Bu podcast iş hayatının temel kavramlarından değer yaratmanın ancak müşteriler için Tasarım Odaklı Düşünme ile değer yaratarak elde edilebileceğini, akademisyen ve pazarlama uzmanlarının görüşleri ışığında ele alıyor. mete@innolabz.ist✏️ linkedin.com/in/meterom
Donate to DEĞER YARATMANIN FORMÜLÜ

Bu bölümde konuğum "Cahiller Öğrenme Topluluğu"ndaki tandemim, 30 yıllık erkek berberi ve "Kısa Kes" markasının kurucusu Serap Aykut.Serap'ın geleneksel toplumsal rollere meydan okuyarak başladığı meslek yolculuğundan, berber koltuğunun insan psikolojisi üzerindeki etkilerine uzandık. Serap, sadece bir zanaatkar değil, aynı zamanda malzemesi insan olan bir sanatkar olarak, mesleğini Dali'nin bıyıklarından aldığı ilhamla nasıl dönüştürdüğünü içtenlikle paylaştı.Serap'ın koltuğuna oturan erkek ve kadınlar hakkında gözlemleri söyleşimizin en ilginç bulduğum kısımlarındandı. Erkeklerin nasıl alışkanlıklarını terk etmekte zorlandıkları, kadınların ise değişime ve değişimi hayal etmeye yatkınlıkları hayatın bir aynasıydı adeta.Bireylerin kendi farklılıklarını birer kusur olarak değil, özgün birer imza olarak kabul etmelerinin önemini vurgulaması ise çok çarpıcıydı.Sohbetimizin ilerleyen kısımlarında, Serap saçın tarihi ve toplum hayatındaki rolüne ilişkin yaptığı araştırmalardan edindiği çok ilginç bilgiler aktardı. Bunları ve daha fazlasını YouTube kanalında paylaşıyor, göz atmanızı tavsiye ederim.Benim planlı dünyam ile Serap'ın sezgisel ve yaratıcı yaklaşımı ortak olan merakımızla birleşince, Cahiller Topluluğu'ndaki öğrenme deneyimimiz çok keyifli ve verimli oldu. Üstelik bu daha bir başlangıç.Bu ilham verici sohbete şimdi kulak verebilirsiniz.Serap Aykut'un Instagram sayfasıhttps://www.instagram.com/kisakes_serapaykutSupport the show

Evet “Cahille sohbete girdim”. Bunun tuzak bir başlık olduğunu düşündüyseniz darılırım. Şimdi anlatınca bana hak vereceksiniz."Cahiller: Karşılıklı Bir Aydınlanmanın Hikayesi", çizgi roman sanatçısı Étienne Davodeau'nun 2011 yılında yayınlanan 270 sayfalık otobiyografik bir eseri, bir çizgi roman. Hikaye, Davodeau'nun Anjou bölgesinde, evine yakın yerlerde yaşayan komşusu Richard Leroy ile başlattığı bir yıllık karşılıklı öğrenme macerasını anlatıyor.Size önce kitaptan bahsedeceğim ardından bu kitabın ilham olduğu oluşumu ve benim buradaki rolümü anlatacağım.Dediğim gibi bu bir otobiyografik eser. Etienne Davodeau, 2010 yılı başında arkadaşı şarap üreticisi Richard Leroy'a bir teklifte bulunuyor.Bir yıl boyunca arkadaşının bağında çalışma karşılığında onu çizgi roman dünyasıyla, hatta yazarlarla ve başka bağcılarla tanıştırmayı teklif ediyor. Bu karşılıklı öğrenme deneyimini de bir çizgi roman haline getirmeyi istiyor.İki adam, birbirlerinin "cahili" olarak, birbirlerinin dünyasına dalıyorlar. Şüphesiz kitabın önsözünü yazan Vedat Milor'un sözünü ettiği gibi onları bu özverili paylaşıma iten iki şey; mükemmelliyetçilik ve merak olsa gerek. Beni de bu kitapta yakalayan tam da bu oldu.Support the show

Tükenmişlik (burn-out) için bütün insanların çalışma hayatlarının en azından bir döneminde boğuştukları bir duygu durumudur dersem abartmış olmam sanırım. Yataktan zorla kalkmak, iş hakkında büyük bir isteksizlik, daha sabırsız, mesafeli veya alaycı ilişkiler ve yaptıklarınızdan tatmin olmamak tükenmişliğin belirtilerinden olarak görülüyor.Ama bu durum iş hayatının dışında da sürüyor, hafta sonu veya tatilde peşinizi bırakmıyorsa, hayattan, sevdiklerinizle birlikte olmaktan tat almıyorsanız bu bir depresyon belirtisi olabilir deniyor.Kitap kulübünde iyilik hali, mutlu olmak üzerine kitaplar okuduk, bu hiç güncelliğini yitirmeyen bir konu. Ama depresyon da öyle. En son Yenibirlider'lilerle Osamu Dazai'nın İnsanlığımı Yitirirken adlı kitabını okumuştuk, ki oldukça depresif bir yazar ve otobiyografik izleri olan bir romandı.Ardından da Johann Hari'den “Kaybolan Bağlar” adlı kitabı okuduk. Depresyonun gerçek nedenleri ve beklenmedik çözümler alt başlıklı. Bu bölümde sizinle bu kitaptan notlarımı paylaşmak istiyorum.Support the show

Kitap kulübümüzün 60'ıncı buluşmasında Rutger Bregman'ın "Çoğu İnsan İyidir" adlı kitabını konuştuk.Bu arada 60 buluşma tam 5 yıl yapıyor. Dile kolay, kitap kulübümüz altıncı yaşına bastı, daha nicelerine diyorum, birlikte olduğumuz tüm üyelerimize teşekkür ediyorum.Hollandalı tarihçi ve gazeteci Rutger Bregman'ın bu kitabı (orijinal adı Humankind: A Hopeful History), insan doğasına dair yaygın kabulleri kökten sorgulayan cesur bir çalışma. Yazar, Stanford Hapishane Deneyi, Sineklerin Tanrısı ve Paskalya Adası gibi meşhur örneklerin aslında bize yanlış anlatıldığını belgeleyerek, insanın özünde kötü olduğu varsayımının manipüle edilmiş bir kurgu olduğunu savunuyor. Kitap, kriz anlarında insanların dayanışma içinde hareket ettiğini gösteren gerçek hikayeler ve bilimsel araştırmalarla iddiasını destekliyor. Kitabın kapak yazılarında Harari'nin bile “İnsanlığı yepyeni bir perspektiften görmemi sağladı” sözü yer alıyor.Bregman'a göre bu "kötülük" anlatısı, insanların kendi başlarına düzen kuramayacağı inancını pekiştirerek merkezi otoriteyi, hiyerarşiyi ve katı kontrol mekanizmalarını meşrulaştırmak için bilinçli bir kurgu olarak kullanılır. Özünde bu manipülasyon, toplumsal bir güvensizlik ortamı yaratarak bizleri daha kolay yönetilebilir ve otoriteye muhtaç özneler haline getirmeyi amaçlar.Kitap bizde derin bir heyecan yarattı. Bir yandan, yıllardır referans gösterdiğimiz bilimsel çalışmaların aslında manipüle edilmiş olabileceğini görmek sarsıcıydı. Bazılarımız kitabı fazla iyimser buldu; Türkiye'deki düşük güven ortamında ve adalet sisteminin yetersiz kaldığı bir coğrafyada yazarın bu anlayışla mücadele yaklaşımının ne kadar gerçekçi olduğunu sorguladık. Öte yandan maruz kaldığımız medya ve politik ortamın bizleri olumsuzluğa ittiğini fark ettik, belki de bu nedenle böyle bir bakış açısına ihtiyacımız olduğunu düşündük.Grup olarak sanırım şu noktada hemfikiriz: İnsanın iyi mi kötü mü olduğunu test edecek bir ölçüm aracımız yok, dolayısıyla bu bir tercih meselesi. Bağlamın son derece önemli olduğunu, koşullar iyileştirildiğinde kötülüğün minimize edilebileceğini, ama bunun için ciddi bir hak ve adalet sistemine ihtiyaç duyulduğunu konuştuk. Sonuçta, hayatı anlamlı kılmak için bir şeyler seçmeliyiz; bazılarımız yaşama tutunmak için "çoğu insan iyidir" önermesini seçmeyi tercih ediyoruz.Ben kendi adıma, insanlara verdiğim krediyi 100'den başlatıp geriye geldiğimi söyleyebilirim. Bunun beni sıkıntıya düşürdüğü durumlar da çok oldu, ama bu benim hayat görüşüme daha yakın, bu kitapta da bu seçimi görmekten memnun oldum.Bu bölümde görüşlerine yer verebildiğim arkadaşlarım sırasıyla: (03:20) Feyza Demir, (07:55) Yasemin Karakaya, (12:07) Mürsel Çavuş, (16:06) Bengü İlhan, (17:42) Bahadır Balibaşa, (20:10) Öngün Şumnulu, (23:49) Aycan Acar Şahin, (27:03) Ekin Akkol, (30:30) Mete Yurtsever, (31:38) Ebru Başaran, (35:15) Suat Soy, (37:03) Feyza Demir, (41:47) Cem Çağatay Karaali, (44:07) Bahadır Balibaşa, (48:39) Yasemin Karakaya, (50:41) Öngün ŞumnuluSupport the show

Bu bölümün konuğu benim. Ev sahibi ise İstanbul Aydın Üniversitesi (İAÜ) Reklamcılık Bölümü Başkanı Doç. Dr. Gonca Yıldırım Öge. Ben aslında Marka Konseyi ile birlikte düzenledikleri YouTuba'da yayınlanan Marka Pusulası serisinin dokuzuncu bölümüne konuk olmuştum. Bu günlerde bu söyleşi video olarak da Reklamcılık Bölümü'nün resmi kanalında yayınlanacak.Gonca Hoca, yurt dışında marka yönetmek üstüne bir söyleşi gerçekleştirelim deyince pek fazla paylaşım yapmadığım bir konu olduğu için de memnuniyetle kabul ettim. Yine bu nedenle kendi podcastimde yer vermek istedim.Bu bölümde neler mi konuştuk? Birkaç örnek verebilirim."Marka" ve pazarlama kavramlarına yönelik yerel ve benim tecrübe ettiğim 5 ülkedeki bakış açısı farkları.Bir expat olarak yabancı uluslardan ekiplerle birlikte, ülkelerin sosyo-kültürel, ekonomik ve siyasi dinamiklerini yönetmenin zorlukları ve bu süreçteki dengeler.Uluslararası pazarda yer almak için gereken içsel hazırlıklar, değer önerisinin farklı pazarlarda yeniden konumlandırılması.Yurt dışına açılırken kültürel kimliği vurgulama veya global duruş benimseme arasındaki seçim.Türk markalarının başarısı önündeki engeller, küreselleşme yolunda zorluk yaşayan markalardan çıkarılacak dersler ve global başarı potansiyeli yüksek sektörler.Daha bir çok konuda naçizane görüşlerimi paylaştım, Gonca Hoca'nın değerli sorularını yanıtlamaya gayret ettim. Umarım sadece marka yöneticileri için değil, dünyaya açılma hayali kuran her girişimci için faydalanacağınız bir söyleşi olmuştur.Support the show

Sinema kulübümüzün 27inci buluşmasında, yönetmenliğini Tate Taylor'ın yaptığı, başrollerinde Viola Davis, Emma Stone ve Octavia Spencer'ın oynadığı 2011 yapımı dilimize “Duyguların Rengi” olarak çevrilen "The Help" adlı filmi konuştuk.Film, 1960'ların başında Mississippi'de geçiyor ve beyaz ailelerin evlerinde çalışan siyahi hizmetçilerin hikâyelerini genç bir gazeteci adayının kaleme almasını anlatıyor. Kathryn Stockett'in aynı adlı romanından uyarlanan yapım, gündelik hayatta normalleşen ırkçılığı ve sessiz kalmanın bedelini mercek altına alıyor.Film üzerinden ABD'de kölelikten Jim Crow yasalarına, Rosa Parks'tan Martin Luther King'e, Kennedy suikastından 1964 Sivil Haklar Yasası'na uzanan tarihi yolculuğu da sizin için özetledim. Kuzey-Güney arasındaki ırkçılık farklarını, ekonomik çıkarların bu sistemi nasıl beslediğini ve değişimin ne kadar meşakkatli olduğunu merak edenler için paylaştım.Hidden Figures ve Green Book gibi filmlerle birlikte düşündüğümüzde ortaya çıkan tablo çarpıcı: Değişim bireysel cesaretle başlar ama ancak toplu hareketle gerçekleşir.Bu bölümde görüşlerine yer verdiğim arkadaşlarım (07:15) Ferhan Koca, (08:49) Uğur İyidoğan, (10:24) Suat Soy, (11:08) Mete Yurtsever, (11:58) Canan Ataç, (13:55) Mete YurtseverSupport the show

Bu bölümde size Gary Marcus'un Kluge (Kluuj diye okunuyor) adlı kitabı hakkındaki notlarımı aktaracağım. Bu kitabı Mürsel Çavuş tavsiye etmişti, önce ona teşekkür edeyim.2008 yılında yazılmış bir kitap. Davranış bilimi hakkında söylenen sözleri iyi bir hikaye anlatıcılığıyla kendi perspektifinden anlatıyor. O tarihte henüz yapay zekanın gelecekte erişeceği güç konuşuluyor ama bugünkü gelişmelerden çok uzağız. Bu kitabı okuduğumda şu bana çok çarpıcı geldi; insan zihninin ne kadar kusurlu olduğunu kabul edersek yapay zeka karşısındaki konumumuzu daha net belirleyebiliriz. Bizim özelliğimiz kusurlu olmamız. Bunu sahiplenmemiz lazım. Bu size garip gelebilir, bu bölümün sonunda bu noktaya geri geleceğim.Gary Marcus, New York Üniversitesi'nde psikoloji profesörü ve bilişsel bilim alanında önde gelen isimlerden biri. Yapay zeka, dil gelişimi ve insan zihni üzerine yoğunlaşan Marcus, hem akademik çalışmaları hem de genel okuyucuya hitap eden kitaplarıyla tanınıyor. Evrimsel psikoloji ve nörobilimdeki çalışmalarının yanı sıra, yapay zeka alanındaki eleştirel yaklaşımıyla da dikkat çekiyor. "Kluge" kitabıyla evrimsel perspektiften insan zihninin kusurlarını ele alıyor ve bu kusurların aslında evrimsel sürecin doğal sonucu olduğunu gösteriyor."Kluge" terimi mühendislikte kullanılan bir kavram: işe yarayan ama pek de zarif olmayan, yamalarla bir araya getirilmiş çözümler. Marcus, insan zihninin de tam olarak böyle olduğunu savunuyor - mükemmel bir tasarımdan ziyade, evrimsel süreçte üst üste eklenen, bazen birbirleriyle çelişen sistemlerden oluşan bir yapı.Doğa diyor, derme çatma çözümlere meyillidir, çünkü çözümlerin mükemmel ya da zekice olup olmadığını umursamaz. Bir şey işe yarıyorsa varlığını sürdürür ve yayılır, yaramıyorsa yok olur gider.Evrim doğası gereği mevcut sistemlerin üzerine ortam değişikliklerine göre yeni sistemler yığarak ilerliyor. Eski bir tarihte üretime başlayan bir fabrika gibi, bazı değişiklikler yenilemeler oluyor ama sıfırdan bir tasarım yapılmıyor, bir devamlılık var milyonlarca yıllık yaşamda.Support the show

Sizlerle yılın bu zamanında dört yıl önce başlattığım seriyi sürdürüyoruz. Geçirdiğimiz yılın bir muhasebesini yapıp, önümüzdeki yıl için bir plan yapıyoruz.Bunun için Year Compass adlı çalışmadan faydalanıyoruz. Macar bir grup arkadaşın yılbaşı gecesi için hazırladıkları birkaç soru içeren kitapçık 2012'de viral oluyor. O zamandan beri 61 ülkeden 500'den fazla gönüllü ile uluslararası bir hareket haline geliyor. 52 dildeki bu ücretsiz form milyonlarca kez indirilmiş.Arka arkaya sorularla, sağından solundan, kıyıdan köşeden yılınızın özetini önünüze döküyor ve analiz ettiriyor, ardından önümüzdeki yıl için kararlar aldırıyor.Bu çalışmayı son dört senede bireysel olarak yapıp der ya topluluğu içinde grup halinde değerlendiriyoruz, herkes uygun gördüğü kadarını paylaşıyor haliyle. Bu yıl da doldurduğumuz formlar üzerinden birlikte geçip, belki aklımızda net olmayan bazı kısımları netleştirmek için birbirimizden destek, ilham almış olacağız. Bu kararları alırken, başkalarının da benzer savaşlar verdiğini yani yalnız olmadığınızı bilmek ve bunları paylaşmak bize güç veriyor.Ben kendi adıma yıl içerisinde etraflıca bir değerlendirme yapma imkanı bulamıyorum. Bu çalışmayı yapacağımı bildiğim için kayıt tutmaya biraz daha dikkat ediyorum sadece, katıldığım etkinlikler, tanıştığım insanlar hakkında mesela.Bu yıl ilk kez yapay zekayı işe koşayım dedim. Zira 2025'te tamamen Microsoft ürünlerinden çıkıp Google'ın ürünlerini kullanmaya başladım bu kayıtların çoğunun bulunduğu Outlook yerine Gmail, Google Calendar kullanıyorum. Gemini'dan bana bir özet hazırlamasını istedim ama çok verimli olmadı, biraz da notları sadece kendimin anlayabileceği şekilde girdiğim için. Belki onları da tag'lemem gerekiyor, tanışma toplantısı, davetli olduğum etkinlik gibi gibi. Her neyse yine kendim geçtim üzerinden ve bana daha iyi hissettirdi, detaylara girmek, bağlantıları kendim keşfetmek, üstünkörü bir özet yerine.Formu doldurduğumda her defasında bir örüntü yakalıyorum, neyi fazla veya eksik yaptığımı görebiliyorum. O anda koyduğum hedefler de yıl içinde değişebiliyor ama kısa süre için bile olsa bir yön belirlemek gerek. Zira bu hiç bitmeyecek bir yolculuk, ben de küçük adımlarla farklı patikalar deneyerek yolculuktan aldığım keyfi arttırmaya çalışıyorum.https://yearcompass.com/tr/#download/Support the show

2025'in son bölümü ile karşınızdayım. Kitap kulübümüzün 60. buluşmasında Amin Maalouf'un "Empedokles'in Dostları" adlı kitabını konuştuk.1949 Lübnan doğumlu Maalouf, Semerkant gibi tarihsel kurgularıyla tanınsa da bu kez karşımıza siyasi bir komplo teorisi ile çıkıyor. Pandemi öncesinde kaleme aldığı kitap, nükleer tehditler ve teknolojinin insanlığın üzerindeki etkilerini tartışıyor. Teknolojinin bizi nasıl köleleştirdiği tartışmasına değişik bir açıdan ışık tutuyor.Toplantımızda bazı arkadaşlarımız Maalouf'un diğer eserlerinden bekledikleri edebi derinliği bulamadıklarını, karakterlerin ve kurgunun daha basit kaldığını düşündüklerini paylaştılar. Buna karşın, kitabın özündeki tartışma konusunun hepimize hitap ettiğini söyleyebiliriz.Empedokles, M.Ö. 5. yüzyılda yaşamış yani Sokrates öncesi bir antik Yunan filozofu. Kendinden önceki doğa düşünürlerinin temel öğe (arkhe) olarak belirlediği, su, ateş ve havaya, toprak öğesini de ekleyerek hepsini bir arada kullanan ilk düşünür olmuş. Bu elementleri bir araya getiren gücün “sevgi”, ayıran gücün ise “nefret” olduğunu öne sürmüş. Efsaneye göre tanrılaşmak için Etna yanardağına atlamış ve bu hikaye, ölümsüzlük arayışı ve insanüstü bilgelik temalarıyla bu kitapta sembolik olarak kullanılmış.Kitabın bizi en çok düşündüren tarafı, ölümsüzlük gerçekten insanlık için bir kurtuluş mu yoksa yeni bir kölelik mi sorusu oldu. Yapay zeka ve teknolojinin geldiği noktada, bu sorunun pek de uzak olmayan bir gelecekte yanıt bulabileceğini konuştuk. Dervişin fikri neyse zikri de odur, biz de konuyu tüketim merkezli sistemden çıkış arayışına bağladık. Mevcut kapitalist sistemin sancılarını görüyoruz, yapay zeka ile ezberler bozuluyor ve insanın üretimdeki rolü tartışılır hale geliyor. Ama bu da bütün sistemin dayandığı tüketim için bir tehdit; öyle ya, geliri düşerse veya işsiz kalırsa tüketmek için parayı nereden bulacak insanlar? Hele ömür de uzarsa ne yapacaklar; çare ve umut bireysel üretimde bence.Kitap da çok umutsuz bir yerde kapanmıyor, çare sizsiniz diyor bir bakıma davetsiz misafirlerimiz. Bu bölümde görüşlerine yer verebildiğim arkadaşlarım sırasıyla: (02:37) Olcay Büyükçapar, (03:43) Ebru Başaran, (05:19) Müge İrfanoğlu, (07:46) Olcay Büyükçapar, (11:00) Mürsel Çavuş, (14:46) Suat Soy, (18:10) Olcay Büyükçapar, (19:09) Cem Çağatay Karaali, (21:21) Müge İrfanoğlu, ve (21:50) Feyza Demir.Support the show

Sinema kulübümüzün 26. buluşmasında yönetmenliğini Wes Anderson'ın yaptığı, başrollerinde Ralph Fiennes ve Tony Revolori'nin oynadığı 2014 yapımı "Büyük Budapeşte Oteli" adlı filmi konuştuk. Film, iki dünya savaşı arası dönemde Avrupa'da lüks bir otelin ünlü concierge'i Monsieur Gustave'ın ve genç çırağı Zero'nun başından geçen macerayı anlatıyor. Wes Anderson'ın kendine özgü görsel estetiği, pastel renkleri, simetrik kadrajları ve tiyatro sahnesi gibi dekorlarıyla göz dolduran bir sinema şöleni sunan yapım, aynı zamanda göçmenlik, faşizm ve kaybolmuş bir dünyanın nostaljisi gibi derin temaları işliyor. Filmin Otuz'lardaki canlı, rengarenk dünyasından giderek grileşen savaş sonrası döneme geçişi, dönemin ruhunu başarıyla yansıtıyordu. Aynı şekilde karakterlerin zerafeti, saflıkları, dürüstlüğü ve çalışkanlığı bize bir buruklukla toplumun geride kalan değerlerini hatırlatıyordu sanki. Filmin günümüze de ışık tutan mesajları dikkatimizi çekti. Mülteci sorununa insanca yaklaşımı, göçmenlere karşı ayrımcılık ve bu ayrımcılığın kuşaklar boyunca nasıl devam ettiği üzerine düşündük. Film nezaket ve zarafetin gücünü, samimi ilişkilerin ve yardımlaşmanın önemini bize hatırlattı diyebiliriz.Filmin farklı katmanlarını, sembollerini ve göndermeleri keşfetmek için birkaç kez izlenmesi gerektiğinde fikir birliğine vardık. Sonuç olarak hem görsel bir şölen hem duygusal hem de düşündürücü bir yapıt olarak "Büyük Budapeşte Oteli"ni keyifle izlediğimizi ve tartıştığımızı söyleyebilirim. Bu bölümde görüşlerine yer verebildiğim arkadaşlarım sırasıyla (01:56) Ebru Başaran, (02:55) Suat Soy, (08:17) Mehpare Şayan Kileci, (10:57) Suat Soy ve Mete YurtseverSupport the show

Geçen haftaki bölümde Anne-Laure Le Cunff'ın Küçük Deneyler adlı kitabından PACT yaklaşımını ve değişimi parçalara bölerek nasıl küçük deneylere dönüştürebileceğimizi örnekler eşliğinde aktarmıştım.Bu bölümde ise harekete geçmemizin önündeki en büyük engellerden “erteleme” davranışı için Le Cunff'ın geliştirdiği HEAD-HEART-HAND modelini anlattım.Le Cunff ertelemeyi bir düşman değil, beyninizin size vermek istediği bir sinyal olarak görüyor. Erteleme yaşadığınızda mantık, duygu ve becerilerle kaynaklar açısından ihtiyaçlarınızın karşılanmadığı bir durum olduğunu fark etmenizi istiyor.Ertelediğiniz davranışa gerçekten inanıyor musunuz? İçsel motivasyonunuz mu var yoksa dışsal baskı mı? Bu sizi heyecanlandırıyor mu? "Yapmalıyım" mı diyorsunuz "yapmak istiyorum" mu? Bunu yapacak beceriye, araca ve desteğe sahip misiniz? Nereden başlayacağınızı biliyor musunuz?Yazar ertelediğiniz bir şey olduğunda kendinize bu üç soruyu sormanızı ve hangisi eksikse oraya odaklanmanızı tavsiye ediyor.Ben de kendi spor deneyimimi bu modele örnek olacak şekilde paylaştım.Son olarak da hizmet verdiğim şirketlerde sıklıkla karşılaştığım bir sorun üzerinden küçük bir deneyi nasıl tasarlayabileceğimizi ve karşılaşabilinecek bir dirençte HEAD-HEART-HAND analizinin nasıl kullanılabileceğini anlattım.Umarım bu örnekler size biraz ilham verir, bir çözüm ortağınıza bu iki bölümü dinlemesini salık verip, nasıl küçük deneyler yapabileceğinizi konuşabilirsiniz. Hatta bana da haber verirseniz çok memnun olurum.Support the show

Eğer hayatınızda bir değişiklik yapmayı planlıyor ama nereden başlayacağınızı bilemiyorsanız bu bölüm size epey yardımcı olacak.Bu bölümde:Başarıyı yeniden tanımlayan “deneysel zihniyet”i,Tiny Experiments yaklaşımını ve PACT çerçevesini,Kendi hayatınızda tasarlayabileceğiniz küçük deneylere örnekleri bulacaksınız.Birlikte çalıştığımız ekiplerde en büyük zorluk fikirleri hayata geçirmekte. Ömür Doğan Hoca'yla yaptığımız bölümde, Anne-Laure Le Cunff'ın Tiny Experiments adlı kitabından söz etmiştik. Bu kitap bir yandan başarının daha gerçekçi bir tanımını yapıyor, ardından da değişimi küçük parçalara bölerek nasıl deneyimleyebileceğimizi anlatıyor.Bölümün ilk kısmında bu yaklaşımın temelini, başarı tanımını ve kullanabileceğiniz araçları anlatıyorum. Sonrasında kendi hayatımdan bir örnek üzerinden, “bir deney tasarlasam bunu nasıl yapardım?” sorusunu adım adım birlikte düşünüyoruz.Haftaya bu konuya devam edeceğiz ve erteleme meselesine eğileceğiz. Ayrıca küçük deneyleri iş hayatımızda nasıl uygulayabileceğimize bakacağız.Sizin hayatınıza ilişkin sorgulamak istediğiniz hangi kabuller var? Yolunda gitmeyen, küçük bir deneye dönüştürebileceğiniz bir konu geliyor mu aklınıza? Bölümü dinledikten sonra, sadece bir deneyi seçip bana yazarsanız çok sevinirim.Support the show

Kitap kulübümüzün 59'uncu buluşmasında Nassim Nicholas Taleb'in "Antikırılgan" adlı kitabını konuştuk. Taleb, Wall Street'te risk uzmanı olarak çalışmış bir akademisyen ve yazar. Antikırılgan, belirsizlik ve kaos karşısında sadece ayakta kalmakla yetinmeyen, bu şoklardan güçlenerek çıkan sistemleri anlatıyor.Kitap, dayanıklılık ve dirençlilikten öte bir kavram sunuyor: Belirsizlikten ve değişkenlikten beslenen, rastlantılardan faydalanan yapılar. Grubumuz kitabın özgün fikrini çarpıcı buldu. Özellikle küçük dozlarda stres ve belirsizliğin sistemleri güçlendirdiği fikri hepimize farklı alanlarda yansıdı. Aşırı korumacılığın çocukları kırılganlaştırdığı gibi, yapılandırılmış sistemlerin de en küçük hatada çökebileceği görüşünde buluştuk. Lindy Etkisi, opsiyonellik, negatif via gibi kavramların hayatımıza somut örneklerle yansıdığını konuştuk.Hemfikir olduğumuz diğer bir konu, Taleb'in anlatım tarzıydı. Dağınık, savurgan yapısı çoğumuzu zorladı, bazılarımız ise tam da bu özgür anlatımı sevdi. Okuma zorluğu nedeniyle kitabın geniş kitlelere ulaşmamasının belki de bilinçli yapıldığı, doğal seçilime inanan yazarın felsefesine uygun olduğu fikri de ortaya atıldı.Ben de kendim için şunu not ettim: Antikırılganlık sadece bireysel bir süper güç değil, bağlı olduğumuz ekosistemin, ağların ve kurumların özelliği. Doğru altyapı ve bilgi ağına bağlı olmak, belirsizlikten avantaj çıkarmanın anahtarı. Son zamanlarda çokça dile getirilen az çoktur, yalınlık, sadelik gibi kavramların da daha derin düşünsel bir çerçevesini çizdi kitap.Bu bölümde şöyle de bir ilk yaşadık; kulübümüzün müdavimlerinden ve Taleb'in sıkı takipçilerinden olan Yavuz Hocam toplantı saatinde müsait olamayacağını söyleyince, kitabın seçiminde oynadığı rol nedeniyle kendisinden bir video rica ettim. Kendisi de, der ya'nın Pusula Takımı'nın whatsapp grubunda kitap hakkındaki serzenişlerimize cevaben 17 dakikalık bir savunma pardon görüşlerini gönderdi sağolsun, buraya bir kısmını alıyorum.Bu bölümde görüşlerine yer verebildiğim arkadaşlarım sırasıyla (02:29) Yavuz Abut, (12:20) Alim Küçükpehlivan, (14:45) Bekircan Kalkan, (16:47) Ebru Başaran, (19:23) Yasemin Karakaya Arslan, (25:38) Didem Güçlü İlgün, (29:04) Belgin Elmas, (30:30) Alim KüçükpehlivanSupport the show

Sinema Kulübü'müzün 25inci buluşmasında yönetmenliğini Ridley Scott'ın yaptığı, başrolünde Matt Damon'ın oynadığı 2015 yılı yapımı "Marslı" adlı filmi konuştuk.Film Mars gezegeninde şiddetli bir fırtınada öldü sanılarak ekibi tarafından terk edilen Mark Watney'in hayatta kalma mücadelesi anlatılıyor. Watney, elindeki sınırlı olanaklarla, zekasını ve bilgisini kullanarak dünyaya yaşadığına dair bir sinyal göndermeyi başarıyor. Milyonlarca mil uzakta NASA ve uluslararası bilim insanları onun eve dönmesi için uğraşırken, ekip arkadaşları da riskli bir kararın eşiğine geliyorlar.Bu filmi, bu ay okuduğumuz Nassim Taleb'den Anti Kırılganlık kitabına eşlik edecek şekilde seçmiştik, grupça filmin bu temaya uygun olduğunda hemfikir olduk. Söyleşimizde de arkadaşlar bu kitaba atıfta bulundular.Mark Watney'nin başına gelen felaket karşısında, "Ben burada ölmeyeceğim" kararını verdikten sonra "Bir sorunu çöz, sonra bir diğerini" yaklaşımıyla, büyük problemleri küçük parçalara bölerek üstesinden gelmesi hepimizi etkiledi.Bilimin sadece teorik bilgi değil, hayat kurtaran pratik bir araç olduğunu gördük filmde. Watney'nin dışkılardan gübre yapması, pusula kullanarak ikili sayı sistemiyle iletişim kurması gibi yaratıcı çözümler çarpıcıydı.Filmin Amerikan perspektifinden anlatılması üzerine de konuştuk. Tek bir insanı kurtarmak için gösterilen küresel çabayı bazılarımız içten bulurken, bazılarımız bu kadar büyük bir operasyonun gerçekçi olmadığını düşündü. Çin-Amerika işbirliği sahnelerini de yapay bulduk.Nassim Taleb'in kitabında havacılık örneğini vermesi gibi uzay endüstrisi de anti kırılganlığa iyi bir örnek. Bir kaza bir sonraki uçuşu, seferi daha güvenli kılıyor. Hatalarından ders almayan endüstriler, şirketler için bunu söyleyemiyoruz tabii.Sonuç olarak filmi oldukça sürükleyici ve ilham verici bulduk. Her şeye rağmen hayata tutunma gücümüz, bilimin ışığında çözüm üretebilme yeteneğimiz ve en karanlık anlarda bile umudun bizi ayakta tutması üzerine güzel bir söyleşi yaptık.(02:29) Ferhan Koca, (04:53) Ebru Başaran, (07:38) Olcay Büyükçapar, (10:14) Uğur İyidoğan, (12:18) Ekin Akkol, (16:16) Ebru Vural, (20:12) Ekin Akkol, (21:42) Olcay BüyükçaparSupport the show

Modern dünyanın “sürekli meşgul olma” ve üretkenlik takıntısı sizi de darlıyor mu?Bu bölümde Celeste Headlee'nin Hiçbir Şey Yapmama Sanatı adlı kitabından aldığım notları paylaşıyorum. Yazar sürekli çalışmanın, her anı verimli geçirme baskısının ve boş zamanı bile “gelişim projesi”ne çevirmemizin bizi nasıl yorduğunu ve paradoksal olarak daha az üretken yaptığını ele alıyor. Aylaklığın ne anlama geldiğini, beynimizin varsayılan mod ağının yaratıcılık ve öğrenme için neden hayati olduğunu, boş zaman, sosyalleşme ve dinlenmeyi nasıl geri kazanabileceğimize bakıyor. Daha az yapıp daha çok yaşamanın, araçlara değil amaçlara odaklanmanın yolları hakkında bizi düşündürüyor.Support the show

Kitap kulübümüzün 58inci buluşmasında sosyal psikolog Jonathan Haidt'in "Doğru Akıl: Neden İyi İnsanlar Siyaset ve Din Yüzünden Bölünür?" adlı kitabını konuştuk.Haidt ile birkaç yıl önce 2008 tarihli TED konuşması ile tanışmıştım. Cumhuriyetçiler ve demokratlar arasındaki derinleşen uyuşmazlığın nedenleri üzerine bir konuşmaydı. Türkiye'deki duruma fazlasıyla benzer olduğunu düşünmüştüm, blogumda da bir yazı yazmıştım.Haidt yıllar içinde derinleştirdiği çalışmalarını topladığı bu kitapta, insanların ahlaki yargılarının öncelikle sezgisel duygulardan kaynaklandığını ve akıl yürütmenin çoğunlukla bu sezgileri haklı çıkarmak için sonradan devreye girdiğini gösteriyor. Geliştirdiği Ahlaki Temeller Teorisi, insan ahlakının altı temel üzerine kurulu olduğunu öne sürüyor:Ahlakın iki ucundaki temsili ile; Zarar vermeme/bakım verme, adalet/hile, sadakat/ihanet, otorite/asi olma, kutsallık/aşağılama ve özgürlük/baskı olarak bu altı temeli ifade ediyor. Kitabın en çarpıcı tespiti, liberallerin genellikle sadece zarar vermeme ve adalet temellerine ağırlık verirken, muhafazakarların altı temelin hepsini kullanması ve bu farkın siyasi kutuplaşmanın temel nedenlerinden biri olması.Örneğin bir muhafazakar kişi dövme yaptırmayı bedene zarar vermek yani Allah'ın bize verdiği bedene, bir anlamda kutsala zarar olarak yorumlayabilir, bu ise sol veya liberal görüşe göre kişinin kendi hürriyeti, tasarrufu olarak görülebiliyor. İki tarafın anlaştığı temeller ise başkalarına zarar vermeme ve adil olma konuları.Bu da ilginç bir şekilde sağcı politikacılara daha geniş bir malzeme verirken, solcu politikacıların daha dar bir alana kısılmış ve sanki diğer ahlaki değerleri ciddiye almıyormuş izlenimini verdiğinden bahsediyor. Kitap bunu örneklerle çok güzel açıklıyor.Diğer yandan insanları bencil varlıklar olarak görme eğilimimiz olsa da Haidt ayrıca insanların sadece bencil değil, "kovan etkisi" ile grup halinde hareket etmeye de yatkın olduklarını savunuyor. Hatta bizlerin %90 şempanze, %10 arı gibi davrandığımızı söylüyor.Bizim sohbetimizde de derin paylaşımlar oldu, konunun hassasiyeti nedeniyle çok az bir kısmını paylaşacağım. Katılımcılar, kitabın kendilerini tanıma konusunda bir ayna tuttuğunu ifade ettiler. Birçok arkadaşımız, kendilerini liberal veya özgürlükçü zannettiğini ama kitaptaki test sorularıyla yüzleştiğinde aslında beklenmedik ahlaki hassasiyetlere sahip olduğunu fark ettiğini paylaştı.Kitabın en çok takdir edilen yönü, karşı tarafı anlamak için bir çerçeve sunması oldu. Katılımcılar, farklı siyasi görüşlere sahip insanların aslında kötü niyetli olmadığını, sadece farklı ahlaki temellere ağırlık verdiklerini anlamanın özgürleştirici olduğunu belirttiler. Özellikle aile içi tartışmalarda bile bu çerçevenin yardımcı olabileceği vurgulandı.Toplantıda fil ve binici metaforu özellikle ilgi çekti. Rasyonel düşüncenin aslında ne kadar sınırlı olduğu, sezgilerimizin hayatımızı nasıl yönlendirdiği üzerine paylaşımlar yapıldı. Ayrıca kitabın, insanların bir araya gelme, ritüeller ve "kovan etkisi" ile ilgili açıklamaları, kendi hayatımızdan örneklerle desteklendi.Sonuç olarak her ne kadar yer yer okuması akademik altyapı gerekliliğiyle zorlasa da, biz okumuş olmaktan memnunuz ve konuyla ilgiliyseniz size de tavsiye ediyoruz. Tamamlayıcı nitelikte olduğunu düşündüğümüz Rutger Bregman'ın “Çoğu İnsan İyidir” aslı kitabının yeni baskısı çıkar çıkmaz programımıza almayı istiyoruz.(03:53) Feyza Demir (11:00) Alim Küçükpehlivan (14:05) Mete Yurtsever (16:58) Feyza Demir (17:48) Alim Küçükpehlivan (18:42) Feyza DemirSupport the show

Sinema kulübümüzün 24üncü buluşmasında, 2015 yılı yapımı "Spotlight" adlı filmi konuştuk. Tom McCarthy'nin yönettiği film, Mark Ruffalo, Michael Keaton, Rachel McAdams ve Liev Schreiber gibi güçlü bir oyuncu kadrosuna sahip.Film, Boston Globe gazetesinin araştırmacı gazetecilik ekibi Spotlight'ın, Katolik Kilisesi'nde yıllarca örtbas edilen çocuk istismarı skandalını ortaya çıkaran gerçek hikayesini anlatıyor. Bu çalışma, gazeteye 2003 yılında Pulitzer Ödülü kazandırmış. Film ise Akademi Ödülleri'nde En İyi Film ve En İyi Orijinal Senaryo dahil altı dalda aday olmuş, iki Oscar kazanmış.Bu filmi, Jonathan Haidt'in "Doğru Akıl" kitabını okurken izlemeyi seçmiştik; çünkü film, kitabın ele aldığı ahlaki değerlendirmelerdeki farklılıkları ve otorite ile kutsalın korunması adına sessiz kalmanın psikolojisini somut bir örnekle gözler önüne seriyor. Birçok arkadaşımız filmi rahatsız edici bulduğunu ama son derece önemli bir konuyu ele alışını beğendiklerini söylediler. Bu tür gerçek hikayelerin sinemaya aktarılması toplumda daha kalıcı etkiler bırakabiliyor. Bana da Erin Brokovich'i hatırlattı bir anlamda.Filmde Katolik Kilisesi'nde meydana gelen çocuk istismarı ele alınıyor ama her türlü otorite ve kutsal kabul edilen yapılarda istismarın farklı türleri ile karşılaşmanın mümkün olduğunu biliyoruz. Otoriteyi ve kutsalı koruma adına suçların nasıl örtbas edildiği, sessiz kalanların rolü, ve sistemin nasıl işbirliği içinde çalıştığı üzerine konuştuk. Özellikle gazeteciliğin önemi ve sorumluluğu üzerinde durduk. Filmin gösterdiği sabırlı, titiz araştırmacı gazetecilik yaklaşımı ve sistemli arşiv çalışmasını takdir ettik. Toplantıda ayrıca uzun yıllar sivil toplum alanında ve en son çocuk güvenliği uzmanı olarak çalışan arkadaşımız Selim Uysal bu alandaki tecrübelerinden edindiği izlenimleri ve tespitlerini paylaştı. Onları da dikkatinize sunmak istediğim için podcastin son kısmında yer verdim.Bu bölümde görüşlerine yer verebildiğim arkadaşlarım;(02:27) Ekin Akkol, (03:43) Feyza Demir, (07:13) Ebru Başaran, (09:04) Ebru Vural, (11:35) Uğur İyidoğan, (13:40) Feyza Demir, (16:25) Ebru Vural, (18:40) Ekin Akkol, (22:48) Feyza Demir ve (24:12) Selim UysalSupport the show

Bu bölümde konuğum öğrenme tasarımcısı ve eğitmen Ömür Doğan.Sevgili Ömür bundan iki buçuk yıl kadar önce 124. bölümde konuğum olmuştu ve onunla “Bir Ömür Yaratıcılık” adlı kitabı çerçevesinde yaratıcılıktan bahsetmiştik.Bu kez “Öğrenmeyi Öğren” adlı kitabını kitap kulübü üyelerimizle birlikte konuştuk. Normalde 75 dakikayı geçirmediğimiz toplantı bu kez 100 dakikayı buldu. Bölümleri dinlenebilir bir uzunlukta tutmaya çalıştığım için sohbetin büyük bir kısmına yer veremedim.Kitap öğrenme konusunda bir başucu kaynağı niteliğinde. Konuya her açıdan yaklaşıyor, hatta beynimizin nasıl çalıştığına, öğrendiğine ilişkin sinirbiliminden referanslarla verdiği pratik bilgileri temellendiriyor. Benim yıllar içinde çeşitli kaynaklardan öğrendiklerimi daha bütünsel görmeme ve kavramama yardımcı olduğunu söyleyebilirim.Ömür yeni girişiminden de söz etti; Türkiye'nin en kapsamlı ebeveyn okulu olma iddiasıyla yola çıktığı Süper Güç Akademisi. Bölüm notlarındaki linkten detaylı bilgilere ulaşabilirsiniz.Konuştuklarımız Ömür'ün şu cümlesi ile belki özetlenebilir; “öğrenmek için zora talip olmak gerekiyor”. Öğrenme yavaş gerçekleşen zorlu bir çaba. Bu kulağa hiç sevimli gelmiyor, hem beklemeye tahammülümüzün kalmadığı, hem de öğrenmemiz gerekenlerin arttığı ve değiştiği bir çağda. Ama kitapta ve söyleşimizde buna yanıt veya çare olabilecek ifadeler bulabilirsiniz.Süper Güç Akademi web sitesi:https://superguc.net/(01:50) Yaratıcılık ve Öğrenme (05:49) Öğrenmenin matematiği (12:20) Bu kitabı neden yazdı (Yasemin Karakaya Arslan'ın sorusu) (16:52) Öğrenme sorumluluğu kollektif bir iş (21:50) Yapay zeka çağında öğrenme (24:58) Yapay zeka-öğrenme ilişkisi hakkında (Suat Soy) (26:22) Ömür'ün değer yaratma formülüSupport the show

Bu bölümde konuğum Global IT Genel Müdür Yardımcısı Burak Akusta.Karşımda bilgi teknolojileri alanında 25 yılı aşkın deneyime sahip ODTÜ'lü bir bilgisayar mühendisi olunca yapay zeka hakkında aklıma takılanları sordum.Örneğin yapay zekayı geliştirenlerin de onun nasıl çalıştığını anlamadıkları konusu. Burak, yapay zeka geliştiricilerinin sistemin algoritmalarını bilmelerine rağmen, belirli çıktıları neden ürettiğini anlamakta zorlandıklarını açıkladı. En merak ettiğim konulardan biri de hangi yapay zeka modelini hangi iş için kullanmam gerektiği. Ücretli versiyonlarını kullandığım ChatGPT, Gemini ve Claude ile aynı görevler için çalıştırıp bunu anlamaya çalışıyorum. Burak bu sistemlerin geliştirilme amaçlarını ve birbirlerinden farklarını anlattı.Yapay zeka ile çözümler üreten bir firmanın üst düzey yöneticisi olarak gerek şirketlerin, gerekse bireylerin neyi gözardı ettiklerini, hangi fırsatları kaçırdıklarını, yapay zekayı nasıl değerlendirmeleri gerektiğini sordum. Yine karşımıza sığ, “ürün” bakış açısı çıktı. Oysa yapay zeka bir ürün değil, kültürel dönüşüm gerektiren bir yaklaşım. Burak'a göre şirketlerin önce verilerini düzene koyması, sonra süreçlerini yeniden tasarlaması gerekiyor. Bireyler ise yapay zekayı sadece soru-cevap aracı olarak değil, fikir geliştirme, kariyer planlama, öğrenme stratejisi oluşturma gibi daha derin amaçlar için kullanmamız gerektiğini vurguladı.Burak yapay zeka konusundaki en olası tehlikeye de değindi; yapay zeka çağında bilgiye hızlı erişim artarken, onu sindirme ve sorgulama yeteneğimiz zayıflıyor. O nedenle, kitap okumayı ve araştırma yapmayı "zihinsel kaslarımızı" güçlü tutmak için kritik görüyor. Aksi takdirde, her söyleneni sorgulamadan kabul eden bireyler haline gelmemiz işten değil.(03:05) Yapay zeka nasıl çalışıyor (05:47) Kaç tip yapay zeka var (15:30) Yapay zeka büyük sorunları çözmenin neresinde (18:57) Aralarındaki fark nereden geliyor (21:49) Şirketler YZ konusunda neyi kaçırıyorlar (27:33) Bireyler neyi kaçırıyorlar (32:00) Neden daha fazla kitap okumamız lazım? (35:15) Burak'ın değer yaratma formülüSupport the show

Bu bölümde konuğum trend uzmanı ve girişimci Özgür Alaz.Özgür Türkiye'de sosyal medyanın dutluk zamanını bilen öncülerinden, 2004'te ilk pazarlama blogger'larından, 2009'da Türkiye'nin ilk sosyal medya ajansı Promoqube'un kurucu ortaklarından biri.Bu alanda uzun yıllara dayanan gözlemciliği ve pratiği onu bir pazarlama düşünürüne çevirmiş adeta.Özgür'ün sosyal medyanın evrimine dair gözlemi oldukça çarpıcı; eskiden ürünler için sosyal medya bir mecra iken, şimdi dikkat ve topluluk ekonomisinde sosyal medya bir marka oluşturulan yer haline geldi.Çok isabetli bulduğum bir diğer tespiti ise gündemin kısalan ömrü. Bırakın şehrimizi ülkemizi, dünyanın öbür ucunda bir başkanın söyledikleri hayatımızı değiştirirken, markalar için kalıcı olmak, tek büyük işten değil, tutarlı küçük noktaların oluşturduğu büyük resimden geliyor.Benim için merak değer yaratmanın başlangıcıyken, Özgür kendini ilham'ı yaymaya adamış. Bu amaçla linklerine aşağıda yer vereceğim bir çok yayın üretiyor: İlham Olsun bülteniyle uygulanabilir yeni bakış açıları ve öneriler, “Museum of Inspiration” profilinden günlük hayattan fotoğraflar yoluyla yaratıcı kıvılcımlar, “Özgür Alaz'la Yeni…ler” bülteni ile kurumlara ve markalara değişen dünyada büyümelerine esin olacak makaleler paylaşıyor.Özgür'ün en özgün kavramlarından biri: Prensip odaklı öğrenme. Yapay zekanın üretkenliğiyle yarışmanın imkansız olduğu bir dünyada değerin artık eserde değil, o eseri üreten promptta - yani prensipte olduğunu söylüyor. Aynı şekilde fikirlerin ardındaki prensiplerden hareketle yeni çözümlere gidebileceğimizi söylüyor.İster kendi işinizde ister bir kurum içinde çalışıyor olun bunca yıllık tecrübesinden süzdüğü ilhamlardan faydalanmak için Özgür'ü takip etmenizi hararetle tavsiye ederim.(01:44) Sosyal medyanın dutluk zamanı (05:09) Sosyal medyanın değişen rolü (11:40) İlham ve merak ilişkisi (13:56) İlham arttırılabilir mi? (16:16) İlham olmak istediği konu ve kişiler (20:54) Prensip odaklı öğrenme (25:27) İlham beklemek gerekli mi? (27:44) Özgür Alaz'ın değer yaratma formülüİlham Olsun Bültenihttps://ilhamolsun.substack.com/Museum of Inspiration Linkedin profilihttps://www.linkedin.com/company/museum-of-inspirationÖzgür Alaz'la Yeni…ler Bültenihttps://www.linkedin.com/newsletters/7089124375513169920/Support the show

Kitap kulübümüzün 57'nci buluşmasında Cal Newport'un "Görmezden Gelemeyecekleri Kadar İyi Ol" adlı kitabını konuştuk.Tutkunuzun peşinden gidin diyenlerle bunu bir safsata olduğunu iddia edenler arasında siz nerede duruyorsunuz bilmiyorum ama Cal Newport, 2012'de yazdığı bu kitabında tutkunun peşinden gitme önerisine "zanaat zihniyeti" kavramı ile karşılık veriyor. Kitap, kariyer başarısının tutkudan çok beceri birikimine, yani "kariyer sermayesi"ne dayandığını savunuyor. Newport'a göre, önce bir alanda gerçekten iyi olmak, sonra bunun üzerine anlamlı ve tatmin edici bir kariyer inşa etmek gerekiyor.Toplantımızda kitabın ana mesajını değerli bulduk ancak farklı görüşler de ortaya çıktı. Kitabın çokça karşılaştığımız Amerikalı yazarların tarzında, aynı fikirlerin defalarca farklı şekillerde anlatılması bazılarımızı düşürmüş.Kitabın en güçlü yönünün "bilinçli uygulama" ve sürekli kendini zorlama vurgusu olduğunda hemfikirdik. Ancak yeteneklerimizi keşfetme konusunda özellikle ben yeterince yönlendirici olmadığını düşündüm. Ayrıca geri bildirim almanın zor olduğu bilgi işçiliği alanlarında ustalaşmanın zorlukları ve bunu aşmanın yolları üzerinde daha fazla durabilirdi bence.Bazılarımız kitabın çok girişimcilik odaklı olduğunu, kurumsal hayatta çalışanlar için daha pratik örnekler olabileceğini belirtti. Kitabın yazıldığı dönemi ve zamanın ruhunu yansıttığını, ama kişisel gelişim endüstrisinin pompaladığı trendlere karşı temkinli olmak gerektiğine değinenler oldu.Kendi deneyimlerimizden hareketle, iş değiştirmenin riskleri, tutkuyla misyon arasındaki farklar ve toplumun bizi belirli gündemlere odaklamaya yönlendirmesi üzerine değerlendirmeler yaptık. Sonuç olarak kitabın özellikle gençler için değerli bir perspektif sunduğu, ancak mutlak doğrular içermediği konusunda birleştik.Bu bölümde görüşlerine yer verebildiğim arkadaşlarım sırasıyla (02:17) Olcay Büyükçapar, (04:06) Alim Küçükpehlivan, (05:57) Bekircan Kalkan, (06:54) Olcay Büyükçapar, (07:44) Mete Yurtsever, (09:21) Alim Küçükpehlivan, (10:06) Ekin Akkol, (13:56) Uğur İyidoğan, (16:35) Bekircan Kalkan, (17:54) Müge İrfanoğlu, (21:14) Mete Yurtsever, (22:05) Suat Soy, (24:40) Halime Özben Hacı ve (26:52) Feyza Demir.Support the show

Sinema Kulübü'müzün 23üncü buluşmasında 2014 yapımı "Whiplash" adlı filmi konuştuk. Damien Chazelle'in hem yazdığı hem yönettiği bu film, New York'taki prestijli Shaffer Konservatuarı'nda bateri öğrencisi Andrew Neiman ile acımasız öğretmeni Terence Fletcher arasındaki gerilimli ilişkiyi anlatıyor. Miles Teller'ın genç müzisyeni, J.K. Simmons'ın ise mükemmeliyetçi hocayı canlandırdığı filmde, sanat, başarı ve bu başarının bedeli üzerine oldukça çarpıcı sorular soruluyor. Film, 3.3 milyon dolarlık bütçesiyle 50 milyon dolar hasılat elde etmiş ve Simmons'ın performansı başta olmak üzere üç Akademi Ödülü kazanmıştı.Bizim toplantımızda da film oldukça tartışmalı karşılandı. Filmin zorba öğretmen karakteri ve uygulanan eğitim yöntemleri konusunda görüşler dile getirildi. Bir kısım arkadaşımız filmi izlemekte zorlandığını, özellikle Fletcher'ın psikolojik şiddet boyutundaki yaklaşımından rahatsız olduğunu söyledi. Bu davranışların eğitim değil, açıkça şiddet olduğu vurgulandı.Öte yandan, filmin mükemmellik arayışı ve adanmışlık konularında çarpıcı sorular sorduğu da kabul edildi. Özellikle başarı için ne kadar fedakarlık yapılabileceği, disiplin ile zorbalık arasındaki çizgi, ve kuşaklar arası farklılıklar üzerine zengin tartışmalar yaşandı. Bazı katılımcılar filmde Andrew'un baba figürü arayışını ve Fletcher ile kurduğu karmaşık ilişkiyi analiz etti.Filmin sonunda iki karakterin birbirine karşı "kazandığı" konusu da oldukça tartışıldı. Kimilerine göre Fletcher istediğini elde etmişti, kimilerine göre ise Andrew'un son performansı aslında öğretmenine verdiği en büyük cevaptı.Bu bölümde görüşlerine yer verebildiğim arkadaşlarım sırasıyla; (02:52) Mehpare Şayan Kileci, (05:08) İlhan Çamiçi, (08:04) Murat Koca, (10:10) Ferhan Koca, (11:32) Uğur İyidoğan, (17:27) Aylin Dursun, (19:38) Mete Yurtsever, (20:52) Ekin Akkol, (25:31) Aylin Dursun, (27:30) Murat Koca, (29:39) İlhan ÇamiçiSupport the show

Kitap Kulübü'müzün 56.buluşmasında Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı kitabını konuştuk.Öncelikle Ahmet Hamdi Tanpınar'ı çok geç keşfettiğimi söylemeliyim. Türkçeyi çok güzel kullanan, çok zengin betimlemeler ruhsal çözümlemeler yapan bir yazar hatta düşünür.Ben haddim olmayarak, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü büyülü gerçeklik türünde yazılması nedeniyle Gabriel Garcia Marquez'e onun Yüzyıllık Yalnızlık romanına benzettim. Gerçi Ahmet Hamdi Tanpınar daha büyük olduğu için tersi daha doğru olabilir. Mizahı ve ironiyi beklenmedik şekilde kullanıyor, zamansız ve evrensel bir yazar. Eserleri 58 dile çevirilmiş ama dünya edebiyatı seviyesinde bile hakettiiği yeri bulmadığını söyleyebiliriz.Saatleri Ayarlama Enstitüsü ülkemizin Batılılaşma serüvenine dair alaycı göndermeler yapıyor, zaman kavramı etrafında felsefi tartışmalar açıyor. Bir çokları edebiyatımızdaki en önemli eserlerden biri olarak kabul ediyor.Karakterler birbirinden ilginç, ben kendimde Hayri İrdal'la paralellikler görüp okurken çok eğlendim. Söyleşide de bu alıntıları paylaştım. Halit Ayarcı'da ise birçok yöneticimdeki yönleri gördüm. Yani iş dünyası ile bir çok paralellikler buldum. Ama toplumsal hayata dair de birçok eleştiri var. Gerçekten çok katmanlı ve bir kere okumakla vakıf olunamayacak bir kitap.Dili biraz ağır gelebilir ama bence gayrete değer, Türkçe yazılmış olmasından gurur duyacağınız bir eser. Söyleşimizde kitap hakkında bir çok farklı referansa da ulaşabileceksiniz.Kitabı okurken kapıldığım bir “değer yaratma enstitüsü” kurma fikrinden çıkmaya çalışıyorum hala.Bu bölümde görüşlerine yer verebildiğim arkadaşlarım sırasıyla (02:08) Seda Diril Boyraz, (04:04) Yasemin Karakaya Arslan, (07:06) Aylin Dursun, (09:25) Feyza Demir, (12:51) Mete Yurtsever, (16:47) Ekin Akkol ve (22:38) Mete YurtseverSupport the show

Kitap Kulübü'müzün 55.buluşmasında Jared Diamond'ın Tüfek, Mikrop ve Çelik adlı kitabını konuştuk.Diamond kitapta, insanlık tarihindeki eşitsizliklerin nedenlerini bireylerin zekâsı ya da yetenekleriyle değil, yaşanılan coğrafyanın sunduğu avantajlarla açıklamaya çalışıyor. Özellikle tarımın ve hayvan evcilleştirmenin ilk başladığı bölgelerin, yiyecek üretimi sayesinde kalabalık topluluklara ve uzmanlaşmaya olanak sağladığını savunuyor. Bu durumun; teknolojik ilerleme, siyasi örgütlenme, yazının gelişimi ve hastalıklara bağışıklık gibi avantajlara zemin hazırladığını iddia ediyor. Avrasya kıtasının doğu-batı yönündeki iklimsel benzerliği sayesinde bu gelişmelerin yayılması daha kolay olduğunu; diğer kıtalardaki toplumların ise bu tür avantajlardan mahrum kaldığını ifade ediyor.Kitap yayımlandığı 1997 yılından bu yana sosyal bilimler, tarih ve coğrafya alanlarında çığır açıcı bir eser olarak kabul edilmiş. Akademik disiplinler arasında köprü kurarak tarihsel gelişmeleri ekoloji, biyoloji ve coğrafya ile ilişkilendirmiş. Pulitzer Ödülü başta olmak üzere pek çok prestijli ödül alan eser, özellikle “ırkçı” açıklamalara alternatif sunması, Batı'nın üstünlüğünü doğal olmayan nedenlerle açıklayan görüşlere bilimsel bir karşılık olması açısından ayrı bir öneme sahip. Geniş kitlelere ulaşması, popüler bilim kitapları arasında uzun süre ilk sıralarda yer almasına neden olmuş.Ancak kitap eleştirilerden de azade değil. Pek çok akademisyen, Diamond'ın tarihsel süreci fazla indirgemeci bir yaklaşımla ele aldığını ve kültürel, politik, ideolojik faktörleri geri planda bıraktığını savundu. İnsan iradesine, liderliğe ya da tesadüfi olaylara neredeyse hiç yer vermemesi; tarihin çok boyutlu doğasını yansıtmadığı gerekçesiyle eleştirildi. Ayrıca bazı bölgelerin –özellikle Afrika kıtasının– tarihsel rolünün yeterince işlenmemesi ve istisnai örneklerin dışarıda bırakılması da kitapta eksik kalan noktalar arasında gösterildi. Tüm bunlara rağmen Tüfek, Mikrop ve Çelik, tarihsel eşitsizliklerin kökenini anlamaya yönelik tartışmaları hem akademide hem toplumda derinleştiren öncü bir eser olarak konumunu koruyor.Okuması detaylı bilimsel açıklamalar nedeniyle biraz zorlayıcı ama özellikle tarih, antropoloji gibi sosyal bilimlere meraklıysanız okumanızı tavsiye ediyoruz.Bu bölümde görüşlerine yer verebildiğim arkadaşlarım (02:41) Feyza Demir, (12:27) Halime Özben Hacı, (15:22) Dilek Geçit, (16:27) Mete Yurtsever, (17:13) Dilek Geçit ve (22:11) Bahadır BalibaşaSupport the show

Kitap Kulübü'müzün 54.buluşmasında Tali Sharot'un “Başkalarının Aklı” adlı kitabını konuştuk.Tali Sharot İsrail, İngiliz ve Amerikan vatandaşı bir sinir bilimci. Ekonomi lisans eğitiminin üzerine psikoloji mastırı ve sinir bilim doktorası yapıyor. Duygu, karar verme ve iyimserlik üzerine çalışmaları var.Bu kitabının alt başlığı “Neden bazılarımız ikna etmekte daha başarılı“, sinir bilim perspektifinden bu konuyu işliyor.Birkaç alıntı yapıp bizim de kulüp olarak faydalandığımız, beğendiğimiz bu kitaba ilginizi çekmek istiyorum.Beyniniz size ait değildir, mirastır. Kodları milyonlarca yıl içinde tekrar tekrar yazılmıştır.Bu alıntı hepimizin üzerinde düşünmesi gereken bir söz. Çok beğendiğimiz beynimizi ilk günden biz işlemiyoruz. Doğuştan, farkında bile olmadığımız yollar, patikalar, kısa yollar var beynimizde, bir karar verirken bunları izliyoruz. Bunlar insanlığın ortak mirası hayatta kalma şemaları.Kayıtlı bilgi ise çok yeni bir olgu medeniyet için. Bilginin düzenlenmesi ve yayılması çok yeni insanlık tarihinde. Ekonomi teorisinde bile bize öğretilen insan, sahip olduğu bilgilere göre çıkarını maksimize eden bir varlık yok. Kararlarını kulaktan kulağa dolaşan hikayeler, duygular ve sahip olduğu inançlarla alan varlıklarız.Değişim yaratmak için tek akçe, ortak motivasyonları keşfetmektir.İnsan aklı mevcut inanışını, düşüncesini korumaya meyilli, sorgulamaktan çok savunmaya çalışıyor. O nedenle birisinin düşüncesini değiştirmek için savunmaya geçmesine engel olacak ortak motivasyonlar bulmak gerekiyor. Ancak o sayede yeni bilginin değerlendirilme şansı var. Bu küçük bilgi bile sosyal hayatımızı değiştirmeye yetebilir aslında, twitter'da veya diğer sosyal medya platformlarında insanların görüşlerini karşı tarafa kabul ettirmek isterken saflarını belli etmek için nasıl çırpındıklarını ve sonra nasıl hiçbir konuda anlaşamadıklarını bol bol görüyoruz.Bu buluşmada üyemiz Sezgin İldeş, yapay zekada oluşturduğu çok faydalı bir prompt paylaştı. Herhangi bir kitabı yapay zekaya önce okutup ardından interaktif bir kurs oluşturmasını isteyebiliyorsunuz. Açık ve kapalı uçlu sorularla bilginizi ölçüp geri bildirim alabiliyorsunuz. Bunu her kitap için yapmak mümkün. Prompt'u siz de kullanmak isterseniz meteyurtsever.com'da bu bölümün sayfasında bulabilirsiniz.Bu buluşmada görüşlerine yer verebildiğim arkadaşlarım (03:00) Gözde Gülbaş, (05:44) İpek Altuner, (07:30) Murat Koca, (09:28) Uğur İyidoğan, (10:40) Suat Soy, (14:29) Mete Yurtsever, (15:20) Feyza Demir, (18:42) Dilek Geçit ve (19:27) Sezgin İldeşŞimdi sizi söyleşimizle baş başa bırakıyorum.Support the show

Kitap Kulübü'müzün 53.buluşmasında Steven Bartlett'in “Bir CEO'nun Günlüğü” adlı kitabını konuştuk.Kitabı yazdığında (yani iki yıl önce) henüz 30 yaşında olan Steven Bartlett, genç yaşta milyoner olmuş, kendi işini sıfırdan kurmuş bir girişimci, yatırımcı ve popüler podcast yayıncısı. 18 yaşında üniversiteyi bırakarak kurduğu “Social Chain” adlı sosyal medya ajansıyla kısa sürede Avrupa'nın dikkat çeken girişimcilerinden biri haline gelmiş. Ancak asıl ününü, özenle seçtiği uzmanlarla işlediği, kişisel gelişim, psikoloji, ilişkiler, sağlık ve iş dünyası gibi geniş bir kesime hitap eden “The Diary of a CEO” adlı podcast serisiyle yakaladı. Aynı isimle yayımlanan kitabı, bu deneyimlerin rafine bir özeti niteliğinde.“Bir CEO'nun Günlüğü”, geleneksel kişisel gelişim kitaplarından farklı olarak, okuyucuyu motive etmekten çok kendisiyle yüzleştirmeyi hedefliyor. Kitapta yer alan 33 “kanun”, hem iş hayatında hem özel yaşamda daha farkında, sorumlu ve özgün bir birey olmanın ilkelerini içeriyor. Her yasa, Steven'ın kendi deneyimleri, konuklarından aldığı içgörüler ve davranış bilimiyle yoğrulmuş çıkarımlarla destekleniyor. Tüm bunları benlik, hikaye, felsefe ve ekip adını verdiği dört grupta topluyor; Hayatta büyük şeyler yapmak için; kendinle yüzleşmek (benlik), kendine anlattığın hikâyeyi sorgulamak (hikâye), hayata bakışını yeniden tanımlamak (felsefe) ve doğru insanlarla anlamlı bağlar kurmak (ekip) gerektiğini anlatıyor.Kitabın dili sade, doğrudan ve dürüst. İçinde bu tarz kitaplar okuyanlar için yeni olmayan bir çok fikir ve öneri de var, ama bu 33 yasa birbirine güzel bir şekilde bağlanmış, kendi işini kurmak isteyen, yönünü bulmaya çalışan ya da kariyerinde dönüşüm isteyen kişilere kulüp olarak öneriyoruz. Bir güzel sürpriz de kitabın çevirmeni Utku Özer'in de aramıza katılmış olması ve kitap hakkında görüşlerini paylaşması oldu.(02:17) Uğur İyidoğan, (03:48) Ebru Başaran, (06:30) Bekircan Kalkan, (09:25) Suat Soy, (11:10) Feyza Demir, (13:00) Utku Özer, (17:10) Mete YurtseverSupport the show

Uzun bir zamandır fasilitasyon konusunda bir bölüm daha kaydetmek istiyordum. En son dört yıl önce Fasilitasyon 101 diye bir bölüm yayınlamıştım, yaptığım bir webinarın kaydını paylaşmıştım. Aradan epey zaman geçti ben de daha çok tecrübe kazandım bu sürede. Geçende kütüphanemi düzenlerken geçen yıl yayınlanan “This is not the way” adlı kitabı hatırladım. Kitabı benim fasilitasyona tutulmama vesile olan (2008 yılında tanıştığım) Andy Reid yazmıştı. Hatta podcastimin de ikinci konuğuydu Andy, neredeyse bundan 6 yıl önce. Bu bölümde önce onun kitap hakkında verdiği bir söyleşiyi ardından kitabın çok genel bir özetini paylaşacağım. Benim fasiltasyon hikayem yine başka bir bölüme kalıyor, bilmiyorum belki ben de bir kitap yazarım.Support the show

Sinema Kulübü'müzün 22'inci buluşmasında Kenneth Lonergan'ın yönettiği, başrollerinde Casey Affleck, Michelle Williams ve Lucas Hedges'in yer aldığı, 2016 yılı yapımı, orijinal adı “Manchester by the Sea” olan, bizde “Yaşamın Kıyısında” adıyla gösterime giren filmi konuştuk.Film, Boston'da kapıcılık yapan ve hayattan elini eteğini çekmiş gibi görünen Lee Chandler'ın, abisinin ani ölümü sonrası memleketi Manchester-by-the-Sea'ye dönmesiyle başlıyor. Abisinin oğluna vasilik yapması istenen Lee, geçmişte yaşadığı büyük bir trajedinin gölgesinde, hem kasabayla hem de kendi vicdanıyla hesaplaşmak zorunda kalıyor.Yaşamın Kıyısında, kayıp, suçluluk ve yas temalarını sade ama etkileyici bir dille işlerken; bastırılmış duygularla dolu karakterleri ve ağır ilerleyen anlatımıyla izleyicide derin bir iz bırakıyor.Film, 2017 Akademi Ödülleri'nde Casey Affleck'e En İyi Erkek Oyuncu ve senaristi aynı zamanda filmin yönetmeni olan Kenneth Lonergan'a En İyi Orijinal Senaryo dallarında Oscar kazandırdı.Bütün oyuncular iyiydi, özellikle Casey Affleck'in içine kapanık, kırılgan ama taş gibi duran karakter yorumunu çok gerçekçi bulduk. Film, görüntüleriyle, müziğiyle, sarsıcı geçmiş-günümüz geçişleri ile hepimizi oldukça etkilemiş ve alışılageldik Amerikan filmlerinden oldukça ayrışıyor.Sohbetimizde bu duygusal yoğunluğu yüksek filmi nasıl deneyimlediğimizi, karakterleri nasıl yorumladığımızı ve kendi hayatlarımızla nasıl bağlar kurduğumuzu konuştuk. Hepimizin yakından veya uzaktan şahit olduğumuz benzer trajediler var, o insanların hayatlarına nasıl devam ettikleri de farklılaşıyor. Hayat o insanlar için bir şekilde devam ediyor ama toplum olarak kesinlikle daha duyarlı davranmamız lazım, o insanları yargılamadan önce. Ben de bu hatayı yaptığımı farkına vardım Lee'nin hayatına nasıl devam ettiğini sorgularken.Her zaman olduğu gibi izlemediyseniz önce filmi izlemenizi ardından bizi dinlemenizi öneririm.Bu bölümde yer verebildiğim arkadaşlarım(02:25) Yelda Erdoğan, (04:00) Uğur İyidoğan, (05:00) Mete Yurtsever, (06:03) Yelda Erdoğan, (08:05) Didem Güçlü İlgün, (11:50) Olcay Büyükçapar, (13:21) Mete-Yelda-Didem, (15:59) Ebru Vural, (17:52) Didem Güçlü İlgün, (19:40) Mete-Yelda ve (20:32) Olcay BüyükçaparSupport the show

Bu bölümde, Türkiye'de minimalizm akımının öncülerinden ve Türk İşi Minimalizm'in kurucusu Hale Acun Aydın'ı ağırlıyorum. Hale, minimalizmi sadece bir yaşam tarzı olarak benimsemekle kalmamış, aynı zamanda bu sadeleşmenin kendi hayatına kattığı değerleri keşfederek çevresi ve takipçileriyle de paylaşmış ilham verici bir isim.Bir zamanların hevesli bir 'istifçisi' olarak, Hale'nin minimalist felsefesine duyduğum merak uzun süredir devam ediyordu ve nihayet onu podcastime konuk alabildim.Minimalist bir yaşamın potansiyelini düşündüğümüzde, daha az stres, daha fazla zaman, finansal özgürlük, çevresel bilinç, derinleşen bir anlam arayışı ve artan kişisel özgürlük gibi pek çok cazip vaadi var. Bu sohbetimizde Hale, yıllar içinde edindiği değerli deneyimleri ve kendi minimalizm yolculuğunun nasıl şekillendiğini samimiyetle paylaştı. Özellikle kıyafet seçiminde yapılan küçük bir sadeleşmenin bile hayatımızda ne denli büyük ve olumlu değişimlere kapı aralayabileceğine dair Hale'nin görüşleri çok çarpıcı. Kapsül gardırop yaklaşımını bir de onun deneyimlerinden dinlemenizi hararetle tavsiye ederim.Hale, kurumsal eğitim alanındaki zengin deneyimlerini ve iş-yaşam dengesi, minimalizm ve sürdürülebilirlik gibi önemli temaları harmanlayarak bu konuların nasıl bir evrim geçirdiğini bizlerle paylaştı. Şirketlerin özel ihtiyaçlarına yönelik eğitimler tasarlamaktan duyduğu keyfi dile getirirken, kişisel refahın iş performansına olan doğrudan etkisine de dikkat çekiyor.Hale'nin özellikle vurguladığı ve benim de tüm kalbimle katıldığım bir nokta ise, içinde bulunduğumuz toplulukların paylaşım ekonomisi açısından ne kadar büyük bir potansiyele sahip olduğu. Benim de sıklıkla dile getirdiğim ve kendi topluluklarımda hayata geçirmeye çalıştığım bu konuda, insanların hem iş hem de özel yaşamlarında kaynakları ve deneyimleri paylaşmasının harika örneklerini görüyoruz. Ancak bu alanda kat etmemiz gereken daha çok yol olduğuna da inanıyoruz.Umarım bu bölümü dinledikten sonra sizler de yepyeni bakış açıları kazanır ve kendi sadeleşme ve paylaşma yolculuğunuzda daha güçlü bir motivasyonla ilerlersiniz.Hale Acun Aydın'ın Instagram hesabı:https://www.instagram.com/turkisiminimalizm/Hale Acun Aydın'ın Linkedin sayfası:https://www.linkedin.com/in/haleacun/Support the show

Kitap Kulübümüzün 52inci buluşmasında Whitney Goodman'ın “Toksik Olumlama” adlı kitabını konuştuk.Kitabın alt başlığı içeriği hakkında daha iyi fikir veriyor; Mutlu Olmakla Kafayı Bozmuş Bir Dünyada Kendin Olmak.Mutlu olmaya o kadar takıntılı hale gelmişiz ki, mutluluğa engel teşkil ettiğini düşündüğümüz her şeyden kaçınmaya çalışıyoruz. Buna kendi hislerimiz de dahil, başkalarının hissettikleri de.Olumlu bakmanın, sonuçları da olumlu etkileyeceği kabulü içimize işlemiş. Doğrusu ben de buna samimi olarak inanlardanım. Goodman ise bunun bazı koşullara bağlı olduğunu anlatıyor ve dengeye dikkat çekiyor. Ne zaman olumlu bakmak zorlayıcıysa orada biraz düşünmek lazım, ne hissettiğimizi dinlemek ve izin vermek lazım. Çünkü hislerimizi çalıştığımızda onlardan öğreneceklerimiz var.Kitapta ilgimi çeken ve işime gelen bir tespit de “yüksek özgüvenli insanlarda olumlu düşünmenin işe yaradığı, aksi halde ters tepebileceği”. Yüksek özgüvenin neye dayandığı da önemli tabii. Ben kendi adıma benimkinin altının boş olmadığını ümit ediyorum.Kitapta bana yeni bir kapı açan bir diğer ifade ise “aynı anda hem hislerinizi onaylamak hem de minnet duymak için alan açabilirsiniz”. Yani canınızı sıkan bir şey olduğunda minnet duyma baskısına teslim olup hissettiklerinizi bastırmamanız, kendinizi suçlamamanız lazım.Kulağıma küpe olan bir tavsiye de, ki bu benim çok düştüğüm bir tuzak; karşıdakini kendim gibi düşünmek ve ona nasihata girişmek. Yani bana şöyle düşünmek iyi gelirdi deyip ona bana iyi geleceğini düşündüğüm sözler söylemek. Oysa karşıdakinin ihtiyacını anlamaya odaklanmalı, sadece içini dökmek istiyor olabilir, bir tavsiyeye hazır olmayabilir. Yani varsaymamak ve kahramanlığa soyunmamak gerek,Sonuç olarak kitap ölçüsüz bir şekilde olumluluk yaymanın, hisleri bastırmanın yarardan çok zarar getirebileceğini, bu baskıyı kurduğumuz insanları incitebileceğini söylüyor. Söz alan arkadaşlar kitaba çok yüksek puan vermeseler de belli açılardan aydınlanma yaşadıklarını söylediler. Bence de kulak vermeye değer görüşler var kitapta.Bu bölümde görüşlerine yer verebildiğim arkadaşlarım:(02:34) Müge İrfanoğlu, (05:01) Uğur İyidoğan, (06:22) Halime Özben Hacı, (09:10) Müge İrfanoğlu, (10:12) Elif Burcu Yılmaz, (12:55) Mehpare Şayan Kileci, (13:48) Suat Soy, (17:03) Uğur İyidoğan, (19:55) Ayşen Uslu, (21:37) Yasemin Karakaya ve (29:32) Ömer TuralSupport the show

“Sinema Kulübü'müzün 21'inci buluşmasında Yorgos Lanthimos'un yönettiği, başrollerinde Emma Stone, Mark Ruffalo ve Willem Dafoe'nun yer aldığı, 2023 yılı yapımı, orijinal adı “Poor Things” olan, bizde “Zavallılar” adıyla gösterime giren filmi konuştuk.Filmde, Victoria dönemi atmosferinde, eksantrik bilim insanı Dr. Godwin Baxter tarafından yeniden hayata döndürülen Bella Baxter'ın, kendi kimliğini ve özgürlüğünü keşfetme yolculuğunu anlatılıyor. Bella, ilk başta dünyaya karşı tamamen masum ve bilgisiz bir şekilde yaklaşırken, zamanla hem bireysel arzularını hem de toplumsal baskıları sorgulamaya başlıyor.Victoria dönemi Kraliçe Viktoriya'nın hüküm sürdüğü 1837-1901 yıllarına karşılık geliyor ve bu dönem sanayi devrimi ile birlikte emek sömürüsü ve işçi hakları gibi toplumsal ve ekonomik konularla anılıyor. Günümüzde de iş hayatını ve toplumsal hayatı kökten değiştiren teknolojik ve siyasi bir atmosferden geçerken film yaşadıklarımıza bir anlamda ışık tutuyor.Film, büyüme, özgürleşme ve kişisel iradenin oluşumu temalarını, mizahi bir dille ve çarpıcı görselliklerle işliyor. Bella'nın hikâyesi, özellikle kadınların kendi hayatları üzerinde söz sahibi olabilmesi, toplumun dayattığı rollerin aşılması ve bireyin yeniden doğarak kendi yolunu çizmesi üzerine derinlikli bir anlatı sunuyor. Yorgos Lanthimos, seyirciyi hem görsel olarak büyülüyor hem de rahatsız edici derecede doğrudan sorular sormaya teşvik ediyor. Gerçekten üzerinde uzun uzun konuşabileceğimiz replikler var.Film, 96. Akademi Ödülleri'nde En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Uyarlama Senaryo'nun da aralarında olduğu 11 dalda Oscar'a aday gösterildi. En İyi Kadın Oyuncu (Emma Stone), En İyi Prodüksiyon Tasarımı, En İyi Kostüm Tasarımı ve En İyi Makyaj ve Saç Tasarımı olmak üzere dört dalda Oscar ödülüne layık görüldü.Biz de oyunculukları çok beğendik, çünkü çok fantastik öğeler barındıran bir ortamda o karakterleri yaratmak bir ustalık işi. Filmi hem görsel nitelikleriyle hem de mesajlarıyla beğendik, size de önce izlemenizi sonra bizi dinlemenizi tavsiye ederiz.Bu bölümde görüşlerine yer verebildiğim arkadaşlarım(02:35) Suat Soy, (06:48) Elif Burcu Yılmaz, (08:55) Ebru Vural, (10:24) Olcay Çat, (11:35) Cem Çağatay Karaali, (14:54) Uğur İyidoğan ve (16:22) Gamze Şenfer.Support the show

Kitap Kulübümüzün 51inci buluşmasında Dr.Gabor Maté'nin oğlu Daniel Maté ile kaleme aldığı 'Normal Efsanesi' adlı kitabı konuştuk.Gabor Maté, Macar asıllı Kanadalı bir hekim, yazar ve travma uzmanı. 1944'te Budapeşte'de Yahudi bir ailenin çocuğu olarak doğmuş, Holokost'un hemen ardından annesiyle birlikte Kanada'ya göç etmiş. Ailesinin Holokost sırasında yaşadığı travmalar, onun özellikle travma, stres ve bağımlılık konularına yönelmesine yol açmış. Maté, bireyin duygusal geçmişini ve toplumsal bağlamını merkeze alan bütüncül sağlık anlayışıyla tanınır.Maté, modern yaşamın “normal” kabul edilen biçimlerinin aslında bireylerde kronik stres, travma ve hastalıklara yol açtığını savunuyor. Özellikle çocuklukta başlayan duygusal yaraların, güvenli bağlanma eksikliğiyle birlikte kalıcı izler bıraktığını belirtiyor.Maté, bastırılmış duyguların bağışıklık sistemi üzerinde yıkıcı etkiler yarattığını ve pek çok hastalığın temelinde bu stresin yattığını vurguluyor. İyileşmenin ise, kişinin doğasıyla yeniden bağlantı kurması ve bilinçli farkındalık yoluyla kendi özüne dönmesiyle mümkün olabileceğini söylüyor.Biz de son dönemde okuduğumuz kitaplarda hep bu sistem kaynaklı sorunlara dikkat çekildiğini görüyoruz. Bireyler olarak kendimizi suçlamanın da bir sınırı var, bütün sistem bizi eksikliklerimizi gözümüze sokarak tüketerek tamamlanmaya zorlarken, bizi biz yapan üretimden uzaklaşıyoruz, alışveriş merkezlerine, telefonlara, ekranlara gömülüyoruz. Doğadan, sahici sosyalleşmeden, paylaşmadan uzaklaşıyoruz.Dr. Agah Aydın'ı kitap hakkında araştırma yaparken tesadüfen keşfettim ama üyelerimiz arasında epey seveni varmış. O da 12 yıl önce yayınlanmış bir videoda profesyonellik diye sunulan kavramın duyarsızlaştırma ve ahlaksızlık olduğunu iddia ediyor. Yani insani olandan uzaklaşmanın, duygusuzlaşmanın şiddet olarak geri döndüğünü anlatıyor, bu çalışma düzeninin sürdürülemeyeceğini söylüyor, “belki 20 yıl, belki 30 yıl gider” diyor. Biz de kendisine katılıyoruz sanırım, bugün iş yaşamı on yıl öncesine göre daha karanlıksa, yeni bir güne daha yakın olduğumuza inanmak istiyorum.(02:37) Yasemin Karakaya, (10:25) Bengü İlhan, (11:47) Alim Küçükpehlivan, (14:12) Mürsel Çavuş, (17:23) Suat Soy, (20:28) Betül Akan, (23:32) Dilek Geçit, (28:25) Aydan İrem Sungur, (32:50) Hatice Ergüven Doydum.Support the show

Sinema Kulübü'müzün 20inci buluşmasında Reinaldo Marcus Green'in yönettiği başrolünde Will Smith'in oynadığı 2021 yılı yapımı orijinal adı “King Richard” olan, bizde “Kral Richard” adıyla gösterime giren filmi konuştuk.Film tenis dünyasının iki süperstarı Venus ve Serena Williams'ın olağanüstü yükselişinin arkasındaki adam olan babaları Richard Williams'ın hikayesini anlatıyor. Film, Richard'ın azmi, vizyonu ve sıra dışı antrenman yöntemleriyle kızlarını Compton gibi zorlu bir mahalleden çıkararak dünya sahnesine taşımasını konu ediyor. Gerçek olaylara dayanan bu biyografik film, bir babanın hayalleriyle, sistemle mücadelesi ve ailesine olan sarsılmaz inancı etrafında dönüyor.Öncelikle Will Smith'in bu rolü ile En İyi Erkek Oyuncu Oskar'ını kazandığını hatırlatalım. Ancak o törende tarihe geçen bir an daha olmuştu; bu ödülü almasından 40 dakika önce, yaptığı espiri nedeniyle Chris Rock'a sahnede bir tokat atmıştı. Sonrasında Akademi ona 2032 yılına kadar uzaklaştırma cezası vermişti.Olay sonradan çok tartışıldı ama ne tuhaftır ki, Smith'in filmdeki rolü de böyle bir şiddete başvurma seçeneği ile karşı karşıya kalıyor ama o farklı sonuçlanıyor, izlerseniz göreceksiniz. Öte yandan kadının yani annenin rolünü biraz arka planda bırakmasına da takıldık biraz.Film tüm ebeveynlerin kendine sorduğu bir soruyu çağrıştırıyor. Çocuklarımızı potansiyelleri için mi, yoksa bunu kendi meselemiz haline getirdiğimiz için mi zorluyoruz?Filmde bunun uç bir örneğini görüyoruz belki de; Richard sanki hiçbir zaman keyif almakla ilgili değil sonuca odaklanmış bir disiplinle çocuklarını çalıştırıyor. Serena ve Venus böyle koşullandıkları ve zafere ulaştıkları için belki mutlular ama bu soru içimizde hep var, çocuklar ebevynlerini veya başkalarını mutlu etmek, beklentilerini karşılamak için mi kendilerini paralıyorlar, yoksa içten istedikleri için mi? Bu bir noktada acısı çıktığı zaman anlaşılıyor. Onlar gerçek hikayelerinde bunu çok da ele vermiyorlar gibiyse de geçen ay kitap kulübünde okuduğumuz Gabor Maté'nin Normal Efsanesi kitabında bir bölümün girişinde Venus Williams'ın şu sözü var. “Çoğu zaman kendimi kötü hissettiğimde kendimi iyi hissediyormuş gibi davranmak zorunda kaldım”Hollywood sinemasında bazı filmlerde bastırılmış olmanın ezilen olmanın etkilerini görüyoruz. Umudunu kaybetme'de, bu filmde veya Michael Jordan'ın hikayesinin anlatıldığı Nike Air filminde, bu sınıfların varını yoğunu ortaya koyup çalışması var. Bu Amerikan sinemasının özürü mü yoksa Amerikan rüyası propagandası mı bilmiyorum ama hep kendini yoktan var eden insanların, özellikle Afro Amerikalıların böyle zafer hikayeleri var. Avrupa sinemasından (ve tabii kültüründen de) böyle ayrılıyor sanırım, zira Avrupa sineması daha çok gerçekliği yüzümüze vurur, rahatlatmak yerine rahatsız edicidir ve “çözüm yok ama farkında olun” der.Biz yine de filmi izlemeye değer bulduk, size de tavsiye ederiz.(03:20) Belgin Elmas (09:10) Uğur İyidoğan (12:24) Burcu Hanım (14:13) Feyza Demir (18:06) Burcu Hanım (18:50) Elif Burcu YılmazSupport the show

Bu bölümde, İngiltere'nin en çok dinlenen pazarlama podcast'i "Nudge"ın yaratıcısı Phill Agnew ile yaptığım, geçtiğimiz hafta yayınladığım söyleşinin bir özetini size sunuyorum.Pazarlamadan psikolojiye uzanan bu sohbet, seçimlerimizi nelerin etkilediğini ve kararlarımızın arkasındaki sırları açığa çıkarıyor. Süpermarketlerdeki basit bir düzenlemeden, büyük şirketlerin stratejilerine kadar, her yerde karşımıza çıkan "dürtme" sanatını keşfediyoruz. İnsanların neden belirli bir şekilde davrandığını anlamak, hem iş dünyasında hem de günlük hayatta bize yeni kapılar açabilir.Phill, davranış biliminin pratik kullanımlarda nasıl uygulandığını teorinin ötesine geçerek gerçek dünya örnekleri ve kendi denemeleriyle anlattı. Ayrıca "dürtme"nin etik yönlerini ve onu sorumlu bir şekilde kullanmanın ne kadar önemli olduğunu da konuştuk. Yapay zekanın pazarlamanın geleceğindeki olası rolünü ve nihayetinde insan davranışının doğal irrasyonelliğini aşıp aşamayacağını tartıştık.Bu bölüm, yalnızca iş ve pazarlama için değil, aynı zamanda insanların nasıl karar verdiklerine ve etkileşime girdiğine dair çok sayıda yararlı fikir ve kaynak sunuyor.Phill'in podcastinin yanı sıra haber bültenine dahil olmanızı ve bu bağlantıdaki formu doldurarak 25 kitaplık okuma listesini indirmenizi hararetle tavsiye ederim:https://nudge.kit.com/reading-listSupport the show

In this episode, I had the distinct pleasure of hosting Phill Agnew, the creator of the UK's top marketing podcast, "Nudge."For those of you with a strong interest in the connection between marketing and the complexities of human behavior, I believe this episode will be very worthwhile. Phill gave a full explanation of how behavioral science appears in practical uses, moving beyond theory to real-world examples and his own compelling research.However, our conversation went beyond just marketing tricks. We also explored the ethical sides of "nudging" and how important it is to use it responsibly. Furthermore, we examined the possible role of artificial intelligence in the future of marketing, and whether it can ultimately get around the natural irrationality of human behavior. This episode offers a wealth of useful ideas that apply not only to business and marketing, but also to a wider understanding of how people interact. I encourage you to listen carefully and get ready to have your perspectives broadened.I also highly recommend you join Phill's email list and download his reading list of 25 books by filling out the form at this link:https://nudge.kit.com/reading-listPhill Agnew's UK #1 Marketing Podcast "Nudge"https://open.spotify.com/show/0zpOldE9YMNYN1QiL7EBfS?si=1d7ad1af98a14452 Support the show

Podcastimin takipçileri biliyor, 50 bölümde bir konuklarımın değer yaratma formüllerinden bir derleme yapıyorum. Son elli bölümde, yani Şubat 2024'ten bu yana 16 bölümde 17 konuk ağırlamışım, hepsinin üstünden geçmek çok güzel bir pratik oluyor benim için. Yalnız daha bir sene geçmeden beni o an çok etkileyen tespitlerin bazılarını unuttuğumun farkına vardım. Yine hayıflanmaktan geri kalamadım, ne çabuk tüketiyoruz üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken şeyleri.Bu özetler sayesinde siz de konuklarımın yaklaşımlarını bir arada değerlendirebilir ve ilginizi çeken bölümlerin tamamını dinleyebilirsiniz. Hatta serinin 1, 2, 3, 4 numaralı geçmiş koleksiyonlarına da kulak verebilirsiniz. Daha da güzeli; Spotify'da da artık değerlendirme bırakabiliyorsunuz, Apple'daki gibi, orada da vereceğiniz yıldızlarla podcastimin daha geniş kitlelere ulaşmasında destek olursanız çok mutlu olurum.Support the show

Bu bölümde konuğum Teknoloji Evangelisti Koray Çandır.Bu ünvanı hak ettiğine inandığım teknoloji ile iç içe bir kariyeri var Koray Çandır'ın. Son 12 yılını geçirdiği Intel'de son yıllarda küresel inovasyona öncülük etmekle ve Yapay Zeka gelir fırsatlarını üst düzeye çıkarmakla görevliydi.Intel gibi dijital teknolojinin kalbinde yer alan bir şirketten bir profesyonele teknolojik yenilikleri takip etmeye çalışan ama işin teknik tarafından bihaber bir kişinin merak ettiği soruları sormaya çalıştım süremizin elverdiği kadarıyla. İşlemcilerin gelişiminden başladık, kuantum bilgisayarlara, oradan yapay zekadaki son gelişmelere, ajanlara ve DeepSeek'e uzandık.Sohbetimizin ikinci bölümünde ise şu an henüz kuruluş aşamasındaki girişimi Longeva'dan bahsettik. Girişimin amacı bireylerin longevity yol haritalarını belirleyip, yaşamlarına kalite kattıkları bir yolda onlara destek olmak. Bunu kişiye özel yapabilmek danışanlarını tanımaktan geçiyor, bunun için de teknolojiden ve yapay zekadan faydalanıyorlar. Longevity'den beklenti ve bu hayatımıza yeni giren kavramın algısı değişiklik gösterebilir, Koray'ın ilgi duyduğu alan ve danışanlarına vaadi ise “sağlığı, enerjiyi ve gençliği korumaya yardımcı olacak bir dizi yaşam tarzı değişikliği” kazandırmak.Siz de bu konularla ilgiliyseniz Koray'la 25 yılı aşkın tanışıklığımızın verdiği samimiyetle sürdürdüğümüz bu söyleşiye kulak vermenizi öneririm.Koray Çandır'ın Linkedin sayfasıhttps://www.linkedin.com/in/koraycandir/ (02:11) İşlemcilerin hayatımızdaki rolü (10:35) yapay zekadaki gelişmeler (14:16) Prompt (istem) mühendisliği (16:34) yapay zeka ajanları (18:45) DeepSeek (25:42) Teknoloji evangelistliği ve Longevity konusu (27:15) Longeva'nın amacı (31:12) Teknolojiyi kişiyi tanımada kullanma (35:06) Koray Çandır'ın değer yaratma formülüSupport the show

Kitap Kulübümüzün 50inci buluşmasında Sally Rooney'nin 'Intermezzo' adlı romanını konuştuk. Evet dile kolay elli ay ve elli kitap devirmişiz, aslında daha fazla, yazarla buluşmaları da sayarsak ama 50 kulağa hoş gelen bir rakam, şimdiki hedef dalya demek.Sally Rooney genç yaşta (şu an 34 yaşında) büyük bir başarı elde eden ve edebiyat dünyasında önemli bir yer edinen bir İrlandalı yazar. "Intermezzo" kendisinin dördüncü kitabı. Özellikle Z kuşağını iyi tanıdığı için onlara daha çok hitap ettiği söyleniyor değerlendirmelerde, anlatımında da karakterlerin düşünce yapılarında izlerine rastlayabiliyorsunuz.Yazar bu kitabında bilinç akışı tekniği kullanmış. Kurgusal bir metinde anlatıcının ya da karakterin aklından geçenleri herhangi bir mantık ölçüsüne bağlı kalmadan, zihninde anlık yanıp sönen düşünceleri, sayıklama edasıyla kâğıda dökmesi olarak tanımlanıyor bu teknik. Karakterlerin iç dünyasına derinlemesine iniyor ve okuyucuyu merakta bırakıyor. Eğer bu ritme alışabilirseniz. Bu nedenle kitap kulübümüzde de bu sıra dışı anlatıma ısınmayanlar, kitabı bitirmekte zorlananlar olmuş.Sohbetimizde, Peter ve Ivan kardeşlerin karmaşık ilişkilerini, toplumun bakış açılarını tartıştık. Türkiye'de geçseydi bu roman nasıl olurdu diye sormadan edemedik. İrlanda'lı bir yazardan okuduğumuz ikinci kitap oldu. Geçen yıl Audrey Magee'den Koloni adlı kitabı okumuştuk. İki kitaptaki soğuk havadan ve karakterlerin yaralarından benzerlik kuranlar da oldu aramızda.Neticede bence alışılmışın dışında tarzıyla güzel bir numune oldu kulübümüzün kitaplığında.Bu bölümde sözlerine yer verebildiğim arkadaşlarım sırasıyla;(02:16) Aycan Acar Şahin, (04:28) Müge İrfanoğlu, (07:42) Hicran Şaşmaz, (10:36) Mürsel Çavuş, (17:13) Suat Soy, (19:44) Feyza Demir, (25:00) Uğur İyidoğan, (26:43) Mürsel Çavuş, (29:14) Hatice Ergüven Doydum, (30:50) Tülin Cevizci, (33:11) Aydan İrem Sungur, (33:48) Hicran ŞaşmazSupport the show

Bu bölümde, kitap kulübümüzün yazarla buluşma etkinliğinde ağırladığımız Dünya ve Avrupa Bilim ve Sanat akademileri üyesi, beyin ve hipofiz cerrahı Prof. Dr. Türker Kılıç ile söyleşimizden bir derlemeyi sunuyorum.Son yıllarda yapılan kapsamlı çalışmalara rağmen beyin vücudumuzun hakkında en az şey bildiğimiz parçası olmaya devam ediyor. En büyük gelişme ise bu çalışamlarda sadece beyni değil tüm yaşamı anlamamıza kapı açan yeni bir matematiğin keşfedilmiş olması.Türker Hoca, yaşamın aslında bir enformasyon sistemi olduğu fikrini ele alarak, beyin nasıl düşünce üretiyorsa yaşamın da aynı şekilde gerçeklik ürettiğini vurguluyor. Bu bakış açısı, modern bilimin temel taşlarını yeniden gözden geçirmemizi sağlıyor. Peki, yapay zeka gerçekten “yapay” mı? Kılıç'a göre, her enformasyon işleyen sistem er ya da geç zeka üretiyor. Bu durumda, insan zekası ile yapay zekanın gelecekte nasıl bir etkileşim içinde olacağını anlamak büyük önem taşıyor.Eğitim sistemimiz ise başka bir önemli konu. Mevcut sistemin sahip olmaya dayalı bir yapı üzerine kurulu olduğunu, ancak çocukları geleceğe hazırlamak için sahip olmaya değil anlamlandırmaya dayalı bir modelin gerekliliğini vurguluyor. İhtiyacımız olan eğitim modelini şöyle tanımlıyor: Merakla başlayıp çalışkanlıkla zeki olmanın üzerine eklemlendiği, yaratıcılık ve iyilik haliyle devam eden, anlamlandırmayla sonuçlanan bir eğitim.Hocanın canlı hayat, bilinç, yaşamın anlamı üzerine dile getirdiği düşünceler çok etkileyici. Üzerine düşünmek şart ve eminim podcastimin en uzun bölümünün bazı kısımlarını tekrar tekrar dinlemek isteyeceksiniz.Bilim ve felsefenin kesiştiği, zihninizi açacak bu bölümü kaçırmayın!Türker Hoca'nın geçtiğimiz Eylül ayında çıkan “Nasıl Daha İyi ve Güzel Bir Yaşam Kurarız? Beyinbilimin Yanıtı” adlı kitabını okumanızı hararetle tavsiye ediyorum.(04:40) Beyin hakkında bilmemiz gerekenlerin ne kadarını biliyoruzdur? (09:53) Kadim bilgi ile bilim kavuştu mu? (Ufuk Çarşıbaşı'nın sorusu) (17:05) Çocuklarımızın eğitimine nasıl yön vermeliyiz? (Fatma Saniye Canbek'in sorusu) (29:17) Fizik-Kimya-Biyoloji, canlılığın kaynağı hangisi? (36:08) Yapay zeka beynimizle nasıl bir ilişki içinde olacak (Aycan Acar Şahin'in sorusu) (44:56) Bilinç nedir? (49:55) Yeni bir yaşam nasıl kurulacak? (Feyza Demir'in sorusu) (01:02:08) En yetkin öğretmen yaşamın kendisi (01:04:17) Türker Hoca'nın kardeşi Yasemin Şahin'in kitaptan alıntısıSupport the show

Sinema Kulübü'müzün 19uncu buluşmasında David O. Russell'ın yönettiği başrollerinde Bradley Cooper, Jennifer Lawrence ve Robert De Niro'nun oynadığı 2012 yılı yapımı orijinal adı “Silver Linings Playbook” olan, bizde “Umut Işığım” adıyla gösterime giren filmi konuştuk.Bir akıl hastanesinde bir süre kaldıktan sonra, eski öğretmen Pat Solitano ailesinin yanına geri döner ve eski karısıyla uzlaşmaya çalışır. Pat, kendi sorunları olan gizemli bir kız olan Tiffany ile tanıştığında işler daha da zorlaşır.Önce filmin adı ilgimi çekti, onu araştırdım. Every cloud has a silver lining, diye bir deyiş var. Bizdeki “her şerde bir hayır vardır” anlamına geliyor. Hani karanlık bir bulutun arkasından gelen güneşin ışığıyla kontur şeklinde bir parlaklık olur, sanki gümüşlenmiş gibi. Her olumsuz durumun bile bir olumlu yanı vardır anlamında. Playbook ise filmde de önemli bir yere sahip Amerikan futbolunda oyun stratejilerinin, planlarının yer aldığı kitaba gönderme yapıyor. Yani hayatta karşılaştığınız sizi çok olumsuz etkilediğini bildiğiniz durumlar için bir planınız olsun, onu nasıl kendiniz için bir avantaja döndüreceğinizi bilin deniyor, Pat'e psikiyatristinin tavsiyesi de bu.Film ruhsal sağlık üzerinden bir çok konuya dokunuyor; ruh sağlığı sorunu yaşayan bireyin aile olan ilişkisi, bu ilişkinin iyileşme sürecine etkisini işliyor. Toplumsal dışlanmayı ve ayrımcılığı hem ruh sağlığı üzerinden hem de etnik köken üzerinden göz önüne getiriyor. Ama hepsinden önemlisi sevginin engelleri aşarak bize nasıl güç verdiğini, umut verdiğini hatırlatıyor. Filmde sanki kimse normal değil gibi de geliyor, hepimizin tuhaf düşünceleri ve davranışları olabiliyor, acaba bunlarla çok yüzleşmeden başkalarını yaftalamaya ne kadar meraklıyız'ı düşündürüyor.Film 8 dalda Oscar'a aday gösterilmiş. Sadece Kadın Başrol oyuncu ödülünü almış ama biz de bütün oyunculukların çok iyi olduğu konusundaki görüşümüzü beyan ettik. İyi ki izlemişiz dedik.Söyleşimizde kaçınılmaz olarak çok sayıda şahit olduğumuz vakalardan, hayatlardan anonim de olsa örnekler verildi, o kısımları dahil etmedim.Bu bölümde görüşlerine yer verebildiğim arkadaşlarım(02:47) Umut Alkaç, (05:22) Cem Çağatay Karaali, (07:41) Aydan İrem Sungur, (10:20) Mete Yurtsever (11:20) Feyza Demir, (16:33) Erkil Bağlan, (21:26) Feyza Demir.Support the show

Bu bölümde konuğum yönetim ve kariyer danışmanı Deniz Günaydın.Deniz, 2008 yılında kurduğu Collective Minds'da koçluk ve deneyim yoluyla organizasyonel kolektif güç ve değer zinciri oluşturma üzerinde çalışıyor. Yine kariyer ve iş modeline etkili bir şekilde yön vermek isteyen bireylere, kendilerini keşfetmeleri, gelişme, dönüşüm yolculuklarında rehberlik etmeye çalışıyor.Deniz kurumsal iş hayatını önce içeriden sonra dışarıdan yaptığı gözlemler sayesinde çok güzel analiz ediyor bence.Sohbetimizde önce beyaz yakalıları masaya yatırdık. Deniz, beyaz yakalıların temelde gelir elde etmek, tatmin edici bir kariyere sahip olmak ve güç/itibar kazanmak gibi üç temel amaç güttüğünü, ancak bu amaçlara ulaşmada yaşadıkları zorlukların onları tükenmişliğe ve mutsuzluğa sürüklediğini anlattı. Burada şirketlerin de, iç iletişim kopukluğu, sürekli değişen gündemleri ve eksik kadroyla çalışma gibi uygulamalarıyla çalışanların iş yükünü artırıp bu duruma katkıda bulunduğuna inanıyor.Deniz bu tabloda beyaz yakalının kurtuluşunun yolunun ise özgür yakalı olmaktan geçtiğini söylüyor. Deniz'e göre özgür yakalı olmak, sistemin dayattığı kalıplardan sıyrılıp kendi özgün değerlerini, yeteneklerini ve karakterini kullanarak iş hayatında değer yaratmak anlamına geliyor. Bu konuda da masterclass veya danışmanlık yollarıyla tavsiyelerini paylaşıyor.Deniz, Barış Müstecaplıoğlu'nun yeni kurduğu Türkiye Yaratıcılık Hareketi'nin de yöneticilerinden. Türkiye'de yaratıcı düşüncenin gelişmesini ve yaygınlaşmasını amaçladıklarını ve bu konuda atacakları ilk adımları aktardı.Beyaz yakalıların kaçırmaması gereken bir sohbet olduğuna inanıyorum.Deniz Günaydın'ın LinkedIn profili:https://www.linkedin.com/in/deniz-ince-günaydınDeniz Günaydın'ın Masterclass'larına erişebileceğiniz Web sitesi:https://hellodeniz.com/Deniz Günaydın'ın Instagram hesabı:https://www.instagram.com/hellodenizgunaydin/Support the show

Bir solo bölümde karşınızdayım. Yeni bir yıl başladı. Gerçi 6 haftası yani %12'si geride kaldı bile. Birçokları gibi ben de alışkanlıklarımı gözden geçirdim bu yıla başlarken.Farkında bile olmadığımız ne çok alışkanlık, ne çok kabulümüz var. Hayatımızı alışkanlıklarla rutinlerle sürdürüyoruz. Ama bir gün bunlar yeterli gelmiyor veya daha önce çalışan bir şey artık çalışmıyor, ya da siz değişiyorsunuz, bilinçleniyorsunuz.Değerleriniz değişiyor, dünyayı algılama şekliniz değişiyor. Ama büyük bir kararlılık göstermezseniz ve harekete geçmezseniz davranışlarınız aynı kalıyor.Son dönemde yaşamın çeşitli alanlarında yaptığım değişiklikleri paylaşarak, sizlere de ilham vermek istedim. Sona doğru kendinize sormanız için bazı sorularım ve küçük ipuçlarım var.Umarım, size de kabullerinizi sorgulayıp, değerleriniz ve değişen ihtiyaçlarınıza uygun bir yaşam inşa etmenize küçük de olsa bir katkısı olur.Support the show

Kitap Kulübü'müzün 49uncu buluşmasında Yuval Noah Harari'nin “Neksus:Taş Devri'nden Yapay Zeka'ya Bilgi Ağlarının Kısa Tarihi” adlı kitabını konuştuk.Önce şu temel soruyu sormama izin verin: Daha çok bilginin bizi önünde sonunda doğruya ve iyiye götüreceğine mi inanıyorsunuz, yoksa daha fazla bilginin güç olduğuna, bunun da önünde sonunda balyoz gibi kullanılacağına mı inanıyorsunuz?Kitabın arka kapağındaki 6 cümlelik tanıtım yazısı hem kitabın hem de medeniyet tarihimizin iyi bir özetini oluşturuyor: Hikayeler bizi birleştirdi. Kitaplar düşüncelerimizi ve mitolojilerimizi yaydı. İnternet bize sonsuz bilgiyi vaat etti. Algoritma sırlarımızı öğrendi. Sonra da bizi birbirimize düşman etti. Peki yapay zeka ne yapacak?Öncelikle sürprizi bozma pahasına söyleyelim, kitapta bunun net bir yanıtı yok. Daha doğrusu senaryolar var. Teknolojinin deterministik olmadığını, yani bize bir kader dayatmadığını, sonucu seçimlerimizin belirleyeceğini söylüyor.Harari'nin önceki kitaplarından, insanlığın büyük işbirliği ağları kurarak muazzam bir güç elde ettiği anlatısını biliyoruz. Ancak internet ve özellikle de sosyal medya sayesinde bu ağların bizi yanıltıcı bilgilere ve yanlış yönlendirmelere de açık hale getirdiğini, dolayısıyla da bunun yanlış bilgilere dayalı tehlikeli hareketlere de zemin hazırlayabileceğine dikkat çekiyor. Kitapta bir çok yerde demokratik ve totaliter yönetimlerin karşılaştırması ve tanımlaması yapılırken Türkiye'nin yeri ve halleri de gözünüzde canlanıyor. Kitap, yapay zekânın yükselişiyle birlikte, bilgi ağlarının doğasında temel bir değişimin meydana geldiğini savunuyor. Harari, yapay zekanın sadece verimliliği artırmakla kalmayıp, insan özerkliğini tehdit eden ve insan olmanın anlamını yeniden tanımlayabilecek riskler barındıran bir güç olduğunu belirtiyor. Yapay zekanın veya algoritmanın bir çok gündelik konuda bizim yerimize karar aldığını kondurmasak da artık biliyoruz. Bu gidişle çok daha hayati konularda karar almayı bırakmamız işten bile değil, son kararın bir insanda olduğu (ya da öyle göründüğü) durumlar dahil.Toplantıya katılan arkadaşlarda benzer ve farklılaşan izlenimler bırakmış kitap. Yeni bir şey söylemediğine dair hayal kırıklığı, bazılarımızı çok düşündürerek sayfalarca notlar aldırmış. Hemen herkesin hem fikir olduğu ise Harari'nin iyi bir hikaye anlatıcısı olduğu ve kitabın kolayca okunduğu, daha önce duymadığımız hikayelerle bezenmiş olduğu. Bence okunmaya değer bir kitap, çünkü medeniyetimiz için bir yol ayrımında olduğumuz noktada bir kroki niteliği taşıyor.Bu bölümde görüşlerine yer verebildiğim arkadaşlarım:(03:11) Alim Küçükpehlivan, (07:30) Murat Yaman, (10:33) Uğur İyidoğan, (14:11) Gökberk Bilgin, (17:43) Suat Soy, (19:55) Hatice Ergüven Doydum, (23:17) Yasemin Karakaya, (27:20) Halime Özben Hacı, (29:14) Aydan İrem Sungur, (31:54) Erkil Bağlan, (36:33) Dilek Geçit, (37:27) Bahadir Balibaşa ve (42:32) Yavuz AbutSupport the show

Sinema Kulübü'müzün 18inci buluşmasında Jason Reitman'ın yönettiği başrollerinde George Clooney, Vera Farmiga ve Anna Kendrick'in oynadığı 2009 yılı yapımı orijinal adıyla “Up in the Air”, bizde “Aklı Havada” olarak gösterime giren filmini konuştuk.Film, şirketlerin çalışanlarını işten çıkarma görevini üstlenen Ryan Bingham'ın hikayesini anlatıyor. Sürekli seyahat halinde olan ve tek amacı bir milyon uçuş miline ulaşmak olan Ryan'ın hayatı, yeni bir iş arkadaşı ve tanıştığı bir kadınla değişmeye başlıyor.Sohbetimizde yalnızlık ve hayatta anlam arayışı gibi filmin ana temaları üzerine odaklandık. Filmdeki karakterlerin yalnızlıklarıyla kurdukları ilişkiyi ve bu durumun onları nasıl etkilediğini konuştuk. Toplumsal beklentilerin ve baskıların insanları nasıl bir köksüzlük hissine sürükleyebileceğini tartıştık.Rutinlere ve alışkanlıklara bağlanma konusuna da değindik. Bunların bazen nasıl bir yük haline gelebileceğini ve bağımlılığa yol açabileceğini konuştuk. Başkalarının beklentilerini karşılama baskısının mutluluğumuzu ve öz değerimizi nasıl etkilediği üzerine de fikirlerimizi paylaştık.Filmdeki ana karakter olan Ryan'ın, sürekli seyahat etmesinin ve milyon mil biriktirme hedefinin aslında kendi hayatından ve işinin duygusal yükünden kaçışının bir metaforu olduğunu düşündük. Karakterin başkalarına özgürlük vaaz ederken kendi duygusal kopukluğuyla mücadele etmesi de dikkat çekici bir noktaydı. Size bırakmak istediğim soru ise şu; çoğumuzun “Milyon mil biriktirme” gibi hedefleri var, asıl istediğimizin bu olduğuna kendimizi inandırıyoruz, bunların peşinden koşup neleri kaçırıyoruz acaba?Son olarak, filmdeki karakterler ve ilişkiler üzerine de konuştuk. Toplumsal cinsiyet rolleri ve hem erkeklerin hem de kadınların kişisel ve mesleki yaşamlarında karşılaştıkları zorluklara değindik.Özetle, "Up in the Air" filmi üzerine her zamanki gibi keyifli ve kafa açan bir sohbet gerçekleştirdik.(02:20) Feyza Demir, (05:40) Hicran Şaşmaz Çabuk, (07:50) Uğur İyidoğan, (10:26) Elif Burcu Yılmaz, (13:48) Suat Soy, (16:17) Pınar Cengiz, (18:32) Feyza Demir, (20:24) Elif Burcu YılmazSupport the show

Bu bölümünde konuğum Datrick kurucusu Can Göktuğ Özdem.Göktuğ bir veri mühendisi, Silikon Vadisi'nden yeni döndü, oradaki deneyimlerini konuşurken duyduklarımı sizlerle de paylaşmak istedim ve bu bölümü kaydettik.Göktuğ, bu son seyahatinde yapay zeka alanındaki faaliyet yoğunluğuna bizzat şahit olmuş. Etkinliklerden ve genel atmosferden bahsederken, bu alandaki hızlı gelişimin etkileyiciliğini vurguladı. İki yıl önceki ziyaretinin sıcak konusu blockchain'den yapay zekaya yaşanan kayışın etkilerini ve geleceği tartıştık.Yapay zeka ve verinin ayrılmaz bir ikili olduğunu, doğru verinin yapay zeka uygulamaları için kritik önemini konuştuk. Veri mühendisliğinin rolünü ve ETL gibi önemli kavramları ele aldık.Yapay zeka agent'larının yükselişiyle iş dünyasında nelerin değişebileceğini, hangi mesleklerin etkilenebileceğini ve şirketlerin bu değişime nasıl adapte olabileceğini konuştuk. "En iyi yapay zekaya sahip olan kazanacak" öngörüsü, gelecekteki rekabetin boyutunu gözler önüne seriyor.Göktuğ, Silikon Vadisi'ndeki dinamik ekosistemden, etkinliklerden, hackathon'lardan ve sponsorluklardan da bahsetti. Ben de kendisine Türkiye'nin buradan ne öğrenebileceğini sordum.Son olarak, Göktuğ gençlere kariyerleri ve gelecekleriyle ilgili değerli tavsiyelerde bulundu. Trendlere körü körüne kapılmak yerine, kendi iç seslerini dinlemeleri, uzun vadeli planlar yapmaları ve risk almaktan korkmamaları gerektiğini vurguladı.Yapay zeka, teknoloji trendleri, girişimcilik ve Silikon Vadisi ekosistemi hakkında merak ettikleriniz varsa, bu bölüm tam size göre. (02:14) Neden Silikon Vadisi'ne gitti (06:00) Nasıl planladı? (08:00) Amerika-Avrupa farkı (09:40) Silikon Vadisi'nde olmanın avantajları (11:57) Türkiye neler öğrenebilir (Hackaton örneği) (15:54) AI Agents (19:52) Veriyi temizleme ve kullanma (21:57) Yapay zekadaki son gelişmeler (27:20) Datrick'in gelecek planları (28:04) Göktuğ'un değer yaratma formülü Can Göktuğ Özdem'in Linkedin profilihttps://www.linkedin.com/in/goktugozdem/Support the show

Bugünkü konuğum yönetim danışman, eğitmen, ve mentör Orhan ErtürkKendisi yaklaşık 20 yıl kadar finans alanında kurumsal hayatta çalıştıktan sonra 9 yıl kadar da girişimci ve genel müdür olarak kariyerini sürdürmüş. 2018'den bu yana ise girişimlere ve kurumlara, strateji ve finans alanında danışmalık, eğitim ve mentörlük desteği veriyor.Yani gerek girişimciler gerek bireyler hakkında finansal okuryazarlığı konuşabileceğim bir konuk.Orhan, finansal planlamada risk yönetiminin yanı sıra, başarılı bir girişimin temel taşlarından olan stratejik planlamanın da üzerinde durdu. Özellikle girişimciler için, vizyon sahibi olmanın ve aynı zamanda piyasa dinamiklerine uyum sağlamanın gerekliliğini vurguladı. Kendine güven ve cesaretin yanı sıra, objektif bir iş planı ve pazar analizinin önemi üzerine de değindi.Sohbetimiz, hedefler belirleme, potansiyel zayıflıkları koruma ve bilgiye yatırım yapmanın iş dünyasında nasıl bir fark yaratabileceğine dair değerli içgörülerle doluydu. Ayrıca, Orhan'ın mentorluk üzerine düşünceleri ve Şubat ayında yayımlamayı planladığı yeni kitabı hakkında da bilgiler aldık.Finansal okuryazarlık, yatırım ve strateji konularında kapsamlı bir bakış sunan bu bölüm, hem yeni başlayanlar için bir rehber hem de tecrübeli girişimciler için ilham kaynağı olacak. Bizimle bu değerli bilgileri paylaştığı için Orhan'a teşekkür ediyorum. (03:02) Girişimciler için finansal okuryazarlık (09:00) Girişimlerin başarı şansı (11:39) Girişimcilik için yetkinlikler (20:10) Niş'lerin önemi (21:38) Başarının tanımı (24:06) Kişisel finansınızı yönetmek (29:23) Bireyler için finansal okuryazarlık (31:38) Yenibirlider mentörlük (33:35) Orhan Ertürk için değer yaratmanın formülü Support the show

Kitap Kulübü'müzün 48inci buluşmasında Haruki Murakami'nin “Ortadan Kaybolan Fil” adlı kitabını konuştuk.Murakami 1949 Kyoto doğumlu. Çocukluğundan itibaren Batı kültürünün etkisi altında bir yaşam sürüyor. Avrupalı yazar ve müzisyenleri takip ediyor, Rus edebiyatı ve müziği de dahil. Gençliğinde bir plak dükkanında çalışıyor, sonra eşiyle birlikte açtıkları “Peter Cat” adında bir kafe ve caz kulübü işletmeciliği yapıyor. 1986-1995 yılları arasında ise Amerika'da yaşıyor. Aynı zamanda bir koşu meraklısı, 1996'da Japonya'da 100kmlik ilk ultramaratonunu koşuyor.Yani oldukça sıra dışı bir kişilik. Ülkesinde, Amerikan kültürünün etkisi altında kaldığı ve aşırı Batıcı olduğu eleştirilerine maruz kalıyor, fakat yine de Japonya'nın XX. yüzyıldaki en büyük yazarlarından biri olarak kabul ediliyor. İsmi son on yıldır Nobel'le de anılıyor ama kendisinin ifadelerinden de ödüllere mesafeli olduğunu öğreniyoruz.Kitap yazarın erken dönem hikayelerinden bir seçki sunuyor. Hayal ile gerçeklik arasındaki sınırları bulanık üslubu ile Japon modern hayatından insan manzaralarını işliyor. Kendine has bir mizah anlayışı ve derinlikli bir anlatımı var. Ama açık söylemek gerekirse konuları işleyiş tarzı bazılarımız tarafından cinsiyetçi ve rahatsız edici bulunmuş. Cinsiyetçilik ve kadın düşmanlığı kendisine yöneltilen eleştirilerden. Murakami bunu reddediyor ve karakterlerini öykünün ihtiyaçlarına göre oluşturduğunu sosyal bir eleştiri amacı gütmediğini ifade ediyor röportajlarında.Benim de okuduğum ilk Murakami eseri, özellikle romanlarını okumuş olanların, yazar ve eserleri hakkında daha olumlu bir izlenime sahip olduklarını anlıyorum konuşmalarımızdan. Murakami okumaya başlamak için çok uygun bir eser olmayabilir doğrusu.Bu bölümde görüşlerine yer verebildiğim arkadaşlarım(02:24) Feyza Demir, (05:48) Elif Burcu Yılmaz, (07:18) Elif Ceylan, (09:22) Uğur İyidoğan, (11:11) Aydan İrem Sungur, (13:30) Olcay Çat, (16:07) Ömer Tural, (19:46) Halime Özben Hacı, (22:00) Olcay Çat, (23:20) Hatice Engin, (24:44) Mürsel Çavuş, (28:33) Suat Soy, (29:54) Mustafa Pancarcı, (31:30) Feyza Demir, (32:23) Mürsel Çavuş, (33:10) Mete YurtseverSupport the show

Sizlerle yılın bu zamanında üç yıl önce başlattığım seriyi sürdürüyoruz. Geçirdiğimiz yılın bir muhasebesini yapıp, önümüzdeki yıl için bir plan yapıyoruz.Bunun için Year Compass adlı çalışmadan faydalanıyoruz. Macar bir grup arkadaşın yılbaşı gecesi için hazırladıkları birkaç soru içeren kitapçık 2012'de viral oluyor. O zamandan beri 61 ülkeden 500'den fazla gönüllü ile uluslararası bir hareket haline geliyor. 52 dildeki bu ücretsiz form geçen yıl 2 milyon kez indirilmiş.Arka arkaya sorularla, sağından solundan, kıyıdan köşeden yılınızın özetini önünüze döküyor ve analiz ettiriyor, ardından önümüzdeki yıl için kararlar aldırıyor.Bu çalışmayı son üç senede bireysel olarak yapıp der ya topluluğu içinde grup halinde değerlendirmiştik, herkes uygun gördüğü kadarını paylaşmıştı tabii. Bu yıl da doldurduğumuz formlar üzerinden birlikte geçip, bazı bölümleri netleştirmek için birbirimizden bir anlamda destek, ilham almış olacağız. Bu kararları almak güzel ama yalnız olmadığınızı bilmek, hatta bunları paylaşmak size güç veriyor.Ben kendi adıma yıl içerisinde etraflıca bir değerlendirme yapma imkanı bulamıyorum. Bu çalışmayı yapacağımı bildiğim için kayıt tutmaya biraz daha dikkat ediyorum sadece, katıldığım etkinlikler, tanıştığım insanlar hakkında mesela. Ama yıl sonunda bu muhasebeyi yapmak bana iyi geliyor. Bir bakışta hedeflerim doğrultusunda neyi fazla veya eksik yaptığımı görebiliyorum. Hedeflerimin de yıl içinde değiştiğini fark ediyorum ama bu farkındalık bile öğretici ve değerli. Çünkü bu hiç bitmeyecek bir yolculuk, ben de küçük adımlarla farklı patikalar deneyerek yolculuktan aldığım keyfi arttırmaya çalışıyorum.Şimdi sizi üç yıl önce kaydettiğim year compass formunun anlatımıyla baş başa bırakacağım. Zira form hep aynı kalıyor.Hatta siz de 2025'e güzel bir plan sahibi ve topluluk üyesi olarak başlamak isterseniz hemen Patreon hesabımdan der-ya'ya katılın, Year Compass değerlendirmesi toplantımız 5 Ocak Pazar akşamında.Year Compas Kitapçığı'nı buradan indirebilirsiniz.Support the show

Sinema Kulübü'müzün 17inci buluşmasında başrolünde Jared Leto'nun oynadığı Jaco Van Dormael'in yönettiği 2009 yılı yapımı Türkçe'ye Bay Hiçkimse olarak çevrilen Mr.Nobody adlı filmi konuştuk.2092'de insanlık ölümü yenmiştir ancak son ölümlü 118 yaşındaki Nemo ölüm döşeğindedir. Bir gazeteci ondan hayatını anlatmasını ister. Ama Nemo çelişkili açıklamalar yapar. Çok geçmeden anlarız ki 9 yaşında anne ve babasının ayrılmasıyla yaptığı seçimler onu farklı yaşamlara yöneltmiştir ama hangisinin gerçek olduğu izleyiciyi merakta bırakır.Film hayattaki seçimlerimiz üzerine bir masal. Bunu zaten biliyoruz ancak yine de değiştiremeyeceğimiz şeyler hakkında kaygılanmaya veya hayıflanmaya devam ediyoruz.İnsanların kendilerini ne kadar önemsediklerini görmek ise beni artık sinirlendirmekten çok eğlendiriyor diyebilirim. Medeniyet tarihinde çok az insan büyük değişimlere yön verebilmiş, o da doğru zaman, yer ve benzeri koşulların bir araya gelmesiyle. Bunlar dışında bir şeyleri kontrol edebileceğimiz yanılgısı beni ancak güldürüyor.54 yaşındayım ve sanırım hayattan çıkardığım en önemli ders bu. Hayatta çevrene (ailene, şehrine, ülkene, dünyaya) fayda sağlamakta en iyi olduğunu hissettiğin konuda elinden gelenin en iyisini yap, bunu yaparken de keyif al ve keyif ver. Bunun dışındaki faaliyetler sana zaman kaybettiriyor. Etkinin çapını belli eden şey ise senin yeteneklerinin ne kadar benzersiz olduğu ve senin ne kadar gayret gösterdiğin. Nasıl fena bir özet olmadı galiba?Yine sohbetimiz bu alanda izlediğimiz filmlere ve kendi yaşamlarımıza kaydı, o nedenle yine buluşmamızdan çok kısa bir kesiti sizinle paylaşıyorum. Görüşlerine yer verebildiğim arkadaşlarım:(02:12) Özgür Karabulut, (04:41) Hicran Şaşmaz Çabuk, (09:35) Seda Diril Boyraz, (12:32) Elif Burcu Yılmaz, (15:10) Mete Yurtsever, (16:11) Seda Diril Boyraz, (17:51) Hicran Şaşmaz ÇabukSupport the show

Kitap Kulübü'müzün 47inci buluşmasında Thomas Curran'ın “Mükemmellik Tuzağı” adlı kitabını konuştuk.Curran mükemmellik arayışımızın içinde bulunduğumuz sınırsız büyümeye dayalı kapitalist sistemin bir tuzağı olduğunu söylüyor. Bunun giderek daha büyük bir sorun olduğunu ve bizi bunalıma ittiğini kendimizden ve çevremizden görüyoruz.Mükemmeliyetçiliği başarılı olmanın ön şartı olarak alıyoruz ve bunu olumluyoruz. Başarılı örnekler bize öyle sunuluyor. Ronaldo çok çalışıyor, aşırı disiplinli. Steve Jobs kan kusturuyormuş çalışanlarına her detay için. O dergi kapağındaki CEO, meğer biz yatakta gözümüzü ovuştururken, sporunu, yogasını yapmış, kitabını okumuş, duşunu almış ve maillerini cevaplamış oluyormuş kahvesini yudumlarken. Yeterince başarılı olamadığımızı düşünüyorsak mükemmel olamamaktan kaynaklandığına yani bizim suçlu olduğumuza kanaat getiriyoruz. Survivorship bias'i (sağkalım yanılgısını) kaçırıyoruz. Gördüğümüz örnekler sadece en tepeye çıkanlar. Çok çalışmasına rağmen bu seviyeye gelemeyen onca insanı göz ardı ediyoruz.Benim çok beğendiğim bir tespit de mükemmelliği üçe ayırması ve bu tanımlarla kendimin bir mükemmeliyetçi olmadığımın farkına vardırması. Birinci tip mükemmeliyetçilik insanın kendi içinden gelen, ikinci tip başkalarının beklentilerinden öyle olması gerektiğini düşündüren, üçüncüsü ise kendi kusurlarına kör olup başkalarının mükemmel olmalarını beklemekten ötürü bir mükemmeliyetçilik (yani kendine değil başkasına müslüman bir yaklaşım).Benim derdim ise yüksek standartlara sahip olmak. Yani yaptığım bir şeyin mükemmel olmasını beklemiyorum ama beni tatmin edecek kadar iyi olmalı. Ne farkı var demeyin, ben bu podcasti yapabiliyorsam mükemmel olduğunu düşünmüyorum ama bence yeterince iyi. Mükemmellik takıntısı olanların ise sanırım pek azı bunu hayata geçirebiliyorlar.Peki ne yapalım? Bence kitabı okuyun, hatta önce sohbetimizi dinleyin. O denli dertliyiz ki hepimiz bu bölümü bir saate ancak toparlayabildim.(02:28) Yavuz Abut, (07:03) Halime Özben Hacı, (10:20) Elif Burcu Yılmaz, (13:51) Müge İrfanoğlu, (18:33) Uğur İyidoğan, (20:55) Alimurtaza Rutçi, (25:16) Öngün Şumnulu, (30:25) Mustafa Pancarcı, (33:02) Suat Soy, (36:41) Feyza Demir, (39:56) Belgin Elmas, (43:54) Alimurtaza Rutçi, (46:20) Aydan İrem Sungur ve (48:44) Yasemin KarakayaSupport the show

Sinema Kulübü'müzün 16ıncı buluşmasında yönetmenliğini Gus Van Sant'in yaptığı, başrollerinde Matt Damon, Robin Williams ve Ben Affleck'in oynadıkları 1997 yılı yapımı Good Will Hunting filmini konuştuk. Türkçe'ye Can Dostum olarak çevrildi.Will Hunting (yani Matt Damon) evlatlık olarak büyük travmalarla büyümüş bir dahi gençtir. MIT'de temizlik görevlisi olarak çalışırken, bir matematik profesörünün öğrencilere meydan okuyarak tahtaya yazdığı çözülmesi imkansız bir problemi ayaküstü çözmesi ile keşfedilir. Ama onun geçmişinden getirdiği çözemediği problemleri onu uyumsuz ve şiddet yanlısı biri yapmıştır. Matematik hocası bu yeteneği akademiye ve iş dünyasına kazandırmak için terapi seanslarına başvurur. Will'in kilidini açacak olan ise Sean Maguire yani Robin Williams olur.Filmin iki Oscar'ı var ilki çok iyi iki arkadaş olan Matt Damon ve Ben Affleck'in yazdıkları senaryo için, ikincisi ise Robin Williams'ın yardımcı oyunculuğuna verilmiş. İkisinin de sonuna kadar hak edilmiş olduğunu düşünüyorum, filmin bir çok unutulmayan fragmanlarından biridir Boston'daki parkta Sean'ın Will'e verdiği hayat dersi."Sana sanatı sorsam bana okuduğun sanat kitaplarını satmaya çalışacaksın. Michelangelo hakkında çok şey bilebilirsin. Çalışmalarını, politik etkilerini, papayla ilişkilerini, cinsel tercihini… Ama Sistine Şapeli'nin kokusunu söyleyemezsin.”Film içinde kendini bulmayı, arkadaşlığı, aşkı, ölüm acısını, başarıyı, başarısızlığı yani hayata dair bir çok olguyu barındırıyor ve düşündürüyor. Bu filmi izleyenlerin pek azı dahi ama bir dahinin hayatını anlatıyor diye filmdeki bu konularla bağ kuramıyor değiliz. Hayatta hepimizin seçimleri var, kendi kapasitemiz içinde başkalarının bizden beklentilerini gerçekleştirmeye veya içimizden gelen çözemediğimiz sinyalleri anlamlandırmaya çalışıyoruz. Bu kolay bir çaba değil, bir doğrusu da yok.Ebeveynler bu duyguyu iki kez yaşıyor; ilki kendilerinde, ikincisi çocuklarında. Hatta bir anne ve baba kendilerinin bir uzantısı olarak gördükleri çocukları için bile aynı noktada buluşamayabiliyorlar. Asıl önemli olan çocuğun kararı ve seçimi olsa da. Bir filmi güzel yapan da bu sanırım sizi bir ikilemde bırakması ve üstünde düşündürmesi.Bu bölümde görüşlerine yer verebildiğim arkadaşlarım(02:42) Yelda Erdoğan, (04:35) Yasemin Karakaya Arslan, (06:54) Elif Burcu Yılmaz, (09:32) Seda Diril Boyraz, (11:20) Mete Yurtsever ve Sezgin İldeş, (12:16) Özden Duymaz, (12:59) Yasemin Karakaya Arslan, (14:17) Sezgin İldeş, (17:23) Yelda Erdoğan, (20:37) Yasemin Karakaya Arslan, (23:27) Sezgin İldeşSupport the show