döneminde girdiği hayal dünyasında hâlâ debelenirken, küreselleşmenin savaşı olanaksızlaştırdığı fikriyle oyalanırken, bizim partimiz 2016'da tam da bu konuda toplanan 1. Olağanüstü Kongresi ile bir Üçüncü Dünya Savaşı tehlikesinin yakın, elle tutulur, somut bir tehlike olduğunu ortaya koymuştu. Şimdi Pentagon'un, yani isim babası Trump'ın kararıyla adı değiştirilmiş olan Savaş Bakanlığı'nın başında olan Peter Hegseth içinde bulunduğumuz zaman diliminin bir “1939 ânı” olduğunu ilan etti! Eğer savaş dönencesine girdiysek her şeyin tartışılması ona tâbi olmak zorundadır. Bugün insanlığın ulaştığı kitlesel imha silahları düzeyi göz önüne alınırsa dünya savaşı yeryüzünde canlı hayatın sonu dahi demek olabilir. Dolayısıyla bu ikinci yazımız esas olarak savaş konusuna odaklanacak. Yalnız oraya geçmeden önce, bizim yeni yüzyılın başından beri dikkat çektiğimiz, son on yıldır da hakkında uyarı üzerine uyarı yaptığımız dünyayı saran faşizm tehlikesine de sadece hatırlatma bâbında da olsa değineceğiz.Yazımızın ana gövdesine geçmeden önce bir metod sorununa değinelim. Ünlüdür, Marx'la biraz ilgilenen herkes duymuştur muhtemelen. Marx kapitalist üretim tarzının doğasını incelerken ampirik verilerini daima 19. yüzyıl ortası İngiltere'sinden seçmiştir. Bunun nedeni sadece araştırmasını yaparken o ülkede yaşıyor olmasının yarattığı veri toplama kolaylığı değildir. Çok daha önemlisi, kapitalist üretim tarzının ülkede diğer bütün ülkelerden çok daha gelişkin olması, yani doğasının incelenmesi ve yasalarının keşfi açısından en olgun malzemeyi sunmasıdır.Kapitalizmin hayatının incelenmesi bakımından en verimli alan 19. yüzyıl ortası İngiltere'si olabilir. Artık 21. yüzyılın çeyreğini devirdik. Dünya alabildiğine değişti. Kapitalizmin can çekişmesinin laboratuvarı artık ne İngiltere'dir ne başka ülke. Amerika Birleşik Devletleri'dir. Bu en azından 1945'ten beri geçerli. Ama Trump'ın başa gelmesiyle, hele Beyaz Saray'a ikinci kez yerleşmesiyle ABD'nin sadece laboratuvar karakteri değil, diğer ileri (emperyalist) kapitalist ülkelere yol gösteren rehber karakteri iyice perçinlendi. Yaklaşık 10 yıldır her kıtada fırtınalı bir yükseliş kaydeden faşizm, en son 2022'de Giorgia Meloni'nin kurduğu hükümetle İtalya'da iktidara geçti ama Meloni İtalya'da tek başına bir hamle yapmasının güçlüğü dolayısıyla başa geldiğinden beri top çeviriyor. Ne var ki ABD başka. ABD dünyanın en kudretli ülkesi. Onun başına Trump gibi hem aşırı hırslı hem yaşlı olduğu için acelesi olan bir faşist (ön-faşist dersek daha doğru olur) geçince ABD çağımız kapitalizminin bütün özelliklerini en iyi temsil eden ülke haline geldi. Bu yüzden bu yazıda hemen hemen bütün ampirik malzememizi ABD'den alacağız.

İmralı'ya bir heyetin gitmesine yönelik tartışmalar uzun süre gündemin en ön sırasında yer aldı. Bir anda Bahçeli'nin çıkıp MHP grup toplantısında İmralı'ya gidilmesi için nutuk atması ve MHP milletvekillerinin ayakta alkışlarıyla bunun için icazet alması son dönemde artık alışmaya başladığımız trajikomik sahnelerden birini daha bizlere izletti. Tabii bu sahne belirli bir amaç için kurgulanmıştı. Erdoğan ve Bahçeli arasında “petrol açılımı”nın temposu konusunda bir açı farkı var. Erdoğan yarı askerî rejimin sürece mesafeli yaklaşan unsurlarının basıncı altında biraz daha ihtiyatlı hareket ederken, MHP lideri Devlet Bahçeli ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan çok daha hızlı hareket etme eğilimi gösteriyor. Nitekim süreç, özellikle Suriye bağlamında yeniden tıkanma emareleri gösterince, ikisi de fazla mesai yapmaya başladı. Hakan Fidan'ı Vaşington'a uçuran, Devlet Bahçeli'yi de alelacele meclise koşturtan sürecin arkasında bu tıkanma vardı.Süreç Suriye'de tıkandı! ABD “sen tıkanıklığı açmazsan biz açarız” dedi!HTŞ lideri Ahmet eş-Şara Trump'ın huzuruna çıkacaktı ve HTŞ ile PYD arasındaki görüşme trafiği de hızlanmıştı. İktidarın petrol açılımının Suriye ayağı, HTŞ ve PYD'nin Türkiye'nin himayesinde bir anlaşmaya varmasını öngörüyordu. Oysa işin Türkiye ayağında süreç yavaş ilerlediği için HTŞ ve PYD'nin Türkiye'yi beklemeden ABD ve İsrail'in himayesinde bir anlaşmaya yönelmesi tehlikesi doğdu. Zira basına sızdırılan haberlerde PYD/YPG'nin kendi yapısını ve konuşlanmalarını koruyarak tümen ve tugaylar düzeyinde HTŞ yönetiminin silahlı kuvvetlerine entegre olacağı iddiaları yer alıyordu. Ayrıca Şam ordusunun üst düzey kademelerinde YPG'li komutanların bulunacağından da bahsedilmekteydi. Bu model 10 Mart'ta Şam'da HTŞ lideri Eş-Şara ve YPG lideri Mazlum Abdi arasındaki mutabakatın pek de Türkiye'nin hoşuna gitmeyen bir yorumuydu. Tüm bunlar olurken HTŞ rejimi İsrail'le İbrahimî anlaşmalara dahil olmak konusunda adımlarını hızlandırıyordu. Vaşington'dan çıkan bir diğer sonuç ise HTŞ'nin IŞİD karşıtı koalisyona katılmasıydı. IŞİD'in eski emirinin IŞİD karşıtı koalisyona katılması büyük bir kara mizah örneği elbette ama eş-Şara IŞİD emiriyken de şimdi de emperyalist/Siyonist çıkarlar için çalıştığından ortada anormal bir durum yok. Bu haberin esas önemi ise IŞİD karşıtı koalisyonda Türkiye resmen yer almadığı halde YPG'nin fiilen bu koalisyonun en aktif ve önde gelen kara gücünü oluşturması. IŞİD'e Karşı Uluslararası Koalisyon'un eski sözcüsü tarafından yönetilen bir Amerikalı danışmanlık şirketinin Rojava'da Amerikan yatırımlarını çekmek üzere ofis açmasının da aynı döneme gelmesi tabii ki tesadüf değil. Yarı askerî rejimde telaş: Hakan Fidan'ı Vaşington'a uçuran Devlet Bahçeli'yi meclise koşturan neydi?İşte süreç bu minvalde ilerlerken Hakan Fidan Vaşington'a uçtu. Trump'ın isteği doğrultusunda eş-Şara ile yapılan toplantıya katıldı. Trump'ın Suriye politikasında Türkiye'ye önemli bir rol vermek istediği başından beri biliniyor. Çünkü Trump, Türkiye'yi Amerikan ve İsrail çıkarları doğrultusunda İran'ın karşısına çıkartmak istiyor. Bu doğrultuda ABD, Türkiye sömürgeci burjuvazisinin yayılmacı emellerini gıdıklıyor ama aynı zamanda da Türkiye'nin Rojava'daki Amerikan vekilleriyle ve İsrail'le iyi geçinmesini de şart koşuyor. Hakan Fidan'ın toplantıya alınması da belli ki bu koordinasyonu sağlama amacını güdüyordu. Hakan Fidan, Vaşington'dan telaşla döndü. ABD'nin, HTŞ'nin ve PYD'nin tamam dediği modeli Türkiye'deki yarı-askerî rejimin tüm kanatları için daha kabul edilebilir hale getirmek için bir şeyler yapmalıydı. Sürecin başından itibaren gerek Hakan Fidan gerekse de Devlet Bahçeli'nin açıklamaları PYD'yle anlaşmaya daha yatkın bir eğilimi yansıtsa da yarı-askerî rejimde bu tür bir olasılığa şiddetle karşı çıkan eğilimler de var. Bu eğilimler Erdoğan'ı sıkıştırıyor. Eğer Vaşington'daki model bu kesimi tatmin edecek hale getirilmezse işlerin karışacağı belliydi.

Ekim ayında yürürlüğe giren Trump imzalı ateşkes, İsrail'in her gün yüzlerce Filistinliyi katlederek sürdürdüğü soykırımı yavaşlatmış olabilir. Fakat ateşkes, ne Filistin'in Siyonistlerce işgali ne bölgede emperyalizmin çıkarları doğrultusunda yürütülmeye çalışılan dönüşüm ne de bu ikisinin bir parçası olarak yaklaşmakta olan bölgesel savaş konularına köklü bir değişiklik getirdi. Trump, tahayyül ettiği Batı Asya'yı (Ortadoğu) Netanyahu ile el birliği içinde şekillendirmeye devam ediyor. Türkiye'deki istibdad rejiminin de desteğini alan bu girişim, Filistin devletinin kurulmasına dair hiçbir güvence içermiyor, Trump başkanlığında bir geçiş yönetimi ve bir askerî gücün Gazze'ye yerleşmesini öngörüyor. Direniş örgütlerinin sert tepki gösterdiği plan, adeta Filistin'de Siyonist işgalin sürmesinin teminatı gibi. Üstelik oluşturulacak yapıların görevleri arasında “insan hareketliliğinin düzenlenmesi” de var. Yani, etnik arındırmanın hızlanarak devam edeceği sır değil. Diğer yandan, Filistinlilerin silahlarını nasıl ve hangi aşamada bırakacakları konuşuladursun, İsrail Gazze'de canının istediği gibi, türlü bahaneler ileri sürerek yeni saldırılarla ve yardım girişlerini zorlaştırarak insan öldürmeye devam ediyor.ABD'nin planı ve önündeki engellerABD emperyalizminin Trump önderliğindeki planı, merkezinde İsrail'in olduğu, etrafında İbrahimî anlaşmalar ya da başka tür “hizalanmalarla” bir araya gelmiş geniş bir Batı Asya, Kuzey Afrika, Kafkaslar ve (son olarak da) Orta Asya koalisyonu. Bu güçlerin bir araya gelme sebebi Filistin meselesinin bir şekilde ayak bağı olmaktan çıkarılması, ardından bölgenin önce İran'dan ama hemen ardından da Rusya ve Çin'den temizlenmesi. Çin'in Kuşak ve Yol projesinin bölgedeki mevzilenmesinin engellenmesi, İran'da rejim değişikliği veya en azından İran'ın nükleer teknolojiden kesin bir şekilde mahrum bırakılmasını temin etmek. Bu arada hizaya giren herkese de bazı ödüller veriliyor. Fas'a Batı Sahra meselesinde elini rahatlatan bir BM kararı, Emirliklere istediği ileri teknoloji askerî malzeme vb.Ama bunların ilerledikleri yolda önemli engeller var. Öncelikle Filistin, yüzbinlere ulaşan kayıplarına karşın Siyonist düşmana teslim olmadı. İsrail'in ateşkes sonrasında yaptığı yüzlerce saldırı da Filistinli mahkumların gerektiğinde idam edilmesini içeren ya da idarî tutukluluk adı verilen uygulamayı 48 topraklarındaki Filistinlilere de yayan düzenlemeleri ilan etmesi de sonucu değiştirmedi. Hatta, Batı Şeria'ya yaptığı baskınların son günlerde dayanılmaz bir hal alması da Filistin halkının ve direniş örgütlerinin direncini kıramadı.Silahsızlandırılmaya çalışılan İran, henüz nükleer teknoloji sahibi olmaktan vazgeçmedi. Tüm düşmanları nükleer silahlara sahip olan İran'ın sivil nükleer teknolojiye sahip olması da nükleer silah sahibi olması da meşru elbette. Ama bu durum, ABD'nin de İsrail'in de yeniden İran'a saldırmasının zeminini hazırlıyor. Sadece İran değil. Lübnan, Yemen ve Irak'ta konuşlu direniş cephesi güçleri de emperyalizmin bunları silahsızlandırma konusundaki ısrarına karşın silahlarını muhafaza etmekte. İsrail ve ABD bölgesel savaş arayışlarını mutlaka sürdürecekler.Emperyalizm ve Siyonizm cephesinde toplananlarİsrail'in yanında ise çok sayıda güç artan bir hızla toplanıyor. 2020'de Trump'ın başlattığı İbrahimî Anlaşmalar furyası, Emirlikler, Bahreyn, Fas ve Sudan'ın İsrail ile yakın ilişkiler tesis etmesi ile sonuçlanmıştı. Suudi Arabistan bunlardan biraz daha dişli bir güç olarak kendisini pazarlamaya çalıştı ve henüz bu kervana katılmadı. Bazıları bunun Filistin'in tanınması şartını ileri sürmesinden kaynaklandığını düşünse de asıl neden Suudi Arabistan'ın ABD'den nükleer teknoloji istemesi. ABD değilse de İsrail şimdilik buna izin vermiyor. Ama bu durum, Muhammed Bin Selman (MBS) idaresindeki bu krallığın bir orta yola ikna edilemeyeceği anlamına gelmiyor. MBS yakın zamanda Beyaz Saray'ı ziyaret etti. Bunun ayrıntılı sonuçlarını yakında öğreneceğiz.

2025 yılı kapanıyor. Kürsülerden şatafatlı sözlerle “Aile Yılı” ilan edilen 2025 yılı… Sermayenin istibdadı bu kapsamda aileyi güçlendirmekten, nüfus artış hızını desteklemek için doğum teşviklerinden, sosyal ve ekonomik desteklerden bahsetti. Sözde kadınların sorunlarını gözeten politikalar izliyormuş gibi kendisini göstermeye çalıştı. Ama yılı kapatırken “Aile Yılı”nın gösterdiği gerçekler başka: Emekçi kadınlar için artan yoksulluk, fabrikada emeğinin daha değersiz hale gelmesi, evdeki emeğinin daha görünmez olması, bakım yükünün katlanması, şiddete maruz kalan ve kadın cinayetlerinde yaşamını yitiren kadınlar…İktidarın sözcüleri yine işlerini yaptılar tabii. “1,5 milyon kadını istihdama kazandırdık” diyorlar. Evet, 1,5 milyon kadın “Aile Yılı”nda emekçi ailesi açlıkla terbiye edildiği için, geçinemediği için işgücüne katıldı. Esas soru ise şu: Bu 1,5 milyon kadın ne tür işlerde, hangi şartlarda istihdam edildi? Cevap belli: düşük ücretlerle, güvencesiz, yarı zamanlı, esneklik adı altında kuralsızlığın hâkim olduğu işlerde.Tüm bunlar ortadayken kadın emeğine yönelik saldırının bir cephesi de metal işkolunun en büyük toplu iş sözleşmesi masası oldu. Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS), yaklaşık 150 bin işçiyi kapsayan grup TİS görüşmelerinde kadın işçilerin günlük bir buçuk saatlik süt iznini birleştirerek haftada bir tam gün izin kullanmasını sağlayan maddenin sözleşmeden çıkarılmasını talep etti. Sözleşmeye bir gün refakatçi izni eklenmesi talebini reddetti. İşyerinde şiddet ve tacizi önlemek için Uluslararası Çalışma Örgütü ILO'nun bu konuda temel bir çerçeve sunan 190 sayılı sözleşmesinin referans alınması talebini de yine MESS kabul etmedi. Kim bu MESS fabrikaları? Arçelik'ler Ford'lar, Mercedes'ler, Bosch'lar… Yıllardır 8 Mart'larda pembe kurdelelerle, sosyal medya iletişimleriyle, “HeForShe gönüllüsüyüz”, “cam tavanları birlikte kırıyoruz”, “kadına yönelik şiddete sıfır tolerans” kampanyalarıyla ortalıkta poz kesiyorlar. Bazıları kendini kaptırıp 8 Mart'ı, Dünya Emekçi Kadınlar Günü diye kutlamaya bile kalkıyor. Yılda bir gün fabrikalara, işyerlerine mor balon asıp, çalışan kadınlara çiçek dağıtıp sosyal medyada cinsiyet eşitliği dersi verenlerle bugün süt iznine göz dikenler aynı şirketler! “Şiddete sıfır tolerans” diye boy boy reklam yapanlar, otellerin konferans salonlarında konuşmalar yapanlarla ILO 190'ı reddedenler aynı şirketler! Kadın mühendisliği teşvik ediyoruz diye afişler bastırıp, “İşin cinsiyeti yok, kadınların yapamayacağı iş yok!” diye reklam filmi çekenlerle hafif işlerde çalışabilir raporu alan işçi patronun önerdiği işi kabul etmezse ihbar tazminatını vermeden kapının önüne koyabileyim isteyen aynı patronlar! Ama bu tutarsızlık değil, ikiyüzlülük değil, bu MESS düzeninin ta kendisi, sermayenin çıkarlarını her şeyin üzerinde tutan kapitalist sistemin gerçeği. Sorun kadınların ilerlemesinin önünde görünmez cam tavanlar değil, patronların işçilerin haklarını gasbetmeye yönelik dayatmaları. Sorun eşitlik maskelerinin ardında kadın erkek ayırt etmeksizin bütün işçileri aşağıda gören, hor gören erkek egemen kapitalist düzen.

2025 yılını açlık sınırının 30 bine yoksulluk sınırının 100 bine dayandığı bir hayat pahalılığı ile bitiriyoruz. İşsizlik koronavirüs salgını dönemindeki düzeylerine çıkmış vaziyette. Milyonlar işsiz, işi olanlar güvencesiz ve açlık sınırının altındaki asgari ücrete mahkûm edilmiş durumda. Bugün Türkiye'nin başlıca gündemleri bunlar olmalı. Çünkü halkın emekçi çoğunluğunun sabahtan akşama hayatını meşgul eden hatta gece uykularını kaçıran kabuslar yaşatan gündem bu. Sermayenin iktidarı ne yaparsa yapsın bu gündemden tabii ki kaçamaz. Ama yıllardır asgari ücret konusunda yaptığı gibi meseleyi komisyona havale edip orada oynattığı tiyatroyla gündemi sulandıracaktır.Asgari ücret tespit komisyonu tam bir tiyatro sahnesidir. Hükümetin, patron ve işçi taraflarının beşer temsilci ile yer aldığı 15 kişiden oluşan bu komisyon en az 10 kişiyle toplanır ve çoğunlukla karar verir. Bu denklemde hükümet de sermayenin iktidarını temsil ettiği için her daim patron tarafının dediği olur. Kırk yılda bir asgari ücret seçim dönemine denk gelirse patronların itiraz ettiği olur ama seçim geçer geçmez iktidardan istediklerini fazlasıyla alırlar. İşçi tarafını temsil eden Türk-İş de yıllarca bu tiyatronun figüranlığını yapmıştır. Türk-İş'in sendika ağalarına verilen replik gereği biraz sitem ederler, işçinin geçim sıkıntısından dem vururlar, sonunda da karara şerh düşerler o kadar. Son yıllarda bu tiyatrodan insanlara gına geldiği için işçileri komisyona getirip konuşturup biraz senaryoyu değiştirmeye çalıştılar ama artık onun da tiyatronun bir parçası olduğunu herkes görüyor. Nihayet bu yıl Türk-İş asgari ücret komisyonuna katılmayacağını açıkladı. Doğru tutumdur. Ama bu tutumun gereği mücadele alanında yapılmalıdır. Çünkü hükümetin Türk-İş'in bu tavrından etkilenip de asgari ücreti geçinmeye elverişli bir seviyeye getireceği falan asla yoktur. Türk-İş'in tavrını yeni bir tiyatroya dönüştürmeye çalışıyorlar. Bunun için komisyonun yapısını değiştirmeyi öneriyorlar. İşçi ve patron beşer temsilci gönderecekmiş hükümet ise sadece bir kişiyle yer alacakmış. Ha ali veli ha veli ali! Hükümet patronların iktidarı oldukça yine çoğunluk işçiye karşı olacak. Üstelik Türk-İş katılmadığında komisyonun çalışması riske giriyor, 10 kişiden bir kişi gelmese komisyon karar alamıyor. Belli ki iktidar bu riski de bertaraf etmenin derdindedir. Türk-İş'in asgari ücret komisyonunu boykot etmesinin bir kıymeti olacaksa bunun gereği bir örgütlenme ve mücadele seferberliği başlatmaktır. Çünkü geçinebilecek ücreti hükümetten beklemek boşunadır, işçiler bu ücreti patronlardan örgütlenerek ve üretimden gelen gücünü kullanarak söke söke almak zorundadır. Bugün bir nebze olsun geçinebilecek ücrete ve sosyal haklara sahip olan işçiler örgütlü işçilerdir. Bu seferberliğin gereği dün Polonez'de bugün Şık Makas'ta (Tokat) olduğu gibi bir işyerinde örgütlenme mücadelesi varsa hep birlikte o mücadeleye sahip çıkmaktır. Aynı şekilde işçiler geçinebilecek bir ücret için patronlara karşı bugün Smart Solar grevinde olduğu gibi yarın MESS sözleşmesinde mutlaka olacağı gibi mücadele ediyorsa konfederasyon ayrımı yapmadan hep birlikte bu mücadelelerin kazanması için seferber olmak gerekir. Örgütlenme ve mücadele seferberliğinin mutlak bir de gereği DİSK'iyle Türk-İş'iyle tüm konfederasyonların el ele vererek örgütlenmenin önündeki fiili ve yasal engellerin kaldırılması için ortak mücadele etmesidir. Aynı şekilde tüm işçi ve emekçi sendikaları vergi adaletsizliğine karşı ayağa kalkmalıdır. Ayrı gayrı yok Birleşik İşçi Cephesi var demenin zamanıdır. İşte o zaman patronların ve iktidarın birlikte sahnelediği ve sonu hep aynı olan tiyatroyu seyretmeyi bırakıp geleceğimizi kendi elimize alabiliriz, geçinebilecek ücretleri de söke söke koparırız.

Kasım ayı başında İstanbul'da bulunan Özel Okmeydanı Hastanesi yönetimi, hastane binasının depreme dayanıksız olduğu bahanesiyle hastanenin faaliyetlerini durdurarak, aralarında hastane başhekimi ve doktorların da bulunduğu iki yüze yakın sağlık emekçisinin işine son verdi. Hastane yönetimi, işinden ettiği ve zaten iki buçuk aydır maaşlarını ödemediği sağlık emekçilerine yasal olarak hak ettiklerinin çok altında paralar teklif ediyor, haklarının tamamını ödemeyi reddediyor. Sağlık emekçileri haklarını alabilmek için hukuki yollara başvurmanın yanı sıra hastane önünde direnişe geçti ve önemli bir kısmı DİSK'e bağlı Dev Sağlık-İş sendikasına üye oldu.Hastane yönetimi şimdiye kadar hastane binasının depreme dayanıksız olduğuna dair bir raporu ne emekçilere ne de resmî makamlara sunabildi. Hastane özel de olsa “ben böyle uygun gördüm” diyerek hastane kapatılamıyor, bazı şartların oluşması gerekiyor. İlgili bakanlıklara yapılan itirazlar neticesinde hastanenin kapanmasına gerekçe oluşturacak bir neden bulunamadığı için hastane kısmen de olsa faaliyetine devam ediyor. Ancak hastane patronunun Sosyal Güvenlik Kurumuna (SGK), sağlık emekçilerini işten çıkarma gerekçesi olarak bildirdiği Kod 17 (hastane kapatma nedeniyle işten çıkarma) iptal edilmedi, emekçiler işlerine iade edilmedi.Sağlık Bakanlığı dahil devlet bürokrasisi sağlık emekçilerinin haklarını alabilmesi için şimdiye kadar kılını kıpırdatmadı. Sermayeden yana tutumda ortaklık mevcut. Patronlar gücünü sağlık emekçilerinin örgütsüzlüğünden de alıyor. Türkiye'de beş yüzden fazla özel hastane mevcut. Buna karşın yalnızca bir elin parmağını geçmeyen sayıda özel hastanede toplu sözleşmeli sendikal örgütlenme var. Neredeyse tamamen sendikasız bir sektörden bahsediyoruz. Bu anlamda Özel Okmeydanı Hastanesi sağlık emekçilerinin bir bölümünün Dev Sağlık-İş'te örgütlenmesi, sadece kendi mücadeleleri açısından değil özel hastanelerde çalışan sağlık emekçilerine izlemeleri gereken yolu göstermesi açısından da çok değerli bir örnek oluşturuyor.Son dönemde Türkiye çapında şimdilik sayıları çok olmamakla birlikte özel hastanelerin kapandığına şahit olmaya başladık. Önümüzdeki dönemde bu eğilim artabilir. Sanılmasın ki bundan dolayı sermayenin sağlık alanındaki ağırlığı azalacak. Aksine, büyük hastane zincirlerinin sektöre daha fazla hâkim olduğu, işçilerin ve emekçi halkın sağlık hakkına daha fazla saldırdığı, daha piyasacı ve sendikal örgütlenmenin daha da zor olacağı bir sağlık alanının bizi bekliyor olma ihtimali yüksek. Bundan dolayı bugünden adım atmaya başlamalıyız.Sağlık emekçileri anayasada açıkça yazan hakkını almak için bile mücadele etmek zorunda kalıyor. Bunun önemli bir sebebi özel sağlık sektöründe bugün için sendikal örgütlenmenin çok zayıf olması. Çalışma şartlarının çok ağır, buna karşın ücretlerin çok düşük olduğu özel sağlık sektöründe zinciri bir yerden kırar, toplu sözleşmeli sendikal örgütlenme örneği yaratabilirsek gerisi çorap söküğü gibi gelecektir. Ancak bunun için güçlerin birleştirilmesi, sendika konfederasyonlarının eylemde birliği esas alıp bir mücadele programı etrafında ortaklaşması ve adım atması gerekiyor. Elbette emek meslek örgütleri de bu sürece destek vermeli.Ancak bugün için öne sürülmesi gereken acil talep; faaliyetini durdurmak isteyen ve sağlık emekçilerini mağdur eden Özel Okmeydanı Hastanesi'nin bedelsiz kamulaştırılması, buradan elde edilecek gelirle bu hastanede çalışan sağlık emekçilerinin haklarının ödenmesi ve sağlık emekçilerine kamuda istihdam hakkı tanınmasıdır!

Yeni yüzyıl göz açıp kapayana kadar ilk çeyreğini tamamladı. Artık 20. yüzyıldan devraldığı dinamiklerle hareket eden, onun kalıntısı niteliğinde eğilimlerin ön planda olduğu bir yüzyıldan değil, kendi zeminini yaratmış, kendi diyalektiğinin çelişkilerini yaşayan bir yüzyıldan söz ediyoruz. Elbette tarih bir yüzyıldan diğerine hiçbir miras bırakmadan geçmez. Bu bakımdan 21. yüzyılın diyalektiği de 20. yüzyıldan derin izler, hatta yaralar ve travmalar taşıyor. 21. yüzyılın ilk çeyreği dolarken dünya durumunu ele alacak olan bu yazının gerek ilk bölümünde ele alacağımız dünya ekonomisinin durumu gerekse ikinci bölümünde üzerinde duracağımız dünya ölçeğindeki politik eğilimler elbette 20. yüzyıldan pek çok iz taşıyor. Buna aşağıda yeri geldiğinde değineceğiz.Yüzyılın ilk çeyreği iki ay sonra doluyor. Bu çeyrek sürprizler, hatta olağanüstü sarsıntılarla dolu bir dönem oldu. Dünya ahvali pusulası olmayanları şaşırtmaya devam ediyor. Kafaları altüst eden bu tablonun simgesi ise elbette Trump ve onun MAGA (Amerika'yı Yeniden Üstün Kılalım) hareketi. Trump her gün tartışılıyor, üzerine sürekli konuşuluyor, o da hiç durmaksızın, kimi zaman dolu, kimi zaman bomboş konuşuyor. Ama bu tarihî önemdeki olguyu anlayabilmek için ona dünyanın içinden geçtiği en önemli arka plan olayı yokmuş gibi davranarak yaklaşanlar, Trump'tan bile daha boş konuşuyorlar.Bu arka plan olayı, 21. yüzyılın ilk çeyreğinin belirleyici hakikati olan Üçüncü Büyük Depresyon'dur. 2008'in “Küresel Finansal Kriz” olarak anılan büyük finans çöküşünün ardından gelen bu derin ekonomik kriz, modern tarihte dünya kapitalist sisteminin uzun vadeli, derin ve yapısal özellikler taşıyan krizlerinin üçüncüsüdür. Üçüncü Büyük Depresyon hesaba katılmadan, kapitalizmin tarihî gerileyişinin ifadesi olan bu ekonomik krizin etkileri işin içine dâhil edilmeden Trump olgusunu, onun en ileri örneğini oluşturduğu uluslararası ön-faşist hareketi, onun işaret ettiği büyük sarsıntıyı anlamak mümkün değildir.Birçokları bugünün dünya ekonomisini dünya kapitalizminin bir önceki Büyük Depresyonu olan 1930'lu yılların kriziyle karşılaştırarak, o dönemde üretimde çok daha büyük düşüşler yaşandığını, işsizliğin hemen hemen bütün kapitalist ülkelerde dudak uçuklatıcı düzeylere çıktığını, yoksulluk ve sefaletin arşı âlâya yükseldiğini söyleyerek Üçüncü Büyük Depresyon'u neredeyse, bir latife ile söylersek, diplomatik olarak “tanıma”yı reddediyor.Bu tutumu benimseyenler aslında biz Marksistlere sık sık yöneltilen bir eleştiriyi kendileri hak ediyor. Biz kapitalizmin hiç değişmediğini, hep 19. yüzyılda Marx'ın Kapital'i yazdığı dönemdeki üretim tarzı ile apaynı kaldığını varsaymakla suçlanırız. Oysa bizim söylediğimiz farklıdır. Kapitalizmin temel ilişkileri ve yasaları aynı kalmakla birlikte, bunların tezahür (ortaya çıkış) biçimleri elbette değişmektedir. Bu durumda biri “Depresyon” der demez “işsizlik neden yüzde 20 değil o zaman?” diye karşı çıkmak, kapitalizmin işleyişinin daha dışsal, olgusal, görünüş biçimlerinde hiçbir şeyin değişmemiş olduğunu varsaymak demektir.Gelin 21. yüzyılın ilk çeyreği sonunda dünya ekonomisinin nesnel ekonomik durumuna kısaca göz atalım. Bakalım kapitalizm gerçekten olağan dönemlerinden birinden mi geçiyor yoksa bizim söylediğimiz gibi ağır bir ekonomik kriz mi (bir “depresyon” mu) yaşıyor?

Trump'ın dayattığı Gazze mütarekesi Batı Asya'ya barış getirmedi. İsrail sürekli bu sözde ateşkesi bozuyor, yeni katliamlar yapmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyor. Trump Türkiye, Mısır ve Katar'ı taşeronlaştırarak direnişi zapturapt altına almaya çalışırken, savaşmadan iktidarda kalması mümkün olmayan Netanyahu, İran'a karşı ABD ve Avrupa ile birlikte yeni bir cephe açmak için kolları sıvıyor. Aslında bu cephede yan yana gelenler El Aksa Tûfanı öncesinde iyice belli olmuştu, şimdi sözde ateşkes, İran'a karşı emperyalistler ve Siyonistlerle aynı safta olanları yeniden görünür kılıyor.Emperyalizm-Siyonizm cephesi ve karşısındakilerİran, İsrail'e karşı silahlı olarak Filistin halkının yanında durdu. Bunun karşılığı Ekim 2024'ten itibaren Siyonistlerin ve son olarak da ABD emperyalizminin İran'a yönelik onlarca saldırısı oldu. Yakın zamanda İsrail ve ABD İran'a yeniden saldırabilir. Yemen, Filistin halkını bir dakika bile yalnız bırakmadı. Tel Aviv'i yüzlerce kilometre uzaktan defalarca vurdu. Kızıldeniz'i emperyalist ve Siyonistlerin gemilerine kapattı. Karşılığı, bir seferinde Yemen hükümet üyelerinin dahi katledildiği karşı saldırılar ve acımasız bir ambargo oldu. Hizbullah, Lübnan'ın güneyini Siyonistler için bir cehenneme çevirdi. İsrail'in kuzeyinde yaşayan yerleşimciler bir yıldan uzun bir süre evlerine yaklaşamadılar bile. Karşılığı, Hizbullah liderlerine ve komutanlarına yönelik suikastlar, güney Lübnan'a ABD ve İsrail'in yoğun saldırıları oldu. Özetle, El Aksa Tûfânı'nın ardından cesur bir şekilde Siyonizme kafa tutan kim varsa, ağır bedeller ödedi.Bunların karşısında, İsrail'i soykırım sürecinde bile destekleyenler var. Birleşik Arap Emirlikleri bu listenin başında. Karşılığında Emirlik tüccarları İsrail pazarına girdi ve ülke, ABD'den satışı ciddi kısıtlamalara bağlı yapay zekâ çipleri gibi malzemeler almayı başardı. Gazze'deki ablukanın destekçisi Mısır, soykırım boyunca Refah'ı açmaya yeltenmedi. Filistin halkını yalnız bıraktı. Karşılığında ABD askerî sanayii ürünlerinin Mısır'a satışına onay verildi. Elbette Mısır'da Sisi'yi başa getiren darbenin ABD destekli olduğunu söylemeye gerek bile yok. İngiliz ve Türk istihbaratı ortak yapımı olan, Suriye'nin tekfirci mezhepçi çeteleri, kravat takıp takım elbise giydikten sonra, İsrail'e dokunmayacaklarına yemin edince Şam'da bir devlete sahip oluverdiler. Son örnek Fas. İsrail ile kurduğu iyi ilişkilerin de sonucu olarak, yıllar önce sömürgeleştirdiği Batı Sahra'da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nden kendi istediği bir kararı çıkarmayı başardı.Emperyalizme ve Siyonizme hizmet eninde sonunda kaybettirir!“İyi ya işte, İsrail ile işbirliği yaparsak kazanırız” mı dediniz? Yanıldınız. Fas gençliğinin sefalete karşı 27 Eylül'de başlattığı gösterileri geçen ayki gazetemizde sizlere aktarmıştık. Eylemler şimdilik duruldu, ama halkın sefaleti devam ediyor. Mısır halkı, Sisi'nin Siyonizmin dostu olmasından hiçbir şey kazanmıyor, yarısına yakını yoksulluk sınırı altında. Sisi ise kendisine yeni bir başkent inşa etmekle meşgul. İsrail HTŞ'cilere inat Suriye'yi bir atış poligonuna çevirmiş durumda.Trump'ın silahsızlandırma planı Batı Asya'yı soykırımcı Siyonistler ve emperyalistler için dikensiz gül bahçesine çevirmeyi amaçlıyorTrump'ın Gazze planı, öyle ucuz uyanıklıklarla lehe çevrilebilecek bir proje değil, sadece Filistin'i ilgilendiren bir plan hiç değil. Filistin direniş örgütlerinden başlayacak bir “Direniş Ekseni güçlerini silahsızlandırma” planının ilk adımı. ABD basıncı ve tehditleriyle Filistin örgütleri, ardından muhtemelen İsrail'in saldırılarıyla Hizbullah ve belki de son aşamada Ensarullah hedef alınacak. Bölge emperyalizm ve Siyonizm için dikensiz gül bahçesine dönüşecek. İran, yıkılmasa bile sınırlarına hapsedilecek. Sonra da anne çakal Trump, bölge ülkelerinden oluşan yavrularının önüne dolar ambalajına sarılmış yeni İbrahimî anlaşmaları atıp, buradan gelecek zenginliği bağıra çağıra aralarında paylaşmalarını izleyecek.

Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) verilerine göre 2024 yılında hastanelere toplam 660 milyon başvuru olmuş. Özel hastanelere başvuru sayısı ise yaklaşık 66 milyon (toplam hastane başvurularının %10'u). OHSAD (Özel Hastaneler ve Sağlık Kuruluşları Derneği), Eylül ayında bu istatistikleri işaret ederek “Özel hastanelere GSS başvuruları dibe vurdu” başlığıyla bir açıklama yayınladı. Oysa özel hastanelere başvurular ne dibe vurdu ne de özel hastanelerin sağlık sistemi içindeki ayrıcalıklı konumları değişti. Türkiye'de özel hastaneler Cumhuriyetin ilk yıllarından beri vardı. Ancak sağlık sisteminin ana aktörü haline gelmeleri AKP iktidarının 2003'te başlattığı “Sağlıkta Dönüşüm Programı - SDP” sonrasında oldu. İlk önce, sevk işlemi yapılmadan özel hastanelere başvurunun önü açıldı. Daha sonra (2006-2008) SGK'nın özel hastanelerden hizmet satın alması uygulaması başladı. Artık vatandaşlar “fark ücreti/ilave ücret” ödeyerek istedikleri özel hastaneye başvurabilecekti. Bu gelişmelerle beraber özel hastane başvurularında patlamalı bir yükseliş yaşandı. SDP'nin başladığı yıllarda özel hastanelere başvuru sayısı yaklaşık 5 milyonken (toplam hastane başvurularının %4'ü), 2009 yılına gelindiğinde bu sayı 60 milyona (toplam hastane başvurularının %26,4'ü) ulaşmıştı. Daha sonra başvuru sayısı 2015 yılında (90 milyon) tavan yaptıktan sonra azalışa geçerek 2024 yılında 66 milyon oldu. OHSAD patronlarının ağlamasının esas sebebi başka. Onlar başvuru sayısı azalırken kârlarından zarar etmek istemiyorlar. SGK'dan aldıkları pastanın artırılmasını istiyorlar. Oysa zaten özel hastanelere başvuran hasta sayısında ve oranında azalma olmasına rağmen SGK'nın özel hastanelere yaptığı birim ödeme yıldan yıla artıyor. 2012'den 2024'e gelene kadar özel hastanelere hasta başına ödenen tutar yaklaşık 9,5 kat artarken, devlet hastanelerine kıyasla yaklaşık 2 kat artmış. 2024 yılında SGK özel hastanelere, devlet hastanelerine göre hasta başına 3 kat daha fazla ödeme yapmış.Özel hastaneler, yasaya göre SGK'nın ödediği ücretin en fazla %200 kadarını “ilave ücret” olarak alma hakkına sahip. Bu da branşına göre değişmekle beraber yaklaşık 250-350 lira kadar ek bir ücret anlamına geliyor. Buradan soruyoruz: Herhangi bir özel hastaneye başvurunuzda talep edilen ücretler bu mu? OHSAD açıklamasında bu itiraf ediliyor: “Ya yaşamak, hayatta kalmak için vatandaştan alacaksınız, kural ihlal edeceksiniz, ya da kapanacaksınız.” Hem SGK'dan aslan payını al hem de vatandaştan kopar koparabildiğini.Ekonomik kriz koşullarında özel hastane faturalarını işçilerin ve emekçi halkın ödemesi imkânsız hâle geldi. Bu nedenle hastane başvuruları, kamuya kaydı. Ancak kaynaklar kamuya aktarılması gerekirken özel hastane patronlarına akmaya devam ediyor. Özel hastanelerin varlığı, kamu sağlık hizmetlerinin nitelikli şekilde verilmesine engel olmakta, işçilerin ve emekçi halkın sağlığına zarar vermekte. Nitelikli, ücretsiz, eşit-ulaşılabilir, devlet eliyle planlanan sağlık hizmetinin önünde engel olan özel hastanelerden SGK'nın hizmet satın alması derhal durdurulmalıdır! Özel hastanelerdeki “ilave ücret” soygununa göz yumulmasına son verilmeli, denetimler artırılmalı, cezalar caydırıcı hale getirilmelidir! Konkordato/iflas ilan eden özel hastaneler kamulaştırılmalı, buralarda çalışan sağlık emekçilerine kamuda istihdam hakkı tanınmalıdır! Kaynakların tamamı kamu sağlık hizmetinin yararına kullanılmalıdır!

22 Ekim'de Gebze'de güneş paneli üreten Smart Solar fabrikasının kapısına “Bu işyerinde grev var” pankartı asıldığında hikâye sıfırdan başlamadı. 2022'de bir Haziran gününde sendikalaşma mücadelesine öncülük eden bir işçi kadının işten atılması üzerine, 3-11 vardiyası, 11-7 vardiyası ile buluşurken iki vardiya birlikte ellerini şaltere uzattı, o gece fabrikayı terk etmedi. Sabah 7-3 vardiyasının da onlara katılması ile birlikte direniş bütün işçilerin tek bir fire vermeden katıldığı işgale dönüştü ve 23 saatte patron geri adım attı. Sadece işten atılan işçiyi geri almakla kalmadı, sendikal baskılara da devam etmeyeceği taahhüdünü vermek zorunda kaldı. O zaman bir öncü işçinin işten atılması fabrika işgalini başlatmıştı, bugün ise patronun yüzde 6 zam dayatması bardağı taşıran damla oldu. O geceki fabrika işgalinden bugün sürmekte olan greve Smart Solar işçileri hep işgal, grev, direniş yolundan yürüyerek kazandı. Bugün de aynı yoldan yürüyor ve dün olduğu gibi bugün de kazanacak!O fabrika işgalinde Smart işçisi fabrikanın içindeydi, ara ara o kepenk gibi inip kalkan kapıyı kaldırıp sloganlarıyla dışarıya sesleniyor, dışarıda onlarla dayanışma için gelenlere adeta onlar güç veriyordu. Onlar içeride biz dışarıda karşılıklı sloganlarla iş, aş, hürriyetin sesini yükseltiyorduk. O gün tek vücut olup o kapının dışına çıkmayanlar, yine tek vücut olarak bugün o kapıdan talepleri karşılanana kadar girmemek üzere çıktılar. O gün nasıl patronu dize getirdiyse Smart Solar işçisi bugün de hakkı olanı alacak.Fabrika işgalinde o gece yarısı geri alınan yalnızca bir öncü işçi değildi. Smart işçisi onurunu, sendikalı çalışma hakkını, hürriyetini de geri aldı. O zaman kapıya yığılan polis de anayasa tanımaz patron avukatlarının “hukuki” tehditleri de Smart işçisini yolundan döndürememiş ve Smart Solar işçisi kazanmıştı. Bugün de patronun, işçilerin talepleri karşısında “zordayız” ağlamaları, sızlamaları, “o şartlarda fabrikayı kapatmak zorunda kalırız” tehditleri sökmüyor. “Ölümü gösterip sıtmaya razı etmesine izin vermeyeceğiz, gemileri yaktık geri dönüş yok!” diyor Smart Solar işçisi.Ve bugün de mücadelenin önünde yine emekçi kadınlar yürüyor. Grevin dördüncü günüydü, öncü işçi kadınlardan birisi ile çadırda çayımızı içerken patronun 3.000 liraya denk gelen yüzde 6'lık zam teklifi için “çok dokundu” diye başladı söze. Çünkü bu teklif patronun kendisini rekor kârlara koşturan işçiye nasıl bir hayatı reva gördüğünü başka hiçbir söze gerek kalmayacak şekilde gösteriyordu. O yüzden bu saatten sonra bu grev bizim onurumuz için yaptığımız bir grev, nereye kadar gitmek gerekiyorsa oraya kadar gideceğiz dedi. Biz de “emekçi kadınlar en öne” şiarının bayrağını bugün en önde taşıyan Smart Solar kardeşlerimize diyoruz ki: “Asla yalnız yürümeyeceksiniz!”Smart Solar işçilerinin grevi; işimiz, aşımız, hürriyetimiz için, haysiyetimiz için savunmamız gereken bir grev. Bu grev hepimizin grevi. 2022'deki fabrika işgalinden beri adım adım taşlarını döşedikleri işgal, grev, direniş yolu hepimizin tutması gereken yol. Grevin en önünde yürüyen emekçi kadınlar hepimize yol gösteriyor.Güneş panelleri güneş enerjisini toplayıp elektrik enerjisine dönüştürür. Smart Solar işçisi, hakkını alana kadar güneş panellerinin üretimine ara verdi. Şimdilik grev çadırında, grev ateşiyle kimyasal enerjiyi ısı enerjisine dönüştürüyor. Smart Solar grev çadırına gidin, o enerji grev çayıyla birlikte içinizi ısıtsın. Gemileri yakıp “iş, aş, hürriyet” sloganları ile o kapıdan başı dik çıkan işçilerin kararlılığı size umut aşılasın. Smart Solar grevi büyüsün, dayanışma ile güçlensin. Smart işçisi kazansın ki, gerçek güneşli günler, gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan ekmek, gül ve hürriyet günleri biraz daha yaklaşsın.