POPULARITY
HAMAS'ın Gazze'deki ABD-İsrail ablukasını yarma harekatının yüz otuzuncu günündeyiz. Batılı ülkelerin desteğinde ABD-İsrail güçlerinin Gazze'de katlettiği insan sayısı otuz bine ulaştı. Uzunluğu 41, genişliği 6- 12 km. olan 360 km karelik Gazze'nin bu dar alanında yıllardır ABD-İsrail'in en ağır kuşatması altında yaşayan yaklaşık üç milyon kişi, HAMAS harekatının başladığı 7 Ekim'den beri, toplanma kamplarının birinden diğerine sığınarak yaşamaya çalışıyor. ABD-İsrail bombalarıyla sağlam bir tek binanın bırakılmadığı, hastanelerin, sağlık merkezlerinin, sığınma yerleri olan camilerin, kiliselerin özellikle seçilerek yıkıldıkları Gazze'de açlık acıyı da aşmış durumda. Yardımların eriştirilebildiği Refah kapısı ise ABD-İsrail canavarınca tutulduğu için, ilaç bulmaktan, tedavi olmaktan vaz geçmiş bulunan halk, hayvan yeminden yapılan ekmeklerle beslenmeye çalışıyor. Mazlumların imdat çığlıkları ABD'nin Gazze'ye sevk ettiği keskin nişancıların katliamlarıyla kesiliyor. Bundan on beş günce, ABD-İsrail saldırılarından kaçmak için yola çıkan beş kişilik bir aile ateş altında kalaınca, aile fertlerinden altı yaşındaki Hind Receb'in imdat çağrısıyla onları bulmak için (ABD-İsrail güçlerinin bilgisi dahilinde) yola çıkarılan ambulanstaki Kızılay elemanlarından Yusuf Zeyno ve Ahmed Medhun da Hind ve ailesiyle birlikte katledildiler. Güvenli bölge denilerek Refah kapısına zorla sürülenlerin üzerine önceki gün ABD-İsrail savaş uçakları, topları ve savaş gemileri gece boyunca ölüm ve yıkım yağdırdı. Bu tekli ve toplu vahşetin ve yüz otuz gündür yaşanan binlerce örneğinin dünya diliyle izahı, dünya menfaatleriyle, iktidar hırslarıyla gerekçelendirilmesi nasıl mümkün olabilir? Ama ne yazık ki aklın ve vicdanın mümkün görmediği şeyler ABD-İsrail tarafından tarihi yalanlar eşliğinde mümkün kılınmak isteniliyor. “Gazze'de bir soykırım yaşanıyor, İsrail'in sahibi olarak ABD bu konuda ne düşünüyor” diye sorulduğunda, “Evet insanlar ölüyor ama bunun soykırım olduğunu gösteren bir delil yok; İsrail'in kendini savunma hakkı vardır; ABD'nin sınırsız desteği sürecektir.” şeklindeki söz klişesi yüz otuz gündür vicdan sahiplerinin ikrah ettikleri bir nakarat olarak tekrarlanıyor.
İsrailli yetkililerin Refah Sınır Kapısı'nın olduğu bölgeye operasyon yapılacağına yönelik açıklamaları Mısır tarafından tepkiyle karşılandı. Gazze Şeridi'ndeki nüfusun çoğu ise İsrail saldırıları nedeniyle Refah kentine göç etmek zorunda kaldı. İsrail'in Refah şehrine saldırısını hem insani hem de devletlerarası ilişkiler açısından, Anadolu Ajansı Kudüs Muhabiri Enes Canlı ile konuştuk.
Bugün Gazze'yi yazacağım ama başka, bambaşka bir yerinden. Kendi muhasebemi yapmaya çalışacağım. Umulur ki başkaları da bu muhasebeye cesaret eder. İlk soru şu olsun: “Gazze konusunda nerede duruyorum?” Cevabı şöyle bu sorunun: Gazze'nin ve Gazze'nin lehine olabilecek her durumun yanında, İsrail'in ve İsrail'in lehine olabilecek her durumun karşısındayım. Bu pozisyonumu korumak ve berkitmek için yapabileceklerimin tümünü yapabildiğimi söyleyemem. Yapabileceklerimin tamamını yapmak cesaretle alakalı bir şey çünkü. Ya Siyonist asker öldürmek yahut Siyonist asker öldürmeye çabalarken başıma gelecek her ihtimale razı olmak istiyorum. Henüz bunun için cesaretimi toplayabilmiş değilim. Ama hiçbir şey yapmadım da demem, bu da haksızlık olur kendime. Hesabım kolaylaşsın diye yazı yazmak, programda konuşmak, boykot etmek, maddi yardımda bulunmak, Gazze hakkında konuşmaya devam etmek başlıklarında emek veriyorum. Hesabımın kolaylaşıp kolaylaşmayacağını ise cidden bilmiyorum. Pek umudum yok aslına bakarsanız. İsrail isimli terörist organizasyon Gazzeli kardeşlerimizi şehit edip dururken elimden gelenin bu kadarcık olması, hesabımı kolaylaştırmıyor, göğsümü genişletmiyor. Yine de yapıp ettiklerimi yapıp etmekten başkası gelmiyor elimden. Acziyet beyan ettiğimin farkındayım ama en azından burada bir cesaret gösterdiğimi söyleyebilirim bu itirafla. İsrail'i ve tüm Siyonistleri haritadan siline kadar hesabımız kolaylaşmayacak. İkinci soru şu olsun: “Erdoğan ve AK Parti destekçisi olmam Gazze konusunda çifte standart yaptırıyor mu bana?” Bunun cevabı da şu: Hayır. Kesinlikle hayır. Bu böyle olsaydı Aksa Tufanı'nın ilk gününden bu yana limanlarımızın ve hava sahamızın İsrail'e kapatılmasını savunamaz, İsrail ile tüm ticari ilişkileri bitirme çağrısı yapamaz, Türkiye de dahil olmak üzere tüm İslam dünyasını “yeteri kadar inisiyatif almamak”la suçlayamazdım. Burayı daha da açayım. İsrail ile, bu soykırıma rağmen ticaretini devam ettiren, tatlı kârından vazgeçemeyen adamın Tüsiad ya da Müsiad üyesi olması, seküler ya da muhafazakar olması umurumda değil. Daha da açayım. Türkiye'nin mevcut iktidarının Gazze konusunda tarihin doğru tarafında durduğuna bir anlığına ikna olmasam bu duruma isyan ederim. Türkiye, evet, tarihin doğru tarafında duruyor ama benim tam olarak istediğimi de yapmıyor ve/veya yapamıyor. Limanları ve hava sahasını kapatmaması, ticareti ebediyyen durdurmaması falan benim açımdan sorun elbette. Hatta ordumuza “hedefiniz İsrail'i haritadan silmektir” emrinin verilmemesini de “asıl sorun” olarak tanımlıyorum. Ancak mevcut durumda Türkiye bunları yapmıyor ve/veya yapamıyor diye mevcut iktidarın Gazze konusunda aldığı bir dünya inisiyatifi de görmezden gelmiyorum. Üçüncü soru şu olsun: “Türkiye'de başka bir iktidar olsaydı Gazze konusundaki tavrım farklı olur muydu?” Cevap şöyle: “Hem evet hem de hayır. Hayır, çünkü Gazze'ye ve bir bütün olarak Filistin'e bakışım iktidarlardan bağımsız bir bakış çünkü. Üstelik bu mesele, dünyadaki bütün geçici iktidarlardan daha çok önem verdiğim bir mesele. Dolayısıyla hayır, bakışımda en küçük bir değişiklik olmazdı. Ve evet, çünkü Türkiye'yi yöneten mevcut iktidardan farklı bir iktidar olsaydı şu an, muhtemelen Gazze konusunda kılını kıpırdatmayacak, Hamas'a “terör örgütü” diyecek, İsrailli dostlarını üzmemek için her türlü naneyi yiyecek bir iktidar olurdu büyük ihtimalle bu iktidar. O bakımdan elbette bu iktidara karşı geliştirdiğim refleksle o iktidara karşı geliştirdiğim refleks birbirinden farklı olurdu. Hamas'a “mücahitler topluluğu” diyenle Hamas'a “terörist” diyene aynı tepki olur mu?”
Hazır şehirlerimizin kimin tarafından ve nasıl yönetileceği üzerine bir seçime gidiyoruz, vesile edinip bir süre şehir üzerinde düşünmekte büyük fayda var. Daha önce de yazdığım bir yazıdan, yine yeri tekrar gelmişken uzun bir iktibastan önce şehirle ilgili güncel imtihan sorularımıza bir bakalım: Tamamen özgür insanların, belki de dünyadaki en özgür insanların, dünya tağutlarına boyun eğmeme dirayetini gösteren tek şehir halkının, Gazze'nin üzerine 120 gündür bombalar yağıyor. 30 bine varan ölümler, dörtte üçü çocuk ve kadın, 70 bini bulan yaralısı ve yaşanamayacak hale gelmiş bir şehir olarak Gazze orada o halde soykırıma maruzken “ben varım” diyen insanların gündemlerine başka bir şeyi almasını aklınız alabiliyor mu? Soykırım yapılırken başka her şeyin durması, insanların, cemaatlerin, toplulukların, şirketlerin, ülkelerin, liderlerin bütün çabalarını, bütün önceliklerini önce bu soykırımı durdurmaya vermeleri gerekmez mi? Aklı, vicdanı, bedeni esir şehrin taşrasından gelen bir haberci, olabilecek en sahih, en gösterişiz, en yalın haliyle ve kendi halinde insanları gelmekte olan felaketleri konusunda, tamamen kendi iyilikleri için uyarırken, sadece “rabbim Allah, sizin de rabbiniz aslında Allah” dediği için şu güzelim şehrin içinde katledildi. Alimi katleden onun peygamberi katletmiş gibi değil midir? “Gariban Diyarbakırlı Ramazan hoca ne zaman alim oldu?” dediğinizi duyar gibiyim. Sizce âlimlik nedir, her şeyden önce kendini bilmek değil mi, sonra rabbini bilmek? Ramazan hocadan daha fazla kendilik ilmine, rabbinin ilmine vakıf kaç insan yetişiyor şehirlerimizde? Alimlerini, dervişlerini, zahitlerini katleden şehirde çoluk çocuğunun rızkının peşinde koşan taksiciyi öldüren canavarlığın ortaya çıkmasını kim önleyebilecektir? Hangi medresenin mollası, hangi tekkenin şeyhi, hangi örgütün lideri veya hangi üniversitenin profesörü? Şehir üzerine düşünmek insanın kendisi üzerinde düşünmesi, hatta bu düşüncede önemli bir aşama kaydetmesi demek. İnsan, tabiatı itibariyle kendisi üzerinde düşünebilen tek varlık. Düşünebiliyor olması, bu imkanını kullanıyor olduğu, yani düşündüğü anlamına gelmiyor tabi. Tıpkı düşünebiliyor olması her düşündüğünün isabetli, sağlıklı olduğu anlamına gelmediği gibi. İnsanın kendi üzerinde düşünmesi, kendini tanıması, kendinin farkında olması, aklının sınırlarını bilmesi, kişiliğinin güçlü ve zayıf yanlarını öğrenmesi, iyi duyguları kadar kötü duygularının farkına varması; mesela kibrinin, nankörlüğünün, kıskançlığının ve çekememezliğinin, bencilliğinin ve sadizminin, bir dizi kompleksinin canlandığı anları izlemesi, dolayısıyla kendini kontrol etmesi. Bütün bu farkındalığı sağlayacak bir şehirlilik mi arıyoruz? Aslında şehir içinde yaşayanın en canlı ve en yoğun şekilde yaşadığı bütün bu duyguların farkına varmak kendi üzerinde düşünmenin bir erdemi. İnsan salt akıldan ibaret değil tabi. İnsan salt felsefi metinlerde adını sıkça zikrettiğimiz şu büyük harfli “İnsan” da değildir. O resimlerde çizilen bir insan da yok aslında. İnsan hep ete kemiğe bürünmüş bir anne ve bir babadan doğmuş, kendi özel hikayesiyle, kendini mutlaka başkalarından ayırt eden özel yanlarıyla temayüz etmiş, bir yaşı, bir cinsiyeti, bir mesleği, bir memleketi, bir tipi, bir kendine özgü bedeni, bir dili, bir cemaati, bir akrabalıklar bağı, bir sosyal çevresi olan bir özne olarak var oluyor.
Batı liderleri, İsrail-Hamas Savaşı'nda "sürekli ateşkes" çağrısında bulundu. Liderler, İsrail güçlerinin Gazze'nin en büyük kenti olan Han Yunus'u kuşatmasının ardından bölgeye insani yardım gelmesinin acil olduğunu vurguladı. Bu bölüm Odeabank hakkında reklam içermektedir. Türkiye'nin 24 saat yayın yapan ilk ve tek banka radyosu olan Odea Radyo, Karnaval uygulaması ile akıllı telefonlarda, tabletlerde ve istediğin her yerde seninle.
Batı medeniyetinin kendi farkını belirtme tahtında sunduğu insan hakları, demokrasi, özgürlük vb. sözüm ona tüm değerler Gazze'de çöktü. Savaş hukukundan söz eden bir medeniyetin mensupları ABD-İsrail özelinde ittifak ederek Gazze'nin her bir metrekaresine çocuk, kadın, genç, ihtiyar, sivil, asker... ayrımı gözetmeksizin tonlarca bomba attılar. Sadece evleri değil hastaneleri, su kaynaklarını, okulları, camileri, kiliseleri, yardım merkezlerini, gıda depolarını... yerle bir etmekle kalmadılar, HAMAS mücahitlerince kullanıldığını vehmettikleri tünelleri bulabilmek için Gazze toprağının altını üstüne getirdiler. Şimdi Gazze'den evsizlerin, asgari sağlık hizmetlerinden bile yoksun aç ve biilaç insanların ölüm haberleri geliyor. Çünkü Türkiye dahil vicdan sahibi birkaç ülkenin gönderdikleri yardımlar, Refah kapsına bir yılan gibi çöreklenmiş olan ABD-İsrail tarafından Gazze'ye sokulmuyor. On yaşlarında bir kız çocuğunu –bir savaş hedefi olarak– katlettiğini ama asıl arzusunun bebek katletmek olduğunu söyleyen bir ABD-İsrail askerinin, Siyonistlerin muharref Tevrat'tan güncelledikleri Amelekliler'i öldürme safsatasıyla dininin emrini yerine getiren biri olarak aklanmaya kalkışılmasının yanı sıra, sayısı üç milyona yakın bir topluluğun aç ve susuz bırakılarak ölüme terkedilmeleri de inanç bağlamında normalleştirilmeye çalışılıyor. Bunların karşısında Gazze halkına yardım edemedikleri için acziyet duygusunu iliklerine kadar yaşayan vicdan sahipleri biliyorlar ki, ABD-İsrail eliyle sergilenen bu vahşet, Ashâbü'l-uhdûd'un yeni yüzü olarak Yahudilerin ilk vahşeti olmadığı gibi, başka milletlerin, toplulukların kanından ve acısından beslenen yeni Siyonist Hıristiyanlığın son vahşeti de olmayacaktır. Sızlayan vicdanlarıyla “İnsanlar açlıktan ölüyor, bilginin ne önemi var!” diye tepki gösterebilecekler için şunu hemen iletmeliyiz ki, mezkûr vahşetin kavranması, insanlık düşmanlarının evvelini bilerek şimdiyi ve geleceği doğru inşa etmeye sebep olacaktır. Bu manada Gazze halkının maruz kaldığı olumsuzluklar üzerinden Batının sözüm ona insani değerlerinin beraberinde, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Siyonistlerin ürettikleri Yahudi mağduriyeti masalının bitirilmiş olması küçümsenebilecek bir şey değildir. Böylece Siyonist Hıristiyanlığın her koşulda tüm insanlığı tehdit eden varlığı açığa çıkmış, onlara gösterilecek en küçük bir merhametin bile insanlığa nasıl bir hadsiz vahşet olarak hemen geri dönebileceği kuşkulardan arındırılmış bir gerçekliğe dönüşmüştür. Gazze'den sonra dünya artık iki kutupludur: Bir yanda vahşi Siyonist Hıristiyanlık, diğer yanda insana sahip çıkan vicdan ehli vardır.
Bir dönem Türkiye'de misafir akademisyenlik yapan ABD doğumlu Yahudi profesör Norman Finkelstein İsrail-Filistin çatışmasını çok yakından takip eden en tanınmış akademisyenlerden biri. Annesi ve babası 2. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya'sı tarafından toplama kampına gönderilen Finkelstein, İsrail karşıtı söylemleri nedeniyle çok tartışılan bir bilim adamı. 2008 yılında İsrail'den sınır dışı edildi ve 10 sene boyunca ülkeye girmesi yasaklandı. Finkelstein'in internet gazetesi 7 Ekim 2023'teki İsrail'in soykırıma başladığı tarihten 10 gün sonra T24'deki açıklamalarından aklı, vicdanı olan herkesin kim olursa olsun mevcut gerçeği görebileceğini anlıyoruz. “İsrail özellikle gençler olmak üzere Gazze halkına başka seçenek, bir umut bırakmadı. Gazze'de 20 yaşında bir genci düşünün, İsrail'in dönüştürdüğü Gazze'nin açık hava hapishanesi durumu 18 yıldır devam ediyor. Ne geçmişleri ne bugünleri ne yarınları var bu insanların. O yüzden Gazze'de Hamas'a katılmanın şeref, statü ve intikam alma olasılığı hissi sağlaması şaşırtıcı olamaz. İsrail'in Hamas'ı yok etmeyi istediğini söylemesi ironik çünkü onu kendileri yarattı!». “7 Ekim'de gerçekleşen Hamas saldırılarından sonra İsrail, Gazze Şeridi'ne “tamamen abluka” dedikleri şeyi uygulamaya başladı. Karar Gazze'deki sivil nüfusa su, gıda ve elektrik sağlanmaması anlamına geliyor. Bu savaş kurallarının ihlali anlamına gelmez mi? Bence şu noktada İsrail'in Gazze toplama kampındaki uygulamasının soykırım suçuna denk olduğu konusunda ciddi bir şüphe olamaz.” “Gerçek şu ki, 2006'dan bu yana Gazze nüfusu bir toplama kampına hapsedildi. Çok nadir istisnalar dışında kimse ne girebiliyor ne kimse çıkabiliyor. İnsanlar açlık diyetiyle yaşıyor. İnsani örgütlere göre Gazze nüfusunun yarısı, teknik terimlerle ağır gıda güvencesizliği şartlarında yaşıyor. Gazze nüfusunun yarısı işsiz, gençler arasında bu oran yüzde 60'larda. Bütün bu faktörleri peş peşe eklediğinizde; çaresizlik, umutsuzluk ve depresyon hislerini yaşayan Gazzeli genç erkeklerin sonunda Hamas'a katılmasının bir sürpriz olmaması lazım. Ayrıca Hamas'a katılınca şeref ve statü sahibi olduklarını hissettiklerini; ayrıca sabah yataktan çıkmak için bir gerekçe buldukları düşüncesini de göz önünde bulundurmak lazım.” “Gazze'deki gençler 7 Ekim'de şunu yaptı; Eğer biz öleceksek; siz de dans edip şarkı söyleyemeyeceksiniz. Ölürken biz de yanımızda bazılarınızı götüreceğiz dediler.” “Gazze'dekilerin 2006'dan bu yana bir toplama kampına hapsedilip sefalete ve ölüme terk edildiğini bütün dünya biliyordu ve kimsenin umurunda değildi. Gazze'de ABD'nin İsrail'i müzakere masasına gelmeye zorlayacak ve bu çatışmayı uluslararası hukuk temelinde sonlandıracak gücü vardı.” Ama gücünü soykırıma karşı çıkanları tehdit etmekte kullandı.
türkiye'de kadın tartışmalarını yaşam tarzı üzerinden sınırlandıran tuhaf bir girdap var. Hayatımızın büyük bölümü bu girdaba kapılmadan kendimizi anlatmaya çalışmakla geçti. Yıllar sonra bugün de hem Meclis'te hem toplumda hem de diziler aracılığıyla kadın modellemeleri üzerinden bu tartışmaların sürdüğünü görüyorum. Tarih tekerrür ediyor ya da kafiyeleniyor. Yüz yıl hatta 200 yıl önceki konular, Tanzimat'la başlayan Cumhuriyet'le devam eden Türk tipi modernleşme sürecinde ortaya çıkan kavgalar, kadın dindarlığı ve yaşam tarzı üzerinden bugün de sürüyor. Kızılcık Şerbeti, Kızıl Goncalar, Ömer gibi dizilerin de meseleyi ele alışları bunun ötesine geçemiyor. Bu anlamda dizilerin içeriklerinin tartışılmasının dışında iki tarafın da kadın konusunda bakış açılarını yeniden gözden geçirmelerinin önemli olduğunu görüyorum. Mütedeyyin yaşam tarzı ile öyle olmayan yaşam tarzı arasındaki uyumsuzluklar ve bunların aşılması konusunda hep merkezin verili ve kabul edilebilir bulunanın Batılı yaşam tarzı olduğunun altını çizmek istiyorum. Toplumun önyargıları yeniden yeniden üretiliyor. Bu dar kapsamlı dindarlık yorumlarının sıkıcılığını bir tarafa bırakıp BBC'nin 2023 için açıkladığı dünyayı etkileyen 100 Kadın listesine bakalım. Listede İslam ülkelerinden birçoğu da başörtülü pek çok kadın var. Ülkelerine, dünyaya, barışa, iklime, insanlığa katkı sağlayan öncü kadınlar bunlar... Bunlardan birisi Gazze'nin ilk kadın cerrahı olan Dr. Sara Al-Saqqa, bölgedeki en büyük sağlık kurumu olan Şifa Hastanesi'nde çalışıyordu ve yaptığı paylaşımlarla orada yaşananları dünyaya duyurdu. Endonezya'dan Desak Made Rita Kusuma Dewi ise Bali'den, Endonezya kaya tırmanışı şampiyonu. 2023 IFSC Spor Tırmanış Dünya Şampiyonası'nda kadınlar hız yarışmasında 6,49 saniyelik rekor süre ile altın madalya kazandı. ABD'de Iraklı bir göçmenin çocuğu olarak dünyaya gelen Huda Kattan büyük bir kozmetik şirketinin sahibi. Türkiye'den fizik mühendisi Canan Dağdeviren'in olduğu listede Gana'nın bir köyünde balıkçılık yapan ve kıyı erozyonu nedeniyle geçim kaynakları tehdit altında olan balıkçı kadınlara yardım etmeyi amaçlayan bir dernek kuran Ganalı Buobasa da var. Mültecilere ve acil durum anlarında kadın ve kız çocuklarına odaklanarak eğitime erişimi savunan Afganistanlı Summia Toıra da listedeki bir başka isim. Listede birbirinden çok farklı kadınlar yer alıyor: Batı Sahra'dan bir kadın hakları ve iklim aktivisti olan Najla Mohamed-Lamin, Pakistan'da asırlık bir geleneği sürdürerek her yıl sürülerini 4 bin 800 metre yükseklikteki otlaklara götürüp besleyen, elde ettiği gelirle köyüne refah getirmiş bir kadın çoban Afroze-Numa, Endonezya'da kurduğu bir grupla Sumatra kaplanlarını, pangolinleri ve risk altındaki yaban hayatını tehdit eden yasa dışı ağaç kesimini ve avcıları caydırmak için bir Köy Orman Yönetim Birimi'ne (LPHK) liderlik eden Orman Koruma Müdürü Sumini. Bu kadınlar bize çok şey söylüyor. Dünya değişiyor, sorunlarımız, hayati bulduğumuz konular da değişiyor. Geleceğimizi geçmişte kurmaktan vazgeçip, kadın meselesi başta olmak üzere pek çok konuya farklı yaklaşımlar geliştirmenin vaktidir diye düşünüyorum. Dizileri bir de bu gözle yazalım ve yapalım.
sinemanın hikaye anlatıcı olma hüviyeti sinemacılara ciddi bir sorumluluk yüklüyor. İnsanlığın yaşadığı, unutmaması gereken meselelerini diri tutmak için seçici ve hassas olunması gerekiyor. Kah ağlanacak halimize güleriz, kah oturup gerçeklere ağlarız. Sinema, her şekilde ağlatma ve bu sayede geleceğe gülümsetme sanatıdır. Mesuliyetini yerine getirenin ferahlığı ile unutmaması gerekeni hatırında tutanın umudu... Gazze, istatistiksel olarak büyüyen acıları ile sinemanın başlıca sorumlulukları arasına girdi. Dünden tezi yok (sinema alanında hep geç kaldığımızın emaresi olarak) sinema eserlerinin Gazze'deki hikayeleri anlatması gerekiyor. Dedesinin öpüp kokladığı Reem'in cansız bedeninin anlatamadıklarını insanlığa ulaştıracak bir hikaye... Kendisi görevinin başındayken ailesinden neredeyse herkesi şehit veren muhabir Vail el-Dahduh'un vakur duruşunu ölümsüzleştirecek bir hikaye... “Gökten ölüm yağdığı zaman nereye saklanabilirsin ki” diyerek insanlığın vicdanına seslenen Gazze'deki çaresizlerin, çaresiz ama gururlu yüz binlerin mahpusluğundan utanan bir hikaye... Modern dünyanın ikiyüzlülüğünü bir tokat gibi fekat nahif şekilde şarkısına aktaran Mısırlı Cariokee grubunun sahnesini ve dokunaklı notalarını anlatan bir hikaye... Akdeniz'den Marmara'ya, Karadeniz'den Gazze sahiline yüzen ve bunu ısrarla yapan, aslında olmayan balıkların kutlu yürüyüşünü yüzdüren bir hikaye... Güney Amerika'yı insanlığın yeni adasına çeviren ve sokakların dolduran milyonların ayak izini sezdiren bir hikaye... Vicdanın ırkının ve inancının olmadığını göstermek için adaletin sağlanması adına mahkeme orduları kuran Güney Afrika'nın cübbesindeki tozu silkeleyen bir hikaye... Ve elbette maskelerle tünellerde yaşayan, ruhumuzdaki tünellere hava aldıran, direniş kavramının sözlüklerde yeniden tanımlanmasını sağlayan babayiğitlerin adanmışlığını topraktan gökyüzüne, nehirden denize ulaştıran bir hikaye... Bir hikaye... Çok hikaye... Nesillerin dilden dile aktaracağı hikayeler... Birileri anlatacak... Birçokları anlatmalı...
Başkan Joe Biden İsrail, Ukrayna'ya yardım ve sınır güvenliği gündemiyle Kongre liderlerini ağırlıyor. ABD Yemen'deki Husileri “küresel terör grubu” listesine aldı. Davos'ta gündem Ukrayna ve Gazze'nin yanı sıra İran'ın Pakistan'daki hava saldırısı. NATO'nun askeri yetkililerinden “verimlilik yerine etkinliğe” odaklanılması çağrısı. Eski Başkan Donald Trump New York'ta bir kez daha hakim karşısında. ABD Maliye Bakanı Biden'ın ekonomi planını savundu. Dondurucu soğuklar, ABD geneline hakim. Ayrıntılar Stüdyo VOA yayınında
Mısır ziyareti sırasında Refah sınır kapısına gelen BM insan hakları komiseri Volker Turk, Hamas'ın 7 Ekim'de İsrail'in güneyine gerçekleştirdiği saldırıyı kınarken İsrail'in Gazze'nin kuzeyinde yaşayan sivillerin bölgeyi terk etmesi emrini de yasadışı olarak niteledi.
Gündemin öne çıkan gelişmeleri Demet Bilge Erkasap'ın hazırlayıp sunduğu Kısa Dalga Bülten'de…
ABD Dışişleri Bakanı Blinken'ın İstanbul (ve bölge) ziyareti önemliydi. Üzerinde durulmayı hak ediyor. Sebebi Gazze konusunda yeni bir arayışın başlamış olması. Bu arayışın ne olduğunu, Blinken'ın İstanbul'a ne amaçla, hangi dosyayla geldiğini, Ankara'nın konuya yaklaşımını -hatta ne yanıt verildiğini- hepsini konuşacağız ama önce bazı noktaların altını çizmem gerekiyor. Gazze'den korkunç görüntü ve fotoğraflar gelmeye devam ediyor. Bölgede sivillerin doğrudan hedef alındığı, son yüzyılın en kirli saldırısı devam ediyor. İsrail geçtiğimiz hafta -tam da Blinken'ın ziyareti öncesinde- Gazze'ye yönelik hava ve kara saldırılarında yavaşlamaya gideceğini açıkladı. Bunun bir sebebi Güney Afrika'nın açtığı soykırım davasıdır. Netanyahu paniklemiştir. Diğer sebep Tel Aviv'in Hamas'ı ortadan kaldıramayacağını anlamasıdır. ABD de bu noktaya gelmiştir. Bu yüzden çatışmaların sona ereceği, Hamas'ın oyun dışı bırakılacağı, “savaş sonrası Gazze” için çalışmalar hız kazandı. Blinken bölgeye bu yüzden geldi. İsrail, bir yandan da çatışmayı bölgeye yayacak adımlar atıyor. Lübnan'da Hamas ve Hizbullah'ın üst düzey isimlerine suikastler düzenliyor (İran'da DEAŞ'ın düzenlediği terör saldırısını da buna ekleyelim.) 7 Ekim'den hemen sonra söylediğimiz gibi, İsrail'in Gazze'den sonraki hedefi Lübnan ve Suriye'nin güneyinde tampon bölge oluşturmak. İsrail bu kapsamda, Hizbullah'ı açıkça tahrik ediyor. Hizbullah yanıt vermezse bu kez muhtemelen kendisi Lübnan'ın güneyine girecek. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın “İsraillilerin Lübnanla savaşa girmemek için kendilerini zor tuttuklarını düşünüyorum” vurgusunu not edelim. ABD ise Hizbullah'ın çatışma yaşanmadan Litani nehrinin kuzeyine çekilmesi için İran'la arka kapıdan görüşüyor (Bakınız, Terör Saldırısı ve ABD-İran anlaşması, 29 Aralık 2023). Blinken bu konjonktürde Türkiye'nin de aralarında bulunduğu bölge ülkelerini ziyaret etti. İstanbul'da yapılan görüşmelerin perde arkasından ve yapılan resmi açıklamalardan anladığım kadarıyla gelinen noktada son durum şu üç başlıkta özetlenebilir: Bir. ABD Gazze'de çatışmalar bittiğinde sürecin nasıl işleyeceğine ilişkin zemin yokluyor. Muhataplarının gündemine “Gazze'yi kim yönetecek?” sorusunu getiriyor. ABD Gazze'yi El Fetih'in yönetmesini istiyor. (Bunu mümkünse Abbas'sız yapmak istiyorlar.) ABD'nin Gazze'nin kuzeyine BM misyonu sokulması konusunda İsrail'i ikna ettiği de söyleniyor. Ve burası önemli: Yunan medyasına yansıyan bilgilere göre Blinken Yunanistan'da, Türkiye'nin Gazze'de garantör olabileceğini söylemiş. O halde süreç Ankara'nın en başta dile getirdiği garantörlük modeline evrilebilir. İki. ABD meşruiyet sorununun farkında. Hamas'ın son olaylar nedeniyle sadece Gazze'de değil Batı Şeria'da da artan popülaritesini görüyorlar. ABD, Hamas'ı oyun dışı bıraktıktan sonra yerine koyacağı aktörün (İsrail ve Mısır'la iyi geçinecek bir aktör) meşruiyetinin nasıl sağlanacağını kara kara düşünüyor. “Hamas'sız bir Filistin'de meşruiyeti nasıl sağlarız” sorusunu muhataplarına soruyorlar. Ankara'nın bu konudaki tavrı net: Filistinlilerin oyuyla işbaşına gelmiş, toplumsal tabanı olan bir aktörün varlığının reddedilmesi söz konusu olamaz. Peki, Hamas'sız bir Gazze ile ilgili Washington'un Ankara'dan bir beklentisi var mı? Bu soruyu sorduğum kaynaklar “Bizi ikna edeceklerini zaten düşünmemişlerdir. Bizden bir beklentileri yok. Zemin yokluyorlar. Bu konu daha çok Körfez ülkelerini ilgilendiriyor” yanıtını veriyor. Amerikalıların Gazze'nin geleceğine ilişkin Türkiye politikası şu: Ankara projemizi desteklemezse de engel olmasın yeter.
ABD Dışişleri Bakanı Blinken'in, İsrail soykırımı başladığından bu yana bölgeye yaptığı 4'üncü-‘bir Yahudi olarak geldim' başlıklı İsrail ziyareti dahil-tur devam ediyor... Önceki ziyaretinde Ankara'da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan tarafından karşılanmış ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından kabul edilmemişti. Mesajı aldılar. Bu sefer makama da kabul edildi... Birçok konuyla beraber masadaki ilk üç maddeyi, F-16'lar, İsveç'in NATO üyeliği ve Gazze'nin oluşturduğunu herkes biliyor. İlk ikisinin bir takvimi var. Ancak gerilim sürüyor. Zamanı gelince işleriz... Gazze savaşı ise Amerika için aslında İsrail meselesi olduğundan, “sonrası” için kurulacak düzenin “imar planı”nı kotarmak istiyorlar. Siyasi tercümesini yapmadan önce, ABD için İsrail'in, bir, şu anki haritada hangi taşı ihtiva ettiğini, iki, siyaseten ne olduğu üzerinden kabaca geçelim... Aktüel çatışma cephesi boyunca; Avrupa'da Polonya karargâh, Almanya üstür. Pasifik'te ise Japonya hem karargâh hem üstür. Her iki bölgede ikincil hatta üçüncül siperleri de var ABD'nin. Ortadoğu'da ise daha pek çok kategoride oyuncu olmasına rağmen, mesela kâğıt üstünde Türkiye ve Katar da üstür (!), İsrail, hem üs hem karargâh hem lojistik merkezdir! Amerikan siyasetinde ise herhalde hiç anlatmaya gerek yok, Yahudi lobisi diye bir ‘fenomen' vardır. Çok söylenir, altı çizilir, hatta zaman zaman, ‘bu kadar atıf yapılması acaba bir efsaneyi mi besliyor' şüphesine dahi kapılırsınız ama gerçektir. Meraklısını yormaya, üzerine yazılmış binlerce kitap/metin içinde boğmaya gerek yok, 500 sayfadır; “The Israel Lobby and U.S. Foreign Policy”. (John J. Mearsheimer, Stephen M. Walt, 2007.) Yahudi lobisinin yazarlarını hırpaladığını da ekleyerek diyebiliriz ki, kitabın adı, ‘bir süper güç parmakta nasıl oynatılır' da olabilirmiş. İç siyasetteki nüfuzunu anlamak için de zahmete gerek yok. Şu an gözümüzün önünde yaşanıyor. Tüm dünya ile İsrail'in arasında ABD duruyor. Nitekim Sayın Fidan'ın belirttiği, ‘ABD orada olduğu sürece kimsenin bir şey yapamayacağı' okumasını mealen hatırlatalım. Yani ‘duruşun' bir nedeni de ABD'de seçim yılı olmasıdır. Dünya bir yana Yahudi lobisi/İsrail bir yanadır... Bu halde.. Dördüncü turda ABD'nin meselesi nedir? Gazze savaşının bitmesiyle/düşük yoğunluğa geçmesiyle birlikte- ki Tel Aviv 2024 yılı boyunca da devam edeceğini söylüyor-İsrail'in bölgedeki varlığının değil, alanının yeniden inşasıdır. Eskisi
Başkalarını bilmem ama biz seni unutmadık ey Gazze! Unutmayacağız! Unutturmayacağız! Unutursak dilimiz lâl olsun bizim! Öte yurdumuz viran olsun bizim! Ey Gazze! Sen o yıkık hanelerden ibaret değilsin! Sen o taş duvarlardan müteşekkil değilsin! Sen harita üzerindeki yerleşim birimlerinden herhangi biri değilsin. Sen ey Gazze, sen günümüzde ve gönlümüzde imanın tecessüm etmiş muhteşem anıtısın! İman denildiğinde akla gelensin sen ey Gazze! Sen ey Gazze, yalnızca bir coğrafî mekândan ibaret değilsin! Sen imanın ve cihadın sembolüsün! Bizimle her yerdesin ve bizim her şeyimizsin! Yaşadığımız her yersin sen ey Gazze! O yeryüzünün müstekbirleri bilsinler ki Gazze yıkılır ama Gazze yenilmez. Gazze'nin ruhu yenilmez asla. Gazze'nin yiğitleri bir bir toprağa düşüp şehadet şerbetini içseler bile Gazze düşmez, Gazzeli yiğitler tükenmez. Gazze'yi işgal edebilirsiniz ama Gazze'ye hükmedemezsiniz, Gazzelilere baş eğdiremezsiniz. Görüyoruz Gazze'miz yerle yeksan. Her gün ölüyoruz orda. Ama bilesiniz ki biz ölerek ölümsüzleşenlerdeniz. Öldükçe çoğalanlardanız. Bizim imanla harladığımız ateşi söndürmeye sizin ölüm makineleriniz yetmez. Yakıtı kanlarımız olan o ateş, gün gelir sizi boğacaktır.
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken Türkiye'nin Gazze Şeridi'nin yeniden inşasına destek olacağını belirtirken uluslararası kamuoyu iki devletli çözümün önemini vurguluyor.
israil, her zaman sorumluluğu reddediyor.” diyor ABD'de yaşayan ünlü Yahudi Profesör Norman Finkelstein. Son 20 yıldır Gazze halkına yapılan bir dizi zulmü yalnızca küçük ayrıntıları belgeleyerek geçirdiğini söylüyor. Ve diyor ki: “Bildiğim şey, ABD hükümetinin söylediği söze güvenmeyin, İngiliz hükümetinin söylediği söze güvenmeyin ve elbette söylemeye bile gerek yok, İsrail'in söylediği söze güvenmeyin”. Hamas'ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları'nın 7 Ekim'de İsrail'e saldırısının “teknik”, “olgusal” ve “ahlaki” yönlerinin bulunduğuna şu sözlerle dikkati çekiyor; “Gazze yeryüzünde en yoğun izlenen bölge olmasına rağmen Hamas'ın saldırısı teknik açıdan şaşırtıcı bir beceri. Gazze'nin uydu ve iletişim teknolojileriyle gözetlenmesinin yanı sıra sahada değişik taraflara ait büyük bir “casus kaynağı” var. Bu gerçeklere rağmen bu saldırıyı gizlemeyi başardılar.” “Çoğu insan için Hamas'ı ‘aşağılık katiller', vb. gibi kınamak çok kolay geliyor. Toplama kampında doğmuş, ilk günden itibaren bütün hayatlarını bu toplama kampında geçiriyorlar. Burası dünyanın en nüfus yoğunluğu bulunan, yaklaşık 40 kilometre uzunluğunda, 5 kilometre çapında bir alana hapsedilmiş, çok nadir istisnalar dışında, kimsenin girip çıkamadığı, iş imkânlarının, geleceğin olmadığı bir yer. Kara deliğe yakalanmışsın, geçmişin, geleceğin, aynı zamanda şimdiki zamanın, hiçbir şeyin yok.” Saldırıların bölgeye olası etkileri ve İsrail'in amaçlarını da şöyle anlatıyor; “İsrail, Gazze'nin kuzey kesimi dedikleri bölgeyi boşaltma planını uygulayacak ve neredeyse kesin olarak burayı yeni güvenlik bölgesi ilan edecek. Gazze nüfusunun yarısı Gazze'nin güneyine sürülecek. Bu insanlar güneyde nasıl yaşayacak? Sanırım İsrail basitçe şöyle diyecek: ‘Bu, bizim sorunumuz değil, Mısır'ın sorunu' ve ABD de buna razı olacaktır”. ABD'deki üniversitelerde Filistin'e destek gösterileri ve bunları ifade özgürlüğü kapsamında gören akademisyen ve yöneticilere yönelik baskılara ilişkin olarak da, İsrail'in Gazze'de benzersiz bir imha savaşı yürüttüğünü ve Yahudi milyarder sınıfının da bu barbarlığa karşı çıkan her üniversite öğrencisi, öğretim üyesi ve yöneticiyi hedef aldığını belirtiyor. İsrail'in, açıkça, pervasızca ve alenen barbarlığın olumsuz eşiğini aştığını vurguluyor. İsrail'in katliamını eleştiren Harvard Üniversitesi Rektörü Claudine Gay'in üniversiteden kovulmasına tepki gösteren Yahudi Profesör, “Yahudi milyarder sınıfı, bu barbarlığa karşı çıkan her üniversite öğrencisi, öğretim üyesi ve yöneticiyi hedef alıyor. Bu fanatik Yahudi üstünlükçülerinin durdurulması gerekiyor” diyor. Rektörlüğe son bir yılda başlayan Gay, akademisyenler Magill ve Kornbluth, Müslüman karşıtlığı ve nefretin her türlüsünün artışına karşı mücadele edeceklerini belirtmişti.
galata'da tarihe geçecek muhteşem görüntüsüyle gerçekleşen Gazze mitinginden hızla bir hilafet tartışmasının çıkarılmaya çalışılması öncelikle Galata'dan verilen mesajın ne kadar etkili ve isabetli olduğunu anlamak mümkün. O mitinge katılanlardan birinin elinde tuttuğu ve üzerinde Müslüman olmanın olmazsa olmaz şartı olan Kelime-i Tevhid yazılı olan bayrağı görünce kırmızı görmüş boğa gibi saldırarak yumruklaması ve bunun üzerinden bir hilafet tartışmasının başlaması ise Gazze'nin tarihimiz, kişiliğimiz, kültür ve kimliğimize dair nasıl bir pandora kutusunu açmış olduğunu işaret ediyor. O saldırıyı gerçekleştiren gencin bunu ne kadar bilerek ve planlayarak veya başkasının planının bir parçası olarak bunu yapmış olabileceği ihtimalini geçiyorum. Çok spontane gelişmiş de olabilir ama o genci bu harekete sevk eden cahiliye ortamı ve tabii daha önemlisi bu hareket üzerinden hemen organize olan kötülük doğrudan Galata'daki inisiyatife karşı bir suikaste dönüştü. Türkiye'yi vatan kılan varlık sebebidir i'lâ-yı kelimetullah. Bu sebep olmasa ne Türkler bu topraklarda tutunabilirdi ne bildiğimiz kurtuluş savaşı verilebilirdi. Bu toprakları vatan yapan sebep bizatihi o yeşil bez parçasının üzerinde yazan kelimedir. Bir insanın İslam'a giriş parolası, bir insanın Müslüman olmasının ilk şartı onu bilmek, kabul etmek ve o yükseltmeye çalışmak. Elbette bizimle Gazze'dekiler arasındaki bağ da o kelimede yatar, dünyanın başka herhangi bir yerinde kula kulluğu reddedip sadece Allah'a kul olmayı kabul eden herkesle aramızdaki bağ bu temel misakta yatar. Misak-ı millîmizin dahi esasıdır kelime-i tevhid. Türkiye'nin eğitim sisteminden geçen birinin bu kelimeyi tanımamasının mümkün olması ayrı bir vahamet, tanıyor da saldırıyorsa bambaşka bir tehlikedir, ciddi bir milli güvenlik sorunudur. Elbette son zamanlarda iyice kışkırtılan Arap düşmanlığı, Arapça düşmanlığına da dönüşüyor ve bu tahrik işini üstlenen provokatörlerin en çok güvendikleri şey tahrik ettikleri, galeyana getirdikleri kitlelerin cehaletidir. Oysa ne kadar cahil de olsa hiçbir Müslüman evladının kelime-i tevhide bilerek saygısızlık yapabileceğini düşünemeyiz. Ama karşı karşıya olduğumuz provokasyon, cehalete hipnoz teknikleriyle, bir mankurtlaştırma boyutunda götürmüş durumda. Tahrik edilenler hiçbir şeyi düşünmemeli, akıllarına hiçbir şüphe getirmemeleri, kardeşlerini, babalarını, analarını görseler tanımayacak hale gelmeleri gerekiyor. Yoksa kelime-i tevhidi tanımamak da ne demek? O senin Müslüman olma şartın. O senin özgürleşme teminatın. O seni mankurtlaştırıp kendine kul etmeye çalışanlardan kurtulma şansın.
İsrail'in Gazze'nin kuzeyinden bir kısım askerini çekmesi sonrasında Hamas liderlerinden Salih el-Aruri'ye Beyrut'ta suikast düzenlemesi, savaşta yeni bir aşamaya geçtiğinin işareti olarak görülebilir. İsrail Başbakanı Netanyahu, bir süredir Washington'ın Gazze'deki operasyonlarını ‘toparlaması' yönündeki taleplerine meydan okuyan bir dil kullanıyordu. Buna karşın Gazze operasyonlarında bir sonraki aşamaya geçmesi gerektiğinin farkındaydı. Amerikan Savunma Bakanı'nın İsrail ziyareti sonrasındaki gelişmeler, kamuoyu önündeki sert söylemine rağmen İsrail'in Amerikan telkinlerini dikkate aldığını gösteriyor. İsrail, Gazze'yi yerle bir etmesine karşın askeri operasyonlarında ciddi kayıplar veriyor ve ordusunu da dinlendirmesi gerekiyor. Hem Amerikan baskısı hem de sahadaki gerçekler, İsrail'in Gazze'nin kuzeyindeki varlığını azaltmasını zorunlu kılmış gibi görünüyor. Gazze'deki savaşı daha yönetilebilir bir seviyeye çekmeye çalışan İsrail, Hamas'ı sahada tamamen yok etmenin imkânsız olduğunun farkında olduğu için bundan sonra Hamas liderlerinin yok edilmesine odaklanmak istiyor. Bu şekilde bir yandan kamuoyu baskısı altındaki Washington'ı rahatlatmak bir yandan da Hamas'ı yok etme iddiasını liderleri hedef alarak sürdürmek mümkün olacak. Amerikan Savunma Bakanı Austin'in İsrail'in Gazze operasyonlarıyla ilgili olarak ‘stratejik yenilgi' ihtimaliyle karşı karşıya olduğunu söylemesinden beri farklı bir strateji arayışı devam ediyordu. İsrail'e koşulsuz destekte ve ateşkes talep etmemekte ısrar eden Biden yönetimi, bölgeye gönderdiği savaş gemileriyle muhtemel bir bölgesel çatışmaya hazırlık yapmıştı. Bir süredir İsrail'in Lübnan'a baskı yaparak Hizbullah'a tehditler savurmasına karşın Washington çatışmaların bu ülkeye sıçramasını istemiyordu. İsrail'in dünya kamuoyu önünde yalnızlaşmasının stratejik bir yenilgi olacağı telkininde bulunan Washington, çatışmanın bölgeye yayılmasının ABD'yi savaşın içine çekme ihtimalini sınırlamaya çalışıyordu. İsrail Hizbullah'ın Lübnan'ın güneyinden içeri çekilmesi yönünde baskı yapıyordu ancak bunu sağlamanın tek yolu Hizbullah'la doğrudan bir savaşa girmesi olabilirdi. İki cephede savaşmanın zorluğunun farkında olan İsrailli stratejistler, şimdilik Hamas'a karşı savaşı Beyrut'a genişletme ve bu şekilde Hizbullah'la doğrudan savaşmadan kontrollü bir stratejiyi tercih ediyor olabilir. Ancak Nasrallah'ın Aruri operasyonunun sonuçları olacağı yönündeki tehdidinin İsrail-Hizbullah savaşına dönüşüp dönüşmeyeceğini bekleyip görmemiz gerekecek. Washington'ın bu ihtimali engellemek istediği biliniyor ve Hizbullah'ın da şimdiye kadar topyekûn bir mücadeleden kaçınması karşılıklı sınırlı operasyonların devam edeceği bir döneme girdiğimize işaret ediyor.
Gazze'deki soykırım sürüyor hâlâ! Türkiye başka bir gerilimin ortasına düşüveriyor: Futbol üzerinden yaşanan yeni bir Gezi provokasyonunun... Biz, seyahatimizi İşkodra'dan sürdürmek istiyoruz. İşkodra, bugünlerin ve hatta yarınların habercisi olacak çok nefis bir mücadeleye ev sahipliği yapıyor... Kastamonu Tosyalı Hasan Rıza Paşa'nın hikâyesi, Gazze'nin direnişinin köklerinin nerelerde yattığını çok güzel özetliyor. Kalemi her geçen gün işlek hâle gelen Seyfullah Yiğit kardeşimin kaleminden paylaşıyorum... Tarih bilinci çok önemli. Bizde tarih bilinci yok. Ustamın çok sevdiğim ifadesiyle, “Celladına aşık tasmalı çekirgeler...” bu tarih bilincini yok ettiler Türkiye'de ve hatta tüm İslâm coğrafyasında. Birliğin nasıl bir nimet olduğunu zaten unuttuk, unutmakla da kalmayıp yüzyıllarca tesis edilmiş ümmet birliğini yeniden ihya edebileceğimize de inanmıyoruz artık, böyle hazin bir tablo var karşımızda! Biz kimiz sorusunun o kadar güçlü cevabı var ki Balkanlar'da ve tüm İslâm coğrafyasında, ancak buna rağmen gelin görün ki; Türkiye'de tarihî bilinç üstelik eğitim adı altında linç edilmiş! Sevgili okuyucu! Evet, tam olarak buradan ayağa kalkmalıyız, diyorum. İşkodra'dan Gazze'ye, Fas'tan Uygur'a, Çeçenistan'dan Yemen'e kadar tüm İslâm beldeleri arasındaki sahte sınırları en azından gönül ve zihin dünyamızdan kaldırmalıyız. Böylece zihnî işgale dur diyerek ayağa kalkmalıyız.. İşte bizler... bu bir avuç inanmış insan, bunun için İşkodra'dayız. Çok yorgun bir günün son durağı, Arnavutluk'un İşkodra vilayetiydi. Makedonya'nın Ohri şehrinden yola çıkıp sırayla Elbasan, Tiran ve son olarak İşkodra'da konaklamak için durmuştuk. Uzun ve yorucu bir gün olmuştu. Arnavutluk'ta güneşi henüz selamlamamıştık. Arnavutluk sınırlarına girdiğimizde hava kapalıydı ve akşam vaktine yakındı. 16 Kasım Perşembe günü İşkodra'da yeni bir güne güneşle birlikte merhaba dedik. Kahvaltıdan hemen sonra dışarı çıktık. Kaldığımız hotelin yanında bir park var. Parkın karşısında bir anıt: “İşkodralı Arnavut” Hasan Rıza Paşa anıtı. Hasan Paşa bir Türk diye itiraz edecekler var, acele etmeyin, bir durun hele. Asabiyet, biz Müslümanlar için İslâm'dan sonra gelir. Bunu ifade edelim. Hasan Paşa Kastamonulu bir Türk bunu da yazalım. Neden İşkodralı Arnavut dediğimi biraz daha merak ede durun...
Siyonist katiller bunu da yaptı: Gazze'nin güneyinde Filistinli bir genç, bir buldozer kepçesinin dişlerine yerleştirilip katledildi! Yahudi Mark Zuckerberg'ün sahibi olduğu Instagram... -Bu vahşetin görüntülerini sansürledi. Yirmi sene önce... Rachel Aliene Corrie, adlı Amerikalı bir aktivist... Okul ödevi için Refah- Olympia “Kardeş Şehir” projesi kapsamında Gazze'ye gitti. O sırada, “İkinci İntifada” sürüyordu! İsrail Ordusu tarafından Filistinlilerin evlerinin yıkılmasına engel olmaya çalışan aktivistlerle tanıştı. İsrail buldozerlerine karşı direnişe katıldı. Üzerinde parlak turuncu bir yelek, elinde megafon vardı. Buldozer tarafından iki kez çiğnendi... Kaburgaları parçalandı, kafatası kırıldı... Yirmi üç yaşındaki Corrie'yi taammüden katleden buldozer operatörü mü; İsrailli bir askerdi. SOYKIRIMCI VE GASPÇI İsrail'deki Yediot Ahronot gazetesi... Başbakan Netanyahu'nun halen oturduğu villanın Filistinli Doktor Tevfik Kenan'a ait olduğunu açıkladı! Siyonistler... 1949'da, Kenan Ailesi'ni evinden zorla çıkardıktan sonra, işte bu evi Netanyahu'nun ailesine vermişler! Yani, nedir? Gaspçılık, 1949 yılında doğan Soykırımcı Netanyahu'nun genlerinde var! KATİL TANDEM ‘Abbas Yolcu' vaziyetindeki Netanyahu, geçenlerde şöyle dedi: “Joe Biden'dan kara harekâtı için tam destek aldık. Böylece uluslararası baskıları engelledik!” Yediot Ahronot gazetesi, Gazze savaşının başlangıcından bu yana... -ABD'ye ait silah ve mühimmat taşıyan 230 kargo uçağı ile 30 nakliye gemisinin İsrail'e geldiğini yazdı. Gazze'deki soykırımın ortağı Siyonist Joe Biden da Abbas Yolcu'dur... Şöyle: Bir nevi Ayaklı Mumya'dır Abbas, bağlasan durmaz! ÇEVİK BİR'İN “LAİK” İSRAİL'İ Virginia merkezli “Politico” sitesi... ABD'deki Kongre personellerinin İsrail'e koordinat göstererek Gazze'deki kiliselerin vurulmasını engellemeye çalıştığını yazdı. -Sonrasında, ne mi olmuş?
Nefret duygusunun hayatını ele geçirmesine izin veren insanların sayısı giderek çoğalıyor. Kim olduklarını ve nelerden nefret ettiklerini hesaba katmadan söyleyeceğim şu: Bu, insanın nice güzel şeyle doldurabileceği hayatını hiç kullanmadan çöpe atmasıdır. Ve eğer siz de içinizi nefretlerinize terk etmiş biri değilseniz, bu ancak içinizi ince yerinden acıtacak bir şeydir. “Dünyada nefret edilecek, edilmesi gereken şeyler yok mu?” diye sorulabilir. Elbette var. Mesela israil! Ancak bazı şeylerden nefret etmekle, bütün duygularınızı nefretle değiştirmek ayrı şeyler. Her kalp sahibi insan gibi ben de israil'den nefret ediyorum. Nefes aldığım sürece de etmeye devam edeceğim. Ama israil'e olan nefretimin kalbimi bir uçtan bir uca işgal etmesine de izin vermeyeceğim. Gazze'nin hepimize nice insanlık dersi veren güzel insanları tam da bunu yapmıyor mu? Elbette kendilerine yapılmadık kötülük bırakmayan, vahşi bir katil gibi davranan bu terörist devletten nefret ediyorlar. Ancak hayatlarında Filistin'in özgürlüğü için uyanan meşaleyi canlı tutmayı da asla ihmal etmiyorlar. Onlar bu dengeyi kurabiliyorlar. Bugün pek çok insan, özellikle sosyal medyanın kışkırtıcı tabiatından da etkilenerek adeta tek kutuplu bir dünya kurmuş haldeler içlerinde. ‘Belki'si bile olmayan siyah beyaz bir dünya. Aslında tamamen siyah, karanlık bir dünya... Görünüşte seviyor göründükleri şeyleri bile nefret ettiklerinin tam karşısına düşen yerlerden seçiyorlar. Sevmeyi, nefretlerini güçlendiren bir cephane gibi düşünüp kullanarak... Hep anlara baktığımız için bunun belki biraz aşırı ama yine de hayatın içinde geçerliliği olabilecek bir şey gibi görebiliriz. Ama o anları birbirine ekleyerek saatlere, günlere, aylara dönüştürürsek yılların, hatta koca koca ömürlerin neredeyse sadece nefretten beslenerek geçtiğini acıyla fark ederiz. Nefret yer ettiği, yurt tuttuğu, her köşesine yayıldığı kalbi içten içe zehirleyen, zamanla çürüten bir şeydir. Sevgiler, böylesine nefretle dolan bir kalbin içinde kendilerine yer bulamazlar. Oysa iyi bir insan olmanın, hatta daha ilerisini söyleyelim, insan olmanın ilk şartı sevebilir olmaktır. Sevme kabiliyeti olmayan bir kalp, tabiatından uzakta yaşamaya mahkûm edildiğinden aslının gurbetinde yaşamaya mahkûm olur ve sadece acı çeker. Aslında nefretle dolu insanların yüzlerine, sözlerine, davranışlarına dikkatle baktığınızda bu acıyı da en müşahhas haliyle müşahede edersiniz. Nefretle bağırıp çağıran biri, hatta nefretle susan, ağzını kilitleyen biri, gözünüzün önünde çırpınmakta, nefret kıskacında debelenmektedir. Eğer siyonist caniler gibi insanlıktan tamamen çıkıp robotlaşmamışlarsa (onlarınki nefretten daha başka bir şey, tam teşekküllü bir sapkınlık çünkü) bu böyledir.
Eskilerin ünlü deyişidir... Olmayacak şeyler, olmaya başladığında, bazen de hafif sarkastik (istihza) bir ifadeyle “Başımıza taş yağacak” derler... Genellikle Türkiye'yle ilgili melanet, Cumhurbaşkanımız hakkında da hakaret içerikli yazılar yayınlayan İngiliz The Economist dergisinin son haberini görünce, kendimizi benzer bir duyguya kapılmaktan alamadık... Ne demiş The Economist... “Erdoğan, İsrail'in Gazze'nin kuzeyini yerle bir etmesi nedeniyle İsrail'e ve Batı'nın ikiyüzlülüğüne karşı hamleler yapıyor. İsrail'in bombalama kampanyasının başlangıcından bu yana Gazze'de öldürülen 68 medya çalışanına atıfta bulunarak, ‘Her gün bir gazeteci öldürülüyor. Ama yıllardır bize basın özgürlüğü konusunda vaaz veren kurumların hiçbiri tek kelime bile söylemiyor' diyor.” Erdoğan'ın Müslüman bir lider olarak dünya siyasetinde ön plana çıkmasına dikkat çeken yayın, “Gazzeli yetkililerin İsrail bombardımanında ölü sayısının 20.000'i aştığını söylemesi, Batı politikalarına yönelik eleştirileri ve Türkiye'nin ‘çifte standart' suçlamalarını yeni boyutlara taşıyor” da demiş. Bu arada, The Economist'in Türkiye'yi ve Cumhurbaşkanı'nı övüp durduğunu zannetmek büyük bir yanılgı olur... Ülkemizin ve Erdoğan'ın İsrail-Gazze savaşı ve Batı'nın tutumu ile ilgili tezlerinin, ifadelerinin “abartı” olduğunu söylemekten kaçınmamışlar... Cümle aralarına küçük dozlarda sarkazm ya da “Türkiye'nin / Erdoğan'ın niyeti aslında başka” anlamına gelecek ifadeleri de sıkıştırmışlar... Eh, meşhur fıkradaki gibi, akrep bu, doğası neyse onu yapacak tabii... Yine de ülkemizdeki Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde; “Türkiye diktatörlüğün eşiğinde: Erdoğan İmparatorluğu üzerine özel haber” başlığıyla kapaktan girdiği yazı, “Bir sonraki cumhurbaşkanı olması için Kılıçdaroğlu'nu destekliyoruz” mesajıyla hazırladıkları “2023'ün en önemli seçimi” başlıklı kapak konusu ve imza attıkları bilumum aşağılama, itibarsızlaştırma, millî iradeyi hiçe sayma çabaları henüz unutulmamışken bu yazı da ne oluyor?.. Şu oluyor... Erdoğan'ın dış politika ve Gazze konusundaki liderliğini açık açık ifade edemeseler de bu konuda kendilerini temize çekmeye başlamak için dünya halkları gözünde ‘doğru' hamleler ve açıklamalarla öne çıkan Erdoğan'a referans vermek zorunda kalıyorlar... Bu işin böyle süremeyeceğinin, Gazze halkının yıkıma, katliama terk edilmesinin faturasının eninde sonunda kendilerine de kesileceğini anlamış, hizmet ettikleri sahiplerini fazla ürkütmeden, günü geldiğinde ‘hesap verebilir' olmaya çalışıyorlar...
Bütün günahların toplamı gibi yaşanan savaşlardan dünyanın bir türlü ‘çıkamaması' hali de yeni; yayılmıyor, sıçrıyorlar. Hep bilmediğimiz alametler... Gazze savaşının hızla bitmesi gerekiyordu, barışın neresindeyiz bilemiyoruz. Ukrayna, on binlerce insan hiç uğruna öldü, durduramadık, sonuna geliyor diye hissediyoruz, muhtemelen yanılıyoruz!.. Oysa potansiyel/bildik savaş alanlarına yenilerinin eklenme ihtimali de artıyor. Büyük petrol şirketlerinin Kızıldeniz'den tüm sevkiyatlarını durdurması ve Amerikan askeri gücünün ortaklarıyla beraber, bir yeni koalisyon/operasyon gücü oluşturması ciddi meseledir. Savunma Bakanı Austin diyor ki, “Refah Muhafızı Operasyonu'nu kuruyoruz, bu uluslararası bir meydan okumadır”... Gönül isterdi ki, eş zamanlı COP28 İklim Zirvesi, OPEC+'ın direniş kararları ile Kızıldeniz alakasını kuran yazı kaleme alalım. Hatta Kızıldeniz'in stratejik boğazı ve kavganın koptuğu, ‘Babülmendep'in bir yakası Yemen/Husiler ise diğer tarafı Cibuti/Çin/Türkiye' diyelim! ‘Ortadan ayrılmış' gibi... Gönül istiyor ama ‘dünya dönüyor'... Gazze'nin altında-haklı nedenlerle-ezilen Ukrayna savaşı, Batı'nın geleceğine ağır tehdit olmayı sürdürüyor. Güncel durum, sahada Rusya'nın pozisyonunu pekiştirdiği, güçlerini tahkim ettiği ve ordusunu kolayca besleyecek sistemi ‘geleceği' de düşünerek kurduğunu işaret ediyor. Kiev'in geçtiğimiz Bahar gerçekleşen harekâtı ‘tam gerçekleşemediği' için, Avrupa ve ABD'nin içinde Ukrayna'yı desteklemek için eskisi kadar hevesli bulmak zorlaşıyor, sızlanmaları daha duyulur hale geliyor. Üstelik mali portre ve askerî destek, silah, mühimmat yani lojistik darlanmalar da politik çerçeveye eşlik ediyor. Amerikan Kongresi'nin Ukrayna için hayati önemde olan ekonomik yardım için ayak sürümesi de devam ediyor. (Merak etmeyin, yolunu bulacaklardır.) Aktüel akış kabaca; Rusya'nın kazanma, Kiev'in kaybetme yolunda olduğudur! Fakat tam gerçek bu değil... SAVAŞIN DEVAM EDECEĞİNİN İŞARETLERİ... Savaş bitmedi. Bir dalga daha gelecek... Şu an evet öyle ama Ukrayna savaşının Batı'nın istediği gibi gitmemesi yanıltmasın. Batı'nın kaderi ile ilgili bir mesele bu; Kiev düşerse, ABD/İngiltere/NATO yenilmiş sayılır ve yeni dünya düzenine geçişin artık alameti sayılmaz, ‘çalışmaya başladı' sayılır... İkinci ve ‘hep aklımızdaki' nokta, ABD Başkanlık seçimlerinin belirleyiciliğidir... Anlamı, ‘savaşı o güne kadar idare edelim' değil. Savaşın devam edeceği hatta şiddetleneceğine ilişkin işaretler tek tek, farklı zamanlarda gelebilir ama listelediğinizde korkuların da günahların da büyüyeceğini anlarsınız... Moldova, Gürcistan, Ukrayna'ya AB üyeliği yolunun açılması, o kadar mızmızlanmalarına rağmen yine AB ülkelerinin Kiev'e on milyarlarca Euro ekonomik yardım kararı almaları, Zelenski'nin Washington'a davet edilerek Beyaz Saray desteğinin altının yeniden çizilmesi, yeni karargâh sayın; ABD çok yıldızlı askeri yetkililerinin Kiev'e ‘yerleşmeye' başlaması, İsveç'in NATO üyeliğinin en fazla Temmuz ayına kadar gerçekleşmesi baskıları, ki, aynı zamanda Türkiye'nin elindeki kozun büyüklüğünü gösteriyor, keza Avrupa'nın silah üretiminin artırılması yönünde Amerika'dan gelen kuvvetli çağrılar.. Almanya, Belçika gibi bazı ülkelerin de sürekli, “kendimizi savunacak halimiz yok, mühimmat depoları boşaldı” açıklamalarını genellikle savaştan vahlanma/sıvışma hali üzerinden gördük ama biraz da önümüzdeki döneme, NATO'nun varlığının pekiştirilmesine yönelik “dolduruşlar”dır...
Adem Yavuz Arslan, gündemi A'dan Z'ye programında değerlendiriyor. 17-25 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvetle Mücadele Haftası başladı. Muhalefet yüzyılın yolsuzluk soruşturmasının 10. Yıldönümünde neden sessiz? Yolsuzluğun hesabını bile soramayan muhalefete halk neden oy versin? Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, 17 Aralık'ın yolsuzluk soruşturması olduğunu bilmiyor mu? AİHM, 1.000 başvurucunun başvurusunu topluca AKP hükümetine sordu… Yalçınkaya Kararı'na direnme şansı var mı? Merkez Bankası Başkanı Hafize Gaye Erkal, hayat pahalılığından yakınıp annesinin yanına taşınmış. Çamlıca sırtlarında Şehrizar Konakları için Erdoğan'a başvurabilir! AKP'li Özlem Zengin ‘En nefret edilen insan' ödülü için mi yarışıyor? Erdoğan TOGG, Orban at hediye etti; Ziyaretin kodları… BTK, VPN'leri de sansürledi.. Gazze'nin sesini duyan yok…
Gazze'de yaşanan katliamı her gün televizyondan, sosyal medyadan gazetelerden görüyoruz. Gördükçe de içimiz içimizi yiyor. Oradan gelen her görüntü, İsrail'in uyguladığı bitmek tükenmez bilmeyen yok etme arzusu, karşımızdakinin insani değerlerden nasibini almamış bir grup olduğu gerçeğini yüzümüze vuruyor. Gazze diye bir yerin varlığından artık ne kadar bahsedebiliriz bilmiyorum. Daha savaş ve Gazzelilere yönelik soykırım olanca hızıyla devam ederken “Deniz artık uzak değil” başlığıyla, Gazze'de İsrail'in henüz ele bile geçirmediği yerlerde yapmayı planladığı tatil sitelerinin reklamını görmek midemi bulandırıyor. Gazze'yi Gazze yapan bütün değerler yerle bir edilirken Gazzeliler nasıl dayanıyorlar? Bunu anlamak için idrakim yetmiyor. Aklıma şu soru geliyor: Bir yeri bize ait hissettiren nedir? Hem sevdiklerimiz (ailemiz, arkadaşlarımız) hem de içinde anılarımız olan binalar, gezdiğimiz, yürüdüğümüz sokaklar değil mi? Kitap okuduğumuz bir kütüphane, gençlik yıllarımızda gittiğimiz bir sinema salonu, arkadaşlarımızla buluştuğumuz bir kafe... listeyi uzatmak mümkün. Bu listeye tarihi binaları, yapıları eklemek gerek. Camileri, medreseleri, külliyeleri hatta mezarlıkları. Bunların hepsi birden gittiğinde burayı sizin kılacak olan şey nedir? Bütün aileniz, tanıdığınız hemen herkes öldüğünde, bildiğiniz bütün binalar yıkıldığında o topraklara nasıl hâlâ bağlı kalmak mümkün. Bu yok oluşlar doğal yollardan da olabilir. Nitekim 6 Şubat depremleriyle benzer bir durumu yaşayan milyonlarca insanımız var. Ya da İsrail'in Gazze'de uyguladığı gibi bir yıkım da söz konusu olabilir. İkisinin arasında hiç şüphesiz büyük farklar var. Tabii İsrail, Gazze'nin sadece geçmişini silmiyor. Geleceğini de şimdiden yok etme peşinde. Yoksa neden savaşta doğrudan çocukları öldürsün? Sadece bu da değil, sağ kalan çocuklar için de tüm ümitleri yok etme peşinde. 1978 yılında kurulan ve Gazze'nin doktor ve mühendislerini yetiştiren Gazze İslam Üniversitesi yerle bir edildi. Üniversitenin Rektörü Sufyan Tayeh öldürüldü. Filistin'de Unesco'nun fizik, astrofizik ve uzay bilimleri başkanıydı. Gene aynı üniversiteden Dr. Refaat Alareer'in son şiirini herkes okudu, duydu ama bir kez daha tekrar etmekten zarar gelmez:
İsrail, Gazze'de yürüttüğü soykırımı “HAMAS'ın terör örgütü olduğu” ve “terörle mücadele ettiği” yalanlarıyla meşrulaştırmaya çalışıyor. Bu kara propaganda, İsrail'e gönüllü ya da para karşılığı uşaklık yapan etki ajanlarının da gayretleriyle -ki bunlardan bazıları Türkiye'de bakanların şarap masalarında dahi ağırlanıyor- küresel ölçekte bir miktar karşılık da buluyor. HAMAS'ın bir terör örgütü olmadığını, Filistin ve Gazze'nin bağımsızlığı için haklı, meşru bir müdafaa yaptığını, HAMAS eylem yapmasa bile İsrail'in yavaş ya da hızlı Filistin topraklarını işgal ettiğini, HAMAS'ın etkin olmadığı Batı Şeria'da hukuksuzluğun, vahşetin, hırsızlığın, işgalin, cinayet, katliam ve soykırımın sürdüğünü, Filistinlilere yaşam hakkı tanınmadığını, Filistinlilerin tek özgürlüğünün “ölüm şeklini seçmek” olduğunu, HAMAS'ın her eyleminin topraklarını, vatanını, en temel insan ve yaşam haklarını korumak için olduğunu ve daha nice gerekçeyi burada defalarca sıralamıştık. Fakat bir kere de meseleye muhalif cepheden bakalım ve HAMAS'ın bir terör örgütü olduğunu varsayalım. Velev ki HAMAS bir terör örgütü olsun, mücadelesi böyle yapılabilir mi? “Terörle mücadele ediyoruz” diyerek 2,5 milyon insanın yaşadığı daracık bir kara parçasına 2 atom bombası gücünde mühimmat atılabilir mi? Ayrım gözetmeksizin bebekleri, çocukları, hastaneleri, okulları, ambulansları, doktorları, gazetecileri hedef almak meşru sayılabilir mi? Türkiye 40 yıldır terörle mücadele ediyor. Geçmişte kimi hatalar yapılmış olsa da teröristle sivili ayırmak için en başından itibaren büyük bir hassasiyet gösteriliyor. Gerek Türkiye içinde, gerek sınır ötesi operasyonlarda bir tek sivilin burnunun kanamaması için azami dikkat sarf ediliyor. Örneğin Hendek operasyonlarında, güvenlik güçlerimize korkakça saldırıp sivillerin arasına saklanan, sivillerden de korkutarak ya da gönüllü destek bulan teröristlere karşı bile çok dikkatli operasyon yapıldı. Elinde silah olmayan, terörist olduğu kesinleşmemiş kimse hedef alınmadı. Bütün bu hassasiyete rağmen Batı ve Batılı kuruluşlar deyim yerindeyse Türkiye'nin ensesinde boza pişirdiler. Teröristlerle sivillerin ayrıştırılması konusunda sürekli beyanat verdiler. Türkiye'nin açıklamalarından ziyade terör örgütünün açıklamalarını ciddiye alarak, Diyarbakır'da teröristler tarafından vurulan Tahir Elçi'nin polislerce vurulduğu iddiası gibi yalanlar, kara propaganda üzerinden Türkiye'yi suçladılar. Uludere'de olduğu gibi bazen hatalar yapıldığında dünyayı ayağa kaldırdılar. Avrupa Birliği'nden Avrupa Komisyonu'na, Birleşmiş Milletler'den Uluslararası Af Örgütü'ne, basın örgütlerine kadar hepsi Türkiye'nin üzerine geldiler. Bu yalanlara dayanarak Türkiye'ye silah ambargosu uygulanmasına kadar işi götürdüler. Velev ki HAMAS bir terör örgütü olsun, velev ki İsrail terörle mücadele ediyor olsun; nerede o ilkeler? Nerede o uluslararası antlaşmalar, uluslararası hukuk? Nerede o insan hakları beyannameleri? Nerede o yaptırımlar, ambargolar? Türkiye'nin terörle haklı, meşru ve güvenlik-özgürlük dengesini de azami gözeten mücadelesini dillerini dolayanlar, “Terörle mücadele ediyor” diyerek İsrail'in soykırımına, vahşetine, hukuksuzluğuna, tamamı faili meçhul cinayetlerine, suikastlarına göz yumuyorlar.
Belli ki her zamankinden daha ayırt edici bir imtihandan geçiyoruz; Allah insanlık eleğinin üstünde kimler kalacak, kimler aşağıya düşecek, bunu aşikar kılıyor. Buradan ne çıkacağını hâşâ bilmediğinden değil, mahşer kurulduğunda herkesin önüne karnesini koymak için... Herkesin insanlık derecesi ayan beyan ortaya çıksın, yapıp ettikleri lehinde-aleyhinde kişinin şahidi olsun diye... Bize çok acı, çok kahredici gelen bütün bu hadiseler, yüreğimizin dayanmadığı bütün bu görüntüler, Allah-u âlem şunca yıllık sabrın ve dirayetin bir hasılası olarak Gazze'nin mübarek insanlarını nimetlendirmek için... Sanki cennetin bir köşesine yeniden inşa ediliyor, burada ev ev, okul okul, hastane hastane, can can yıkılan Gazze şehri... İçindeki yiğit, izzet sahibi, imanına sadık canlarla birlikte... Bizim durumumuzsa pek o kadar parlak değil... İmanın en zayıf yerine tutunmaya çalışıyoruz kalbimizdeki buğzlarla. Yine Allah-u âlem, yine rahmetinin bir tecellisi olarak, acziyetimizi yüzümüze bir tokat gibi vuruyor yüce Yaradan. Bu noktaya nasıl geldiğimizi, kötülük bu kadar palazlanıp büyürken, zalimler bu kadar güçlenirken neden düşmanın silahıyla silahlanmayıp zamanı boşa geçirdiğimizi düşünelim, muhakememizi yapabilelim diye... Bunu yapabilirsek, belki bizim için bile bir nimete dönüşebilir bu kahırlı süreç. Yapabilir miyiz peki? Geçmişten bugüne yapmayı eksik bıraktıklarımızı tamamlayacak, yanlış yaptıklarımızı doğrultacak, idrakinde olmadıklarımızı düşünebilecek, yani şu yarı uyku halinden çıkarak uyanabilecek miyiz? Gazze'de asıl dövülenin, asıl ezilenin, asıl itilip kakılanın biz olduğumuzu görebilecek miyiz bu toz duman ortadan kalktığında? Sayısız video izledik bu süreçte. Terörist israil'in, katil netanyahu'nun ve siyonist yönetimin görülmemiş zulmünü, bilinen bütün insani hadleri çiğneyişini... israil'in cani askerlerinin nasıl kibirle azgınlaştığını, hem de gülerek, dans ederek nasıl çoluk çocuğun canına kıyabildiğini... Bütün bu videolarda bir tek Gazzeli görmedik ama, davasından dönen, zalime karşı pes eden, istikametini yitiren... Onlar her halükarda kazandılar. Hepimiz şahidiz, zalimin zulmünü yüzüne haykırdılar, uğradıkları görülmemiş saldırganlığa karşı metanetlerini ve imanlarını asla yitirmediler, dimdik ayakta durdular, çok güzel Müslümanlar oldular ve o Müslüman duruşlarıyla bütün insanlığı kendilerine hayran bıraktılar. Ama bir yandan da bizi çıplak bıraktılar, mazeretsiz ve bahanesiz bıraktılar. Bugüne kadar yapıp ettiklerimiz o eleğin üstünde kalmamıza belli ki yetmeyecek artık. O çocukları kurtaramadık, buz gibi soğukta üşüyen çocukları şefkat elimizi uzatıp ısıtamadık, zalimin insanlık dışı, alçakça uygulamalarının karşısına kendi insanlığımızı çıkaramadık. Bunun bir diyeti varsa, bunu ödeyeceğiz. Hepimiz borçluyuz artık, hiçbir bahanemiz yok. Bu devirde ne kadar yiğitçe, ne kadar adamca, mertçe, ne kadar dosdoğru Müslüman olunabildiğini canlarını vererek gösterdi Gazzeliler... Onların haykırışları yaşadığımız sürece zihnimizde yankılanıp duracak, durmalı... Bu sesleri bugün de duyamayanlarla, bu insanlık katline arkasını dönenlerle vakit tüketmeyi bırakalım, yoksa bizi de eleğin altına çekecekler. Kendimize gelelim artık, nasıl güçlü olunacaksa yollarını bulalım. Bulalım ki hiç kimse bu ümmetin çocuklarına bir daha bu zulümleri yapmaya cesaret edemesin!
Tekmil dünyânın gözü önünde İsrâil'in, ABD, Birleşik Krallık ve AB devletlerinin himâyesinde Gazze'de yürütmekte olduğu katliam devâm ediyor. Bu kirli savaşı durduracak hiçbir kuvvet mevcut değil. Dünyâ kamuoyları, başta BM olmak üzere çeşitli kurum ve kuruluşlar buna seyirci kalıyorlar. Her şey sâhadaki gidişâta kalmış görünüyor. O hâlde geriye iki muhtemel senaryodan biri neticeyi tâyin edecek. İlk ihtimâle göre İsrâil ordusu, mâliyeti binlerce çocuk ve kadının ölmesi de olsa, tıpkı Roma'nın vaktiyle Kartaca'ya yapmış olduğu üzere Gazze'yi dümdüz edecek, HAMAS'ı bitirecek. Bu durumda İsrâil kazanmış olacak. Akabinde de Büyük İsrâil'i kurmak için Lübnan, Sûriye ve Irak'a saldıracak, İran'ı savaşa dâhil edip istediği hesaplaşmayı yapacak. İkinci ihtimâl ise aksini söylüyor. Gazze'de saplanıp kalacak, zamân içinde ağır kayıplar vererek geri çekilecekler. Bu durumda da kaybetmiş olacaklar. Şimdi gidişâta bir bakalım. Aşağı yukarı iki aydır, olanca ve orantısız kuvvetiyle saldırıyorlar. Evet, Gazze'nin kuzeyini insandan arındırdı; yıktı ve zırhlılarını, tanklarını, birliklerini soktular. Ama burada tam bir hâkimiyet sağlamış olduğu hâlâ tartışmalı. Han Yunus tarafında ise çatışmalar tekmil şiddeti ile devâm ediyor. Ne tünelleri bulabildi; ne de Hamas'a ağır bir zayiat verdirebildiler. Bu arada kendi kayıpları, her ne kadar saklamak için büyük bir gayret göstermekteyseler de bu kayıpların resmen bildirilen rakamların çok üstünde olduğu anlaşılıyor. Zaman İsrâil'in aleyhine işliyor. Sosyal medyadan akan binlerce görüntü İsrâil'in tatbik etmekte olduğu şiddetin ne kadar vahşi olduğunu ortaya koyuyor. Taş çatlasın bir ayları daha var. İsrâil bu zaman zarfında becerdi, becerdi. Değilse her şeyin kendisi açısından tepetaklak olacağı bir evreye girecek. Gâliba yaşanan da bu. Nitekim son zamanlarda bu vebâle ortak olan ve ilk günlerde bilâ kayd ü şart ve ilânihâye İsrâil'in yanında olduğunu beyân eden Batı'nın, en üst düzeyden daha aşağıya doğru İsrâil'e ikazlarda bulunmaya başladığını görüyoruz. En büyük delil de bu. İsrâil'in başaramayacağını ve bir noktadan sonra onun bu çılgınlığını taşıyamayacaklarını anlamaya başladılar. Kendilerini kurtarmaya çalışıyorlar. İsrâil, tabiî ki bu hükûmet kaldığı müddetçe, onları dinlemeyecektir. Mesele, İsrâil'in bunu nereye kadar taşıyabileceği ile alâkalı. İsrâil, elbette ki Netanyahu ve çılgın yaverlerinden ibâret değil. Bunun için İsrâil iç siyâsetinde bundan sonra yaşanması muhtemel gelişmeleri gözden ırak etmemek lâzım. Târihin, tıpkı tabiat kanunları gibi kanunları ve şaşmaz bir matematikası elbette yok. Dâima sürprizlere açık. Ama geçmişte yaşanan bâzı tecrübeler, ihtimâl hesapları yaptırmıyor da değil. Bir kere şu çok açık: Nizâmî ordular, gayrı nizâmî birliklerle çatıştığında, eğer çok özel bir hazırlıkları yoksa fazlaca bir şansa sâhip değil. Biz Türkler bunu Balkanlardan iyi biliriz. Osmanlı orduları Balkan çetelerine kaybetmişti. Bu, ortalıkta görünmeyen; lâkin nereden, ne zamân karşınıza çıkacağı, önünüzde, arkanızda, yanınızda hangi kılıkla biteceği belli olmayan, mütemâdiyen pusu kuran, nizâmî ordulardan çok daha hareketli ve dağınık olan çetelerin değme ordulara kök söktürdüğü bilinir. Vietnam'da, Afganistan'da vd. yerlerde ABD ordusunun başına gelen de buydu. Her ikisinde de o bileği bükülmez zannedilen ABD ordusu, kendileri bu kadar açık ifâde etmeseler ve “çekildik” demekle yetinseler de basbayağı yenildi. İnsanlar da o kadar aptal değil.
ABD “İsrail” olarak bilinen soykırım makinesini ara vermeksizin yağlıyor. Biden Yönetimi'nin BM Güvenlik Konseyi'nde “insanî ateşkes”i veto etmesi yüzünden Gazze'de daha fazla çocuk, daha fazla kadın ve daha fazla masum Filistinli hayatını kaybediyor. Bu son derece zalimâne veto, hiç şüphesiz insanlık tarihinin en utanç verici sayfası olarak hafızalara kazınacaktır. Amerikalı yazar Walt Zlotow ABD'nin 8 Aralık tarihli mide bulandırıcı veto kararına şiddetle tepki gösterenlerden sadece biriydi. ”Anti-War” sitesinde, 9 Aralık'ta yayınlanan yazısında Zlotow, Biden Yönetimi'nin İsrail'in Gazze'de soykırıma varan etnik temizlik yapmasına izin vererek ve destekleyerek çılgınlığa sürüklendiğini vurguluyordu. Zlotov “Evet, 8 Aralık'ı bir başka ‘Amerikan Alçaklık Günü' olarak takvimde işaretleyin” diyerek yazısını bitiriyordu. “Soykırımın cephaneliği” olmaya devam eden ABD, Kongre onayını bile atlayarak, “Silah İhracatı Kontrol Yasası”ndaki Acil Durum Yetkisi'ni kullanarak İsrail'e 14 bin tank mermisinin satışına onay verdi. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken bu ilave tank mermilerinin ulusal güvenlik çıkarları gereğince İsrail›e derhal sağlanması gerektiği konusunda Kongre'yi de bilgilendirmiş. Amerika'dan binlerce mil uzaklıktaki Gazze'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla ne ilgisi var? Biden Yönetimi binlerce çocuğu katleden, camileri, kiliseleri, okulları, hastaneleri yerle bir eden cephaneyi İsrail'e hangi ulusal çıkarlara göre verdiğini Amerikan halkına bile açıklayamıyor. “Ulusal Güvenlik çıkarları” ABD'nin dışardaki kirli işleri için sadece bir “kılıf”. ABD “İsrail-Filistin ihtilafı”nın çözümünde kendisine ‘dürüst arabulucu' rolü vermişti. ABD Batı Şeria ve Doğu Kudüs'teki Yahudi yerleşimlerini sözde “yasa dışı” olarak niteliyor. Ancak ABD'nin tutumu tavsiyeden öteye geçmiyor. “Danışıklı dövüş” misalince, ABD “yapmayın, etmeyin”, derken, Siyonist yerleşimler hiç hız kesmedi. Filistinlilerle görüşmeleri, anlaşmaları sekteye uğratan da İsrail idi. ABD'nin 'dürüst arabulucu' olmadığı, olamayacağı gün gibi aşîkâr. ABD'nin üstlendiği ‘barış süreci' onlarca yıldır sadece bir aldatmacadan ibaretti. “Ben Siyonistim!” diyen bir ABD Başkanı var. Destek için İsrail'e gittiğinde “Sadece Bakan olarak değil, bir Yahudi olarak da buradayım” diyen bir Dış İşleri Bakanı var. ABD Senatosu Çoğunluk Lideri Chuck Schumer ise “Amerikan- İsrail Halkla İlişkiler Komitesi'nde(AIPAC) 2018'de yaptığı konuşmada Filistin'in Yahudiler'e vaat edildiğini söylemişti. Schumer “Tevrat bunu söylüyor ama onlar Tevrat'a inanmıyor. Dolayısıyla barış olmamasının nedeni bu” demişti. 2024'teki Başkanlık seçimleri için sahneye çıkan aday adayları bile “AIPAC” önünde “en İsrail yanlısı benim” şarkısı söylüyorlar. Cumhuriyetçi Parti'nin en kuvvetli Başkan Adayı Trump ise “gelmiş geçmiş Başkanlar arasında en İsrail yanlısı Başkan” olarak taltif edilmişti.
7 Ekim hâdisesi, sıcağı sıcağına yaşanırken tahminler havada uçuşuyordu. Kimileri bunun doğrudan HAMAS'ın tek taraflı bir çıkışı olarak değerlendiriyordu. Bu değerlendirmede bulunanlar hâdiseyi, on senelerce bir sıkışmışlık yaşayan, buna rağmen dünyâ kamuoyunun gündeminden düşen; üstelik Körfez Arap devletlerinin İsrâil ile yakınlaşmasını bir terk edilmişlik olarak gören Kassam Tugaylarının “artık ne olacaksa olsun” kabilinden bir çıkışı olarak nitelendiriyorlardı. Hâdisenin bir anlık öfkenin mahsulü olmadığını, HAMAS'ın buna yaklaşık iki senedir hazırlanmış olduğu da ilâve ediliyordu. Bir başka değerlendirme ise, yukarıdaki yaklaşımı benimsemekle berâber, HAMAS'ı bu harekâta, İran'ın ve başta Hizbullah olmak üzere İran'a müzâhir bölgesel kuvvetlerin kışkırttığını iddia ediyordu. Buna göre İsrâil'in kendisini vurmak azim ve kararlılığında olduğunu gören İran, İsrâil'i durdurmak için, Gazze'nin sıkışmışlığını kullanarak kışkırtmıştı. İran buna ilâveten yakınlaştığı Çin ve müttefiki Rusya'yı da Ortadoğu'ya çekmek niyetindeydi. Onlar için de gün bugündü. Batı tekmil kaynaklarını Ukrayna için harcarken İran bunu bir fırsata çevirmek istemişti. “Hayır, 7 Ekim ne HAMAS ne de İran'a mâl edilebilir. Bunun arkasında İsrâil var” tezini ileri sürenler de yok değildi. Bu tezin iki farklı yorumunun olduğunu hemen kaydetmeliyiz. İlk yoruma göre, İsrâil güvenlik sistemi epeydir açık vermekteydi. Bilhassa Netanyahu hükûmeti kurulduktan sonra gündeme gelen hukuk reformu İsrâil kamuoyunu bölmüş ve kutuplaştırmıştı. O günlerde İsrâil kamuoyu hakikaten de hop oturuyor, hop kalkıyordu. İç meselesine gömülen İsrâil'in güvenlik zaafını gören HAMAS da, “gün bugündür” diye harekete geçmiş ve İsrâil'in karizmasını çizen bu eyleme imza atmıştı. İsrâil'i merkeze alan bu görüşün diğer yorumu ise, içeride sıkışan Netanyahu hükûmetinin, savaş çıkararak durumunu telâfi etmeye karar verdiğini, istihbârî olarak ikâz edilmiş olmakla berâber, bunu şuurlu olarak ka'le almadığını; âdeta HAMAS'ın eylemine göz yumduğunu iddia ediyordu. Üçüncü görüş ise, hâdisenin mahrecini tartışmakla o kadar alâkalı değildi. İster İsrâil ister Filistin mahreçli olsun; esas mühim olanın, işin içine ABD ve Birleşik Krallığın girmesi olduğunu ileri sürüyordu. Yâni, eylem her ne kadar Kassam Tugayları'nın eylemi olarak başlamış olsa; bunun akabinde yaşanan ve yaşanacak olanlar düşünüldüğünde ABD ve Birleşik Krallık için sürpriz olamazdı. Değil mi ki, anında donanmalarıyla hemen yetişmişlerdi. MOSSAD'ın açık verdiğini varsayalım, arzda uçan kuştan haberi olan CIA ve MI6 da mı açık vermişti?
Bugün 10 Aralık. Gazze'de 7 bin çocuk katledildi. Yedi bin insan evladını, masum yavruyu, sabileri katletti İsrail. Siyonist katiller, gözlerimizin içine baka baka, güle oynaya soykırım işliyorlar. Topraklarını, evlerini ve vatanlarını çaldıkları Filistin halkının çocuklarını tek tek yok ediyorlar. Önüne geçemedik. İsrail'i durduramadık. İçinde bulunduğumuz çağda yaşayan herkesin, biçilmiş payları var artık. Vicdanı, haysiyeti, onuru olanlar bugünleri asla unutamayacak. İnsanlık olarak daha ne tür vahşetlere şahitlik edebiliriz, daha hangi acılara katlanabiliriz. Farkında değiliz belki ama Gazze acı eşiğimiz oldu. İsrail, modern çağın dünyasına çok ağır travmalar yaşatıyor. Duygularımız tükeniyor artık. Şahsım adına söylüyorum, katılan katılır; bundan sonra yanan yürekleri ancak adaletli bir intikam soğutabilir. Nefretle yazmıyorum. Aksine merhametle, dedesinin kucağından cennete giden Rim'in yüzündeki tebessüm geliyor gözlerimin önüne. Ama öncesinde kinimizi ve öfkemizi unutmamamız gerekiyor. Siyonizm'in Gazze halkını katlederken tüm insanlığa nefret saçtığı apaçık bir gerçek. Netanyahu hiç şüphesiz Hitler'in yerini aldı. Katil, barbar, cani İsrailliler ise Nazilerden farksızlar. Eksikleri yok, fazlalıkları var. Önceki gün, katledilen torunuyla vedalaşan bir başka Gazzeli dede duasıyla arşı şöyle titretiyordu: “Allah'ım! Kafirleri, bu faşist Nazileri perişan eyle.” İsrail'in soykırımcı politikasını görmezden gelen, çıkar ilişkisinden feragat edemeyen, siyasi borçları olan, dahası İsrail'in seküler yaşam biçimine böylesine barbarlıkları kondurmayanları ikna edemeyiz elbette. Lakin modern dünyaya, gerçek İsrail'i anlatmak insanlığa en büyük hizmet olacaktır. Gazze'nin çocuklarını kurtaramadık, en azından gelecek nesilleri yani tüm çocukları daha büyük soykırımlara karşı hazırlamak gerekiyor. Çünkü bu İsrail burada durmayacak. Durmaz. Geri dönüşü olmayan bir yola girdiğimizi kabul edelim artık. İsrail, bugün Gazze soykırımına susan, sinen ve görmezden gelen her ülkenin kapısına dayanacaktır. Çünkü Yahudi akaidine göre insanlık, Yahudiler ve Yahudi olmayanlar (Goyim) olarak iki sınıfa ayırıyorlar. Yahudi olmayanları tanımlamak için kullanılan “Goyim” kelimesi bir çeşit hizmet hayvanını ifade eder. Yahudi topluluğu için dünyanın geri kalanı, yani Goyimler onlara hizmet için yaratılan varlıklardır. İnanç sistemlerinde yer alan Yahudilikteki “üstün ırk” kabulü, aynı zamanda İsrail'in devlet görüşüdür. Politikasının temelidir. Bu köklü inancı ve motivasyonu bilmeden nasıl bir İsrail ile karşı karşıya olduğumuzu anlayamayız. Özellikle gençler, şahit oldukları vahşete anlam veremedikleri gibi, “İsrail neden çocukları öldürüyor ve neden sistematik olarak sivilleri katlediyor ve bundan hiçbir şekilde çekinmiyor?” sorularına yanıt arıyorlar. Onlara göre gördükleri ‘akıl tutulması' ancak İsrail askerlerine göre hayat olağan akışında devam ediyor.
Filistin direniş örgütlerinin, Filistin halkının geri dönüş hakkı başta olmak üzere tüm haklarının kalıcı olarak çöpe atılması tehdidine karşı, 7 Ekim'de gerçekleştirdikleri El Aksa Tufanı harekâtının üzerinden neredeyse 2 ay geçti. Harekâtın birkaç gün sonrasında başlayan Siyonist karşı saldırı da, Kasım sonundaki bir haftalık ateşkesin ardından 1 Aralık tarihinde yeniden başlamış durumda. Siyasî açıdan bakıldığındaysa, 7 Ekim itibarıyla Filistin büyük bir sıkışmışlık içerisindeydi. Filistin Özerk Yönetimi her zamanki gibi emperyalistlerin ve Siyonistlerin önlerine imzalaması için koyacağı sıradaki kâğıdı beklerken, Hamas'ın tarihsel olarak parçası olduğu Müslüman Kardeşler'in hem kendisinin hem de destekçilerinin bölgede güç kaybetmiş olması önemli sonuçlar doğurmaktaydı. Türkiye ve Katar ikilisinden Türkiye'nin son dönemde emperyalistlerle ilişkilerini iyileştirmeye yönelik girişimleri, Katar'ın başından itibaren sahip olduğu pozisyon ile bir arada düşünüldüğünde, bu iki ülkenin Filistin direnişini yatıştırıcı bir hatta iyice yerleştiği görülmekteydi. Batı Asya'nın yükselen iki gücünden Birleşik Arap Emirlikleri İsrail'in müttefiki pozisyonuna savrulmuştu. Suudî Arabistan ise aynı yola girmeye adaydı. Mihr olarak nükleer silah isteyip ayak direse de, nihayetinde hava sahasını İsrail'e açarak girişimlerin sonunun iyi olacağı sinyalini vermişti. İsrail ise, Filistin'in tamamını ele geçirmeye ve böylece Filistin halkının geri dönüş hakkı başta olmak üzere tüm haklarını çöpe atmaya hazırlandığını artık gizlemiyordu. Filistin'e destek hamasetle değil icraatla olur! Böyle bir dönemde direniş örgütleri, aslında tam da yapmaları gereken şeyi yaptılar. Çok iyi planlanmış ve düşmanı ilk aşamada gafil avlamayı başaran bir harekâtla tüm dünyaya Filistin halkının pes etmediğini haykırmış oldular. Ancak şurası da açık ki her ne kadar İran tarafından direniş örgütlerine sunulan silahlar ve örgütlerin bir savunma savaşına yönelik hazırlıkları bunlara belirli bir kapasite sağlasa da, askerî alanda İsrail'in açık üstünlüğü Filistin halkının yanında konumlanan güçlerin bir takım adımlar atarak Filistin'i desteklemesini gerektirmekteydi. Ne yazık ki, öyle olmadı. Filistin'e özgürlük İsrail'e boykot! İsrail'in açık düşmanı İran, Suriye ve Lübnan Hizbullah'ı açısından da denklemin çok kolay olmadığı anlaşılıyor. İran, ABD'nin sıcak savaş tehdidi karşısında şimdilik sadece Hizbullah vasıtası ile sıcak çatışmalara dâhil olabilmiş vaziyette. Onda da Lübnan'ın çok sorunlu bir siyasî konjonktürde olmasının etkileri görünüyor. Hizbullah bu nedenle, ve elbette askerî başka nedenlerle de olsa gerek, sınırı aşacak biçimde bir askerî girişimde bulunmayıp, İsrail'in askerî hedeflerine saldırılar düzenlemekle yetindi. İsrail de buna yeni bir cephe açarak karşılık vermek yerine, benzer saldırılarla yanıt vermekle yetindi. Bu kanadın, Gazze'nin topyekûn imhası gibi bir senaryoda ne tavır alacağını kesin bir şekilde kestirmek ise şimdilik zor görünüyor. Sonuçta, Filistin halkı yalnız bırakılmış bir halde, elinden gelen her yolla kendisini emperyalizm tarafından silahlandırılmış sömürgeci düşmanına karşı savunuyor. Filistin direniş örgütleri bugün gerçek bir tarih yazıyorlar. Gazze halkı da Filistin direniş örgütlerini sahipleniyor ve Gazze'yi tamamen terk etmeye yeltenmiyor. Ancak Filistin halkının ve direniş örgütlerinin gücünün sınırları var. İsrail ise yeniden başlayan saldırılarının ve son açıklamalarının gösterdiği üzere saldırılarında sadece Gazze'nin kuzeyini ele geçirip burada bir tampon bölge oluşturmaktan daha ötesini hedefliyor. O halde, Filistin halkının gerçek müttefiklerinin hiç durmadan etkili bir boykotu örgütlemesi, istibdadın Kürecik ve İncirlik'in kapatılmasını, İsrail'e yaptırımlar uygulanmasını içermeyen, halkın gözünü boyamaya dönük hamlelerini en yaygın biçimde teşhir etmesi gerekiyor. Devrimci İşçi Partisi ve onun bir inisiyatifi olan Emperyalizme ve Siyonizme Karşı Filistin Dostları bu doğrultuda faaliyetlerini sürdürüyor.
Bu ülkede bir köpek ölse, hele göz göre göre öldürülse kısmet kopartacak insanlar, nedense Gazzeli bebeklerin ve çocukların ölümü karşısında tek laf etmiyorlar. Dilleri lâl, gözleri kör, gönülleri çöl! Ödül alan bir kadın sanatçının köpeği Loli için dedikleri her anlamda utanç vericidir. İnsanlık adına. Vicdan adına. Konuşmasında bir tek kelimeyle o barbarca öldürülen Gazzeli bebekler ve çocuklar için siyonazilere laf edemeyenlerin insanlığı ne yana düşer ki! Evinde kendisini sabırsızlıkla bekleyen bir köpeği varmış! Çok mesut ve mutluymuş! Bu mudur böylesi bir günde söylenecek söz? Gazzeli bebeklerin ve çocukların gözlerimizin önünde her gün öldürüldüğü ve Gazze diye bir şehrin içindekilerle beraber yerle yeksan edildiği bir zaman dilinde ödül alan bir sanatçının yapacağı konuşma böyle mi olmalıydı? Meğer sureten insan ama sireten insan olmayan ne çok yaratık varmış bu ülkede! Gazzelilerin başlarını sokacakları bir evleri yok. Her an başlarına inen bombalarla ölüyorlar. Hastaneler bombalanıyor. Siviller katlediliyor. Bebekler ve çocuklar öldürülüyor. Gazzeliler ekmek bulamıyor, su bulamıyor. Açlıkla ve yoklukla cebelleşiyor. Gazze'nin bebekleri doğdukları anda öldürülüyor. Gazze'nin çocukları büyüyemeden öldürülüyor. Büyüyenler de öksüz ve yetim... Sırtlarını dayayacakları bir dağları yok Gazzelilerin. Dağ gibi arkalarını dayayabilecekleri bir devletleri yok. Kendilerine ait bir ülkeleri yok. Kendi ülkelerinde kendilerine ait bir devletleri yok. Kendi topraklarında köle gibi yaşıyorlar. Topraklarını işgal edenler tarafından her gün her an öldürülüyorlar. Dünyanın egemenleri o işgalci zalim güce destek sunmaya devam ediyorlar. Yeryüzünün vicdanlı halkları sokaklarda. Ama bu ülkenin sanatçılarının tamamına yakını suskun. Suskunluklarıyla o işgalci rejime arka çıkıyorlar. Konuşanlar da “Ama Hamas” diyorlar. “Hamas terörist!” diyorlar. Kendi köpeklerine methiyeler diziyorlar. Tabii ki köpekler de ölmesin. Öldürülmesin. Onlar da can taşıyorlar.
Gazze'de neler oluyor görüyoruz: Bebekler, çocuklar, masum insanlar katlediliyor! Evleri başlarına yıkılıyor! İsrail'in resmî terör aygıtları ve haydutları, Gazze'de bebeklere, çocuklara, masum kadınlara kan kusturuyor: Tarihte görülmemiş bir soykırım ve etnik temizlik cinayeti işleniyor Gazze'de: Sistematik bir şekilde savaş suçu işleniyor: Hem de benzeri olmayan ürpertici bir savaş suçu: İsrail terör devletinin ve ordusunun başındaki kişilerce açık açık bebekler, çocuklar ve kadınların hedef alındığı, sivillerin katledilmesinin amaçlandığı ilan ediliyor bütün dünyanın gözünün önünde, bütün insanlığın gözünün içine baka baka! İnanılır gibi değil gerçekten! GAZZE'NİN ŞİFRELERİNİ NASIL OKUMALI? Gazze'de yaşanan ürpertici trajedi bu: Peki bütün bu yaşananların anlamı ne, Gazze'de yaşanan bu insanın kanını donduran soykırım ve etnik temizlik cinayetini nasıl okumalı? Ben bütün ezberleri ters yüz edecek bir okuma yapacağım... Öncelikle şuna bütün kalbimle inanıyorum: Mazlumun âhı yerde kalmayacak! Hiçbir zaman da yerde kalmamıştır! Zulüm aslâ sonsuza dek payidar olamaz, olmadı, olamayacak! Allah (cc) mazlumların âhına misliyle karşılık verecek, intikam sahibi olarak mazlumların intikamını alacak. Bundan asla şüphem olmadı benim. Gazze'de bunun ipuçlarını görüyoruz, bu ipuçlarının şifrelerini çözdüğümüzde bu gerçeği bütün çıplaklığıyla göreceğiz... İNSANLIĞIN YÜZAKI MÜSLÜMANLAR Gazze'de muazzam bir direniş var. Bu öylesine muazzez bir direniş ki, bütün bildiklerimizi ters yüz edecek, kurulan tezgâhların hepsini yerle bir edecek, mazlumların ve zulme isyan eden ama bir şey yapamayan kitlelerin yüreğine su serpecek diriltici bir direniş. Allah'ın vaadi var: Birileri aşağılık oyunlar kurabilir ama Allah bu bozguncuların aşağılık oyunlarını başlarına yıkacağını vadediyor kutlu kitabımızda. İşte Gazze'de yaşanan şey böyle bir şey: Gazze insanlığın izzetini, haysiyetini, onurunu koruyan muhteşem bir kaynağa dönüştü: Gazze'deki aziz direniş, sadece Gazzelilerin, sadece Müslümanların değil, aynı zamanda bütün insanlığın izzetini ve haysiyetini koruyan yegâne kaynağın sadece İslâm olduğunu bütün dünya âleme ispat etti. Gazze'nin çoluklarının destansı direnişi, ölüme düğüne koşarcasına koşmaları, şehadet şerbetini içmek için birbirleriyle adeta yarışmaları, Gazzelilerin asil ve vakur çok yüksek insanlık değerlerine sahip kişiler olduğunu gösterdi bütün dünyaya.
Bir önceki yazımızı “İsrail'in eli kanlı başbakanını önemli gelişmeler bekliyor” diye bitirmiştik. Kaldığımız yerden devam edeceğiz. Ancak önce kısa bir parantez açmamız gerekiyor. ABD ile İsrail yönetimleri arasında Gazze'nin geleceği ile ilgili yaşanan fikir ayrılığı derinleşiyor. Yanlış anlaşılmasın. Washington'u Tel Aviv'den kısmen uzaklaştıran şey yaşanan katliamın boyutu değil. ABD, sürecin kendi kontrolünden çıkmaması ve Arap ülkelerin de oyunda kalması için İsrail'in de bazı noktalarda ödün vermesini istiyor. (Putin'in şaşaalı BAE ve S. Arabistan ziyareti Washington'da alarm zillerinin çalmasına neden olmuştur.) Batı başkentlerinde soykırımın durması için sokakları dolduran yüz binlerce insanın yaptığı protestoların da Washington üzerinde ciddi bir baskı oluşturduğunu ekleyelim. (Daha fazla arka plan için lütfen bu iki yazımıza göz atınız: Bu işi Arap ülkelerine yıkacaklar, 10 Kasım. Gözden kaçan o çok önemli araştırmanın sonuçları, 24 Kasım.) Geçtiğimiz günlerde verilen “insani aranın” ardından saflar iyice netleşti. İsrail kendi planını uyguluyor. Bu planın Gazze'yi ikiye, üçe bölmek olmadığı, amacın Gazze'nin tamamen işgali ve ilhakı olduğu artık netleşmiş oldu. Tampon bölge tartışmalarına aldırmayın. Yaklaşık iki milyon insanı güneyde küçük bir alana sıkıştırdılar. Şimdi de yaşam mücadelesi veren bu insanlara, eşine az rastlanır bir kötülükle saldırıyorlar. ABD ise kendi planını uygulamak istiyor. ABD'nin artık ete kemiğe bürünen planını şöyle özetleyebiliriz: Gazze'deki Hamas kontrolünün sona erdirilmesi. Burada, Mısır, Ürdün ve Körfez ülkelerinin kontrolünde geçici bir yönetim oluşturulması. Bu yönetimin Ramallah'a bağlanması. İsrail'de Netanyahu'nun görevden azledilmesi. Filistin'de Mahmud Abbas'ın yerine Mısır ve İsrail'le daha iyi geçinebilecek “ılımlı” bir ismin getirilmesi. (Muhammed Dahlan gibi profiller üzerinde çalışıldığını vurgulamıştık). -Sonu belirsiz- müzakerelere yeniden başlanması. Bu tablo bize Netanyahu için “yolun sonu göründü” diyor. Süreç hızlanıyor üstelik. Son bir haftadaki gelişmeleri sayalım: “İnsani aranın” ardından Washington-Tel Aviv yönetimleri arasındaki ayrışma resmi açıklamalara yansıyor. Netanyahu “ABD ile fikir ayrılığı yaşıyoruz ama kararı biz vereceğiz” dedi (1 Aralık). ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris “Gazze'de çok fazla masum sivil öldürüldü. Görüntüler çok yıkıcı” ifadesini kullandı, ABD olarak kalıcı işgale karşı olduklarını söyledi (3 Aralık). ABD'de karar alıcıların sızdırdığı her halinden belli olan “Hamas da gitsin Netanyahu da” içerikli analizler yayınlanmaya başladı. ABD Savunma Bakanı Austin, sivilleri öldüren İsrail'in stratejik bir yenilgiye gittiğini Tel Aviv'deki dostlarına söylediğini belirtti (3 Aralık). İsrail savaş kabinesi içinde yaşanan gerilim gün yüzüne çıktı. Netanyahu, Savunma Bakanı Gallant ile ortak basın toplantısı yapmak istediğini ancak bakanın bunu kabul etmediğini söyledi. (3 Aralık). Burası çok önemli: Netanyahu'nun yolsuzluk suçlaması ile yargılandığı dava, 7 Ekim saldırıları nedeniyle verilen aranın ardından, yeniden görülmeye başladı. (4 Aralık). (İşte İsrail'in Türkiye'yi hedef alması ve İsrail istihbaratının tuhaf açıklamaları da bununla ilgilidir. Netanyahu koltuğunu korumak için gündem saptırmaya ve gerilimi büyütmeye çalışıyor.) Bu tabloyla ilgili düşüncelerini merak ettiğim -siyah pasaportlu- bir dostumu aradım. İsrail'i ve iç dinamiklerini iyi biliyor. Değerlendirmesi şu oldu: “ABD büyük katliam nedeniyle dünya kamuoyunda oluşan derin rahatsızlığı ortadan kaldırmak istiyor. Bütün suçu Netanyahu'ya yıkarak ellerini yıkayacaklar. Sonra da bu katliamın ortağı olan bir başka isimle yola devam edecekler. İsrail de muhtemelen ABD'nin oyun planını kabul edecek. Barışın mimarı rolüne soyunacaklar.” Biz de bunu yutacağız öyle mi?
İsrail, Gazze'nin güneyindeki Han Yunus'ta kara hareketı başlattı, sivillerin sığınacak yeri kalmadı.
İsrail'in Gazze'de uyguladığı vahşet bitmek bilmiyor. Verilen kısa “insani ara”dan sonra İsrail'in saldırıları olduğu gibi devam ediyor. İsrail, sadece Gazze'de yaşayan Müslümanlara değil Gazze'yi Gazze yapan her şeyi adeta haritadan silmek için çaba sarf ediyor. Dünyanın gelişmiş ülkelerinin yöneticileri de olan biteni, halklarının karşı çıkmasına, yüzbinlerce insanın bir araya gelip protestolar düzenlemesine rağmen, sadece izliyor hatta İsrail'in yanında duruyor. Geçtiğimiz günlerde İsrail'in 7 Ekim'den bu yana 2. Dünya Savaşı sırasında öldürülen gazeteci sayısından daha fazla gazeteciyi öldürdüğü açıklandı. Gazze'yi Gazze yapan her şey dedim, bunu biraz açmak gerek. İsrail bilinçli bir şekilde Gazze'nin tarihini yok etmeye çalışıyor. 15. yüzyıldan kalma İbn Osman Camii'ni bombalarken de aynı motivasyon ve vahşilikle hareket ediyor. Unesco Dünya Mirası Geçici Listesinde yer alan Anthedon Limanı'nı veya 5. yüzyıldan kalma bir Bizans kilisesini bombalarken de, kütüphaneleri ve diğer kültür merkezleri, müzelere saldırırken de hep aynı hedef doğrultusunda hareket ediyor. Gazze'nin Yahudilik dışındaki tüm tarihini silmek. Çünkü İsrail'in nihai hedefinin Gazze'de İsrailli olmayan kimseyi bırakmamak ve burayı fiilen işgal etmek. Ama inanıyorum ki İsrail bunu gerçekleştiremeyecek. BIR ÖDÜL TÖRENININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERI Sosyal medyada önüme düşmese Altın Kelebek Ödülleri gündemimde olmazdı. Sosyal medyanın iyilikleri ve kötülükleri işte. Gereksiz şeyleri de önümüze düşürebiliyor. Kimin hangi ödülü alacağı önceden belli olan ve ödül alanların salonu hızlıca terk ettikleri törenden birkaç kısa video sosyal medyada çokça paylaşıldı. Evde onu bekleyen köpeğine selam gönderen kişi, Cem Davran'ın cesur çıkışı, Madrigal grubunun üyesinin Gazze'de ölen çocuklardan bahsetmesi. Ödül konuşmalarıyla alakalı genel tavrım şudur: Ödül alınan yer mesaj verilecek yer değildir. Bir sanatçı, oyuncu, yönetmen vs vs eğer gerçekten etkili bir mesaj vermek istiyorsa bunu eserleriyle yapması gerekir. Sokak hayvanlarının içinde bulunduğu durumla alakalı bir derdi varsa kişinin bunu eserine yansıtmalı, Gazze'de yaşananlarla alakalı sesini yükseltmek istiyorsa bunu sadece ödül töreninde yapmamalı, buna dair izleri eserlerinde ve günlük hayatında görmeliyiz. Biliyorum birçok kişi bana kızacak ama benim düşüncem bu yönde. THE WEEKND'DEN ANLAMLI BAĞIŞ Şarkıcı The Weeknd Gazze'ye 2,5 milyon dolarlık bir yardımda bulunacağını açıkladı. Bu son derece önemli bir adım. Kanadalı bir şarkıcının Amerikan müzik endüstrisini karşısına alarak böyle bir hamle yapması son derece cesur bir yaklaşım. İnanıyorum ki bu bağışların sadece maddi karşılığı değil, Batı kamuoyunda oluşturacakları dalga da kayda değer olacaktır.
Çocukları öldürüyorlar! Bebekleri! Henüz annesinden doğmamış yavruları annelerinin karnında! Musa olmasın diye, belki aralarından biri Musa olur diye bütün çocukları katlediyorlar! Anneleri öldürüyorlar! Musalar doğuracak annelerini Filistinli çocukların. Kızlarını öldürüyorlar! Anne olmasın, Musalar doğuracak anneler kalmasın diye kız çocuklarını öldürüyorlar! Erkek çocukları öldürüyorlar Filistin'de! Zulme direnecek, karanlığı yok edecek, örgütlü kötülüğü ve kötücül ruhları yeryüzünden kaldıracak direniş erleri, diriliş erleri, varoluş erleri kalmasın, direniş, diriliş ve varoluş erleri birer Musa olmasın diye erkek çocuklarını öldürüyorlar Gazze'nin! Öldürülen çocuklar mı? Her biri Musa olacak umut ışıkları, direniş, diriliş ve varoluş çiçekleri mi sadece? Elbette ki, hayır! Bebekler umut ışığıdır insanlığın. Çocuklar umut kıvılcımı. Anneler güneşi. Sarıp sarmalayarak içini ısıtan, kol kanat gererek dışını ısıtan diriltici güneşi. Babalar ay'ı: Zifirî karanlıkta yeryüzünü aydınlatan, karanlığa ışık tutan ilâhî feneri insanlığın. İsrail'deki kötücül ruhlar, kötülük saçıyorlar dünyaya. Adalet değil. Hak, hukuk, hakkaniyet değil. Cennet hiç değil. Cehennem saçıyorlar insanlığın üzerine! Cehennem ateşi! Ama bilmiyorlar ki! Kötülük aslâ payidar olmaz! Mazlumun âhı aslâ yerde kalmaz! İlâhî gazap aslâ masumiyeti yok edene merhamet etmez! Masumiyet, bizim biz olarak, insan olarak, her birimizde birer Musa tohumu şifrelenen insanlar olarak yaşamamızı sağlayan ilâhî kaynağın yaratılışa sunduğu merhamet eli, rahmet nefesidir. Masumiyet, hayatın hakikatle buluştuğu yerdir: İnsanın cennetten iz taşıdığı diriltici ilâhi ses ve varedici nebevî nefestir.
Hem de öyle bir kazanacağız ki kimse kaybetmemiş olacak. Hem de öyle bir kazanacağız ki dünyanın işgal altında olmayan tek kara parçası Gazze, hepimizi özgürleştirecek. Kimse kaybetmeyecek çünkü biz Siyonizm isimli bu terörist organizasyonu, bu akıl tutulması ideolojisini, bu delilik halini yeryüzünden kazıyıp attığımızda bütün Yahudiler açısından bir “kurtuluş günü” olacak o gün. Kimse kaybetmeyecek çünkü biz Hristiyan Siyonistleri tarihin çöplüğüne yolladığımızda dünyanın sürdürülebilirliğini cebimize koymuş, garantiye almış olacağız. Küresel kültür endüstrisinin bütün yalanları birer birer dökülecek. Kimse kaybetmeyecek çünkü biz, Gazze'nin hepimizi özgürleştirmesine izin verdiğimizde İslamofobi'nin oluşturduğu aptallıklar evreni tel tel dökülmüş olacak ve farklı dinlerden insanların bir arada yaşayabilmesinin önündeki gerzek bariyerlerin hepsi yerle yeksan olacak. Gazze, tek başına başaracak tüm bunları. İnsanlık düşmanı, dünyamızın düşmanı, faşist ve üstenci her bir Allah'ın belası Siyonist cehennemin dibini boyladığında biraz daha yaklaşacağız kazanmaya. Bugün ya da yarın. Yarın ya da ertesi gün mutlaka ama mutlaka biz kazanacağız. Niçin biz kazanacağız biliyor musunuz? Biz adam olduğumuzdan, cesur olduğumuzdan, bağımsız olduğumuzdan değil. İslam ülkeleri meseleye el koyma cesareti göstereceğinden değil. Biz kazanacağız çünkü kötülüğün rüzgârı ne denli sert eserse essin mutlaka iyilerin kazandığı bir oyun ve eğlence yeri bu dünya. Ve emin olun yeryüzünün en iyileri hâlihazırda Gazze'ye sıkışmış bulunan 2 milyon insan. Hem de öyle iyiler ki dünyanın bütün iyilerini harekete geçirdiler. Kimse yerinde duramaz, öfkesini saklayamaz oldu. Sokaklara, meydanlara, ekranlara, boykotlara yansıyan bir yerinde duramama, harekete geçme hâli sirayet etti insanlara. Gazze, her şeyden önce zihinleri, vicdanları, fikirleri özgürleştirdi. Hem de öyle iyiler ki dünyanın bütün kötüleri bir araya geldiler, bütün şeytanlarını yardıma çağırdılar, öfkeden kuduz köpeklere dönüştüler, yüzleri karardı da Gazze ve Gazzelilerin iyilikle örülmüş kayalarından bir taş olsun kopartamadılar. Yetmedi güçleri.
“Biz ölerek kazanırız!” diyenlerdendir o. Ömer Muhtar'ın yakalandıktan sonraki mahkeme faslı destansıdır. Darağacı kurulmuştur. O, darağacından kurtulmak için kendisine sunulan teklifi elinin tersiyle iter. Neydi o teklif? “Mücahitlere silahlarını bırakıp teslim olmayı emreden bir yazı kaleme alırsanız sizi serbest bırakırız!” diyen mahkeme başkanına şu ölümsüz ve şerefli cevabı verir: “Her namazda Allah'tan başka ilah olmadığına, Hz. Muhammed'in de (sav) O'nun resulü olduğuna şehadet eden parmaklarım asla yanlış bir şey yazmaz, teslim olmayız.” Mahkeme başkanının, “Sizin gibi biri için bu son, çok üzücü” sözlerine karşılık olarak da Ömer Muhtar, “Bu, hayatımın sonu için güzel bir başlangıç” diye cevap verir. Ömer Muhtar'ın hâkime dediği şu sözler ise hafızalara kazınmış destansı sözlerdir: “Biz ölerek kazanırız ama siz yaşayarak kaybedersiniz. Bunu öldükten sonra anlarsınız ama artık faydası olmaz size, asıl acı olan bu!” Çöl Aslanı olarak nam salan Ömer Muhtar darağacına çekilir. Ölüm herkes için mukadderdir. Kimisi ölerek ölümsüzleşir kimi de yaşarken bir ölüdür. Yaşayarak kazandıklarını zannedenler öldüklerinde arkalarında onursuz hatıralar bırakırken, ölerek kazananlar dünya var olduğu sürece arkalarında onurlu bir hayat bırakırlar. Ömer Muhtar ölümsüzleşti. Onun bedenini öldürenler onun imanına yenildiler. Gazze'nin virane halini gösterenler, on binlerce ölüye dikkat çekenler, “Değer miydi, ne kazandılar?” deyip duruyorlar. Bunu diyenlerin niyeti belli: Hamas'ın Gazze'ye ve Gazzelilere daha fazla yıkım ve ölüm getirdiği algısını yerleştirmeye çalışıyorlar. İsrail'in soykırımını bir anlamda meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Sanki Hamas'tan önce İsrailliler işgal ve katliam siyaseti izlemiyorlardı da Hamas'ın o eyleminden sonra ilk defa bunu yapmak zorunda kalmışlar gibi bir inanç oluşturmaya çalışanların Gazze için döktükleri timsah gözyaşları İsrailcilikleri için birer kılıftan ibarettir, bilesiniz! “Kazanamayacaklarını bildikleri bir savaşa girişmekle Gazze'ye de kaybettirdiler” diye başlayan cümleler hiç de masumane değil. Sadece Gazzelilerin değil topyekûn Filistinlilerin köleliğe ebediyen razı olmalarını aslında salık veriyorlar. “Artık İsrail diye bir devlet var ve siz bu devleti yenemezsiniz. Silahlarınızı bırakıp teslim olunuz ve bir ömür boyu size uygun görülen bir hayata razı olunuz. Yoksa ölürsünüz, hapislerde çürürsünüz!” demek istiyorlar. Filistinliler için önerdikleri çözüm bu işte! Kazanmayı veya kaybetmeyi yalnızca dünyevî gözlerle değerlendirenler Ömer Muhtar'ı ve arkasında hizalanan o mücahitlerin direnişini anlayamazlar. Bugün de Ebu Ubeydelerin direnişini anlayamadıkları gibi. O yüzden silahlarını bırakıp teslim olmalarını salık veriyorlar. Ömer Muhtar'ın “Pişman mısın?” sorusuna verdiği “Asla pişman değilim!” cevabını imanın ve cihadın anlamını bilmeyenler ne bilsin!
İsrail'in Gazze'de yürüttüğü sistematik vahşete yönelik artan küresel tepkiler, Batılı ülkeleri geri adım atmaya zorladı. İspanya ve Belçika, İsrail'e rest çekerken İngiltere ve ABD ise vites değiştiriyor. Siyonist İsrail önceki gün alınan ateşkes kararı öncesi 50 gün boyunca ABD ve Avrupa ülkelerinin de desteğiyle Gazze'ye ölüm yağdırdı. Ancak, tüm sansür ve yasaklara rağmen dünyanın dört bir yanında milyonlar Gazze'nin çığlığına sessiz kalmadı. Küresel vicdan, Batı'yı yola getirdi. İsrail'in arkasına dizilen Batılı liderler tek tek geri adım atmak zorunda kaldı. İngiltere'de Filistin'e yönelik sert söylemleri sonrası tepki çeken ve görevden alınan İçişleri Bakanı Suella Braverman'ın yerine gelen eski başbakanlardan David Cameron, İsrail'e Başbakan Binyamin Netanyahu ve diğer liderlerle gelecek hakkında konuşmak amacıyla geldiğini belirterek, “Filistin halkının uzun vadeli güvenlik, emniyet ve istikrarı olmadıkça bölgede barışta olmaz. Filistin'lilerin barış ve istikrar içinde yaşadığı bir tablo çizmelisiniz. Bu çatışma bittikten sonra Gazze'de ne olacağını ve nasıl istikrar sağlanacağını düşünmek zorundasınız. Orası nasıl güvenli olacak? Nasıl yönetilecek? Sonra da Filistinlilerin istikrar ve güvenlik içinde yaşayabilecekleri bir devlet için gerekli kapasiteyi nasıl oluşturmaya başlayacağınızı düşünmelisiniz ki bu elbette zor ancak denemek zorundasınız aksi halde İsrail asla güvende olmaz” demişti. SOYKIRIM FİNANSÖRÜ ABD ÇARK ETTİ. ABD BAŞKANI BİDEN YENİDEN İKİ DEVLETLİ ÇÖZÜM DEDİ? İsrail'in Gazze soykırımının sponsoru olan ABD Başkanı Biden Netanyahu ile birlikte savaş suçlusu sayılmamak ve kendini aklamak için her yola ve yalana başvuruyor. Katliamın ilk haftalarında koşa koşa İsrail ziyaretinde bulunan ABD Başkanı Joe Biden, Netanyahu'ya sonsuz bağlılığını duyurmuştu. Ağır silah yardımının yanında onlarca milyar doları İsrail'den esirgemeyen ABD hükümeti, Filistinli sivillerin katledilmesinin “normal” ve “doğal bir sonuç” olduğunu defalarca vurgulamıştı. İsrail ateşkese rağmen insan kıyımına devam ediyor. Hamas'la varılan esir takası anlaşmasının ardından saldırılarına insani ara vermesi beklenen İsrail yine geri adım atmadı. “Ne kadar sivil öldürsek kârdır” anlayışıyla Gazze saldırılarını sürdüren İsrail insan kıyımına ne pahasına olursa olsun devam ediyor. İsrailli üst düzey subaylar ateşkes biter bitmez Gazze'ye tekrar saldırarak sivil katliam ve soykırımlara devam edeceklerini açıkça söylüyorlar. ABD Başkanı Biden ise utanmadan siviller ölmesin diye çalıştıkları yalanına inanmamızı bekliyor. Daha önce de Gazze'de katil ve soykırımcı İsrail'in katlettiği Filistinli sayısı 4-5 bin iken Ortadoğu'daki bu şiddet döngüsünün sonlandırılması gerektiğini söyleyen Biden, “İsraillilerin ve Filistinlilerin eşit ölçüde özgürlük ve onurla yan yana yaşayabilecekleri iki devletli çözümü sürdürme kararlılığımızı yenilememiz gerekiyor” diye konuşmuştu. Bu gün de aynı kelimelerle iki devletli çözümden bahseden Biden İsrail'in katlettiği sivil sayısının 15 bini geçtiğinden bihaber sanırım.
Ateşkesin dördüncü ve son günü. Yarın ne olacak, İsrail Gazze'yi yeniden durmaksızın bombalayacak ve soykırıma aynı şekilde devam edecek mi, bilmiyoruz? Esir takasları sorunsuz bitti. Hamas, üzerine düşeni fazlasıyla yaptı. İsrailli siviller teslim edilirken Hamas'ın kendilerine ne kadar iyi davrandığını, insanca muamele gördüklerini her halleriyle belli ettiler. Takas konusunda psikolojik üstünlük Hamas'ta görünüyor. Gazze'deki insanî durum ne aşamada peki? Dört günlük ateşkes şartlarından biri olan acil yardım konusunda neler yaşandı, içeriye temel ihtiyaç malzemeleri sokulabildi mi? Bu soruların cevaplarını günlerdir Mısır'da çalışmalar yapan Türk Kızılayı ve AFAD'dan almak mümkün olacaktı. Refah Sınır Kapısı'ndan içeriye bir tır daha sokabilmek için bölgede yoğun çaba gösteriyorlar. Kızılay Başkanı Prof. Dr. Fatma Meriç Yılmaz'ın Ramallah'ta olduğunu ve Gazze'ye giren yardımları organize ettiğini öğrendim. Kendisiyle telefonda görüntülü olarak görüştük. AFAD ile kurdukları koordinasyon merkezindeydi. Büyük bir telaş ve gayretle çalışırlarken 10 dakikasını ayırdı ve aşağıdaki önemli notları kendisinden edindim. KUZEYE SADECE 50 TIR SOKABİLDİK Çatışma öncesi dönemde, Gazze'ye günde ortalama 500 tır ticari mal girişi gerçekleşirken, saldırılar başladığından bu yana günde birkaç tır ancak girebilmiş. Ateşkesle birlikte birkaç gündür Gazze'nin geneline günde 200 tır girişine izin verilmiş. Normal dönemlerdeki günlük ihtiyacın çok altında. Kızılay Başkanı Fatma Meriç Yılmaz, 50 gün süren katliamlardan sonra, Gazze'nin kuzeyine de ilk defa yardım ulaştığını söyledi. Sadece 50 tır ve ihtiyacın çok altındaymış. İsrail, işgalin yolunu açmak için Gazze'yi fiilen ikiye bölmeyi hedeflediği ve aralıksız bombaladığı kuzeydeki Gazzelileri bölgeyi terk etmeye zorladığı için o bölgede durum çok ağır. İsrail'in ateşkesten sonra güneyde sıkışan halkı da hedef alacağına dair korkunç bilgiler dolaşıyor. Fatma Hanım şunları söyledi: “Kuzeye gitmesi için ikinci 50 tırı anında hazırladık ama sevkiyat konusunda İsrail'in baskıları devam ediyor. Dışarıdan gelen yardımlar Mısır Kızılay'ında toplanıyor. Mısır Kızılayı da Refah Kapısı'nda Filistin Kızılay'ına teslim ediyor. İçerideki dağıtımları gerçekleştiren büyük oranda Filistin Kızılayı. Kuzey tarafına ulaşabilecek 5 farklı kapı olduğu halde Ürdün sınırı gibi 4 kapıyı birden kapatan İsrail, en küçük kapı olan Refah'a mecbur bırakıyor. Bu da dağıtımın önündeki büyük engel.” 50 KİŞİ BİR ODADA BARINIYOR
Haberi okuyanlarınız vardır. Saraybosna'nın SDP'den yani Sosyal Demokrat Parti'den seçilen Belediye Başkanı Benjamina Karic Siyonistlerin hedefinde. Gazze'deki sivil ölümlerini kınayan ve belediye binasına İsrail bayrağının yansıtılmasını reddeden Karic'e Siyonist işadamı Amir Gross Kabiri, bir İsrail bayrağı ve bir not gönderdi. Notta “asla unutmayacağız ve affetmeyeceğiz” yazıyordu. Zannediyorum sırada Gazze'deki Siyonist işgale karşı çıkıp onu kınayan insanların yataklarına kesilmiş at kafası falan koymak var bu teröristler açısından. Karic'in sosyal demokrat olmasını vurgulamamın iki nedeni var. Birincisi, terörist İsrail asla kendisine şirk koşulmasını istemediği için değil Gazze'deki soykırım için İsrail'i doğrudan suçlayıp hedef alanları, “Hamas suçlu ama İsrail'in yaptıkları da hoş değil” diyenleri bile “yok etme, susturma, itibarsızlaştırma” listesine alıyor. İsrail'e karşı çıkanların Müslüman, Hristiyan, Yahudi, sağcı, solcu olmasını hiç mesele etmiyor. İkincisi de şu: Allah'a şükürler olsun ki dünyada sosyal demokrat siyaset geleneğinin içinde “fikir namusuna düşkün” insanların sayısı fazla da bizim Türkiye'deki gibi “aman bana ne” demiyor insanlar. Tehditleri de göze alarak doğru bildiklerini yapıp Gazze'nin yanında yer alıyorlar. Burada birkaç gün önce Barselona kent konseyinde muhteşem bir konuşma yapan Ada Colau'nun o şahane cümlesini hatırlayalım: “İnsan hakları görmezden gelinerek değil, taraf tutarak savunulur.” Şimdi bunu böylece yazdım ya. Bizim Türkiye'nin vasat altı sekülerleri mail kutumu, sosyal medyamı falan “çok seviyorsan Gazze'ye gidip savaşsana” mesajlarıyla dolduracaklar yine. 7 Ekim'den bu yana “kendilerini bir şekilde rahatlatma” konusunda destan yazıyor bizim nato kafa nato mermer sekülerler. Öne sürdükleri temel argüman ise şöyle: “Konuşup duruyorsunuz ama sizi hiç cephede görmüyoruz.” Bizi de kendileri gibi hafızasız sandıkları için bu cümledeki aptalca hatayı fark etmeyiz sanıyorlar. Aslında nasıl derler “çok da iyi biliyorlar” da bilmezden geliyorlar. 1980 yılında başlayan Afganistan cihadında yüzlerce Türkiyeli Müslümanın önce Rusya'yla, ardından ABD ile yapılan savaşta şehit olduğunu bilmezden geliyorlar. 1992'de başlayan Bosna cihadında yüzlerce Türkiyeli Müslümanın şehit olduğunu bilmezden geliyorlar. 1994'te başlayan Çeçen cihadında yüzlerce Türkiyeli Müslümanın şehit olduğunu bilmezden geliyorlar. 2010'da başlayan Suriye cihadında bilhassa Türkmenlerin cephesi olan Türkmen Dağı'nda, Alpaslan Tugayları'nın safında savaşan yüzlerce Türkiyeli Müslümanın şehit olduğunu bilmezden geliyorlar. Dahası, ellerindeki ABD yapımı silahlarla bu kardeşlerimizin bazılarını şehit edenlerin “maaşa bağlanmış” PKK'lılar, DHKP-C'liler olduğunu da saklamaya çalışıyorlar. Emperyalizmin mayın eşekliğini yapma işinin kendilerinde, insanların izzet ve şerefi için dövüşmenin Müslümanlarda olduğunu da gizlemek istiyorlar herkesten. Türkiye'de Müslümanlar, benim hatırladığım son 40 yılda, dünyanın hiçbir bölgesinde hiçbir cihattan kaçmadılar. “Canlarını Allah'a satmak” konusunda hiçbir korkaklık göstermediler.
Avrupa ve ABD'dekiler dahil dünyanın birçok şehrinde Filistin lehine coşkulu ve kalabalık gösteriler yapılırken “Türkiye acaba biraz geride mi kaldı?” sorusunu sıkça duyuyoruz. Hayır Türkiye hiç geride kalmadı, hatta Filistin duyarlılığında dünyadaki lider konumunu muhafaza ediyor. İrili ufaklı çok sayıda gösterinin yanında İstanbul'da 1,5 milyon kişinin katıldığı en kalabalık protestolardan birini Türkiye gerçekleştirdi. Batman ve Diyarbakır'daki gösteriler de hiç az değildi. Ülkemizle ilgili şu gerçeği de görelim: Türkiye'de, Filistin duyarlılığı zirvede olan bir hükümet var. Yani toplumun hassasiyeti en yüksek seviyede temsil ediliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın “Hamas terör örgütü değildir” açıklaması ya da Alman Başbakanı ve Cumhurbaşkanına ayar vermesi, bu arada Filistinli hasta ve yaralılardan bir kısmının Türkiye'ye tedavi için getirilmesi dünyada büyük yankı buldu. Boykot konusunda da Türkiye dünyada farklı bir yerde duruyor. İsrail'e destek veren markalara yönelik boykot çok yaygınlaştı ve etkili de oldu. Türkiye Gazze sınavından başarıyla geçiyor. Ancak Filistin'in, Gazze'nin gündemin ilk sırasında tutulması da özellikle şu dönemde hayati önem arz ediyor. Gevşeme, rehavet yok. Daima Filistin, daima boykot! LEVE PALESTINA Amerikan Guardian gazetesinde, gençlerin Filistin direnişinden etkilenip İslam ve Kur'an'ı araştırmaya başladıkları ve Müslüman olduklarına dair bir makale yayınlandı. Her imkana, her şeye/eşyaya sahip gençler Filistin direnişinden etkileniyorlar. Düşünün; ellerinde telefon, üzerlerinde marka kıyafetler, altlarına arabalar, bilgisayarlar, oyunlar, değişik yiyecekler, içecekler, en iyi eğitim imkanları, her alanda sınırsız özgürlük, çok sayıda sosyal hak, ebeveynlerin aşırı ilgisi, güvenli bir ülke ama mutsuz bir gençlik; diğer tarafta ise hiç ama hiçbir şeyi olmayan, hatta ekmeği, suyu bulunmayan, ölümle iç içe yaşayan, başına bombalar yağan ama coşkuyla, umutla, cesaretle, üstelik de gülerek, kahkaha atarak, hatta ateşin önünde dans ederek direnen mutlu mu mutlu Filistin genci. Bu gence selam durmamak, saygı duymamak mümkün mü? Filistin direnişi bir dünya devrimi olma yolunda kararlı adımlarla ilerliyor. Devrimin şarkısı da muhtemelen İsveç'te 1976'de yapılan Leve Palestina şarkısı olacak. Siyonizm, elindeki sınırsız finansal, askeri, siyasi güce ve propaganda için harcadığı milyar dolarlara rağmen ateş önünde dans eden Filistinli genç videosu ya da Leve Palestina şarkısı kadar bile etki oluşturabilmiş değil. İsrail bu savaşı çoktan kaybetti. Hem sadece Gazze'de değil, tüm dünyada kaybetti.
Gazze işi büyüyor. Üstelik plânlı bir şekilde. İsrâil için mesele artık HAMAS'ın bitirilmesi hedefi ile sınırlı olmaktan çıkmış görünüyor. Filistinlilerin Gazze'den sürülmesi, Gazze'nin topyekûn boşaltılması ve daha sonra gasbedilerek Yahudi yerleşimine açılması niyetinde olduklarını yolunda açıklamalar geliyor. Gazze de nihâi hedef değil. Bunu da büyüterek Batı Şeria'ya da yüklenecekler. Netanyahu'nun yardımcıları olan aşırılıkçıkçı, gözü dönmüş liderler bunu sağlamadan duracak görünmüyor. Bu toptan bir temizlik hareketi. Ne kadar mümkün, şimdiden kestirmek zor ama, bu azgınlaşmanın belli bir merhalede Kudüs'te varlık gösteren Hristiyan topluluklarını da içine alacak bir harekete dönüşme potansiyeli olduğunun emâreleri de yok değil. Birleşik Krallık ve ABD bu azgınlaşmayı kökten destekliyorlar. AB, başta Almanya ve Fransa olarak ekibi tamamlıyor. Kuvvet kümelenmeleri coğrafî ölçekte, Baltık, Doğu Avrupa ve Yunanistan'a uzanan bir hatta demir atmış durumda. Bu hat, güneyde, Doğu Akdeniz'de Girit üzerinden sağa doğru kıvrılarak Güney Kıbrıs, İsrâil üzerinden Levant coğrafyasına kavuşuyor. Bu sûretle İsrâil ile anlaşmış güdümlü Arap coğrafyasını, Körfezi de ele geçirmiş durumda. Diğer bir kol da Mısır bağlantılı olarak, arada sorunlu bir Libya ve arıza veren Cezâyir'i atlayarak Tunus ve Fas'a kadar genişliyor. Gazzecoust fitilin ateşlendiği yer. İsrâil, kendisi için mıntıka temizliği mânâsına gelen işi tamamladıktan sonra duracak değil. Sûriye'nin bir sonraki hedef olacağı âşikâr. Mutantan söylemlerin baskısından zihnimizi arındırarak düşünecek olursak bu plânların işlemesini engelleyecek bir potansiyelin mevcut olmadığını rahatlıkla görebiliriz. Evet, senaryo ve kurgunun bilhassa Birleşik Krallık'da mesken tutmuş olan finansal güçlerin ve onlarla berâber hareket eden askerî yapıların ve endüstrilerin başının altından çıktığı anlaşılıyor. Buna mukâbil ne Rusya ne de kendisinden daha fazla bekleneceği üzere İran Levant'da yaşanan gelişmelere dâhil olmak istemiyor. Rusya, İsrâil'in Sûriye'yi bombalamasına ses çıkarmıyor. Hava sistemleri İsrâil uçakları karşısında susuyor. Anlaşılıyor ki Rusya, İsrâil'in Ukrayna'ya destek vermemesi mukabilinde İsrâil'e Gazze ve Sûriye'de alan açıyor. İran ise HAMAS'ın Aksa Tufanı hârekâtının kendisi ile bir alâkası olmadığını daha ilk günden açıkladı. Akabinde ise Lübnan'da kendisine müzâhir Hizbullah ve diğer unsurların savaşa muhtemel dahlini engelledi.
Biden yönetimi son dönemde artan kamuoyu baskısı sayesinde Gazze'ye yönelik insani yardım geçişleri için İsrail'e lobi yapmaya başlamıştı. Beyaz Saray, İsrail'in her gün dört saatliğine ‘insani duraklama' yapmayı kabul ettiğini açıkladı ve bunu Başkan Biden'ın ‘bireysel liderlik ve diplomasisinin' bir başarısı olarak sundu. Buna karşın Biden İsrail'e bunu kabul ettirmenin ‘umduğundan daha uzun sürdüğünü' söyledi. Ayrıca kendisinin ‘üç günden daha uzun' duraklamalar için uğraştığı da basına yansıdı. İsrail tarafından yapılan açıklamalarda ise bu tür duraklamaların belli bölgelerde gerektikçe yapıldığı ve Gazze'nin kuzeyinden güneyine insani geçişlerin zaten sağlandığı belirtildi. Yani Biden Netanyahu'ya insani duraklama gibi çok hafif bir talebini bile tam olarak kabul ettiremedi. Washington bir yandan ateşkes baskısı yapmayı reddederken bir yandan da Hamas'ın sivilleri ve hastaneleri kalkan olarak kullandığı şeklindeki İsrail tezlerini tekrarlıyor. Bunlar Biden'ın İsrail'e verdiği koşulsuz destek politikasından dönmeye hazır olmadığını gösteriyor. ABD, İsrail'in Gazze'de yaptıklarını savunması yetmezmiş gibi BM'deki vetosunu İsrail lehine kullandı. Bunun üzerine 14 milyar dolarlık yardım vermeye hazırlanan Washington'un gücü Netanyahu'yu insani duraklama için ikna etmeye yetmiyor anlaşılan. Amerika, İsrail'in Gazze'deki etnik temizlik politikasını destekleyerek Rusya ve Çin'e karşı sürekli kullandığı kurallara dayalı uluslararası düzen söyleminin altını oydu. Bu şekilde Washington'un küresel liderlik iddiasına en ciddi darbe Tel Aviv'den gelmiş oldu. KAMUOYU BASKISI Uluslararası kamuoyu Amerika ve İsrail'in aleyhine dönerken İsrail'e verilen yardım konusunda da Amerikan siyaseti içinden gelen baskılar artıyor. Örneğin, Demokrat Partili 26 senatör (Senato Demokratlarının çoğunluğu) Başkan Biden'a bir mektup yazarak, İsrail'in Hamas'ı yenme stratejisi ve Gazze'de sivillerin korunması için bütün önlemlerin alınıp alınmadığıyla ilgili daha fazla bilgi talep etti. Mektup, Hamas saldırısını kınayarak İsrail'in savunma sistemi ihtiyaçlarının yenilenmesine destek verdiğini belirtiyor ancak çekincelerini kayda geçiren Demokrat siyasetçilerin de artık rahatsızlıklarını gizleyemediğini görüyoruz. Biden'ın Kongre'den talep ettiği 14 milyar dolarlık yardım paketinin geçmesine engel olmasa da düşülen bu şerh Amerikan siyasetçilerin rahatsızlığını yansıtıyor. Ana akım medya organları, İsrail perspektifine fazlaca yer verseler de onlar bile bazı basit soruları sormadan edemiyor. Örneğin Netanyahu'nun CNN'e verdiği bir mülakatta sürekli Hamas'ın tek sorumlu olduğunu ifade etmesi karşısında muhabir ‘ama siz bir devletsiniz' demekten kendini alamadı. İsrail'i savunan isimler bilinen klişelerini tekrarlama şansı bulmaya devam ediyor ancak İsrail'in sivillerin korunmasını öncelemediğini açıkça göstermesi karşısında ana akım medyanın gazetecileri dahi şaşkınlıklarını gizleyemiyor. Elbette bütün bunlar Filistin'deki insani dramın durdurulması açısından çok bir anlam ifade etmiyor ancak İsrail'in geleneksel olarak rahat ikna edebildiği Amerikan kamuoyunu yanına almakta hiç olmadığı kadar zorlandığını gösteriyor.
Hamas'ın saldırılarından sonra İsrail'in Gazze'ye başlattığı operasyonlarda 1,5 milyon insan yerinden oldu. 10 bini aşkın Filistinli hayatını kaybetti. Hamas saldırılarında 1.200 İsrailli öldü. Bölgede bir insanlık dramı yaşanıyor. Hafta sonunda Almanya'nın farklı kentlerinde Filistin yanlısı gösteri düzenlenmesi bekleniyor. Podcast COSMO TÜRKÇE'ye konuşan gazeteci Hediye Levent'e göre Gazze'nin geleceği Hamas'ı tamamen çökertmek isteyen İsrail'e bağlı. Mikrofonda Gökçe Göksu ve Erkan Aslan var. Von Gökce Göksu.
İsrail Gazze'yi bombalamaya devam ediyor, dün de Şifa Hastanesi'nde tedavi gören çocukların kan revan içindeki görüntüleri ajanslardan önümüze düşerken ne çeşit bir çılgın hayvani öfke ile karşı karşıya kaldığımızı anlamaya çalışıyoruz. Guardian gazetesinde Anti Siyonist Yahudi bir grup adına yayınlanan Ellen Brotsky ve Ariel Koren imzalı bir yazıyı sizinle paylaşmak istiyorum. Tanımlar onlara ait. Diyorlar ki: “Biz Siyonizm karşıtı Yahudileriz ve Gazze'de soykırımın yaşandığını görüyoruz. İsrail geriye kalanlara kuzey Gazze'yi terk etmelerini söyleyen bir direktif yayınladı. Bu 1,1 milyon kişi için ‘kendi güvenliğiniz için' tahliye edin veya yaklaşan saldırı ve kara işgali sırasında ölüm riskiyle yüzleşin anlamına geliyor. Birleşmiş Milletler, böyle bir toplu tahliyenin ‘imkânsız' olduğunu ve olası ‘yıkıcı insani sonuçları' olduğunu belirtiyor ve İsrail'e emri geri çekmesi için yalvarıyor. Bir BM özel raportörü, emrin ‘insanlığa karşı işlenmiş bir suç ve uluslararası insancıl hukukun açık bir ihlali' olduğunu açıkça belirtti. Bunu başka bir şey olarak adlandırıyoruz: Gelişen soykırım. Uluslararası hukuka göre, soykırımın iki şeye ihtiyacı vardır: ‘Bir ulusal, etnik, ırksal veya dini bir grubu tamamen veya kısmen yok etme niyeti' ve ardından bu grubun yok edilmesine yönelik girişimler. Niyet olmadan, bu eylemler ‘etnik temizlik' olarak kabul edilir. Kasıtlı ise, bunlar ‘soykırım' olarak kabul edilir. İsrail, Gazze ve sakinlerini yok etmek için temel atma yolunda gibi görünüyor: Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, Gazze sakinlerinin masum siviller olmadığını söyledi: ‘Orada sorumlu olan bütün bir millettir. Masumiyetleri hakkında yapılan bu tür retorik doğru değil, haberdar değiller, iç içeler, kesinlikle doğru değil.' Bu söylem ‘kolektif cezayı ve sivilleri hedef almayı' yasaklayan uluslararası hukuka aykırıdır ve her ikisi de savaş suçlarına yol açar. Ayrıca, İsrail'in Gazze'ye yönelik saldırılarında hiçbir kısıtlama göstermeyeceğini göstermektedir. İsrail'in başlattığı zorla yerinden etme, soykırımın 10 aşamasının sonuncusudur. Bu aşamalar aynı anda gerçekleşebilir ve ‘insanlaştırmama', gruplara su ve yiyecek sağlamama ve askeri operasyonları ‘terörle mücadele' olarak yanlış etiketleme gibi adımları içerir. İsrail yetkilileri, keyfi bombardıman kampanyalarını haklı çıkarmak için terörizmi gerekçe gösterirken, İsrail Savunma Bakanı, ‘insan hayvanlar' ile savaştıklarını söyledi - soykırıma giden yolda her zaman kullanılan insanlık dışı bir dil. İsimsiz bir İsrail savunma yetkilisi, ‘Gazze'nin sonunda çadır bir şehir olacağı' dedi. Başbakan Benjamin Netanyahu, şimdiye kadar uygulanan kitlesel ölümün ‘sadece başlangıç' olduğunu tekrarladı. Savunma bakanı, Gazze Şeridi'nin elektrik, yakıt, yiyecek ve su kesilmiş ‘tam bir kuşatma' altında olduğunu söyledi. Bir Knesset üyesi, 1948'de Filistinlilerin kitlesel yerinden edilmesine atıfta bulunarak açıkça ikinci bir Nakba'nın gerekliliğini dile getirdi. Yine de başka bir Nakba'yı bilerek yaratmak, Gazze'de soykırıma denk gelecektir.
Geçtiğimiz hafta yazdığım yazı bir hayli önemsendi. Bunu gelen telefonlardan anlıyorum. Yazının konusu Türkiye'nin garantörlük teklifi ve karşı senaryolardı. Hamassız bir Gazze planı, bölgeye yerleştirilecek uluslararası güç ve benzeri senaryolar sorunun çözümünü değil İsrail'in güvenliğini hedefliyordu. Bu yüzden Türkiye'nin barış vizyonu ile çelişiyordu. Burada kalmıştık. Devam edelim. Konuyla ilgili önemli gelişmeler var. Bir. İsrail katliamlarını sürdürüyor. Gazze doğu-batı hattında ikiye bölündü. Kara saldırıları kuzey bölümüne yoğunlaştı. Gazzeliler güneye gitmeye zorlanıyor. İki. Hizbullah lideri Nasrallah saldırıyı Hamas'ın planladığını, yani “işin içinde olmadıklarını” söyledi. Böylece çatışmaların yayılmayacağı anlaşılmış oldu. (İran'ın ABD ile bu konuda anlaştığı görülüyor.) Üç. ABD Dışişleri Bakanı Blinken Ürdün, Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan dışişleri bakanlarıyla yuvarlak masa toplantısı yaptı. Blinken'ın gündemi Gazze'nin geleceğiydi. “ABD ve Arap ülkeleri Gazze'de Hamas kontrolünün devam edemeyeceğine inanıyor” dedi. Bir Hamaslı yetkili de ABD'yi “Filistinlilere karşı Arap koalisyonu oluşturmaya çalışmakla” suçladı. Dört. Netanyahu “Güvenlik sağlanıncaya kadar Gazze'de kalacağız” dedi. Beş. ABD'den “Gazze'de kalıcı işgali desteklemiyoruz” açıklaması geldi. Blinken Gazze'nin Filistin yönetimi altında Batı Şeria ile birleşmesinden yana olduklarını duyurdu. Altı. Blinken'ın Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'la görüşmesinde insani yardımlar ve ateşkes konusu gündeme geldi. Gazze'ye uluslararası güç konuşlandırılması dahil çeşitli senaryolar konusunda Ankara 1967 sınırlarını ve iki devletli çözümü öncelemeyen hiçbir senaryoyu kabul etmeyeceğini muhataplarına açıkça belirtti. TÜM BUNLAR NE ANLAMA GELİYOR? İsrail “Gazze'yi işgal ve ilhak planından” vazgeçmiş değil. Gazzelilerin Mısır'a tehciri konusu şimdilik rafa kalktı. İsrail'in şimdiki hedefi Hamas'ı ortadan kaldırmak ve Gazze'yi ikiye bölerek kuzeyde tampon bölge oluşturmak. (Netanyahu daha ileri isteklerinin hayata geçmesi için askerlerini ABD seçimlerine kadar Gazze'de tutacaktır. Trump seçilirse Gazzelilerin Mısır'a sürgünü dahil birçok konu yeniden gündeme gelir.) ABD Hamas'ın ortadan kaldırılmasını destekliyor. Arap ülkelerini de bu konuda ikna etmişe benziyor. Washington'un bir önceliği de Türkiye'yi sürecin dışında tutmak. İki nedenle. Bir. Türkiye'nin nüfuzunu artırmasını istemiyor. İki. Türkiye'yi kontrol edemeyeceğini, Ankara'nın nihai çözüm için baskı yapacağını biliyor. Arap ülkeleri üzerinden süreci daha rahat kontrol edeceğini düşünüyor. ABD planına göre Gazze, Batı Şeria'daki Filistin yönetimine bağlanacak. Gazze'ye de uluslararası güç konuşlanacak. Gazze'nin güneyi büyük bir mülteci kampına dönüşecek. Gazze'nin inşası ve İsrail için “zararsız” hale getirilmesi sürecinde finansman, siyasi ve askeri destek bölgedeki Arap ülkelerinden sağlanacak. ABD-İsrail ortaklığının Gazze sonrası odak noktası Lübnan'daki Hizbullah ve Suriye'nin güneyi olacak diye düşünüyorum.
Hamas'ın 7 Ekim saldırısıyla başlayan ve İsrail'in verdiği yanıt ile büyüyen savaşta 32 günü geride bıraktık. İsrail günlerdir abluka ve bombardıman altında tuttuğu Gazze'nin kent merkezine girdiklerini açıkladı. İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF), 7 Ekim'den itibaren Hamas militanlarıyla sürdürdüğü “karmaşık ve zor” çatışmada Gazze'nin “önemli merkezlerinde” savaştıklarını açıkladı. ABD Dışişleri, İsrail Başbakanı Netanyahu'nun Gazze'de tüm güvenliği sağlama vaadine, “Gazze'nin yeniden işgalini desteklemiyoruz. Gazze Filistin toprağıdır, öyle de kalacaktır” yanıtını verdi. Peki ABD, İsrail'e desteğini ne zaman kesecek? ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, ikinci Ortadoğu gezisinden de sonuçsuz döndü. Rehineler ve insani ateşkes konusunda ilerleme kaydedilmezken, Blinken'ın bölgeye ziyareti sırasında Gazze'ye giden yardım tırlarının sayısı da azaldı. Blinken'ın Türkiye temasları sonuç verdi mi? Avrupa Birliği (AB) Komisyonu'nun bugün yayımladığı yıllık ilerleme raporunda Türkiye'deki demokratik kurumların işleyişinde ciddi eksiklikler bulunduğu belirtilerek, demokratik gerilemenin devam ettiği vurgulandı ve “Cumhurbaşkanlığı sisteminin yapısal eksiklikleri devam etmektedir” denildi. Senem Görür Yücel ve Ömer Taşpınar, Transatlantik'te değerlendiriyor.
Günün öne çıkan haberlerini tarafsız bir bakış açısıyla ve FOX Haber farkıyla dinleyin! Güvenilir, tarafsız ve kaliteli haberin adresi FOX Haber; podcast yayınlarıyla sizlerle. Türkiye'nin lider sabah haber programı İlker Karagöz ile Çalar Saat, podcast yayınlarıyla sizlerle! FOX Türkiye Resmi Web Sitesi: www.fox.com.tr Facebook: https://www.facebook.com/foxhaber Twitter: https://www.twitter.com/FOXhaber Instagram: https://www.instagram.com/FOXhaber
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Anayasa Mahkemesi'nin Türkiye İşçi Partisi Hatay Milletvekili Can Atalay hakkında ihlal kararını vermesine ilişkin mütalaasını Yargıtay 3. Ceza Dairesi'ne gönderdi. Mütalaada, “Milletvekili, Türkiye Cumhuriyeti Anayasanın 83/2 maddesinde öngörülen yasama dokunulmazlığından yararlanamayacaktır” denildi. Avukat Deniz Özen değerlendirdi. Özgür Özel Gazetecilerin sorularını yanıtladı ve ittifak açıklaması yaptı. Göksel Göksu, Cansu Timur ve Tanju Tosun Gökçe Çiçek Kösedağı'nın sorularını cevapladı. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres, Gazze Şeridi'nde yaşananlara dikkat çekmeye devam ediyor. Guterres, Gazze'nin bir “Çocuk mezarlığına” dönüştüğünü söyledi. Aydın Selcen değerlendirdi. Editör: Aliye Altınışık
İsrail'in Gazze'ye yönelik harekatında bugün 28. gün. Dört hafta sonunda artık tam bir kuşatmadan söz etmek mümkün. Kent, günlerdir kent ağır bombardıman altında.. İsrail birlikleri Gazze'nin dış mahallelerinden merkeze doğru ilerliyor. Savaşta ölen Filistinlilerin sayısı 10 bine yaklaşırken; İsrail de kayıplar veriyor. Gazze kuşatılırken, Amerikan dışişleri bakanı Antoni Blinken 3 hafta içinde ikinci kez bölge turuna çıktı. Blinken, İsrail'e hangi mesajları iletecek, kuşatma nasıl ilerliyor, Gazze'de ateşkes umudu var mı? Diplomasi hala mümkün mü? Süreçte Arap dünyası neden sınıfta kaldı? Kayıttayız'da bu sorulara yanıt arandı..
7 Ekim'de başlayan krizin ardından İsrail'in (ve İsrail'i desteklemeyi dini bir vecibe olarak gören Amerikan elitinin) ne yapmaya çalıştığı, nasıl bir planı olduğu, çatışmanın bölgeye yayılıp yayılmayacağı merak ediliyor. Kamuya açık mesajlara bakılırsa ABD çatışmanın bölgeye yayılmaması için çaba harcıyor. Bölgeye savaş gemilerini göndermesi bu sebepleymiş. İran ve Hizbullah'la temas kurup “Savaşa müdahil olmayın” mesajı da göndermiş. ABD'nin “Çatışma yayılmasın” politikası İsrail Gazze'yi işgal edene ya da “sorunsuz hale” getirinceye kadar sürecektir. Çünkü çatışmaların yayılması, Gazze ile başlayan uzun soluklu planın akamete uğraması anlamına gelir. İsrail aşama aşama gitmek istiyor. Nihai kertede hedeflerini, yani o uzun soluklu planı daha önce yazmıştım: Gazze'yi işgal/ilhak etmek, Filistin Devleti'ni ortadan kaldırmak, ardından Lübnan ve Suriye'nin güneyinde tampon bölgeler oluşturmak. Bu yüzden Gazze konusunu çatışmalar yayılmadan halletmeye bakacaklar. Hamas'ı karada yenebilirlerse -bu büyük bir soru işareti- Gazze ile ilgili ne yapacakları konusunda kafaları net değil. Birçok senaryo gündeme geliyor. Tüm senaryoların ortak noktası Hamas'ın ortadan kaldırılması ve İsrail'in güvenliğinin bir şekilde sağlanması üzerine kurulu. İlk günlerde konuşulan senaryoları şöyle özetleyebiliriz: Bir. Gazze'nin işgal/ilhakı. İki. Bu olmazsa Filistin devletinin Gazze'yi yönetmesi. (İsrail buna kesin bir dille karşı çıkıyor.) Üç. Gazze'nin Mısır ve İsrail'le iyi geçinecek bir aktöre emanet edilmesi (Muhammed Dahlan'ın adı dillendirildi). İsrail'in istediği opsiyonun Gazze'nin işgal ve ilhakı olduğunu biliyoruz. İsrail bunun için 2,2 milyon Gazzeliyi Mısır'daki Sina çölüne sürmek istiyor. Geçtiğimiz haftalarda Mısır Cumhurbaşkanı Sisi'nin itirazları üzerine kamuya mal olmuş bir bilgiydi bu. İsrail İstihbarat Bakanlığı'na ait bir belgenin sızmasıyla detayları ortaya çıktı. Mısır hükümetine 7 Ekim'den önce de teklif edildiği anlaşılan, yani en baştan planlanan kurguya göre Sina çölünde çadır kentler, daha sonra kalıcı konutlar inşa edilmek isteniyor. İsrail'in amacı terör ve dehşet ortamı yaratarak Gazzelileri topraklarından çıkarmak ve buraya sürmek. Eşine az rastlanır bir cinnet haliyle sivillerin öldürülmesi, büyük bir terör ortamı yaratılması, hastanelerin, mülteci kamplarının vurulması, Gazzelilere “güneye gidin” baskısı bu yüzden. İsrail'in Gazze'deki saldırılarını destekleyen ABD'nin zorunlu sürgün planına karşı çıktığı söyleniyor. Hatta Biden ile Sisi bu konuda anlaşmış. İsrail ise Mısır'ı ikna etmek için uluslararası borçlarını kapatmayı vadediyor.
Biden yönetimi krizin başından beri İsrail'in koşulsuz yanında duran tavrını özünde değiştirmedi. Bununla birlikte uluslararası kamuoyu, bölge ülkeleri ve kendi partisiyle Amerikan kamuoyundan gelen ağır eleştiriler karşısında özellikle son iki haftada insani dramdan daha fazla bahsetmeye başladı. Uluslararası arenada giderek yalnızlaşan Washington, İsrail'in sonuna kadar yanında olduğu mesajını tekrarlarken sivillerin korunması ve insani yardım girişinin sağlanması gerektiği gibi şerhler düşmeye başladı. İsrail'in Gazze'ye geniş çaplı bir işgal hazırlığında olduğu ama Washington'un esirlerin ve sivillerin güvenliğini gözetecek daha dar kapsamlı bir operasyonu salık verdiği gibi haberler de dikkat çekti. Yönetimin kamuoyu baskısını hafifletmeye yönelik söylem değişikliğine gitmesi ne kadar köşeye sıkıştığının farkına varmaya başladığını gösteriyor. SÖYLEM Mİ POLİTİKA DEĞİŞİKLİĞİ Mİ? Elbette söylem değişikliği politika değişikliğine tekabül etmez ve bu bağlamda Washington'un İsrail'e desteğinde herhangi bir azalma olmayacaktır. Örneğin Dışişleri Bakanı Blinken operasyonlara ‘insani ara' verilmesi gerektiğini söylüyor ancak İsrail'in ‘kendini savunma hakkı ve hatta yükümlülüğü vardır' şeklinde açıklamalar yapıyor. Ulusal Güvenlik Danışmanı Sullivan ‘hastaneler meşru hedef değildir' diyor ancak İsrail'in hastaneleri hedef almasına doğrudan bir eleştiri getirmekten kaçınıyor. Başkan Biden da insani yardım geçişi sağlanmasını gündeme getiriyor ancak Kongre'den İsrail'e 14,5 milyar dolarlık yardım paketi talebinde bulunuyor. Dolayısıyla Biden yönetiminin İsrail'in yanında durmak adına Netanyahu hükümetinin etnik temizlik politikasına destek vermiş olmasının doğurduğu siyasi maliyeti adeta kelime oyunlarıyla yönetmeye çalışıyor. NETANYAHU'NUN HESABI Biden yönetiminin Netanyahu'nun siyasi hesaplarına göre tasarlanmış ve sivilleri hedef alan katliamlarına meşru müdafaa bahanesiyle tam destek vermesinin maliyeti büyük oldu. Bu yüzden yönetimin İsrail'in bundan sonraki Gazze operasyonunun kapsamı, hızı ve taktikleri konusunda İsraillilere uyarı yaparak topyekûn işgalin önüne geçmeye çalıştığı gibi haberler dikkat çekiyor. Yönetim şimdiye kadarki sivil ölümlerinin yarattığı infialin yatıştırılması ve bundan sonra daha yönetilebilir bir maliyet üretilmesine çalışıyor anlaşılan. Buna karşılık Netanyahu'nun zaten Gazze'ye pervasızca girip büyük kayıplar vermesinin kendi siyasi kariyerinin sonu olacağı biliniyordu. 7 Ekim saldırılarını önleyemediği ve esirlerin hayatını hiçe sayan bombardımana başladığı için eleştiri oklarının hedefinde olan Netanyahu, sert retoriğine rağmen Gazze'nin işgalini zamana yaymayı tercih edecekti zaten. Biden yönetimi İsrail'in Hamas'a karşı ‘daha akılcı' bir strateji izlemeye ikna ettiğini basına sızdırarak hem esirleri hem de sivilleri korumaya çalıştığını göstermeye çalışıyor. İsrail'in büyük kayıp vermeden ilerlemesi de Netanyahu'nun işine geleceği için iki taraf da kara operasyonu konusunda daha farklı strateji izleyecekleri imajını verme konusunda uzlaşmış görünüyor.
Cinnet devâm ediyor. İsrâil, dünyânın gözü önünde Gazze'de hakîki manâda bir soykırım gerçekleştiriyor. Her biri korkunç yüzlerce görüntü akıyor. Barış için yapılan tekmil teşebbüsler akâmete uğruyor. Herkes bu işin nerelere gidebileceği sorusunu soruyor. Ben de bu husustaki kendi düşüncelerimi ortaya koymak istiyorum. Karşımızda iki senaryo mevcut. Bunlardan ilki, sürecin Gazze ile sınırlı kalmayacağını, büyüyeceğini düşünüyor. Doğrusu ben de böyle düşünenlerdenim. Bu işin, belki zincirleme olarak değil, ama zamâna yayılmış olarak, fâsılalı olarak büyüyeceği kanatindeyim.. Diğer senaryo ise bunun aksine yaşanan bu fâcianın daha büyük coğrafyalara sıçramayacağı ve Gazze ile sınırlı kalacağını öngörüyor. İsrâil'in Gazze'ye girmesini kırmızı çizgisi olarak ilân etmiş olmasına rağmen Hizbullah'ın bu vakte kadar tepkisiz kalmış olması, İran'dan gelen ve mırın kırın eden izahatlar ; nihâyet Hamas'ın Hizbullah'a serzenişte bulunan beyânatlar vermeye başlaması bu tezi destekler mâhiyette olduğunu söyleyebiliriz. Eğer gelişmeler bu minvâl üzere devâm edecek olursa insanlık târihine en karanlık ve kanlı sayfalardan birisi olarak ilâve edilecek olan bir soykırımla baş başa kalacağız demektir. Bunun nasıl seyredeceği şimdilik müphem görünüyor. Eğer İsrâil ordusu Gazze'de ağır kayıplar verir , bir batağa saplanacak olursa Hamas, İsrâil'i mağlup etmiş, istediğini elde etmiş olacaktır. Muhtemelen İsrâil de bu ihtimâlin farkındadır. Kendileri için herhâlde en kötü senaryo, Gazze'nin kendisi için bir Vietnam olmasıdır. Bu ihtimâli ortadan kaldırmak için en gelişmiş ve en ölümcül savaş teknolojisini kullanmaya azim ve kararlı olduklarını, İsrâilli sözcülerin yaptıkları beyânatlardan anlamak mümkündür. Hâl-i hazırda savaş hukûkununun yasakladığı kimyasal silâhları kullanmaktan çekinmeyen ve hiçbir yaptırıma uğramayan İsrâil daha fazlasını da yapmaya amâde olduğunu gösteriyor. (Koca Irak'ı kimyasal silâh üretmekle suçlayıp, 1 milyonu aşkın insanın ölümüne sebep olan şekilde altını üstüne getiren Batı âleminin bu durum karşısında Üç Maymun'u oynamasını nereye koyacağız?) Gazze'yi yakıp yıktıktan, Gazzelileri katledip, kalanının sürdükten sonra İsrâil kazanmış ve rahatlamış mı olacak? Tam aksine; vaktiyle soykırıma uğramış olmaklığıyla uçsuz bucaksız bir mâsumiyet ve mâsuniyet kazanmış olan Yahudiler, artık bu imtiyazlarını kesinlikle kaybedeceklerdir. İsrâil, bugüne kadar keyfini sürdüğü Mâsumiyet Müzesi'nden çıktı. Bir zamanlar Almanlar Yahudilere yaptıkları sebebiyle nasıl sokakta yürüyemez hâle gelmişse; şimdilik nasıl karşılayacaklarını bilmesem de, aynı şeyin İsrâillilerin başına geleceğini zannediyorum. Direnip bunu reddetseler de en azından inandırıcılıklarını kaybedecekleridir. Avni Özgürel haklı olarak, her sene en az bir kaç tâne çekilen dünyâya servis edilen Holocaust ile alâkalı filmlerin iş yapmakta zorlanacağını söyledi. İnandırıcılık ve itibâr kaybettireceği muhakkak görülen bir zafer ne kadar manâlıdır? İsrâil'de, eğer hâlâ sağduyusunu ve vicdânın kaybetmemiş olanlar varsa, kendilerine sormaları gereken soru budur...
İsrail her dakika bebeklerin, çocukların, korunmasız sivillerin üstüne bomba yağdırırken bizim kendimizi iyi hissetmemiz elbette mümkün değil... Bu çaresizlik bizim kendimizle aramızı da bozuyor, böyle bir durumun içine düşmüş halde oluşumuzu kendimize açıklayacak kelimeleri bulamıyor, ahvalimizi meşru kılacak bir mazeret bulamıyoruz. Bu muhasebeyi yapalım, bu yüzleşmeden elbet kaçmayalım ama bu kahrın bir yılgınlığa dönüşmesine, bizi elden ayaktan düşürmesine de izin vermeyelim. Filistin'in uğradığı bu büyük zulmü dünyaya duyurmaya, bu büyük vahşetin kara haberini yaymaya, dünyayla iletişimi kesilen Filistin'in mazlum ve yiğit insanlarının sesi olmaya devam edelim. Bu insanlık nöbetini, bu iman vazifesini asla bırakmayalım. Bu destek faaliyetlerini küçümseyenleri, “sizler evlerinizde rahat rahat oturup laf üretirken, Gazze'de çocuklar ölüyor” diyenleri kesinlikle dikkate almayalım. Görünüşte haklı bile olsalar konsantrasyonumuzu bozmalarına, zihnimizi meşgul etmelerine izin vermeyelim. Elimizden ne geliyorsa, asla küçümsemeden bu seferberliği sürdürelim. Bu işin peşini asla bırakmayacağımızı dosta düşmana gösterelim. Gazze'de yeni bir asır başlıyor, bunu unutmayalım! Tarih yeniden yazılmaya başlıyor; bizim İsrail'i tel'in etmek ve Gazze'nin sesi olmak adına seslendirdiğimiz, görünür kıldığımız, dolaşımda tuttuğumuz her şey, bu yeni yazılmaya başlanan tarih sayfalarına birer vurgulu not olarak düşüyor, bunu aklımızdan çıkarmayalım. Elimizdeki her iletişim imkânını bu yolda seferber edelim, bölgeye yardım ulaştırabilen kuruluşlara imkânımız ölçüsünde azami desteği verelim. İsrail terörizmini lanetlemek ve bütün çıplaklığıyla ortaya sermek adına her gün yeni fikirler geliştirelim, sürekli güncellenen bilgilerle İsrail'in benzeri olmayan çirkinliğini ve yaşanabilecek en ağır şartlar ve zorluklar altında bile dirayetini, kararlılığını, davasına sadakatini yitirmeyen Filistin'in, Gazze'nin yiğitlerini dünyaya gösterelim, tarihe kayıtlarını düşelim. Cesaretin, azmin, imanın şiirini yazan, kundaktaki bebekten ahir ömrünü süren yaşlılarına kadar her yaştan binlerce şehit veren kahraman Filistin insanının destanını görünür kılalım, elimize ulaşan görsellerle bu büyük hikâyenin çarpıcı tasarımlarını üretelim, sosyal mecralardan mümkün olan bütün dillerde dolaşıma sokalım. Bunları yapalım, çünkü bu defa bu yapılanların yeryüzünün her köşesinde bir karşılığı, bir yankısı, insanlığın vicdanında bir titreşimi var. Dünyanın her köşesinde meydanlar, caddeler ‘Free Palestine' haykırışlarıyla inliyor. Zalimler yalanlarını yaymak üzere ağızlarını her açtıklarında yalanları yüzlerine vuruluyor, sert protestolara uğruyor. Batı ülkelerinde yönetimler, kendi toplumları nezdinde İsrail terörizminin yardakçısı olmak suçundan mahkûm ediliyor. Artık küresel bir gerçek bu; İsrail'in Batılı işbirlikçileri ile birlikte kurguladığı bu akıl almaz, bu insafa sığmaz kötülük senaryosu artık hiç kimseyi kendine inandıramıyor. Bu oynanan oyunun ne kadar karanlık, ne kadar kirli, ne kadar adaletsiz ve ne kadar açıklanamaz olduğunu dünyanın neresinde yaşıyor, neye inanıyor olursa olsun her insan görüyor, idrak ediyor.
İsrail Gazze'nin kuzeyinde karadan ilerlemeye devam ediyor. Eski Başkan Trump ayaklanma ve isyana teşvik ile suçlanıyor. Başkan Joe Biden yapay zeka için yeni kararlar açıkladı. Otomotiv işçilerinin grevi sona eriyor, sendikal hakların başarısı konuşuluyor. Friends dizisinin esprili Chandler Bing karakterini canlandıran Matthew Perry'nın ölmesi Amerika'yı yasa boğdu
Tam üç hafta oldu. İsrail terör devleti, Filistin'i kan gölüne çevirdi. Gazze'yi boşalttı. Gazze hayalet şehre döndü. Gazze'nin toprakları kanla sulandı. Çocukların, bebeklerin kanlarıyla... Üç haftada 4 bine yakın bebek ve çocuk katledildi! İsrail'in başındakiler insan olamaz. Kudurmuş köpek onlar! Masum bebekleri, çocukları katleden aşağılık mahlûkâtlar! Şu an Yahudiler, Gazze'yi karadan, denizden, havadan kuşatıyor, işgal ediyor bomba üstüne bomba yağdırıyor! Bir şehir ölüyor. Bir halk ölüyor! İnsanlık seyrediyor. Dünya seyrediyor. Birleşmiş Milletler (BM) boş durmuyor, hemen harekete geçiyor ve yine İsrail'i kınayan bir karar alıyor. Bu karar hiçbir işe yaramıyor, İsrail'in zulümleriyle ilgili alınan bütün BM kararları gibi çöpe atılacak... BM gaz alıyor! Alain Badiou, Ahlâk başlıklı kitabında çağımızda Batılıların dillerine pelesenk ettikleri insan hakları söyleminin tam bir “ahlâksızlık” biçimi olduğunu söylemişti. Badiou'nun dikkat çektiği ahlaksızlık biçiminin en iğrenç örneklerinden biri BM'nin hiçbir şey yapmaması, sadece gaz alması. Gaz almak ne işe yarayacak peki? Hem İsrail'in işlediği soykırım cinayetini kamufle etmek hem de dünya boş durmuyor imajı oluşturarak dünyanın harekete geçecek kitlelerini ve liderlerini sessizliğe sürüklemek, mahkûm etmek. BM, küresel sistemin emniyet sübabı işlevi görüyor! Örgütlerin kara para aklama şebekesini andırıyor. Bu tanımlama çok iyi oldu: Tam tamına Batılıların günahlarını, barbarlıklarını, zulümlerini, katliamlarını, soykırımlarını aklama şebekesi! Küresel sistemin lordları, vampirleri, kana ihtiyaç duyup da mazlum insanları katletmeye niyetlendiğinde, hemen harekete geçerek sorumluları kınıyor. BM'nin attığı bu tür adımlar, bazı devletlerin işlediği cinayetleri örtbas etmekten başka bir işe yaramıyor, yazması da beklenemezdi. İsrail işgalinin ve katliamlarının gideceği yer beni korkutuyor: Filistin'i haritadan silecekler! Önce Gazze'yi yok ediyorlar. Ardından Batı Şeria'ya saldıracaklar, orasını da cehenneme çevirecekler. Bütün Filistinlileri zorla, tecavüzle, katliamla, şehitleri kan gölüne çevirerek sürecekler Filistin'inden. Bunun için uydu bir devlet kuruldu yüzyıl önce Irak'la, Suriye ile ve İsrail'le birlikte. Ürdün. Filistinlilerin sürgün yeri Ürdün. Nüfusunun çoğunluğunu Filistinlilerin oluşturduğu Ürdün. İsrail'i kurmak, ardından Arz-ı Mev'ud'a ulaşmak için Filistinlileri Filistin topraklarından sürüyorlar, sonra da Filistin'i haritadan silecekler.
Terör devleti İsrail'in Mescid-i Aksa başta olmak üzere, tüm İslam coğrafyasına ve insanlığa saldırısı karşısında direnen bütün Filistinli kahramanlara şükran borcumuz var. 75 yıldır İsrail'in katliamları karşısında dimdik duran ve canını feda eden mücahitlere minnet borcumuz var. Siyonist katiller sürüsünü başımıza Batı bela etti. 1917'de İngiltere'nin Mescid-i Aksa ve çevresini işgal etmesiyle başlayan süreç, Hitler'in sözde Yahudileri katlettiği tezgâhıyla amacına ulaştı. İngilizlerin işgali altındaki Müslüman toprakları sürekli Yahudilerin lehinde genişledi. İsrailliler İngilizlerin himayesinde yıllarca Müslümanları katlederek topraklarını genişletti. Müslümanlar katliam ve saldırılarla yerlerinden, yurtlarından edildi; evlerine mallarına el koyuldu. Siyonist Yahudiler yeterince toprak elde edince imdatlarına Hitler yetişti. İngilizler sayesinde toprak elde eden Yahudiler, işgal ettikleri araziler için yeni nüfusa ihtiyaçları vardı. Hitler, Almanya'da işe yaramayan veya Siyonist olmadığı için İsrail'e göç etmek istemeyen Yahudileri katlederek, Siyonistlerin planlarını gerçekleştirmeye yardım etti. ABD İSRAİL'İN HER TÜRLÜ TERÖR EYLEMİNİ DESTEKLEDİ Yahudilere yönelik benzer baskılar, Siyonistlerin isteği doğrultusunda Avrupa'nın hemen hemen her ülkesinde yapıldı. Yahudiler üzerine korku salınarak, onlar için, en güvenli yer İsrail, duygusu oluşturuldu. Ve bu sayede 1930'ların sonlarında başlayan göç, İsrail'in kurulmasına kadar devam etti. İngiltere, Filistin bölgesini işgal ederek Siyonist Yahudilere alan açtı. Hitler Almanya'sı göç etmek istemeyen Yahudileri katlederek göçe zorladı. Amerika Birleşik Devletleri de kurulan İsrail devletinin her türlü terör eylemini destekledi. 75 yıldır İslam coğrafyasının göbeğinde yaşanan soykırım, katliam, kan ve gözyaşının temel nedeni emperyalist devletlerdir. Üstelik bu devletler Yahudileri çok sevdiği için destek olmuyor. Sapkın bir mesih inanışları sebebiyle bu katliamlara destek veriyor. Yahudilere yönelik tüm katliamların ve kötü muamelenin tamamını tarih boyunca Hristiyan devletler yapmıştır. Müslümanların başına bela edilen terör devleti İsrail, şimdi tek tek Batılı emperyalistlerin maskesini düşürüyor. Sapkın planları ve kirli yüzleri ortaya çıktı. 75 yılıdır İsrail zulmü altında büyük acılar çeken Filistin halkı zaman zaman bulduğu imkânlar nispetinde direnişler gösterse de her seferinde çok daha büyük saldırılara maruz kaldı. Medeni dünya(!) her seferinde katil İsrail'in yanında yer aldı. 17 yıldır açık hapishane durumunda olan Gazze'nin şartları her geçen gün kötüleştiği bir dönemde, zulme karşı direnen Hamas, 7 Ekim'de Siyonist İsrail'e bir operasyon gerçekleştirdi. Hamas, operasyonun neticesinde İsrail'in askeri hedeflerine ciddi zararlar verdi ve sayıları tam olarak bilinmeyen onlarca İsrail askerini rehin aldı. ŞEHİT ÇOCUKLARIN İKİ ELİ KIYAMET GÜNÜ'NDE YAKAMIZDA OLUR
Gündemin öne çıkan gelişmeleri Demet Bilge Erkasap'ın hazırlayıp sunduğu Kısa Dalga Bülten'de… Savaşın 16. gününde Tel Aviv yönetimi, Gazze'nin yanı sıra Batı Şeria, Lübnan ve Suriye'ye yönelik saldırılar düzenledi. Suriye devlet medyası, İsrail ordusunun hava saldırısı sonucu Şam ve Halep havaalanlarının hizmet dışı kaldığını duyurdu. İsrail Lübnan'daki Hizbullah hedeflerini vurduğunu duyurdu.
Kundaktaki bebekleri. Parkta top oynayan çocukları. Babasının son giydiği gömleği koklayan kızları. Arka-daşları şehit olan deli-kanlıları. Camda füze gözetleyen anneleri. Az önce komşusunu defneden babaları. Enkaz-da sahibini arayan kedileri. Cennete uçan çocuğun kucağındaki oyuncak ayıyı. Gazze'nin son sakinlerini. İnsanlığın son nöbetçilerini. Direnişin son kalesini. Geride kalan herkesi. İzzeti. Şerefi. Onuru. Ahlâkı. Yer yüzünün tüm değerlerini. Vurdular! Vuruyorlar! Vuracaklar! Gazze'yi vahşice katlediyorlar. Gazze yalnız! Gazze sahipsiz! Bir avuç Müslüman küffara göğüs geriyor. Birleşti dünyanın egemenleri. Katiller sürüsünden ordular kuruldu. Üşüştüler şehrin üzerine. Füzeler attılar. Yetmedi. Yalan haberler fırlattılar. Yetmedi. Büyük boy bardak bombaları yağdırdılar. Yetmedi. Hamburger yiyip saldırdılar. Yetmedi. Kumanya paketleri patlattılar. Yetmedi. Uzaktan çok sert vurdular Gazze'yi. Yetmedi. Çocukları hastanelere gömdüler. Yetmedi. Sansürlediler. Nefes boşluğu bırakmadılar. İsrail vurdu! Amerika vurdu! İngiltere vurdu!
Başkan Biden'ın çarşamba günü gerçekleşecek İsrail ziyaretinde bir yandan ‘koşulsuz' desteğini yinelemesi bir yandan da Gazze operasyonuna üstü örtülü koşullar getirmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Dışişleri Bakanı Blinken'ın bölgede devam ettirdiği mekik diplomasisinde öne çıkan açıklamalar bölge ülkelerinin İsrail'in saldırılarından ne kadar rahatsız olduğunu gösterdi. Biden'ın da Ürdün Kralı Abdullah, Mısır Cumhurbaşkanı Sisi ve Filistin lideri Abbas'la görüşecek olması sadece İsrail'le gerçekten kayıtsız şartsız destek vermekten kaçındığını ve bölgesel dengeleri gözettiğini gösteriyor. Biden'ın başlangıçtaki İsrail'e koşulsuz destek açıklamasına rağmen bölgesel çatışmaya dönüşmemesi koşulunu öne sürdüğü söylenebilir. GAZZE'NİN İŞGALİ ‘HATA' OLUR Hamas saldırısının hemen sonrasında bölgeye uçak gemisi göndererek İsrail'e destek mesajı veren Biden yönetimi, sivillere seçenek bırakmayan İsrail'in Gazze operasyonuna karşı uyarı yapmak zorunda kaldı. Amerika'nın büyük şehirlerindeki gösteriler, İsrail operasyonlarının dünya kamuoyunda oluşturduğu tepkinin yansımalarıydı. Biden içeride yeterince İsrail yanlısı olmadığı için Cumhuriyetçilerin; aynı zamanda koşulsuz destek verdiği için kendi partisi içindeki sol progresif kesimin eleştirilerine maruz kaldı. 500-600 civarındaki Amerikan vatandaşının Gazze'den çıkarılması ve Refah sınır kapısından Gazze'ye insani yardım ulaştırılması konusunda da henüz sonuç alamayan Biden, Gazze'nin işgalinin ‘hata' olacağını söyleyerek İsrail operasyonlarına şerh düşmüş oldu. İsrail'in Gazze'ye kara operasyonunu başlatma konusunda ağırdan almasının taktiksel ve stratejik sebepleri kadar ABD'nin baskısının da etkili olduğu açık. İsrail ordusunun Gazze'de ağır kayıplar vermesi ve uzun süre saplanıp kalması uzak ihtimal değil. Enerjisini bu bölgeye yoğunlaştırdığı takdirde Hizbullah'ın kuzeyden ikinci bir cephe açması durumunda zorlanması ve Amerika'nın doğrudan askeri desteğine ihtiyaç duyması söz konusu olabilir. Gazze operasyonuyla uğraşırken Hizbullah'la da savaşa girmesi İsrail'in kapasitesini aşabilir. Dışişleri Bakanı Blinken'ın görüşmelerinden basına yansıyanlara bakıldığında, Amerika'nın Gazze operasyonu konusunda net bir stratejik hedef belirlenmesi konusunda ısrarcı olduğu ve hedefi net olmayan bir İsrail operasyonu yüzünden çatışmaya girmek istemediği anlaşılıyor. BÖLGESEL ÇATIŞMA İHTİMALİ VE KÜRESEL GÜÇ MÜCADELESİ Hizbullah ve nihai olarak İran'ın da içine çekileceği bir bölgesel çatışma, seçim senesine giren Biden için adeta bir kâbus senaryosu olacaktır. ABD'nin Ortadoğu'da hedefini kendi belirlemediği ve adeta içine sürüklendiği bir çatışma olasılığı, Washington'la İsrail'in arasını da açacaktır. Bu açıdan Netanyahu'yu ABD-İsrail ilişkilerine zarar verecek bir maceradan uzak tutmak, Biden'ın öncelikleri arasında görünüyor. İran'la yaptığı esir takası kapsamında verdiği 6 milyar dolar yüzünden zaten baskı altında olan Biden, bir süredir İran ve Hizbullah'a mevcut durumdan fırsat çıkarmamaları mesajını vermeye çalışıyor. İran Hamas'ın el yükseltmesi sonrasında elinde Hizbullah ve bölgesel çatışma kartlarını tuttuğu için çatışmanın büyümesinden stratejik fayda sağlayabilecek bir konumda bulunuyor. Sertlik yanlısı Cumhuriyetçilerin İran'a sert cevap verme baskısına karşın Biden durumu kontrol altında tutabilmek için İsrail'e baskı yapmak zorunda.
Şu an gidiş o... İsrail, ABD'nin Ortadoğu'daki ileri kalesiydi, Doğu kaleye dayanmış görünüyor... Küresel kamuoyunun gözleri önünde aşağılayıcı bir sona doğru ilerliyor hem Washington hem Tel Aviv... Filistin Devleti'ne, iki devletli çözüme de yer açılıyor... ABD ve İngiltere'nin uçak gemilerinin durduğu mevzi, gerçekte Batı'nın ‘gövde gösterisini' değil, savunma hattını oluşturuyor. Doğu'nun gelişinin teyididir. ABD ve İngiltere'nin yaptığı, tüm bölgeye, Büyük Ortadoğu'nun hızla ilerleyen yeni dinamiklerine karşı yüksek bir güç projeksiyonudur. Türkiye'nin, bizzat Cumhurbaşkanı'nın ağzından dillendirdiği ABD'ye yönelik ağır eleştiri ve Navtex'li meydan okuma da, o gücün korumasında İsrail'in, Lübnan ve Suriye'ye yönelik bir operasyon yapma, PKK/YPG desteğini de alma olasılığınadır! ABD'Yİ DE DİBE ÇEKİYOR... Arap ülkeleri-Çin-İran çizgisi, Rusya-Türkiye'yle kesişmiş durumda ve ortak küme, Filistin/Gazze'nin haklılığı ile Batı ricatı üzerinden kurulmuş durumda... Durum, ABD-İsrail ilişkilerini de zora sokuyor. Bundan sonra İsrail, Filistin-Gazze'ye ne kadar yüklenirse, hele kara harekâtı da başlarsa, üstelik ne kadar uzarsa, o kadar dünya/Batı desteğini kaybedecek, ABD'yi de peşinden dibe sürükleyecek... Amerika'nın son 72 saat içinde artan uyarılarının/korkularının, Biden'ın, “Gazze'nin işgal edilmesi büyük hata olur” cümlesinin anlamı bu... Dışişleri Bakanı Blinken'ın kısa zaman içinde ikinci kez İsrail'e gitmesinin izahı da bu; Tel Aviv'in Gazze işgalini mümkün ise durdurmak, değil ise hem coğrafi hem zaman olarak sınırlamak. Ancak içeride Netanyahu hükümeti kara harekâtına mahkûm görünüyor... ORTADOĞU SAHNESİNİN ŞİŞMAN KADINLARI... Krizin 12'nci gününde; İbrahim Anlaşmaları, Hindistan-Körfez-Hayfa-Avrupa koridoru, ABD'nin, İran-S. Arabistan yakınlaşmasını yani Çin'in bölgede yarattığı yeni gerçekliği kesme girişimi, bu arada Türkiye-İsrail yakınlaşması ile ‘enerji yollarında ilerleyen' gündemi sakatlanmış, bazıları da şimdiden ölmüş bulunuyor... Türkiye özelinde, İsveç'in NATO üyeliği, F16'ların alınması, Ukrayna ve Karadeniz konularında da el kuvvetlendiren bir alan açtığı da hissediliyor. Bu çökmelerin Ukrayna Savaşı'nda Batı aleyhine sonuçları olacağı gibi daha ağır “ikamelerin” kapısını aralayacak. Mevcut uluslararası kuruluşların etkisizliği rakip yapıların bölgeye girişine de imkân açacak... BRICS bunlardan birisi; İran, S. Arabistan, BAE, Mısır gibi Gazze krizinin oyuncuları aynı zamanda bu kuruluşa üye olduklarından, Çin ve Rusya'nın da ana figürler olarak sahne gerisini tutması nedeniyle, Ortadoğu'da yeni perde açılacak... ‘MEKANİZMA' BÖYLE OLUR!
Gündemin öne çıkan gelişmeleri Demet Bilge Erkasap'ın hazırlayıp sunduğu Kısa Dalga Bülten'de…
İsrail'in, Gazze'nin yoğun nüfuslu sivil bölgelerinde beyaz fosforlu top mermileri kullandığı, Anadolu Ajansı foto muhabirleri tarafından çekilen fotoğraflarda açıkça görüldü. Medipol Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Faik Tanrıkulu ile uluslararası savaş hukukuna göre kullanımı yasak olan beyaz fosfor bombasını ve etkilerini konuştuk.
Bu günlerde gözü kararmış İsrail ordusunun çocuk, kadın, sivil halk demeden büyük bir katliam yaptığı, her tarafı harabeye çevirdiği Gazze, dünyanın gözü önünde kan gölü haline getiriliyor. Masum halkın feryatları göklere yükseliyor. Bu feci manzara karşısında -ne yazık ki- dua etmekten başka elimizden bir şey gelmiyor. Ama unutmayalım ki, zalimin zulmü yanına kalmayacak, er geç zafer Müslümanların yüzüne gülecektir. Yani istikbal İslâm'ındır. Gazze'nin kuruluşunu, coğrafi özelliklerini ve İslâm tarihinde oynadığı rolü yakından öğrenmek için elimizde birçok kaynak ve arşiv belgesi bulunuyor. Bu konuda biraz daha bilgi tazelemek için geçen gün Diyanet'in İslâm Ansiklopedisi'ne müracaat ettim. Verilen bilgilerin hepsi bu sütuna sığmayacağından sadece ilgi çekici birkaç hatırlatmayla yetineceğim. Gazze, Süveyş Kanalı'nın açılmasından önce Mısır, Suriye ve Anadolu'dan gelen ticaret ve hac yollarının birleştiği bir noktadır. Şehir, bu özelliğinden dolayı tarih boyunca çok hareketli günler yaşamıştır. Sık sık el değiştiren Gazze, Bizanslılar zamanında önemli bir ticaret merkezi ve bu arada Mekke'den gelen tüccarların da uğrak yeriydi. Müfessirler, Kureyş Suresi'nde bahsedilen yaz ve kış seferlerinde kışın gidilen yerin Gazze olduğunu söylüyorlar. Mekkeli tüccar kafilelerinin birinde Peygamber Efendimiz'in büyük dedesi Haşim bin Abdümenaf da bulunmuş ve bu şehirde vefat etmiştir. Kabrinin burada yer almış olmasından dolayı şehre bazı kaynaklarda “Gazzatü Haşim” denildiği görülür. Resul-ü Ekrem'in babası Abdullah Hazretleri de Gazze'ye gelen tüccarlar arasındadır. Hz. Ömer'in esas servetini İslâm'a girmeden önce Gazze'ye yaptığı ticari yolculuklardan kazandığı rivayet edilmektedir. Hicretin ikinci yılında (624) Bedir Savaşı'na yol açan zengin ticaret kervanı da Ebu Süfyan idaresinde Gazze'den dönmekteydi. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi'nin 13. cildi bu bilgileri verdikten sonra İmam-ı Şafii hazretlerinin de Gazze'de dünyaya geldiğini kaydetmektedir. Asıl ilgi alanım kültür tarihi olduğu için -bu vesileyle- Gazzeli bir İslâm bilgininden ve mutasavvıfından biraz bahsetmek istiyorum. Bu büyük zat, meşhur mutasavvıf Niyazi Mısri Hazretleri'nin halifesi ve Bursa'daki Gazzi Dergâhı'nın postnişini Ahmed Gazzi Efendi'dir. Kudüs civarındaki Gazze'de 1643 yılında dünyaya geldi. Kendisi bu beldede vezirlik görevinde bulunan bir ailenin çocuğudur. Ahmed Gazzi, ilk tahsilini, memleketinde yaptıktan sonra, babasından izin aldı ve Kahire'ye doğru yola çıktı. 1655'te Ezher'de ilim tahsil etmeye başladı. Yedi yıl süreyle tefsir, hadis ve diğer ilim dallarında devrin tanınmış âlimlerinden olan Ahmed Beşişi'den yararlandı. Daha sonra Ezher'e hadis hocası olarak tayin edildi. Talebelik yıllarında, babası Gazze'ye dönmesi için defalarca teklifte bulundu. Gerek yazılan mektuplarda, gerekse gönderilen elçilere verdiği cevaplarda annesinden ve babasından özür dilemekle beraber bu konuda ısrar edilmemesini, tahsil hususunda kararının kesin olduğunu bildirdi.
16 yıldır insanlık dışı bir kuşatma altında bulunan Gazze'nin yiğit erleri, 7 gün önce başlattıkları operasyonda İsrail'i tarihinde görebileceği en rezil yenilgiyi yaşattılar. İsrail'i, ordadoğunun kalbine bir bıçak gibi saplanmış, kendilerini dünyanın en üstün, en ayrıcalıklı, en asil kanlı kavmi sayanların devleti İsrail. Kurulduğu günden itibaren başta ABD olmak üzere uluslararası düzenin bahşettiği imtiyazlarla, desteklerle dünyanın ulaşabildiği en yüksek savunma ve saldırı teknolojileriyle her zaman donanımı güncellenen İsrail. Yenilme ihtimali, savunmasının delinmesi veya bir saldırıya maruz kalma riski akla bile getirilemeyecek süper savunma ve savaş makinası İsrail. Etrafı yangınlarla yanıp bitip kül olsa bin kıvılcım bile topraklarına ulaşamayacak kadar güvende olan İsrail. Bu güven algısını dünyanın her tarafından toplayıp getirdiği yerleşimcilere satıyordu İsrail. Yerleşimciler, zaten yaşadıkları ülkelerde hiçbir güvenlik veya geçim sorunları olmayan Yahudilerden oluşuyor. Kimse bunların tavuğuna zaten kış diyemiyor bugünkü dünyada. Yaşadıkları ülkelerde bile imtiyazlarla yaşıyorlar. Bu imtiyazlar yetmiyormuş gibi şimdi işgal edilmiş topraklarda yaşayan Filistinlileri zorla evlerinden çıkarıp yerlerini gasp eden yerleşimcilerden bahsediyoruz. Bir cümlede geçiştirilemeyecek bir durumdur bu. Siz hiçbir gece yarası çoluk çocuğunuzla yaşadığınız evi basıp bu ev artık bizim, pılınızı pırtınızı toplayın ve defolun gidin diyen bir baskına muhatap oldunuz mu? Allah etmesin, ya bunu hiçbir an için düşünebilir misiniz? İsrail'deki yerleşimcilik terörü böylesine 1948'den beri sistematik olarak devam ediyor. Gazze evlerinden yurtlarından zorla çıkarılmış insanların toplandıkları kamplardan oluşuyor. Asıl yerlilerinin sayısı toplam nüfusunun çok azını oluşturuyor şimdi. Bir gün zorla çıkarıldıkları topraklarına, evlerine kavuşmayı diliyorlar, ama zaten Gazze'den de gidecekleri başka bir yerleri yok. Ama işgalci terör devleti onlara Gazze'de de rahat yüzü vermedi. 16 yıldır yaşanan kuşatma İsrail'in Gazze halkından korkusunun da ifadesi ama korktuğunu sürekli zor ve baskı altında tutarak bu korkusunun eceline fayda edeceğini hesaplıyor. Korkağın terörü çok daha korkunç, çok daha insanlık dışı oluyor nitekim. Korktuğu için kuşatıyor, hapsediyor, korktuğu için öldürüyor, eninde sonunda büyüyünce karşısına dikileceğini hesaplayarak çoluk çocuğu da, kundaktaki bebeği de, hatta anne karnındaki bebeği de öldürmekten geri durmuyor. Oysa mensubiyet iddia ettikleri Musa'nın hayatından zerre ibret almış değiller. Musa Firavun'un korkusuydu, eceli oldu. Musa'nın geleceğini kehanetle haber alan Firavun İsrailoğullarının erkek çocuklarını katlederek ecelinden kaçabileceğini zannetti. Oysa Musa Allah'ın Firavun üzerine inecek sopasıydı, inmesi mukadder hale geldiğinde Musa'nın sarayının içinden çıkıp inecekti başına.
Çok tuhaf zamanlardan geçiyoruz. Üçüncü Dünya Savaşı başladı mı başlamadı mı bilen yok. Herkes birbirine soruyor bunu. Güvenlik ve siyaset uzmanlarının açıklamalarına bakarsak, iki ihtimal var. Evet, o korkulan savaş başladı. Çünkü savaşın şekli çoktan değişti. Böyle olur bu zamanın dünya savaşı. Diğerleri ise karşı çıkıyor. Kimse o savaşı başlatamaz, böyle bir şeye cesaret edilemez. Hiç kimse o tehlikeyi göze alamaz. Hâlbuki nükleer tehlikenin adını ananlar, gün aşırı tehdit savurmaktan çekinmez oldu. Filistin'e Gazze'ye gidip oradakilere sorarsak, üçüncü ne ki! Bugünlerde yaşanan kim bilir kaçıncı savaş! Yıllar önce orada İsrail'in toprakları azdı. Sonradan insanları azdı. Azanları tutabilene aşk olsun. Filistin ve İsrail'i yıllar itibariyle gösteren meşhur haritalara bakınca, adım adım nasıl ilerledikleri açıkça görülebiliyor. İşgal ettikleri topraklardan geriye kalan kısım, küçük beneklerden ibaret. Filistinlilere hayat hakkı tanımamak İsrail'in en temel ilkesi. Orayı bütünüyle kendi renklerine boyadıkları, işgali tamamladıkları zaman orada duracaklar mı? Asla. Yine yayılmaya devam edecekler. Nereye kadar gideceklerini gösteren hayali haritalar da gizli saklı değil. Nil nehrinden, Fırat nehrine kadar. İsrail seferberlik ilan etti. 300 bin yedek asker silah başına çağrıldı. Gazze bombalarla yıkılıyor, yerle bir ediliyor. İsrail hastanelere, ambulanslara saldırıyor. Yasaklanmış olan fosfor bombası, misket bombası kullanmaktan çekinmiyor. Kimseye hesap vermeyeceğini, bunun bir bedeli olmayacağını düşündükleri belli. 2008'de de atmıştı o insanlık dışı bombaları. Kimse fatura kesmedi. İsrail tarih boyunca BM kararlarına uymadı. Güvenlik Konseyi tarafından alınan kararların hiç birini tanımadı. Yıllardır bir devlet gibi değil, işgalci terör örgütü gibi davranmaktan çekinmiyorlar. Gazze'de elektrik ve suyu kesmenin bile sıradan, basit bir hareketmiş gibi karşılanması, soykırımın bir parçası. Çocuk, kadın, yaşlı demeden bombalaması, her saniye binaları yerle bir etmesini dünya ekrandan canlı yayında seyrediyor. Binlerce can kaybı, binlerce yaralı var. Hamas kendi yaptıkları füzelerle İsrail'e saldırırken, demir kubbe sistemi o füzeleri havada imha ediyor. Başarı oranı yüzde doksan. “Vurdu, vurdu, vurmadı...” diye uzman tespitlerine şahit olmaktayız. Havada füze tokuşturma oynar gibi bir hâl. Çaresizlik kadar berbat bir durum yok. Gıda ve ilaç konusunda da büyük sıkıntı başladı. İsrail, bombalardan kurtulup sağ kalabilenleri de İsrail aç ve susuz bırakarak yok etmek istiyor. İslâm dünyasının bir araya gelemeyişi bu tablonun en acı tarafı. Filistinlilerin Gazze'yi terk etmesini istiyorlar ama Gazze'nin 7 kapısı kapalı. Kıyı şeridi abluka altında. Denizden de bomba yağıyor. Kaçacak yer yok. Nereye nasıl gitsinler? İsrailliler bilime çok önem verirler. Herhalde bir deneme yapma niyetindeler. “Kapılar kapalıyken kaçılabiliyor mu?” sorusuna cevap arıyor gibiler. Deniz yolu kapalı. Kara yolları kapalı. Terk edip gitmek isteseler bile nereye gidecekler? Kanatlanıp uçsunlar mı? Filistinliler ateşkese razı olduklarını beyan etti ama İsrail yanaşmıyor. Tamamen yok edene kadar soykırıma devam etme niyeti açık. İki tarafla da görüşebilen ülke olarak Türkiye arabuluculuk görevini üstlenmeyi teklif ettiyse de bu aşamada kabul görmedi. Karşısındakileri insan olarak görmeyen bir kafayla nasıl diyalog kurulabilir ki? Kendilerini dünyanın jandarması zanneden ABD ise bölgeye uçak gemisi gönderiyor. İsrail'e tam destek olmak için. Uçak gemisine orada niye ihtiyaç duyulsun ki? Belli ki hesap başka.
Dünyanın gözü kulağı İsrail - Filistin çatışmasında. 7 Ekim'de Hamas'ın Aksa Tufanı operasyonu ile başlayan ve İsrail'in verdiği cevap ile devam eden İsrail-Filistin çatışması yedinci gününe geliyor. İsrail ordusu, Gazze'nin kuzeyinde yaşayan 1,1 milyon kişiye 24 saat içinde Gazze'nin güneyine çekilmesini söyledi. Birleşmiş Milletler, “Böyle bir hareketin yıkıcı insani sonuçlar doğurmadan gerçekleşmesinin mümkün olmadığının” altını çizdi. Son gelişmeleri ve neler olduğunu / olacağını birazdan konuğum Cihangir İslam ile değerlendireceğiz. Yeşil Sol Parti 15 Ekim'de 4. Olağan Kongresi'ni gerçekleştirecek. Kongrede partinin ismi, tüzük ve eşbaşkanların seçilmesi gibi değişiklikler yapılacak. YSP'nin yeni isminin Demokratik Halklar Partisi (DHP) olması bekleniyor. Medyascope Muhabiri Berfin Bayır birazdan bizlerle olacak. Kongrede neler beklendiğini bizlere aktaracak. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi, Gezi davasında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan ve yaklaşık 7 aydır cezaevinde bulunan iş insanı Osman Kavala'nın derhal serbest bırakılması kararını kabul etti. Eğer Kavala, Ocak 2024'e kadar serbest bırakılmazsa Türkiye'ye yaptırımlar uygulanacak. Konuğum Ahmet İnsel bizlerle beraber olacak kendisiyle kararı değerlendireceğiz. Editör: Aliye Altınışık 13.10.2023
İsrail Gazze'nin kuzeyinin boşaltılması için 24 saat verdi Filistinli siviller yollara düştü. Türk vatandaşı Filistinli gazeteci Ömer Ensar, VOA Türkçe'ye konuştu, İsrail uçaklarının sivil konvoyu vurduğunu söyledi. Yine VOA Türkçe'ye konuşan İsrailli baba, Hamas'a kaçırdığı eşini ve kızlarını serbest bırakma çağrısı yaptı. ABD Savunma bakanı Lloyd Austin Brüksel'den İsrail'e geçti, “Yanınızdayız” mesajını verdi. Hizbullah da savaşa mı giriyor? Temsilciler Meclisi'nde ayağında başkan krizi devam ediyor Cumhuriyetçiler'in aday olarak seçtiği Steve Scalise adaylıktan çekildiğini açıkladı. ABD otomotiv sektöründe grev dalgasında taraflar anlaşamıyor. California eyaletini önümüzdeki 20 yıl içinde büyük bir deprem bekliyor, halk ve eyalet yönetimi hazır mı? Ayrıntılar Stüdyo VOA yayınında.
Hamas kendi sonunu hazırlamış. İsrail var ya, Filistin diye bir yer bırakmayacakmış. Hamas, durduk yere saldırmış. Sonları yakınmış. Oysa İsrail daha önceleri vurmadan haber veriyormuş, savaş kurallarına uyuyormuş. MOSSAD bu işin peşini bırakmazmış. Sosyal medyada üç gündür sakız gibi çiğnenen İsrail yanlısı ve Filistin düşmanı söylemler, üç aşağı beş yukarı böyle. Netflix'te dört sezon yayınlanan MOSSAD dizisi ‘Fauda'yı izleyince kendini İsrail ve Filistin uzmanı sananlar bir yana, Türkiye'de bu kadar İsrail destekçisi olduğuna hiç ihtimal vermezdim. Gerçekten şaşırdım. İsrail katliamlarını cansiparane savunan, böylesine güçlü kamuoyunu Amerika'da, İngiltere'de, Ukrayna'da oluşturamamıştır. Gazze'nin yerle bir edildiği, bir binada 250 sivilin öldüğü, hastanelerin hedef gösterilerek vurulduğu, Mescid-i Aksa'nın yangın yerine çevirdiği yakın geçmişteki tüm saldırılarda tarafını, “tarafsız kalarak” belli etmeyen, füzeyle vurulan evin enkazından ağzında emzikle çıkarılan bebek cesetlerine rağmen İsrail'i dudak ucuyla bile kınamayan kim varsa, üç gündür el kaldırıyorlar. Bir tek “Türkiye'deyiz, Türk'üz ama İsrail için çalışıyoruz” demedikleri kaldı ama ilan etmiş kadar oldular. Peki, bu nasıl oldu? İsrail bunu nasıl başarmış olabilir? Şimdi birileri, “Ya siz sosyal medyada yazılanlara ne bakıyorsunuz. Kamuoyunun ne düşündüğü önemli” diyecektir. Oradan bakınca haklı olabilirsiniz ama kamuoyunu artık sosyal medya belirliyor. Yönlendiriyor. Şekillendiriyor ve bir bakmışsın, anası-babası ayağını Filistin'e destek eylemlerinden eksik etmemiş gençler İsrail'e açıktan destek olmasalar da “Hamas hak etti” paylaşımları yapıyorlar. Neden mi? Çünkü onlar ihtiyaç duydukları bilgiyi, sosyal medyada İsrail'in enformasyon yükünü omuzlanan Oğuzhan Uğur'un, “Filistinliler, açgözlü dedelerinin sattıkları topraklar üzerine kurulmuş İsrail'e intihar saldırısı yaptı” cümlesini referans alıyorlar. Neyse ki dostum İsmail Halis, bu 150 yıllık büyük yalanı muazzam bir bilgi, tarihten örnekler ve üslup örneğiyle çürüttü de daha fazla genç zehirlenmedi. Bu arada Ümit Özdağ'ın ektiği ırkçılık tohumları da şu üç günde bir kez daha mahsul verdi. Özdağ'ın saçtığı zehri alanların en iyi niyetlisi, “Biz neden taraf tutuyoruz, Filistin'e Araplar sahip çıksın. Biz İsrail'le neden kötü olalım” diyorlar mesela. Tekrar ediyorum sosyal medyada yazılanları, konuşulanları hafife alanlar çok yanılıyorlar. İşte o cümleler, İsrail'e büyük güç veriyor. Hamas'ın ‘Kudüs Tufanı' ile titreyen Siyonistlerin omuzlarına bir el olarak uzanıyor, silahlarına mermi olarak Filistinlilere dönüyor. Yalanlarla, manipülâsyonlarla beslenen o cümleler, Müslüman Türk toplumunda “Siyonizm'i koşulsuz destekleme” çalışması yürütüldüğü ve başarılı olunduğunu da gözler önüne seriyor. Teknik Direktör Mustafa Denizli'nin bir milli maç sonrası söylediği, ‘İçimizdeki İrlandalılar' sözünden yola çıkarak ‘İçimizdeki İsrailliler' dedim ancak ötesi bir durumla karşı karşıyayız. İsrail'in tüm işgal politikaları ile geçmişte, bugün ve gelecekteki katliamlarını savunan Müslüman Türk gençleri var ülkemizde. Aynı zamanda İsrail vatandaşı olup, İsrail ordusunda askerlik yapan kadın ve erkeklerden bahsetmiyorum. Bizim, sizin, semtin çocukları var aralarında. Eğer Zafer Partili hesapların tamamını MOSSAD yönetmiyorsa, durum maalesef böyle.
Perşembe akşamı, Mescid-i Aksâ'da yatsı namazı... İmam Yûsuf Ebû Suneyne, Hz. Yûsuf'un zindana girişi, zindan arkadaşlarının gördüğü rüyalar ve aralarında geçen konuşmalara dair ayetleri okuyor. Arapçada zindan anlamına gelen “sicn” kelimesi, Şeyh Yûsuf'un ağzından dökülürken, arkasında namaza duran cemaatin hafızasında nice acı hatıranın canlandığı kesin: Gözaltına alınmayan, hapse düşmeyen veya bir yakını hapiste olmayan insan bulmak çok zor burada çünkü. Aksâ imamlarının cehrî kılınan namazlarda Kudüs'le, Hz. Davud ve Hz. Süleyman'la, İsrailoğulları'nın başından geçenlerle, peygamberlerin azgın kavimlere karşı verdikleri mücadelelerle, sabır ve direnişle ilgili ayetleri özellikle tercih etmesi çok anlamlı. Kezâ sabah namazlarının ikinci rekâtının rükûundan sonra edilen “Kunût duaları” da, Kudüs ve Gazze'nin içinde bulunduğu durumu anlatan net yakarışlarla dolu. Mescid-i Aksâ'da namazları bir “tevhid ve mücadele eylemi”ne çeviren şey, sadece içeriğinin doluluğu değil. Müslüman-ların rükû ve secde ettiği binanın hemen batı tarafında, Yahudilerin meşhur “Ağlama Duvarı” bulunuyor. Aksâ'da ibadet, dua ve tesbihat nidaları ne zaman yükselse, duvarın öte yanından, tonu gittikçe artan bir vâveylâ duyuluyor. Perşembe akşamı da aynı şey oldu: Şeyh Yûsuf, Hz. Yûsuf'un dilinden “Ben atalarım İbrahim, İshak ve Yakub'un dinine tabi oldum...” derken, bu hakikati işitmek bile istemeyen sesler tekrar göklere uzandı. Yarıklarının içi dua metinleriyle doldurulan, nice inançsız insanın sırf objektiflere poz vermek uğruna önünde kıyama durduğu, içi ile dışı bambaşka dünyalara açılan o duvarın taşları konuşsa, bize kim bilir neler anlatırdı... Kudüs'te beni en çok etkileyen mekânlardan biri, Zeytindağı'nın eteklerinde, Hz. Meryem'e atfedilen kabirdir. Elimizdeki kaynakların “ağleb ihtimal” notuyla tasdik ettiği bu kabir, üzerine inşa edilen kilise binasının en dip noktasında, merdivenlerle inilen loş bir holün sonundadır. İslâm asırları boyunca, Hz. Meryem'e duyulan saygı ve muhabbetten ötürü, Müslümanlar cuma günü burayı “mescit” olarak da kullanmışlar. Kıble yönünde, taş duvara oyulmuş mihrap bugün hâlâ görülebiliyor. Dikkatli bir bakış, önü ahşap bir paravanla kapatılan bu girintiyi muhakkak fark ediyor. Hristiyanlık, aziz bir İslâm kadınından bir “kilise ikonası” çıkara dursun, bu her vakit ağır tütsü kokularıyla baş döndüren tarihî mekân, insanı İslâm'ın ana çizgisine daha da yaklaştırıyor. Kilisede “Fâtiha” okunur mu? Hz. Meryem'in kabrinde okuyoruz. Merdivenlerin başında, Hz. Ömer'in torunlarından, Kudüslü meşhur fakih ve tarihçi Mucîruddîn el Hanbelî'nin türbesi yer alıyor. Onun, etrafı kiliselerle çevrili bu bölgede defnedilmesi, Hz. Meryem'e atfedilen kabrin gerçekliğini artıran bir unsur olarak değerlendirilebilir pekâlâ.