POPULARITY
İslâm düşmanları her dönem bir kavramın arkasına sığınarak, düşmanlıklarını sürdürdüler. En meşhur kavramları ‘irtica' olmuştu. Müslümanların dini değerlerine karşı, her türlü saldırıyı, her türlü engellemeyi ‘irtica' kavramının arkasına saklanarak gerçekleştirdiler. Namaz kılana gerici, başını örtene örümcek kafalı, sakal bırakana yobaz diyerek dini değerleri hep aşağıladılar. “Bunu niye yapıyorsunuz, siz Müslüman değil misiniz, İslâm'a düşman mısınız” denildiğinde, “Babaannem başörtülüydü, dedem hacıydı” diye cevap verdiler. İrtica bahanesiyle, binlerce kadını eğitimden mahrum bıraktılar, devletin çeşitli kademelerinde görev yapan dindar insanlara zulmettiler. Namaz kıldığı için TSK, yargı, polis başta olmak üzere, memuriyette binlerce insan ya görevinde yükselemedi ya da meslekten ihraç edildi. Sadece devlet bürokrasisinde yaşanmadı bu olaylar... Siyasette, ticarette, her alanda karşımıza çıktı bu ayrımcılık. Sermayeyi yeşile boyadılar. Siyasette her türlü yaftalamayı yaptılar. Cumhuriyet düşmanı ilan ettiler, lakap taktılar, alay ettiler... Rahmetli Özal'a abdest aldığı için ‘Takunyalı' dediler. MÜLTECİ KARŞITLIĞI GÖRÜNTÜSÜYLE EKİLEN DÜŞMANLIK TOHUMLARI Son zamanlarda özellikle de 15 Temmuz'dan sonra Türkiye'de büyük bir yabancı düşmanlığı kampanyası başlatıldı. Mülteci karşıtlığıyla başlayan düşmanlık, tüm Müslüman turistleri kapsayacak bir sonuca vardı. Müslüman düşmanlığını Arap karşıtlığı ile kamufle etmeye çalıştılar. Suriye'de Esedci, Libya'da Hafterci oldular. Gerekçeleri malum; bu iki isim laik... Mülteci karşıtlığı üzerinden ekilen düşmanlık tohumları, ülkede güvenlik meselesi haline geldi. İslami tüm simge ve kavramlar hedef haline getirildi. Siyonist terör devleti İsrail'in Filistin'de uyguladığı soykırıma karşı yılbaşı sabahı yapılan yürüyüşün ardından meydana gelen saldırı, Arap karşıtlığı görünümlü İslâm düşmanlığının boyutunun nerelere vardığını gözler önüne serdi. Üniversiteli cahil bir genç, Kelime-i Tevhid yazılı flama taşıyan bir vatandaşa saldırdı. Önce ‘Arabistan bayrağı' dediler. Cahillikleri ortaya çıkınca da ‘Hilâfet bayrağı' yalanını uydurdular. Hâlbuki Kelime-i Tevhid yazılı yeşil bez hemen hemen her Müslüman cenazesinin tabutuna sarılır.
Uluslararası Adalet Divanı'nın İsrail'i soykırımı suçu ile yargılayacağı anlaşıldıktan sonra Almanya, İsviçre, İtalya, Kanada, Finlandiya, İzlanda, Avustralya, İngiltere, Hollanda, ABD, Fransa, Avusturya, Japonya ve Estonya UNRWA'dan finans desteğini çektiklerini açıkladılar. UNRWA'nın Filistin halkına yönelik desteği hayatî bir öneme sahipti. Sadece Gazze'de milyonlar tekrar tekrar yerlerinden edilirken ortaya çıkan felaketin boyutlarını tahmin etmek bile çok zor. Gazzelilerin hayata tutunmak için neredeyse son kaynakları da kurumaya yüz tutuyor. Gazze'de durum bu kadar vahim bir boyuta ulaşmışken sıralanan ülkelerin desteğini çekmesi soykırım suçuna ortak olduklarını gösterir. Savaşla öldüremediklerini açlıkla ve hastalıkla yıldırmak istedikleri anlaşılıyor. Çünkü Gazze'ye gelen yardımları kestikleri gibi Refah sınır kapısından yardım girişlerini de engelliyorlar. Bunun anlamı çok açıktır. Sivil halkı açlıkla ve hastalıklarla yerlerinden koparmak istiyorlar. İsrail uluslararası arenada yalnızlaşmakta ve özellikle küresel güneyin tepkisini üzerinde toplamaktadır. Buna rağmen yukarıda sıraladığımız ABD-İngiltere eksenindeki devletler İsrail'i desteklemeye devam ediyorlar. Bunun da bir sonucu olarak İsrail aşırı sağını temsil eden fanatik Siyonist Yahudi siyasîler ve taraftarları Filistin halkı üzerinde uyguladıkları şiddeti daha da ileri aşamaya taşıyor. Bu grupların Gazze'de ve Batı Şeria'da yaşayan ve her gün yeni soykırımlara maruz kalan Filistinlilerle ilgili akla hayale gelmedik eylemlere katılmaları, İsrail'e koşulsuz destek veren ülkeleri sorumlu hâle getirir. Sırf bu desteğe güvendikleri için bütün dünyanın bakışları üzerlerine çevrilmiş olmasına rağmen Filistin halkının acıları üzerinde eğlenebiliyorlar. Dünya ne soğuk savaş döneminde ne de doksanlarla birlikte başlayan yeni istila döneminde bu kadar pervasız bir saldırganlığa maruz kalmıştı. İsrail'in pervasızlığı Yahudi ilahiyatı ile iç içe geçirilmiş Siyonist ideoloji üzerinde yükselmektedir.
Gazetemiz Yeni Şafak'ta cuma günü yer alan bir haberde, Gazze'de köpeklerin gömülemeyen cesetleri yemeye başladığı bildiriliyordu. Bu beni önceki tüm haberlerden daha fazla sarstı. İsrail Filistin'de barbarlığın, vahşetin, gözü dönmüşlüğün, pervasızlığın, alçaklığın her yöntem ve şeklini uyguluyor. Binlerce bebek ve çocuk öldürdüler. Kadınları katlettiler. Okulları, hastaneleri yıktılar. Üç milyon insanı açlığa, susuzluğa, soğuğa mahkûm ettiler. Soykırımcı barbarlardan tüm bu ve benzeri insanlık dışı suçları işlemeleri beklenir. Ancak İsrail vahşet çıtasını daha yukarılara çıkartıyor: Buldozerlerle cesetleri çiğniyor, mezarları kazıp ölüleri çıkarıyor, cesetlerden organ çalıyor ve Gazze sokaklarında köpekler cesetleri yiyor. İçinde birazcık merhamet olan insan cesetlerin dokunulmaz olduğunu idrak eder. Ceset, her din, her inanç mensubu için masumdur. Çünkü o artık ölü bir bedendir. Ondan zarar gelmez. Üzerindeki tüm sıfatlar, tüm etiketler artık düşmüştür. Yaşarken ne yapmış olursa olsun, seküler hukukta dosyası kapatılır, dinen de dosyası öbür tarafa intikal eder. O artık Yaradan'ın hükmündedir, Mahkeme-i Kübra'nın elindedir. Bu öfke ve kin dolu eylemi (Müsle) Hz. Peygamber kesinkes yasaklamıştı. Modern hukuk da ölüye işkenceyi savaş suçu olarak görüyor. İsrail, cesetlere saldırarak, cenazelerin kaldırılmasına dahi mani olarak, en temel, en kadim bir dokunulmazlığı ihlal ediyor. Tahrif edilmiş bir dinin körüklediği öfke ve nefret ile alçaklıkta nasıl sınır tanımadığını tüm dünyaya gösteriyor. Meselenin bir de “geride kalanlar” boyutu var: Savaş meydanlarında ölüye işkence yapanlar, aslında geride kalanların canını acıtmaya çalışıyorlar. “En sevdiklerinizi öldürmekle kalmadık, cesedini de parçalıyoruz” diyerek yaşayanlara mesaj veriyorlar. Cenazelerimize dokunarak, Gazze'de cesetlerimizi toplayıp gömmemizi engelleyerek İsrail bize, hepimize mesaj veriyor: “Sadece yaşayanlarınıza değil, mezarlarınıza, ölülerinize de tahammülüm yok” diyor.
İnsanlık 111 gündür derin uykuda. 20 Filistinliye 1 işgalcinin düştüğü, bombalara direnen, açlıkla sınanan yetim ve öksüzlerin olduğu Gazze'de katil elini kolunu sallayarak dolaşıyor. Biz kahvemizi yudumlarken, hayatın olağan akışından taviz vermezken, lüksümüzü yaşamaktan geri durmazken, çocuklarımızı el bebek gül bebek büyütüp sırtlarını sıvazlarken, gece uyku saati konusunda anlaşma yaparken Gazze'de ağır bombardıman altında gözüne uyku girmeyen nice çocuk bugün kalp krizinden açlıktan hayatını kaybediyor. Her anını göstere göstere yaşamaktan haz aldığımız dünyadan tüm insanlığın gözünün önünde her çocuk ayrı bir dram ile göç ediyor. GÖRMEMEK YA DA DÜŞÜNMEMEKTEN ÖTE DUYARSIZ KALMAK Artık belki haber kanallarını hızla değiştiriyor, önümüze düşen videoları izlemeden geçiyor, duyarsızlaşıyoruz. Ama unutmayalım Gazze'deki insanlık suçuna, çocuk ölümlerine, açlık ve kalp krizlerine göz yummak duyarsız kalmak da bir insanlık suçu. Filistin'de adımlar ölüme giderken durmak da , “Bizi bombaladılar neredesin baba” çığlıklarına kulak tıkamak da. Bugün evladımızın ayağı taşa değse dünyaları ayağı kaldıran canı yanan biz, Filistinli annelerin yüreklerindeki yangını, acıyı görmezden gelemeyiz. Filistin'de yanan ateş vicdanımızı ve insanlığımızı sınarken aslında hiçbir şey olmamış gibi yolumuza devam edemeyiz. Bir öğün açlığa dayanamayan biz bombalarla ölmeyen çocukların açlıktan ölmesine kayıtsız kalamayız. Acılarla ölümü hak etmeyen bu çocuklara dünyanın “çaresiz”leştiği bugünde umut olmalı, çare olmalıyız. Gözümüzü kapatmamalı, gönlümüze kilit vurmamalı, zihnimizi bulandırmamalı, sırtımızı dönmemeliyiz bu mazlum çocuklara. Üzüntü ve korkunun hâkim kılındığı bu coğrafyanın refah kapısını biz aralamalıyız. Sanmayalım ki sadece Filistinli çocuklar ölüyor, vicdanlarımız ölüyor biz ölüyoruz. DEĞİŞİM İÇİN HAREKETE GEÇ Ne yapabilirim ki ben! Toplum olarak bu cümleyi tarihin tozlu sayfalarındaki yerine yerleştirmiş durumdayız. Artık gücümüzün ve yapabileceklerimizin farkındayız. Yaşanan drama kayıtsız kalmıyor, boykotun gücüne olan inancımızı artırarak koruyoruz. 111 gündür küresel markalara karşısındaki direnişe bugün bir kez daha Filistinli çocuklar için var gücümüzle devam ediyoruz. Hafife almıyor, üzüntümüzü de çaresizliğimizi de eyleme dönüştürüyoruz. Maddi desteğin de, sosyal medya paylaşımlarının da, boykotun da gücüne olan inancımızı artırarak devam ediyoruz.
dünyada kutuplaşma hareketi hızlandı. AB Komisyonu Başkanı Ursula Von der Leyen'in Davos'ta verdiği “kutuplaşmanın değil, dayanışmanın hâkim olması gerektiği,” mesajına rağmen... İlk defa doğru bir cümle kurdu ama dediği başka yaptığı başka örneğinden ibaret. Von der Leyen'in çıkışına Çin delegasyo-nundan “çoktaraflı-lığın tanımı nedir?” sorusuyla cevap geldi. Açıkçası Avrupa ortada kaldık derken, Çin kaçınılmaza doğru ilerlediğini ikrar ediyor. Gerçeğin yüzeye çıkan kısmı bunlar. Askeri cepheler anlamında bariz bir kutuplaşma henüz görünmüyor olabilir. Sonuçta Çin mesela, İran ve Pakistan'ın ikisinin birden dost ülke olduğunu söyledi. Filistin'de iki ülkeli çözüm taraftarları ağırlıkta. Avrupa Birliği nihayet Kızıldeniz denkleminin hedefinin kendisi olduğunu anlayıp Husilere karşı 27 ülkesiyle bir ortak operasyon gücü kurguluyor. Hasılı herkes yalnız ve tarafsız görünüyor ama içten içe askeri kutuplaşma formülleri de gelişiyor. Ekonomik olaraksa kutuplaşma kendini gizlemiyor. İyiden iyiye görünürlük kazandı. Ortaya çıkan fotoğrafın genel görünümünden birtakım notlar paylaşmak istiyorum. Çin'den sene başından bu yana 12 milyar dolar yabancı sermaye çıktı. Nitelikli gayrimenkullerde %30'a kadar fiyat düşüşleri var. Hong Kong piyasaları 20 yılın en düşüğüne geriledi. Rusya, Suudi Arabistan'ı geçip Çin'in en büyük enerji tedarikçisi konumuna geldi. Avrupa ve ABD'nin Tayvan'dan geçtiği siparişler yavaşladı. İtalyan tahvil faizi ile Alman tahvil faizleri arasındaki fark kapanmaya başladı. Almanlar AB'den çıkmayı benimseyen bir siyasi açılımla tanıştı. ABD kur manipülasyonu gözlem listesine Çin, Singapur, Malezya, Vietnam ve Tayvan'ın yanı sıra Almanya'yı da yazdı. Hindistan borsası rekor kırdı. İsviçre Hindistan'la 16 yıl süren müzakerelerin ardından serbest ticaret anlaşması imzaladı. Modi, Hindu faşistler tarafından yıkılan tarihi caminin olduğu yere yapılan Hindu tapınağını “yeni bir çağ başlıyor,” sloganıyla açmaya hazırlanıyor. Vietnam rekor cari fazla verdi, Macaristan'la ikili işbirliği geliştiriyor. Bulgarlar Euro'yu resmi para olarak kullanmaya hazırlanıyor. Dünya faiz indirimini tartışırken borsası 33 yılın zirvesindeyken Japonlar faiz artırımına hazırlanıyor. Avrupa piyasaları en büyük haftalık düşüşünü yaşadı. İngiltere'de
israil, Filistin'de yürüttüğü soykırımı, “Hamas'la, terörle, radikal İslam'la, barbarlıkla savaşıyoruz” yalanıyla pazarlıyor, bu propaganda dünyada epeyce karşılık da buluyordu. Soykırımın 7 Ekim'de başlayan en yoğun safhasının başlarında da İsrail aynı algıyı tezgâha sürdü ve kendisine destekçi, taraftar ya da sempatizanlar bulmakta zorlanmadı. 7 Ekim soykırımının 105'inci günündeyiz ve manzara şöyle: İsrail 25 bin masum sivili katletti, yaralı sayısı 61 bini geçti. Enkaz altındaki cenazelerle sayı daha da artacak. Katledilenlerin çoğunluğu bebekler, çocuklar ve kadınlar. Altyapı tamamen çöktü. Gıda, su, ilaç, elektrik, barınma, ısınma yok. Yardım girişlerine izin verilmiyor. Hastaneler yıkıldı, doktorlar öldürüldü, sağlık sistemi çökertildi. Kolu, bacağı kesilmesi gerektiğinde bebeklere, çocuklara dahi narkoz yapılamıyor, ağrı kesici sağlanamıyor. Okullar, hastaneler, camiler, kiliseler, parklar güvenli alanlar değil. Tarihi eserler yıkıldı. Camiler ve kiliseler hedef alındı. Yaşayan hafızalar, sanatçılar, düşünürler tek tek hedef alındı ve katledildi. Bölgeden haber aktarmaya çalışan her gazeteci öldürüldü ve sayı 118'e yükseldi. Okullar, üniversite binaları yerle bir edildi. Gazze ile birlikte Batı Şeria'da da soykırım devam ediyor. Suikastlar, işkence, tutuklamalar yapılıyor. Evlere giriliyor, çekmeceler açılıyor, kasalar kırılıyor, yağma yapılıyor... İsrail askerleri bırakınız hukuku, insani en basit, en temel değerlere bile prim vermiyorlar. Bebek öldürürken, sivilleri bombalarken, ölüm yağdırırken, yağmalarken, döverken, çalarken neşeli hatıra fotoğrafları çekip yayınlayabiliyorlar. Çocuğunun doğum gününü çocuk öldürerek kutlayan askerler var. Soykırıma korkunç dini ritüellerle, danslarla, trans haline geçmiş bir yobazlıkla, aşkınlıkla hazırlanıyorlar ve bu görüntüleri dünyaya servis etmekten hiç çekinmiyor, kaçınmıyorlar. Dünyada, bu barbarlığı, acımasızlığı, bu insanlık dışı soykırımı, kan donduran gözü dönmüşlüğü savunacak, savunabilecek çok kişi kalmadı.
İslam coğrafyasında çatışma bölgelerini anlamaya çalışırken çoğunlukla mezhep eksenli değerlendirmeler öne çıkıyor. Bu Yemen için de geçerli bir durumdur. Bunun bir sonucu olarak hem Yemen iç savaşını hem de Suudî Arabistan'ın bu ülkeye saldırılarını açıklarken çoğunlukla mezhep çatışmaları eksenli değerlendirmeler yapılıyor. Örneğin Husîlerin Şia ile benzerliği üzerinden yapılan değerlendirmeler bu kategoridedir. Görünürde Suudî Arabistan ile İran arasındaki gerilimde mezhep farklarının önemi büyüktür fakat bunun tek başına belirleyici olmayacağını teslim etmek zorundayız. İngiltere, ABD ve İsrail'in İslam coğrafyasında meydana getirdiği tahribatı anlamak için 19. yüzyıl kolonyalizmini mutlaka dikkate almak gerekiyor. Bu en az mezhep eksenli değerlendirmeler kadar önemlidir. Suçu başkalarına atmak yerine kendimize bakmalıyız gibi yanıltıcı fikirler birçok hadisenin anlaşılmasını engelliyor. Örneğin Aden'in Arap yarımadasında İngiltere'nin tek kolonisi olduğunu bildiğimizde İngiltere ve ABD'nin bu ülkeye olan ilgisi daha iyi anlaşılır. Suudî Arabistan'ın Husilere karşı tam olarak eski İngiliz müstemleke ve himaye bölgelerini desteklemesi bugün ABD ve İngiliz saldırılarının tesadüf olmadığını gösterir. Aradaki devamlılık birtakım soruları açıklayacaktır. Faklı kaynaklardan elde ettiğimiz bilgilere göre Kraliçe II. Elizabeth 1954'de İngiliz kolonisi olan Aden'i ziyaret ettiğinde İngiltere'nin gerilerde kalan görkemini yeniden canlandırmak ister. “Arap Yarımadası'nın güney ucunda bulunan bu şehir, o dönemde Britanya İmparatorluğu'nun müstemlekesiydi ve en işlek ve önemli limanlarından biriydi.” Aden, İngiliz kolonisi olan tek Arap bölgesiydi. Mısır, Filistin ve Basra Körfezi gibi Ortadoğu'daki diğer İngiliz hâkimiyeti altında bulunan bölgelerde ise manda veya himaye rejimleri uygulanıyordu. 20. yüzyılda ortaya çıkan manda ve himaye rejimlerini müstemleke yönetiminin devamı olarak düşünebiliriz. Örneğin Filistin'de İngiliz manda rejimi uygulandı ve İsrail bu rejim altında ortaya çıktı.
ABD Dışişleri Bakanı Blinken'ın İstanbul (ve bölge) ziyareti önemliydi. Üzerinde durulmayı hak ediyor. Sebebi Gazze konusunda yeni bir arayışın başlamış olması. Bu arayışın ne olduğunu, Blinken'ın İstanbul'a ne amaçla, hangi dosyayla geldiğini, Ankara'nın konuya yaklaşımını -hatta ne yanıt verildiğini- hepsini konuşacağız ama önce bazı noktaların altını çizmem gerekiyor. Gazze'den korkunç görüntü ve fotoğraflar gelmeye devam ediyor. Bölgede sivillerin doğrudan hedef alındığı, son yüzyılın en kirli saldırısı devam ediyor. İsrail geçtiğimiz hafta -tam da Blinken'ın ziyareti öncesinde- Gazze'ye yönelik hava ve kara saldırılarında yavaşlamaya gideceğini açıkladı. Bunun bir sebebi Güney Afrika'nın açtığı soykırım davasıdır. Netanyahu paniklemiştir. Diğer sebep Tel Aviv'in Hamas'ı ortadan kaldıramayacağını anlamasıdır. ABD de bu noktaya gelmiştir. Bu yüzden çatışmaların sona ereceği, Hamas'ın oyun dışı bırakılacağı, “savaş sonrası Gazze” için çalışmalar hız kazandı. Blinken bölgeye bu yüzden geldi. İsrail, bir yandan da çatışmayı bölgeye yayacak adımlar atıyor. Lübnan'da Hamas ve Hizbullah'ın üst düzey isimlerine suikastler düzenliyor (İran'da DEAŞ'ın düzenlediği terör saldırısını da buna ekleyelim.) 7 Ekim'den hemen sonra söylediğimiz gibi, İsrail'in Gazze'den sonraki hedefi Lübnan ve Suriye'nin güneyinde tampon bölge oluşturmak. İsrail bu kapsamda, Hizbullah'ı açıkça tahrik ediyor. Hizbullah yanıt vermezse bu kez muhtemelen kendisi Lübnan'ın güneyine girecek. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın “İsraillilerin Lübnanla savaşa girmemek için kendilerini zor tuttuklarını düşünüyorum” vurgusunu not edelim. ABD ise Hizbullah'ın çatışma yaşanmadan Litani nehrinin kuzeyine çekilmesi için İran'la arka kapıdan görüşüyor (Bakınız, Terör Saldırısı ve ABD-İran anlaşması, 29 Aralık 2023). Blinken bu konjonktürde Türkiye'nin de aralarında bulunduğu bölge ülkelerini ziyaret etti. İstanbul'da yapılan görüşmelerin perde arkasından ve yapılan resmi açıklamalardan anladığım kadarıyla gelinen noktada son durum şu üç başlıkta özetlenebilir: Bir. ABD Gazze'de çatışmalar bittiğinde sürecin nasıl işleyeceğine ilişkin zemin yokluyor. Muhataplarının gündemine “Gazze'yi kim yönetecek?” sorusunu getiriyor. ABD Gazze'yi El Fetih'in yönetmesini istiyor. (Bunu mümkünse Abbas'sız yapmak istiyorlar.) ABD'nin Gazze'nin kuzeyine BM misyonu sokulması konusunda İsrail'i ikna ettiği de söyleniyor. Ve burası önemli: Yunan medyasına yansıyan bilgilere göre Blinken Yunanistan'da, Türkiye'nin Gazze'de garantör olabileceğini söylemiş. O halde süreç Ankara'nın en başta dile getirdiği garantörlük modeline evrilebilir. İki. ABD meşruiyet sorununun farkında. Hamas'ın son olaylar nedeniyle sadece Gazze'de değil Batı Şeria'da da artan popülaritesini görüyorlar. ABD, Hamas'ı oyun dışı bıraktıktan sonra yerine koyacağı aktörün (İsrail ve Mısır'la iyi geçinecek bir aktör) meşruiyetinin nasıl sağlanacağını kara kara düşünüyor. “Hamas'sız bir Filistin'de meşruiyeti nasıl sağlarız” sorusunu muhataplarına soruyorlar. Ankara'nın bu konudaki tavrı net: Filistinlilerin oyuyla işbaşına gelmiş, toplumsal tabanı olan bir aktörün varlığının reddedilmesi söz konusu olamaz. Peki, Hamas'sız bir Gazze ile ilgili Washington'un Ankara'dan bir beklentisi var mı? Bu soruyu sorduğum kaynaklar “Bizi ikna edeceklerini zaten düşünmemişlerdir. Bizden bir beklentileri yok. Zemin yokluyorlar. Bu konu daha çok Körfez ülkelerini ilgilendiriyor” yanıtını veriyor. Amerikalıların Gazze'nin geleceğine ilişkin Türkiye politikası şu: Ankara projemizi desteklemezse de engel olmasın yeter.
ABD-İsrail'in, Gazze önde olarak Filistin'in tamamında sürdürdüğü vahşet saldırısının 95. günündeyiz. Bu saldırısının 92. gününde, Gazze'deki hükümetin basın ofisinden yapılan açıklamada, 10 bini çocuk, 7 bini kadın olmak üzere toplam 22 bin 722 kişinin öldüğü, 58 bin 166 kişinin de yaralandığı bildirildi. Tv ekranlarından akan kan artık saldırı zulüm, kıyım, cinayet vb. kelimelere sığmıyor; hayvanî bir gaddarlığın, vicdansızlığın adı olan vahşet kelimesi, vahşet-âver, vahşet-engiz vb. terkipleri de bedenleri parçalanmış bebeklerin, kadınların, gençlerin... görüntülerinde soykırımın ulaştığı boyutları anlatmaya yetmiyor. Başladığı günden bugüne en çok gazetecinin (102 kişi) öldürüldüğü ve dolayısıyla yoğun bir haber karartma gayretiyle de başı çeken ABD-İsrail vahşeti, anlatma sorumluluğu duyanların sadece belli bilgileri tekrarlamasını da beraberinde getiriyor. Zira, ABD-İsrail'in ilgili her türlü iddiaları belli yalanların tekrarlanmasından ibaret. Değişmeyen tek şey var o da vahşetin gerçekliği! Gerçi, insan kelimesinin bir görüşe göre “unutma” anlamındaki “nisyan” kelimesiyle aynı kökten gelmesi sebebiyle tekrarda her zaman bir fayda gözetilmiştir. Konumuz esasında ilginç olan şudur ki, ABD-İsrail'in yalanları da bu duruma dayanmaktadır. Daha dün ABD Dışişleri Bakanı -ki Yahudi olduğu herkesin malumdur- Blinken, Türkiye'den Yunanistan'a geçer geçmez, ilkin 7 Ekim'de söylediği şu cümleyi aynıyla tekrarlamıştır: “İsrail'in kendini savunma hakkı vardır.” Bu cümle ABD-İsrail yetkililerinin Beyaz Saray ve Tel Aviv'de yaptıkları eşzamanlı ya da biri diğerini takip eden açıklamalarda ısrarla yaptıkları “saldırı” vurgusundan üretilmiş bir yalandır. Bu yalanın kurgusunda, Filistin'de sanki salt kendi imkanlarıyla ve tüm kurumlarıyla bidayetten beri yerleşmiş bulunan bir İsrail devletinin varlığı peşinen -de fakto- kabul ve telkin edilmekte, HAMAS'ın 7 Ekim'de başlattığı ABD-İsrail ablukasını yarma harekatı da bu kabul ve telkine göre “saldırganlık” olarak nitelenmektedir. Oysaki vuku bulan şey, Gazze özelinde HAMAS'ın, genelde işgalci terör devleti İsrail'e karşı Filistin direnişinin 76 yıldır belli takvimlerle süreklileşen harekatının bir yenisinden ibarettir. Tutarsız bir kurgudan ibaret de olsa söz konusu yalanın kendi içindeki mantıktan baktığımızda, tersine çevrilen gerçek şudur:
2019 yılının Ağustos ayında intihar ettiği söylenen ABD vatandaşı sapkın Yahudi işadamı Jeffrey Epstein davasıyla ilgili bugünlerde çokça haber yayınlanıyor. ABD'de görülen davayla ilgili mahkeme, her gün yeni bilgiler paylaşıyor kamuoyu ile. Sapkın Yahudi milyarder Epstein'ın intihar ettiği dönemde de benzer haberler yapılmış, normal şartlarda ortaya çıkan bilgi ve belgeler dolayısıyla yer yerinden oynaması gerekirken, sıradan bir olaymış gibi konu geçiştirilmişti. 2000'li yılların başından öldüğü 2019 yılına kadar, küçük yaştaki çocuklara yönelik cinsel taciz, tecavüz, fuhuş gibi küresel bir organizasyon şebekesi kuran Epstein, bu yolla ABD başta olmak üzere dünyanın birçok ülkesinin yöneticilerini adeta rehin aldı. İsrail istihbaratı MOSSAD adına çalıştığı belirtilen ve bu iğrençlikten büyük paralar kazandığı için ‘milyarder' lakabı takılan sapık Yahudi Jeffrey Epstein'ın dosyasından çıkan isimlere bakıldığında dünyanın nasıl korkunç bir durumla karşı karşıya olduğunu görüyoruz. BÜTÜN DÜNYAYI İLGİLENDİREN BİR FUHUŞ ÇETESİ ABD'nin iki başkanı Bill Clinton ve Donald Trump, İngiliz iş insanı Richard Branson ve Prens Andrew, sayısız sanatçı, işadamı, akademisyen, gazeteci, hâsılı dünya çapında karar verici çok sayıda nüfuzlu kişi bu sapkın Yahudi'nin ajandasında yer alıyor. Ortaya çıkan tablo, bir ülkeyi, bir milleti, bir şirketi veya bir kıtayı ilgilendirmiyor. Bütün dünyayı ilgilendiren bir fuhuş çetesi söz konusu. Dünya siyasetini, ticaretini, güvenliğini ilgilendiren, tehdit eden, yönlendiren bir organizasyondan bahsediliyor. Zamanlama açısından da dikkat çekici bir süreçten geçiyoruz. Terör devleti İsrail'in, 95 gündür Filistin'de binlerce çocuk ve kadını katlettiği bir zamanda sapık Yahudi milyarderin dosyası saçıldı ortalığa. Bu durum tesadüf mü, yoksa arkasında başka bir hesap var mı, üzerinde düşünülmesi gereken mühim bir mesele... Dosyanın ne kadar şeffaf olduğunu, hangi isimlerin ifşa edildiğini, hangi isimlerin gizlendiğini bilmiyoruz. İfşa edilen isimlerden ne beklendiğini bilmiyoruz. Bu dosya üzerinden ifşa edilmemiş kişi ve kuruluşlara bir mesaj verilip verilmediğini de bilmiyoruz.
İsrail, Gazze Savaşı'nda bütün insanlığa karşı ağır bir suç işleyerek tarihe geçti. Kuşkusuz bu bir soykırımdı. İsrail, Gazze'de ve Filistin'in bütününde işlediği suçun yanında büyük bir yıkıma da yol açtı. Gazze'de taş üstünde taş kalmadı. Batı Şeria'da da Filistinlilerin evleri sistemli bir şekilde yıkılıyor. Bu, tam anlamıyla bütünlüklü bir siyasetin hayata geçirildiği anlamına gelmektedir. İsrail, bütün Filistinlileri mülksüzleştiriyor. Bu da İsrail'i Batı Avrupa'nın ve özellikle de Anglosakson kolonyalizminin uzantısı hâline getiriyor. Fakat bütün bunlara rağmen İsrail, 7 Ekim'den sonra ilan ettiği hedeflerine ulaşamadı ve büyük bir itibar kaybına uğradı. İsrailli yöneticilerin “cinnet” hâline sürüklenmesinin sebebi de budur. İsrailli temsilcilerin 7 Ekim'den sonraki açık beyanları bu cinnet hâlinin göstergesidir. İsrail'in Gazze'de ve Filistin genelinde sergilediği vahşet bütün dünyada tepkiye neden oldu. Çünkü vahşet neredeyse bütün dünyaya rağmen sergilenmektedir. Sadece İngiltere, ABD, Almanya, Fransa ve Hollanda gibi eski kolonyalist devletler İsrail'in vahşetini açıkça destekliyor. Bu, Avrupa ülkelerinin Yahudilere borcu olarak yorumlanamaz. Nitekim kolonyalist devletlerin İsrail'e desteğinin Avrupa dışındaki dünyada tepki uyandırmasının sebebini de bu destekte aramak gerekir. Aradaki bağ, kolonyal tarihin mirasıdır. Bu çerçevede özellikle eski müstemleke ülkelerinde Avrupa ve İsrail'e yönelik öfkenin gittikçe artması oldukça önemlidir. Öfkenin sözde kalmaması üzerinde durmamız gerekiyor. Filistin'i fiilen destekleyen ülkelerden biri Güney Afrika'dır. Güney Afrika, İsrail'in işlediği suçları Uluslararası Adalet Divanı'na taşıdı. Peki, niçin Güney Afrika? Bilindiği gibi Güney Afrika'da bugün İsrail'in Filistin'de uyguladığı sistemin benzeri hayata geçirilmişti. Sistem Güney Afrika'da azınlık olarak yaşayan Avrupa milletlerinin üstünlüğüne dayalıydı ve ırk ayrımı temeli üzerine kurulmuştu. Beyaz azınlık kavramını özellikle kullanmak istemedim. Azınlık olarak yaşayan Avrupalı milletlerin ayrıcalıklarına göre tanzim edilmiş sistem İngilizlerin eseriydi. Yeni kuşaklara Cecil Rhodes gibi İngiltere'nin menfur tarihini temsil eden şahısların çok daha iyi anlatılması gerekir. Ancak bu bilgi ile Güney Afrika'nın Filistinlilere desteği daha iyi anlaşılabilir. Mareşal Jan Smuts yönetimindeki Güney Afrika müstemleke yönetimi, İsrail'i fiilen tanıyan ilk hükûmetlerden biriydi. Üstelik Jan Smuts, Siyonist ideolojinin önde gelen temsilcilerinden Chaim Weizmann ile şahsen dosttu. 1960'larda Güney Afrika'da yaşayan 120.000 civarındaki Yahudi toplumunun büyük çoğunluğu Siyonist ideolojiye bağlıydı. Kaynaklara göre bunların çoğu Balfour Deklarasyonu'ndan sonraki yıllarda Siyonist harekete düzenli mali destek sağlamıştı. Bu mali destek, kesintiye uğramadan, İsrail kurulduktan sonra da devam etti. İsrail, 1970'lerin ikinci yarısından sonra Güney Afrika apartheid rejimi ile bağlarını korudu. Apartheid rejimi yalnızlaştıkça İsrail, Güney Afrika müstemleke yönetimi ile ilişkilerini geliştirdi.
Filistin'de israil'in vahşeti başladığından beri kalemimi başka bir meseleye çeviremiyorum. Çok gündeme takılan biri olmadığımı biliyorsunuz, çoğu zaman önümüzden akıp geçen gündem başlıklarının bize kendi aslî gündemimizi unutturacak başlıklardan oluştuğunu düşünüyorum çünkü. En fazla birkaç gün içinde unutacağımız, oluşturulan toz dumanı hak etmeyen gündem başlıkları çoğu bunların. Bu başlıklardan herkes günü ‘aktiviteli' geçirecek hararetli meseleler bulup çıkarıyor, taraf olup kayıkçı kavgalarına katılıyor. Akıp geçme mantığıyla oluşturulan bu başlıklar, tabiatları gereği akıp geçiyor. Bu defa öyle değil ama... Bütün dünyanın gündemine çakılıp kalan ‘hakiki' bir mesele var önümüzde. Gazze'de olanları unutmamak, unutturmamak bizim aslî meselemiz... O kadar öyle ki, bir an unutsak, kendimizi aslımıza ihanet etmiş gibi hissediyoruz. Bakmayın siz insanlık tarihinin en pervasız zulmünü herkesin gözü önünde en vahşi şekilde işleyen, en temel faaliyeti en alçakça biçimde teröristlik yapmak olan ve Batı dünyası tarafından finanse edilip şımartılan bu habis devletin yaptıklarına gözlerini kapatanlara, onlar belli ki kalpleriyle irtibatlarını tamamen yitirmişler. Çoğu öyle değil ama insanların; belki çaresizler, belki ağır şekilde suçluluk hissediyorlar, belki ihmalleriyle ağır yüzleşmeler yaşıyorlar ama kalpleri gerçekten Gazze için atıyor insanlığın büyük çoğunluğunun. Bu bütün dünyada böyle... Gazze, insan olanla olmayanı net biçimde ayırdı, ayrıştırdı. Bazılarının insanlığından şüphe etmek için artık çok net bir ölçütümüz var: Gazze! Azıcık dahi insanlığı olanlar alamıyor bu meseleden gözlerini. Çünkü Gazze'deki minik bedenler değil sadece hedefte olan, bizim insanlığımız da aynı zamanda. Bu belayı bir an evvel, el birliğiyle, nasıl olacaksa o şekilde def edemezsek dünyanın başından, yaşanması zor bir yer olur artık ondan sonra yeryüzü. Şu anda bile, kıyamet kopacak olsa, herhalde hiçbirimizin içinde bir itiraz filizlenmez. Bu akıl almaz zulmün, bu herkesten çocuklara yönelen vahşetin bize rağmen yaşanabildiği bir dünyayı hak etmek için bugüne kadar bir şeyleri çok yanlış yapmış olmamız, yapmamız gereken çok hayati bir şeyleri de ihmal etmiş olmamız gerekir. Düz hesap bu! Bilmediğimiz bir şey de değil... Sadece şimdi, Gazze'de yüzümüze vurulmuş oldu bu acı, kahırlı gerçek! Bütün bunlar olurken, bir başka meselenin kapağını açmaya güç yetiremiyor insan. Sen o meselenin ilk harfini yazarken bir, belki birkaç, belki onlarca masum çocuk bedeni düşüyor toprağa. Başlarına kahkahalar atan deccaller, leş kargaları üşüşmüşken hem de. Ve bu kıyametler kopartabilecek acılara dönüp bakmaya bile gerek görmeyen, kendi eğlencesinde dünyaperestler tepişirken orada burada... Çocuklarımıza bu dereceye varan bir insanlıktan çıkmışlığı, böyle çıplak bir kalpsizliği, böyle insafsızca bir umursamazlığı nasıl izah edeceğiz? Dünyanın içine düştüğü bu bataklığı, bu içler daraltan girdabı nasıl anlatacağız? Nasıl açıklayacağız, zalimler bu kadar pervasızken, nasıl olup da bizim bu kadar çaresiz kaldığımızı, kalabildiğimizi? Bu meselenin başından asla ayrılamayız, bu aynayı yüzümüze tutmaktan asla kaçınamayız. Gazzeli kardeşlerimizin yakınıp gocunmadan, ateşe göğüslerini tutarak giydiği bu ateşten gömleği üstümüze giyecek yüreğimiz yok belki... Ama hiç değilse, bu acılardan gözlerimizi, kulaklarımızı, kalplerimizi kaçıracak kadar da uzaklaşamayız insanlığımızdan. Gazze bir çayı kaynar halde içer gibi yaksın kavursun içimizi... Belki iyi kötü kefaretimiz olur o dem!
Milli İstihbarat Teşkilatı'nın operasyonuyla MOSSAD ajanlığı yaptığından şüphelenilen 34 kişi yakalandı. MİT'i bu başarılı operasyonundan dolayı tebrik edelim. Ancak şimdi soru şu: Türkiye'de yakalanmayan, deşifre olmayan böyle kaç ajan daha var? Hakan Fidan'ın MİT müsteşarı olması MOSSAD ve CIA'yı öyle tedirgin etmişti ki, 2012 sonrası Türkiye çok sayıda operasyona maruz kaldı. 7 Şubat MİT Krizi, Gezi olayları, 17-25 Aralık, MİT Tırları vakası ve 15 Temmuz darbe girişimi kamuoyuna yansıyan, kökü dışarda, FETÖ adlı MOSSAD/CIA ajanlarının faaliyetleriydi. Türkiye bunların tamamını püskürtmeyi başardı. Durmadıklarını, vaz geçmediklerini, Türkiye üzerine operasyonlarına son vermediklerini biliyoruz. Filistin'de soykırım devam ederken ve Türkiye'nin duyarlılığı had safhadayken yeni operasyonlar tasarladıklarına şüphe yok. Riyad'daki futbol krizi ve Türkiye'ye yansımaları hayatın olağan akışına aykırı şekilde gelişti. 1 Ocak'ta Galata Köprüsü'nde şehitlerimiz ve Gazze için yapılan, 250 bin insanın katıldığı muhteşem miting, bir magandanın yumruğu ve bu yumruğa sahip çıkan siyasi partiler aracılığıyla gölgelenmek istendi. Bir şeylerin kurgulandığı, Ümit Özdağ ve avanesinin bu kurgunun odağında olduğu çok açık. Suriye düşmanlığının Arap düşmanlığına evrildiğini, Arap düşmanlığının da İslam düşmanlığını perdelediğini çok net görüyoruz. Merhum Metin Yüksel'in tabutunu göstererek açıktan tehdit ediyor, sinir uçlarımıza dokunuyorlar. Müslümanlığımızın temel direği Kelime-i Tevhid'e dil uzatacak kadar cüretkarlar. Mahkeme basacak kadar pervasızlar. MOSSAD/CIA Türkiye'de bir şeyler deniyor; çok tehlikeli bir oyun kurguluyor. Bugüne kadar tutmayan operasyonlara şimdi bir yenisini ama en tehlikelisini ekliyor, gençler üzerinden bir şiddet sarmalını tetiklemek için her çirkin yolu devreye alıyorlar. Son gelişmeler boş verilecek, müsamaha gösterilecek, rehavetle izlenecek gelişmeler değil. Bir noktadan sonra kontrolü kaybetmek dahi -Allah korusun- söz konusu olabilir. Şimdiden tedbir almak, yılanın başını erkenden koparmak gerekiyor. Devletin tüm kurumlarıyla müteyakkız olmasını gerektirecek bir vahim fotoğrafla karşı karşıyayız. 12 Eylül öncesi manzara unutulmasın. Gençlerin eline silah tutuşturdular. Provokasyonlarla gençlerin birbirlerine kıymasını sağladılar. MİT, Emniyet, asker, yargı kenardan sadece izlediler. Kenan Evren'in sonradan itirafıyla “şartların olgunlaşması” için oluk oluk kan akmasına seyirci kaldılar. 12 Eylül sabahı bir anda kesilen çatışmaları yıllarca bilerek, isteyerek durdurmadılar.
ABD-İsrail terör devleti eliyle Gazze'de sürdürülen vahşet ve soykırımın 90. günündeyiz. Bir söz klişesine dönüşmemesi vahşetin boyutlarını zikretmeyeceğim. Filistin'de İngiliz mandası altında 1917 beri süregelen, 1948'de ABD'nin burada bir askeri üs kurma amacıyla resmileşerek ABD-İsrail terör devleti adı altında sistemli bir sürgünlüğe, katliama ve işgale dönüşen savaşın, Filistin'le sınırlı olmadığı, gerek Arz-ı mev'ud fantezisiyle gerekse hemen güney sınırımızdaki şer güçleriyle başta Türkiye gelmek üzere bölge ülkelerinin tümünü etkilediği malumdur. Konuyu Türkiye özelinden açacak olursak, henüz bombalı, toplu, tüfekli olmayan, ancak mevcut toplumsal işleyişi sekteye uğratmaya, siyasal ve ekonomik bir teşevvüşü başlatmaya yönelik “başka bir savaşın” içine çekilmek istendiğimizi an be an görüyoruz. “Bu kaçıncı deneme; son olarak 15 Temmuz'da kuyruklarını kıstırıp kaçtılar, ders olarak onlara yetmez mi?” diye düşünmek ilk bakışta doğru görünse bile, o “bir başka savaş”ın büyük tehlikesine karşı en azından gaflete düşmeye sebeptir. Zira, aşağıda zikredeceğimiz üç yeni olayda, önce FETÖ elemanlarının harekete geçtiği, dışarıda ABD-İsrail'in himayesinde, içeride “eski defterlerle yeni hesaplaşma kurguları” üretmek için bekleyen hazır kıtalara katılarak saklanmış olanlarının öncelikle “modern iletişim kanalı” yanılsamasıyla hemen hepimizin içine düştüğü sosyal medya kanalizasyonundan fışkı savurmaya başladıkları, ilgili hemen her hadisede ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda şu söz daima geçerlidir: “Ne içeride ne de dışarıda Pişman olmuş bir FETÖ elemanı yoktur; tıpkı bir bukalemun gibi renk değiştirmiş FETÖ elemanı vardır ve bunlar aynı zamanda CIA ve MOSSAD'ın en kullanışlı aparatlarıdır.” Zikrettiğimiz teşevvüşe “Eski defterlerle yeni hesaplaşma kurguları” planında malzeme yapılmak istenilen son üç olaya gelince:
Bölgede birbiriyle bir noktada kesişen, dönüm noktası niteliğinde gelişmeler oluyor. Üstelik bunların hepsi Türkiye'yi yakından ilgilendiriyor. Kuzey Irak'ta 12 askerimizi şehit verdiğimiz terör saldırıları bu gelişmelerle ilgilidir. Kimi açık, kimi özel kaynaklardan edindiğim bilgilerle nedenlerini açıklayacağım. Ancak sırasıyla gidelim. Gazze'de yaşananlar ABD planına uygun seyrediyor. Mısır'ın geçen hafta çözüm için önerdiği Filistin'de teknokratlar hükümeti bu planın bir parçasıdır (ABD'nin Abbas ve Netanyahu hükümetlerini değiştirmek istediğini, planın diğer detaylarını yazmıştık. Bakınız, Netanyahu'yu Gönderip Ellerini Yıkayacaklar, 8 Aralık). Abbas bu teklifi reddetti. Ancak Mısır, Ürdün ve Körfez'in bu plan için baskı uygulayacağını söyleyebiliriz. WASHINGTON-TAHRAN ANLAŞMA TASLAĞI ABD ve Körfez ülkeleri (ve Ürdün), İsrail'in Hamas'ı ortadan kaldırması için Tel Aviv'e açık çek verdi. Ancak daha ileri gitmesini istemiyorlar. Netanyahu ise ilk günkü hedefinden vaz geçmiş değil. Hamas'ı ortadan kaldırıp Filistinlileri Gazze'den sürmeye, devamında da çatışmayı Lübnan ve Suriye'ye taşımaya çalışıyor. Bu kapsamda iki önemli gelişme oldu: İsrail Savunma Bakanı çok cepheli bir savaşta olduklarını açıkladı. Ve Şam'da İran'ın Suriye operasyonlarını yürüten General Musavi İsrail saldırısıyla öldürüldü. İran intikam yemini etti. Peki, intikam alır mı? Yakın gelecekte değil. Çünkü ABD ile bir süreç yürütülüyor. Washington, İran'la konuşmanın meyvelerini Gazze'de topladı. İsrail'in yalpaladığı bir süreçte İran'ı ve vekil güçlerini sürecin dışında tutmayı başardı. Şimdi bunu sürdürmeyi planlıyor. Açık kaynaklardan derlediğim Washington-Tahran anlaşma taslağının detaylarına bakalım. Bir. ABD, İran'la dolaylı görüşmelere yeniden başlayacak. Bunu yaparken Tahran'a askeri baskıyı sürdürmeyi hedefliyor. İki. İsrail, Hizbullah'ın Lübnan'ın güneyinden çekilmesini istiyor. ABD bunun çatışmasız bir şekilde sağlanması için Hizbullah'ın Litani nehrinin kuzeyine çekilmesi teklifini İran'a götürecek. Üç. ABD, Yemen açıklarında gemileri hedef alan Husilerle ilgili düşük profilli bir tutum takınıyor. Bu saldırıların durdurulması için Çin aracılığıyla İran'ı ikna etmek istiyor. (Joe Biden, Husileri 2021 yılında terör listesinden çıkarmıştı. Şu an “Yeniden listeye koy” baskısına direniyor.) KORİDOR SAVAŞLARI 1: YEMEN ABD ile Gazze'deki çatışmanın yayılmaması konusunda anlaşan İran'ın (İkili arasındaki bir anlaşma da PKK'nın kullanımı üzerinedir) Yemen'deki vekil güçlerini neden harekete geçirdiği muammadır. Neden Hizbullah değil de Husiler? Bunun birkaç açıklaması var. Bir. İran, iç kamuoyuna Gazze konusunda bir şeyler yaptığını göstermek istiyor ve bu yüzden çatışmaya doğrudan müdahil olmayacak -uzak- bir aktörü devreye sokuyor. İki. ABD ile çatışma halinde olduğu izlenimi yaratıyor, iç muhalif sesleri bastırıyor. Üç. Kendisine saldırı olması halinde bölgeyi ateş çemberine çevirebileceği mesajını veriyor. Bunların hepsi tamam. Peki, neden ticaret gemilerini hedef alıyor? Bir dostum Gazze'deki katliamın ilk günlerinde bana asıl projenin Gazze'yi boşaltmak ve bölgeye Asya mallarını Avrupa'ya taşıyacak büyük bir liman yapmak olduğunu söylemişti. Yaşananları IMEC'e (Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bağlıyordu yani. Hani, geçtiğimiz G-20 zirvesinde apar topar alınan bir kararla, Çin'in Kuşak-Yol projesine alternatif olarak geliştirildiği söylenen, aynı zamanda Türkiye-Irak Kalkınma Yolu'nu da kesen projeye. Hindistan'dan başlayan o proje İsrail üzerinden Avrupa'ya uzanıyordu. Bu fikir bana abartılı gelmişti. Hâlâ da öyle geliyor. Ancak ilk başta hedef o olmasa da süreç sanki oraya evriliyor. İran'ın kendisini de by-pass eden ticaret yolunu ve koridoru izleyen gemileri hedef alması bu yüzden olabilir mi? ABD, Husilere karşı kurulan uluslararası koalisyona önümüzdeki günlerde Hindistan'ı da bu yüzden mi davet etmeye hazırlanıyor? Bunların hepsi tartışılır. KORİDOR SAVAŞLARI 2: IRAK
Avrupa'nın kolonyal tarihiyle ilgili yayınlar son yıllarda giderek artıyor. Geçen yüz yılda Avrupa hakkında yapılan çalışmalar aydınlanma döneminin kavramları üzerine inşa edilmiş ve kolonyal geçmişin yükleri görünmez kılınmıştı. Bugün belki Türk okurlara tuhaf bir ifade olarak gelebilir fakat bu durum Walter Mignolo'ya göre onların zamanı da kolonize etmelerinden kaynaklanıyordu. Belirli bir sıralama vardı ve modern Avrupa düşüncesi gibi genellemeler her halükârda zirveyi temsil ediyordu. Avrupa uygarlaştırma yükünü omuzlarına almış, Avrupa dışını da kendi zamanına getirmeye çalışıyordu. Daha birkaç sene öncesine kadar aksi yönde bir değerlendirmeye önce Avrupa dışının karşı çıktığını çoğumuz tecrübe etmişizdir. Bugün ise “onların menfur tarihi”nin üzerindeki sis perdesi aralanıyor ve devam etmekte olan kolonyal hâkimiyetin yıkılışına tanık oluyoruz. Bugün Avrupa'nın taşra olarak görülmeye başlanması sıradan bir hadise değildir. Bunda Avrupa'nın kolonyal geçmişi hakkında yapılan yeni çalışmaların büyük payı vardır. Edward Said, “Oryantalizm” adlı kitabı yazdığında Avrupa'nın algılanma biçimini Filistin kökenli bir aydının bu kadar sarsabileceği görülmüş müydü tam olarak bilemiyorum. Fakat ona karşı gösterilen tepkiler bu yeni yaklaşımın öneminin anlaşıldığını gösteriyor. Bu durum bugün de geçerlidir. Filistinlilere yönelik tarihin tanık olabileceği en vahşiyane saldırılar Avrupa'nın ve onun doğal uzantısı olarak görebileceğimiz İsrail'in gerçekliğini de tam olarak ortaya çıkardı. Bu olayların yeni bir tarih görüşüne de kapı araladığını görmek durumundayız. Belki Türkçe yayınlarda tam olarak ortaya çıkmadı fakat İsrail'in varlığı ve Filistinlilere yönelik vahşet Avrupa'nın kolonyal geçmişinin bir devamı olarak görülmektedir. Bu, beklenmedik bir gelişmeydi. Bugün özellikle dış basında, dünya çapında önem kazanan gazete ve dergiler, İsrail'in Filistinlilere yönelik vahşice saldırılarını Avrupa kolonyalizminin bir devamı olarak ele alıyor. Onlar da İsrail'in vahşice saldırılarını ne bir din savaşı olarak görüyorlar ne de Yahudi tarihinin kerameti kendinden menkul dinî metinleriyle izah ediyorlar. İsrail açıkça Avrupa ve ABD'nin kolonisi olarak kabul ediliyor. Kuşkusuz Filistinlilerin insanüstü gayretle ortaya koyduğu muazzam direniş de antikolonyalist bir mücadele olarak görülüyor. Bu çok önemli bir değişimdir ve etkisi zaman içinde daha iyi anlaşılacaktır. Türkiye'de belirli kesimlerin Filistin konusunda anlamlı bir sessizliğe büründüğünü görmemek mümkün değil. Bu sessizliğin farklı açılardan yorumlanması gerekir fakat bu sessizliğin Avrupa'nın menfur tarihini bilmemekten kaynaklandığını söyleyebilirim. Bunda kullanmakta olduğumuz kavramların doğrudan etkisi vardır. Daha açık ifade etmek gerekirse Avrupa'nın kolonyal tarihi ve İsrail'in emperyalist faaliyetleri söz konusu olduğunda mevcut kavramlar gerçekliği göstermekten ziyade belirsizleşmeye yol açmaktadır. Ne yazık ki kullandığımız çoğu kavram ve açıklama modelleri sınıf farklılıklarını ve karşıtlıklarını temel alan ideolojiler göre anlam kazanmıştır. Bu sebeple gerçekliği bütün açıklığı ile görmek mümkün olamamaktadır. Bu da doğal olarak istismar gibi evrensel meselelerin ötesine geçmeyi imkân haricinde bırakmaktadır. Hâlbuki bugün Filistin'de daha çok, milletlerin başka milletler üzerine vahşeti kol gezmektedir. Konu “öteki” kavramının sınırlarını fazlasıyla aşmaktadır.
Gazze'de yapılan insanlık dışı vahşet, din, dil ırk demeden merhamet sahibi bütün insanları aynı safta buluşturdu. Yani safların netleştiği yeni bir dünya düzeni kuruluyor. Peki o zaman soralım; İnsanlık, bütün dünyanın gözü önünde çocukların, kadınların, sivillerin katledilmesinin meşru sayıldığı yere nasıl geldi? Bu sorunun cevabını arayan İstanbul'da Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi'nde açılan Filistin Mücadelesi Sergisi 21 Ocak 2024 tarihine kadar devam edecek. Sergi, “İnsanlığın Evrensel Yıkımı” başlığıyla hazırlanan kronolojik olarak insanlığın günümüzde geldiği bu yok edilişi kavramla, fotoğraflarla, belgelerle ve videoartla altını çizme çalışması olarak anlatılan serginin önemine şu cümlelerle dikkat çekilmiş; “Gazze'deki sivillere soykırım yapan İsrail ve abd aynı zamanda bütün uluslararası örgütlere, ‘İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ne imza atan bütün ülke yöneticilerine global bir ‘zihin kırım' uyguluyor. 2. Dünya Savaşı'ndan sonra imzalanan 19. Uluslararası Savaş Hukuku Sözleşmesi'nden Uluslararası Savaş Mahkemesi'ne, insanlığın ulaşabildiği bütün bu değerlerin İsrail'in önüne geçilmeyen katliamları ve soykırımı nedeniyle yok oluşunu yaşıyoruz. Sergide Üstat Hasan Aycın'ın şiir derinliğinden el almış olağanüstü çizgilerinden Filistin temalı özel bir seçki yer alıyor. Tasarımlarını Abdüsselam Ferşatoğlu'nun üstlendiği Projenin akademik altyapısı uzmanlığı bu alanda olan Özgür Dikmen, Zahide Tuba Kor ve Aslı Nur Düzgün'le çalışıldı. Arşiv konusunda Prof. Dr. Nuri Güçtekin'in katkıları oldu. Projeye özel hazırlanan vedeoart Doğuş Minsin tarafından yapıldı.” Vakti olan gitsin ve görsün. Soykırımı ve Gazze'yi gündemde tutacak ikinci konu da Esenler Belediyesi tarafından bu yıl 4'üncüsü düzenlenen Esenler Film Festivali. 19 Aralık'a kadar devam eden festivalin açılış programı, çok sayıda sinemaseveri bir araya getirdi. ‘Umut' temalı filmler seçkisiyle dopdolu bir programı sinemaseverlerin ilgisine sunuldu. Filistin Sinema Müdürü Lina Bokhary'e göre 1948- 1967 döneminde Filistin sineması devrimle başladı. Film yapımcılarının birçoğu kadınmış. Filistin'de Lübnan'da Tunus'da filmlerin yüzde 50'si kadınlar tarafından çekiliyormuş. Kadınların farklı bir iç görüşü ve bakışı var. Detaylara odaklanabiliyor, çok farklı yaklaşıyor. İnsan hikâyelerini anlatmakta daha başarılılar. Orta Doğu film endüstrisinin öncü isimleri arasında yer alan Filistinli yönetmen Mai Masri diyor ki; “Dünyada kadın olmak çok zor ama Filistin'de kadın olmak daha zor. Buna rağmen Filistinli kadınlar çok güçlü ve bu yıllardır nesilden nesile aktarılmış bir güç. Kadınlar orada bu gücü birbirleriyle paylaşıyorlar ve mücadeleye destek veriyorlar. Bu gücün ilham kaynağının Filistin davasının haklı bir dava olmasından dolayı doğduğunu düşünüyorum. Filistin'de toplumu bir arada tutanların kadınlar olduğunu söyleyebilirim. Filistinli kadınlar için ortada bir mücadele var, direniş var ve bu direnişin içinde adalete olan inanç var. Orada sinema yapan kadın sayısının çok fazla olması da bundan kaynaklanıyor. Kadınlar ve onların gücü olmasa toplum dağılabilir, Filistinli kadınlar direnişin en büyük parçası olarak tanımlanabilir.”
Gazzeliler ve elbette Filistinliler son dönemdeki insanüstü direniş ile nerdeyse bütün halkların ve milletlerin önüne İsrail ve genel olarak da Batı gerçeğini sermiş oldular. Artık bu gerçek ile nasıl boğuşacaklarına ve üstesinden gelip gelemeyeceklerine milletler ve halklar kendileri karar verecektir. Eğer bu gerçeğin kendilerine yansıyan yüzü ile Batılı milletler ve halklar da boğuşmak isterse hadiseler biraz daha farklı bir boyut kazanabilir ama bunun kolay olmadığını söylemeye gerek yok. Dünyanın en saygın üniversitelerinde dahi Filistinlilerin direnişi ile ortaya çıkan gerçekliğin üzerini örtmek için hiç alışık olunmayan baskı ve şiddet politikalarından medet ummaları gelecek hakkında birtakım ipuçları sunmaktadır. Görünmeyen yüz kendi içlerinde bile şaşkınlıkla karşılanacaktır. Filistinliler İsrail ile en azından 1948'den itibaren ama İngiliz müstemleke yönetimi ile 1922'den itibaren mücadele ettiği için bugünkü insanüstü direniş tesadüfî olarak ortaya çıkmış değildir. Fakat bu direniş son yıllara kadar sürmesine rağmen yaklaşık yüz yıllık dönemde İsrail ve Batı gerçekliğini gözler önüne serecek bir ortam oluşmamıştı. İsrail'in 19. yüzyıl kolonyalizminin bir mirası olarak Filistin'de uyguladığı yerleşimci yayılmacılık bugün ilk defa bütün boyutlarıyla ortaya çıkarıldı. Bunu başaran da Gazzelilerdir. Eğer bu direniş olmasaydı ne İngiltere ve Almanya İsrail'i bu kadar açıktan destekleyecekti ne de ABD silah ve mühimmat desteği ile savaşın doğrudan içinde yer aldığını gösterecekti. Elbette ortaya çıkan gerçeklik İsrail'e silah ve mühimmat desteğinden ibaret değildir. Kolonyalizmin diğer unsurları da Gazzelilerin direnişi ile birer birer açığa çıktı. İsraillilerin İngilizler gibi yerlilere karşı sistemli bir politika takip ettikleri ve öldürmekten zevk aldıkları gerçeği de bütün dünyanın gözleri önüne serildi. Ne yazık ki İsrailliler de öldürmekten zevk alıyor. Böylelikle Anglosakson müstemlekeciliği üzerine gerilmiş perde aralandı. Tarihin derinliklerine gömülmüş hakikatler yıllar sonra tekrar hatırlandı. Bilinenin aksine olmak üzere Anglosaksonlar farklı bölgelerdeki yerli halklara karşı çok daha acımasız politikalar takip etmiş fakat bunu gizlemeyi başarmışlardı. Artık Kuzey Amerika, Avustralya ve Yeni Zelanda'da yaşayan yerli halkların esamisi de okunmuyor. Bu, uygulanan şiddetin boyutlarını zihnimizde canlandırabilmemiz açısından oldukça önemli bir veridir. Filistin'de de benzer bir politika takip ettiler fakat gerçeğin ortaya çıkmasına izin vermediler. Bugün de eskiden farklı olmayacak şekilde ABD ve İngiltere İsrail üzerinden sergiledikleri dehşet ile bütün dünyaya korku salmak istedi. Bunu bilerek yaptıkları çok açıktır. Fakat Gazzeliler diz çöküp teslim olmadığı için saldıkları korku kendilerine dönmeye başladı. Bu çok önemli bir gelişmedir. ABD Başkanı Joe Biden'ın son açıklamaları halkların ve milletlerin yüreğine saldıkları korkunun yön değiştirmekte olduğunun çok açık göstergesidir.
Avustralya, BM Genel Kurulu'nda yapılan oylamada Filistin'de ateşkes talebine destek vererek ABD ve İngiltere'den ayrı tutum aldı.
1967 savaşı sonrası dönemin İsrail stratejisini belirleyen eski Savunma Bakanı Moşe Dayan'ın bakış açısı şöyle anlatılır: İsrail yönetimi hissedilmeli ama görülmemeli. Aslında bu Siyonist küresel şirketlerinde en temel özelliğidir ve bütün dünyada bunu uygulamıştır; Yönet ama görülme. O kararlarını kendisinin aldığını zannetsin. Araştırmacı yazar Suat Parlar'ın makalesinde o dönemde uygulanan strateji şu satırlarla anlatılıyor: “Araplar hiçbir İsrail yetkilisi ile yüz yüze gelmeden kendilerini yönetmeli, doğum kayıtları, evlenme, okul gibi günlük yaşama dair işlerini yapabilmeliler; ancak güvenlik, doğal kaynaklar, ekonomi İsrail'in kontrolü altında olmalıdır. Moşe Dayan'ın dolaylı kontrol stratejisi temelinde, işgal edilen Filistin toprakları İsrail ile alt yapı, iş gücü ve pazarlamadan oluşan üçlü bir kurumsal mekanizma ile bütünleştirildi., Bu üçlü kurumsal mekanizma, İsrail'in şiddet kapasitesi ve istihbarat ağı ile bütünleşerek siyasî egemenliğini inşa ettiği temeli sağladı. Su, elektrik şebekesi ve tüm toprak imar sistemi, İsrail'le bağlantılı hale getirildi. Filistinli Araplar su alabilmek için İsrail su idaresine (Mikerot) bağımlı kılındılar. Elektrikte de aynı durum geçerli hale geldi. Sonuç itibariyle Arap belediye örgütleri açısından İsrail'e yoğun bir bağımlılık biçimi oluşturuldu. Filistin'de yerel endüstriyel ve tarımsal gelişme dinamikleri İsrail tarafından parçalanırken, iç pazarın oluşumu engellenirken, çaresiz Arap işgücü adeta köleleştirildi. İsrail›de Filistinli emekçiler düşük vasıflı işlerde yoğunlaşırken, Yahudi işçilere de sermaye yoğun endüstrilerde yeni imkanlar sağladı. Ayrıca yeni-sömürgeci içerik taşıyan İsrail stratejisi çerçevesinde Batı Şeria ve Gazze Şeridi, İsrail malları için en önemli Pazar hakine geldi. 1986 yılı rakamları ile işgal altında bulunan Filistin topraklarına giren malların yüzde 90'ı (780 milyon dolar) İsrail'den geldi. Bu miktar İsrail'in tüm ihracatının yüzde 11'ine denktir. İsrail hiçbir rekabetin olmadığı, tarifelerin bulunmadığı bu pazarları denetimi altına almıştır. Altyapı, işgücü, pazarlar üzerindeki İsrail hakimiyeti, işgal altındaki topraklara yönelik politik kontrolün en temel unsurlarıdır. Ancak nihaî olarak, İsrail'in bu topraklardaki denetiminin çerçevesini politik- askerî strateji çizer. Politik-askerî aygıtın ardındaki bütünleştirici güç toprağın barbarca ele geçirilmesi ile Yahudi göçmen kolonyalizmidir.” Dünya tarihinde hırsızın, katilin, yolsuzun, ahlaksızın, namussuzun, aptalların en cesur olduğu, namuslunun, dürüstün, ahlaklının en sessiz kaldığı dönemi yaşıyoruz. Hırsızlığa, cinayete, namussuzluğa itibar sağlayan, ahlaklı ve dürüstü itibarsızlaştıran bir düzen bu. Tasmasının zincirini elinde tuttuğu kuduz köpeğin sahibi büyük haydut, anne babasına kızdığı çocuğu parçalattırırken herkes seyrediyor. Kimileri ağlıyor, kimileri hak ettiler diyor, kimileri de dur yapma diyor. Ancak kimse durdurmak için fiili bir hamle yap-a-mıyor. Haklı olanlara haklı olmanın verdiği güç ve cesaret neden yetmiyor?
Birkaç gün önce bir Hıristiyan din adamı, Gazze'de olan bitenlere dikkat çekmeye çalışırken “İsa bugün doğsaydı, Filistin'de, yıkıntılar arasında doğmuş olacaktı” dedi. Şöyle düşündüm papaz efendinin bu cümlesi karşısında: “Gazze'de yıkıntıya dönüşen Şifa Hastanesi'nin elektriksiz doğumhanesinde İsa'nın doğduğunu bilmiyor galiba.” Yanlış anlaşılmasın. “Mesih yeryüzüne inmiştir” demiyorum. İşin orasını uzmanları falan konuşsun. Hatta mümkünse konuşmasınlar. Ben başka, bambaşka bir şey söylemenin derdindeyim. Hazreti İsa'nın doğduğu coğrafyada ve zaman diliminde cari kavram “azgınlık” idi. Yahudiler bir başka azgınlığın, Roma bir başka azgınlığın kollarına kendilerini bırakmışlar, insanlığın görüp görebileceği en kötü “toplumsal vasat”lardan birini oluşturmuşlardı el birliğiyle. Sınıf ayrımı ve zulüm standarttı, adaletsizlik ise zirve dönemini yaşıyordu. Tertemiz annemiz Meryem'in yavrusu Nasıralı İsa'nın bu topluma peygamber olarak geldiğinde ortaya koyduğu ilk önerme ile Hazreti Adem'den beri bütün peygamberlerin ortaya koyduğu temel önerme aynıydı: “Bir başka dünya mümkün.” Hazreti İsa açısından “bir başka dünyanın mümkün olduğuna inanmanın ve bunun için çalışmanın” ilk adımı kavramların yerli yerine oturtulması idi. Yaratıcı, din, ibadet, merhamet, direniş... Hazreti İsa'nın o günün Filistin'inde giriştiği ilk ve en önemli işin “bütün kavramları değiştirerek düşünce setlerini doğru konumlandırmak” olduğunu derhal fark ederiz. Bu durumu “zihinsel özgürleşme” olarak tanımlamak, doğrusu durumun kendisine de haksızlık olur. Bağdat Caddesi'nde milletin parasını rahat cukkalamak için açılan kişisel gelişim merkezlerinde falan satılıyor çünkü “zihinsel özgürleşme” denilen şey. Buna, eksik de olsa, doğrudan doğruya “insanlık tarihine müdahale ederek” gerçekleşen bir “zihinsel devrim” denebilir. Bu süreç, hem Hazreti İsa'da, hem kendisinden önceki peygamberlerde, hem de kendisinden sonra gelen Efendimiz'de (s.a.v.) aynı şekilde gerçekleşmiş. Geldikleri, görevlendirildikleri toplumun bütün yerleşik ve yanlış kavramlarını yerle bir edip yerine yeni, temiz, atak ve dönüştürücü kavramlar ihdas etmişler. Bu yeni kavramlarla birlikte dönüşen toplumlar, insanlığın görüp görebileceği en saadetli anları, zaman dilimlerini oluşturmuşlar. İnsanlığın bugün kullandığı düşünce setlerinin tüm kavramları bütünüyle 17. yüzyılda başlayıp bugün de dinamik bir süreç olarak devam eden “Batı düşünce geleneği”ne ait. Korkunç bir emperyalist tecrübe, ikisi “dünya savaşı” olmak üzere binlerce savaş, uzunca bir soğuk savaş dönemi falan atlatmış olmasına rağmen Batı, insanlığın mevcut düşünce setlerini oluşturan kavramların sahibi olmayı çok çeşitli yöntemler kullanarak sürdürmeyi başardı. Adalet, insan hakları, terörizm, savaş, barış, erkek, kadın, merhamet, düşmanlık... Aklımıza gelen gelmeyen tüm kavramların patenti Batı düşünce dünyasına ait halihazırda. Onlar tanımlamış süreç içerisinde, onlar dönüştürmüş, onlar kullanmış ve tüm insanlığa da kullandırtmış. Bu süreçte Batı, kendi tanımladığı kavramları başkasına, ötekine tahakküm kurmak için de tepe tepe kullanmış. Bir yandan da “yemiyoruz ulan” deme cesareti ve kararlılığı gösteren çok az sayıda insan hariç tüm insanlığa ahlaki üstünlük ve gelişmişlik otoritesi de tesis etmiş.
Bilindiği gibi aslında Filistin'de bir savaş değil katliam yapılıyor. İsrail bu hakkı nereden aldı bilmiyoruz ama, atom bombasına benzer korkunç silahlarla, her gün koca bir koca bir şehri bombalayarak binaları yıkıp, yerle yeksan ediyor. Ölçüsüz bir şekilde sivil öldürüyor, kadınları, çocukları katlediyor. Hastaneler bombalanıyor. Elektriği kesilen hastanelerde, küvözdeki bebekler ölüme terk ediliyor. Tarih boyunca insanlığın karşılaştığı en büyük zülüm, en büyük soykırım, en büyük katliam Gazze'de sürmekte. Savaşlarda dahi, yaralanan bir insan Sıhhiye bölümüne alınır, esir olur, esir gibi korunur, ya da bir savaş eseri muamelesi görür ve bir hukuka tabi olur. Siyonist saldırganlar, sanki dünya dışından gelen hukuk bilmeyen, vicdan bilmeyen, insanlık bilmeyen yaratıklar gibi, önüne gelen her Filistinliyi katleden bir vampir pozuna bürünmüşler. KAYIT ALTINDA Bugün Kayıt Altında programına katılan bir akademisyen çok enteresan bir konuşma yaptı: “Bunlar mamutlar gibi insanlık dışı bir pozisyondalar ve bu mamut zihniyetine sahip olan insanlar, insanlık ölçüsü içerisinde, bu kâinatta yaşayamayacaklar. Mamutlar nasıl dünyadan bir anda çekildiyse, bu insanlık dışı yaratıklar da Filistin ikliminde yaşayamayacaklar.” Bir Filistin inisiyatifi olarak Râmi Kütüphanesi'nde Kayıt Altında adlı bir proje başlattık. Bu kapsamda, karikatür, resim, illüstrasyon, akademi, hukuk, sanat, harita ve dezenformasyon gibi birçok farklı masada etkinlikler düzenleniyor. Ve bu etkinlikler dünyada Filistin taraftarı milyarlarca insana servis edilecek. Aynı zamanda, bu bilgiler bir portalde Kayıt Altında tutulacak. Nitelikli bir karikatür, nitelikli bir illüstrasyon, nitelikli bir resim, ya da Filistin'de şehit olan gençlerin, çocukların hikayeleri dünyada dolaşacak. İnsanlık yaşadıkça, bu bilgilerle İsrail yüzleşmek zorunda kalacak. Bugün Râmi Kütüphanesi'nde adalet Bakanı Sayın Yılmaz Tunç, Esenlar Belediye Başkanı Sayın Mehmet Tevfik Göksu, çok sayıda gazeteci, akademisyen ve sanatçının katılımı ile, Kayıt Altında'nın açılışı yapıldı. Adalet Bakanı Yılmaz Tunç'un konuşmasında şu başlıklarla öne çıktı: “Biz hukuktan, insan haklarından, insani özelliklerden ve sivillerden bahsediyoruz. Aslında karşı karşıya kaldığımız durumda İsrail, bir devletin yapacağı hiçbir şeyi yapmıyor ve aslında insanlık dışı, hukuk dışı, insan haklarını hiçe sayan ne kadar muamele varsa bunu fiilen uyguluyor. İsrail'in bu tutumu başlı başına problemdir, fakat Amerika Birleşik Devletleri'nin, İsrail'e olan desteği problemi daha da derinleştirmektedir.” Yine açılışta konuşan Esenler Belediye Başkanı Mehmet Tevfik Göksu da İsrail'in insan hakları ihlallerinden, Filistinli şehit çocuklardan ve bu çocukların bir yönüyle, dünyaya verdiği iman, diriliş ve direniş hikayesinden bahsetti. “Tarih durdukça Filistinli çocukların yanında ve İsrail'in karşısında olacağız” mesajı verdi. Programa karikatürist olarak katılan Hasan Kaçan bu taşlar arasında, nasıl güllerin, çiçeklerin umudun geçeceğine dair bir çerçeve sundu. Proje küratörü Uğur Polat, “İsrail'in katliamını sanat eliyle dondurup, dünya durdukça, insanlığın görmesi ve İsrail'in bu suçla yüzleşmesini sağlayabilir miyiz?” çerçevesinde bir konuşma yaptı. Kayıt Altında projesinin modellenmesi ve uygulaması konusunda Bekir Cantemir'le birlikte kafa yorduk ve geniş bir sanatçı ve düşünür kitlesi ile çerçevesini oluşturduk. Bekir Cantemir, sanat ve protesto ilişkisine dikkat çekti ve “dünyada milyarlarca insan Filistin'in destekçisidir ve İsrail'in karşısında durmaktadır.” dedi. Bir yönüyle ABD'ye ve kurulu düzeni karşı protesto yürütenler kendi ülkelerinin de Filistinlileştiğinin farkındalar. İsrail'e karşı protesto eylemi yapanlar, aynı zamanda kendi ülkelerinin düştüğü duruma da isyan ediyorlar.
ABD Temsilciler Meclisi, Siyonizm karşıtlığı antisemitizmdir yargısını karara bağladı. Bu, çok da şaşırtıcı bir gelişme değildir. Çünkü ABD, 7 Ekim'den sonra da Filistinlilere yönelik soykırımı desteklemeye devam etti ve İsrail'in insanlık karşısında işlenen suçlar kapsamına giren eylemlerini sürdürmesi için ne gerekiyorsa yaptı. Kısacası ABD ortaya çıkan tablodan en az İsrail kadar sorumludur. Üstelik bu, onların geleneksel politikasıdır. ABD'nin İsrail'e verdiği koşulsuz desteğe ortak olan bir diğer ülke de İngiltere'dir. Her iki ülkenin yüz yıl önce Filistin'de yeni bir koloni kurmaya azmetmiş olmaları bugün İsrail'in soykırım suçlarına niçin ortak oldukları sorusuna açıklık getirir. ABD ve İngiltere kolonyal yayılmacılık bakımından diğer Avrupa ülkelerine göre çok daha katı politikalar takip etmişti. Bu bakımdan İsrail olayını anlamak için İngiltere ve ABD'nin kolonyal tarihinden başka kaynaklara yönelmek anlamlı değildir. Yahudi tarihi ve ilahiyatı gibi kaynaklar dikkat dağıtmaktan başka bir işe yaramaz. ABD'nin Siyonizm karşıtlığını antisemitizm olarak karara bağlamasını Kuzey Amerika yerlilerine karşı sergilediği vahşetin yansıması olarak görmemiz gerekir. O zaman da dönemsel ihtiyaçlara göre hukuk geliştirmişlerdi. Sadece ABD ve İngiltere'nin ve dolayısıyla İsrail'in eylemlerine odaklanmak Filistin'de ortaya çıkan durumu anlamamız açısından yeterli değildir. Filistinlilerin Gazze'de gösterdiği insanüstü direnci de anlamaya çalışmamız gerekiyor. Filistinliler Gazze'deki direniş ile belki de tarihte ilk defa Batı Avrupa ve ABD emperyalizmine, Batı dışından güçlü bir eleştirinin yükselmesine yol açtılar. Bugün dünyanın her bir tarafında Filistinlilerin açtığı yolda kendini bulmaya çalışan milyonları görebiliyoruz. Bunu bir ilk olarak değerlendirmemizi garip karşılayanlar olabilir. Hâlbuki daha önce bütün dünyayı etkileyen eleştirel fikirler de Batı'da üretilmişti. Bunlar Avrupamerkezci bakışı kaçınılmaz kılan ideolojilerdi. Bugün birbirine zıt ideolojik grupların Avrupa'da ortaya çıkan fikirleri içselleştirmek bakımından farklı olmadıklarını daha iyi görebiliyoruz. Özellikle içeridekilerin Avrupa dışından yükselen yeni fikirler karşısında ortak tavır belirlemeleri son derece anlamlıdır. Entelektüel kaynaklara sırt çevirmek istemedikleri açıkça görülüyor.
Çocukları öldürüyorlar! Bebekleri! Henüz annesinden doğmamış yavruları annelerinin karnında! Musa olmasın diye, belki aralarından biri Musa olur diye bütün çocukları katlediyorlar! Anneleri öldürüyorlar! Musalar doğuracak annelerini Filistinli çocukların. Kızlarını öldürüyorlar! Anne olmasın, Musalar doğuracak anneler kalmasın diye kız çocuklarını öldürüyorlar! Erkek çocukları öldürüyorlar Filistin'de! Zulme direnecek, karanlığı yok edecek, örgütlü kötülüğü ve kötücül ruhları yeryüzünden kaldıracak direniş erleri, diriliş erleri, varoluş erleri kalmasın, direniş, diriliş ve varoluş erleri birer Musa olmasın diye erkek çocuklarını öldürüyorlar Gazze'nin! Öldürülen çocuklar mı? Her biri Musa olacak umut ışıkları, direniş, diriliş ve varoluş çiçekleri mi sadece? Elbette ki, hayır! Bebekler umut ışığıdır insanlığın. Çocuklar umut kıvılcımı. Anneler güneşi. Sarıp sarmalayarak içini ısıtan, kol kanat gererek dışını ısıtan diriltici güneşi. Babalar ay'ı: Zifirî karanlıkta yeryüzünü aydınlatan, karanlığa ışık tutan ilâhî feneri insanlığın. İsrail'deki kötücül ruhlar, kötülük saçıyorlar dünyaya. Adalet değil. Hak, hukuk, hakkaniyet değil. Cennet hiç değil. Cehennem saçıyorlar insanlığın üzerine! Cehennem ateşi! Ama bilmiyorlar ki! Kötülük aslâ payidar olmaz! Mazlumun âhı aslâ yerde kalmaz! İlâhî gazap aslâ masumiyeti yok edene merhamet etmez! Masumiyet, bizim biz olarak, insan olarak, her birimizde birer Musa tohumu şifrelenen insanlar olarak yaşamamızı sağlayan ilâhî kaynağın yaratılışa sunduğu merhamet eli, rahmet nefesidir. Masumiyet, hayatın hakikatle buluştuğu yerdir: İnsanın cennetten iz taşıdığı diriltici ilâhi ses ve varedici nebevî nefestir.
Kara propagandanın kitleler üzerindeki ikna kabiliyeti geçicidir; gerçekler er ya da geç ortaya çıkar, yalancının mumu yatsıya kadar yanar ve iyiler her zaman kazanır. Amerika'nın keşfiyle birlikte Avrupalılar yağma için kıtaya üşüştüler ve güneyde Patagonya'dan kuzeyde Kanada'ya, Alaska'ya kadar kıtanın tamamında yerlilere soykırım uyguladılar. 1492'den 1900'lü yılların başına kadar sadece bugünkü Amerika Birleşik Devletleri topraklarında milyonlarca Kızılderili toplu halde yok edildi. Amerikan propaganda makinesi Hollywood Kızılderili soykırımını meşrulaştırmak için yüzlerce film yaptı. Televizyon aracılığıyla evlerimize ya da sinema perdelerine kadar ulaşan filmlerde Kızılderililer vahşi, kafa derisi yüzen, uzlaşılmaz, konuşulmaz ve “medenileştirilemez” varlıklar olarak gösterildiler. Sinemanın yanında çocukluğumuzda yüzlercesini okuduğumuz Zagor, Tommiks, Texas gibi çizgi romanlarda da Kızılderililer korkunç, ürkütücü, kötü insanlar olarak resmedildiler. Bütün bu propagandaya, harcanan milyar dolarlara rağmen bugün tüm dünya Kızılderililere büyük sempati duyuyor. Kızılderililer kıyafetleriyle, müzikleriyle, danslarıyla ilgi topluyorlar. Mazlum bir ulus olarak küresel vicdanda merhametle muamele görüyorlar. Tersi bir vakayı da Yahudi soykırımında görüyoruz. Kuşkusuz Yahudiler Avrupa'da soykırıma maruz kaldılar; soykırımın hikâyesini anlatmaya da tabii ki hakları var. Hollywood'da yapılan neredeyse her 10 filmden biri Yahudi soykırımı üzerineydi ve hala da öyle. Her filme, her diziye az ya da çok soykırım hikâyesi eklediler. Bu filmler ABD'nin elinin ulaşabildiği her ülkede gösterime girdi. Örneğin Türkiye'de tek kanallı siyah-beyaz tv günlerinden başlayarak yıllarca vahşi Kızılderili filmlerinin yanında “mazlum Yahudi” filmleri bolca gösterildi. Yine milyarlarca dolar harcanarak yapılan bu propaganda filmleri izleyici üzerinde ister istemez “bıktırıcı” bir etki yaptı. Propaganda artık tersine işlemeye başladı. İsrail Filistin'de soykırım uygularken eşzamanlı olarak kara propaganda makinesini de tam kapasite çalıştırıyor. Küresel ölçekte her medya aracına müdahale ederek terörle mücadele ettiğini, haklı olduğunu, zaten mazlum bir millet olarak var oluş kavgası verdiğini dünyaya anlatmaya çalışıyor. Sadece medya araçlarını değil, medya patronlarını, gazetecileri, yazarları da fonlayarak, satın alarak, olmazsa tehdit ederek işlediği soykırım suçunu perdelemeye çalışıyor. Sosyal medya mecralarının patronları zaten İsrail'in yanında ama tek tek mesajlara kafayı takabiliyor ya da etki ajanlarıyla mecraları manipüle etmeye çalışıyor. Sonuç? Kocaman bir sıfır. Milyarlarca doların harcandığı bu propaganda makinesi karşısında Filistin sıfır bütçeyle, evet sıfır bütçeyle haklılığını tüm dünyaya anlatıyor ve küresel çapta mücadelesine, direnişine sempati toplayabiliyor.
Milattan hemen sonra, Filistin topraklarında hâkimiyet kurmaya çalışan Roma İmparatorluğu, Yahudilerle çetin bir kavgaya tutuşmuştu. 70 yılında ünlü Romalı komutan Titus tarafından Kudüs'ün altı üstüne getirildi, ancak kavga yine yatışmadı. Filistin'de oraya buraya dağılan militan Yahudi gruplar, Romalı efendilere yönelik saldırı ve sabotajlarını sürdürdüler. Söz konusu karmaşa ortamında, sivil Yahudi nüfusun farklı coğrafyalara göç etmekten başka seçeneği yoktu. Asya yaylalarından Arabistan içlerine, büyük bir Yahudi hareketliliği başladı. Bu çerçevede, binlerce Yahudi de Yemen'in yolunu tuttu. Yemen'i tercih etmelerinin birinci sebebi, hepsinin çok iyi bildiği ünlü Şeba Kraliçesi'nin (İslâmî literatürdeki Sebe Kraliçesi Belkıs) memleketi olmasıydı. Kadîm Sebe ülkesi, Yemen'in kuzeyindeki Ma'rib mıntıkasındaydı. İkinci sebep ise, baharat ticareti rotasında çok kârlı bir durak olan Yemen'deki ekonomik potansiyeldi. Birkaç yüzyıl sonra, Yemen, yine Bilâdüşşâm bölgesinden iki ayrı dinî grubun daha göçüne sahne oldu: İbâdîler ve Zeydîler. Hz. Ali'yi şehit eden Hâricîlerden ayrılan bir fırka, Abdullah bin İbâd et-Temîmî'nin öğretilerini benimseyerek 745 yılı civarında Yemen'in Hadramevt bölgesinde kendi yönetimini kurmuştu. Hz. Hüseyin'in torunlarından Zeyd bin Ali'ye bağlı olan Zeydîler ise, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer'in hilâfetini meşru görmeleri sebebiyle, Ehl-i Sünnet'e en yakın ve mutedil Şia fırkasıydı. Merkezdeki kavga ve kaostan kaçarak Yemen'e sığındıklarında, tarihler 800'lü yılların başını gösteriyordu. Böylece farklı itikadî ve tarihî arka planlara sahip Yahudiler, Zeydîler ve İbâdîler, Yemen ve bugünkü Umman topraklarında yan yana yaşamaya başladılar. Yemen Yahudileri, 1800'lü yılların başından itibaren, Batılı araştırmacıların ve antropologların dikkatini çoktan çekmişti. Özellikle Alman Yahudi kâşif ve fotoğrafçı Hermann Burchardt'ın –1909'da Yemen içlerindeki bir seyahati sırasında öldürülünceye kadar– yaptığı çalışmalar, Yahudilerin tarihine, kültürüne ve Yemen'deki konumlarına dair çok önemli bilgiler sağladı. Yemen Yahudileri, 1880'lerin başında küçük gruplar halinde Filistin'e göç etmeye başladığından, bilahare Siyonistlerin de radarına girmekte gecikmediler. İsrail kurulduktan sonra ise, merkezinde Yemen Yahudilerinin bulunduğu korkunç bir skandal, gündeme bomba gibi düşecekti...
İsrail bir Yahudi devleti midir yoksa kolonyalist bir yapı mıdır? Bu sorunun cevabı oldukça önemlidir. Soruyu her ikisi diye cevaplamak mümkün. Türkiye'de İsrail daha çok Yahudi devleti olarak tanımlanıyor ve faaliyetleri bu tanım üzerinden değerlendiriliyor. İsrail'in Yahudi devleti olarak tanımlanması, İsrail projesini yürütenler için oldukça kullanışlı bir tanımdır. Çünkü bu tanım özellikle İkinci Dünya Savaşı bağlamında Almanya merkezli dünyada Yahudilere yönelik soykırımcı siyasetin dışına çıkılmasına imkân vermemektedir. İsrail'in Filistin'de ya da diğer komşu devletlerle ilişkilerinde herhangi bir saldırgan tutumu değerlendirilirken konunun mutlaka antisemitizm ile ilişkilendirildiği bilinmektedir. Zaten bir kere o alana girilirse amaç kendiliğinden hâsıl oluyor ve İsrail'in insanlık karşısındaki suçları dahi gündemden düşüyor. Yahudi devleti bağlamından hareket edildiğinde din savaşları da aklîleşiyor. İsrail bir Yahudi devleti midir yoksa kolonyalist bir yapı mıdır sorusuna her ikisi şeklinde cevap vermek de konunun muğlaklaşmasına yol açar. Kayzer Wilhelm dahi İsrail'i kolonyal bir yapı olarak desteklemişti. Bu destek bugünkü Almanya'nın siyasetini anlamak açısından oldukça önemlidir. Hitler dönemi uygulamaları Almanya ve diğer kıta Avrupası devletlerinin İsrail'e desteğini açıklamak için elverişli bir zemin oluştursa da bu, İngiltere'nin pozisyonuna açıklık kazandırmaz. İngiltere için geçerli olan durum Hollanda'yı da kapsar. ABD'nin İsrail'e desteğini ise zaten Yahudilere yönelik soykırım suçlamalarıyla ilişkilendirmek mümkün değildir. Zaten İsrail'in Filistin'de Filistinlilere yönelik tüm politikası Anglosaksonların ve Avrupalıların Kuzey Amerika yerlilerine reva gördükleriyle birebir örtüşmektedir. Bu da Yahudi devleti fikrinin özellikle ortaya atıldığını gösterir. Yahudi devleti de ideolojik bir kavramdır ve Batı'nın on dokuzuncu yüzyılda icat ettiği uygarlaştırma misyonu ile eşanlamlıdır. Anglosaksonların Kuzey Amerika, Avustralya ve Yeni Zelanda'daki takip ettiği yöntem İsrail'in siyasetini anlamak için oldukça önemlidir ve bu ikisi birebir örtüşmektedir. Bu da Yahudi devletini ideolojik bir kavram olarak görmemiz için yeterlidir.
İsrail'in ateşkese boyun eğmesi ve elindeki çok sayıda Filistinli esiri serbest bırakması neresinden bakarsanız bakın Hamas'ın muhteşem bir zaferidir. Hayır, bu bir Pirus Zaferi de değildir; zira Aksa Tufanı olmasa da İsrail'in bir başka bahane bulup Gazze'ye saldıra- bileceğini, dünyanın ilgisi Gazze üzerinde değilken de soykırıma devam edip aynı sayıda insanı, aynı sayıda çocuğu zamana yayarak öldüreceğini biliyoruz. Onun için hiç kimse “Bu kadar katliamdan, bu kadar yıkımdan sonra zafer mi olur?” demesin; evet bu bir zaferdir. Üstelik bu öyle bir zaferdir ki, Hamas, sadece İsrail'i durdurmakla, sadece İsrail'le “eşit güç” olarak pazarlık yapmakla, sadece Filistinli esirleri kurtarmakla kalmamıştır. Hamas, Filistin'de direniş ruhunun tüm yokluğa ve imkânsızlığa rağmen dimdik ayakta olduğunu dünyaya göstermiştir. Hamas, “Biz buradayız, hiçbir yere gitmiyoruz” demiştir. Hamas, “Kanımızın son damlasına kadar savaşacağız” ifadesini somut, elle tutulur, gayet gerçekçi bir zemine taşımıştır. Filistin'de yeni bir destan yazılmıştır. Hamas, tarihe silinmez bir iz bırakmıştır. Hamas, dünyanın gözü önünde gerçekleşen soykırıma tepkisiz kalan hatta soykırımı destekleyen Batı'nın maskesini düşürmüş, demokrasi, laiklik, insan hakları, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, kadın ve çocuk hakları gibi söylemlerinin kof olduğunu göstermiştir. Tek başına bu bile az değildir. Hamas, başta gençler olmak üzere dünya halklarının takdirini ve hayranlığını kazanmıştır. Hamas ve Gazzelilerin cesareti, dirayeti, umudu dünyaya örnek olmuştur. Hamas sayesinde Batı'da İslâm'a ilgi artmış, Müslüman olanlar bile çıkmıştır. Siyonizmin ne kadar korkunç bir ideoloji olduğunu dünya Hamas sayesinde tekrar görmüştür. İsrail'in iç dengesi de, iç güvenliği de sarsılmıştır. İsrail işgaline ve soykırımına ilişkin farkındalık küresel çapta artmıştır. İsrailli rehinelerin araca binerken Hamas mücahitlerine içten gülümseyerek el sallamaları, veda etmeleri dahi Hamas zaferinin en anlamlı fotoğraf karelerinden biri olmuştur. İsrail gaddarlığı karşısında Müslüman merhameti öne çıkmıştır. Türkiye başta olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde başarıyla ve yayılarak devam eden boykot küresel Siyonist markaları titretmiştir. Boykot, ortak hareket edildiğinde devlerin yıkılabileceğini, diz çökebileceğini yeni nesillere de göstermiştir.
Balkanlar seyahatimizi MTO'nun demirbaşlarından Seyfullah Yiğit kardeşimizin kaleminden okumaya devam ediyoruz. Bir gün patlamaya hazır bombayı andıran Balkanlarda dolaşırken de Filistin'de, Gazze'de dolaşıyor gibi hissediyoruz kendimizi, kaçınılmaz olarak... Yine yollardayız... Yahya Kemal Beyatlı'nın memleketi Aziz Üsküp'e gidiyoruz. Balkan seyahatimiz çok yoğun geçiyor. İki gün üst üste bir yerde kalamıyoruz. İşte programımız, bu kadar yoğun, hareketli ve de bereketli. Seyahatimizin her anlamda sühûletli ve verimli geçmesinin en önemli unsuru, Yusuf Kaplan hocamız. Okuyucuya malum olanı burada da ifade etmiş olalım. Bu arada bize mihmandarlık yapan Süleyman Halit kardeşimizin memleketi de Üsküp. Ailesiyle Üsküp'te ikamet ediyor. Dedesi Ataullah Efendi'nin önceki yazılarımızda bahsettiğim fetvası olmasa acaba şimdi nerede ikamet ediyor olurlardı diye de merak etmiyor değilim! YAHYA KEMAL BEYATLI'NIN MEMLEKETİ AZİZ ÜSKÜP'TEYİZ Üsküp'e yatsı namazı sonrası vardık. Eşyalarımızı, tarihî Üsküp'te, Müslümanların yaşadıkları yerde çok güzel bir hotele bıraktıktan sonra arastaya/çarşıya geçiyoruz. Çarşı, Müslüman Şehir'in en güzel ve leziz örneklerinden biri. Süleyman kardeşle Üsküp çarşısında dolaşırken kendimi memleketimde gibi hissettim. Gelen giden selam veriyor. Sarılmalar... muhabbetler... bu samimi ortam, kendimizi daha rahat hissetmemize vesile oldu. Süleyman kesinlikle haklıydı: “Kendimi, bir tura rehber olmuşum gibi hissetmekten ziyade ailemle seyahate çıkmış gibi hissediyorum” demekte çok haklıydı mihmandarımız. Çünkü biz de tura katılan güzel insanların hepsi de böyle hissediyorduk. İşte bu dedi. Müslüman şehir bu. Bir, iki, üç, dört, beş... bütün sokaklar bir meydana çıkıyor. Her yerde böyle. Bu çok güzel bir şey diyerek yine ruhlu ve coşkulu bir katkı sundu Ustam Yusuf Hoca. Ara ara seyahate çıkma gerekçelerimize değiniyorum. Tabii birçok gerekçe var. Bunları yazıların farklı yerlerine serpiştirmeye çalışıyorum. Tekrar soralım: Biz Üsküp'e niye geldik? Bizler... neden seyahat ediyoruz? Bu sokaklarda, bu Müslüman çehrelerde, bu beli bükülmüş yaşlıların kamburlarında, namaz vakitleri dışında kapalı olan camilerde ne arıyoruz? Her geçen gün biraz daha elimizin altından
HAMAS'ın, ABD-İsrail ablukasını yarmak için Gazze'de başlattığı harekata karşı Batı koalisyonunca başlatılan savaşın planlanmış ve kurgulanmış sonuçlarına ilişkin çeşitli görüşleri günlerdir dinliyor ve okuyoruz. HAMAS'ın harekatını takiben ABD, İngiltere ve AB gemilerinin Doğu Akdeniz'de Gazze, Lübnan ve Suriye'yi vurmaya uygun bir konumda yerleşmelerine karşılık, “Bu HAMAS'ın harekatından ibaret bir durum değil. ABD ve Batı koalisyonu ya durumdan vazife çıkartarak Mezopotamya'nın enerji hatlarına hakim olacak ya da bunların askeri üssü olarak İsrail'in varlığını pekiştirilecek” şeklinde yorumlar yapılıyor. Hatta savaşta nihai amacın İsrail gazının ABD şemsiyesi altında Avrupa'ya ihracından ve Gazze açıklarındaki muhtemel gaz yataklarıyla bu ihracın sürekliliğini sağlayacak bir ABD limanının kurulmasından dem vuruluyor. Bunlardan bakıldığında HAMAS'ın harekatı kendiliğinden talileşmekte, Gazze ile Batı Şeria'nın yaşadığı büyük yıkım ve soykırım mazlumların yanlarına kalan tek şeye; daha açık bir ifadeyle harekatın normal bedeline dönüşmektedir. Batı koalisyonun Gazze'ye adeta yağmur gibi yağdırdığı bombalara rağmen HAMAS'ın hiçbir yardım almaksızın iki aya yaklaşan arslanlar gibi direnişi de son tahlilde bir kahramanlık fantezisine konu olmaktan öteye geçmemektedir. Bu görüşleri ileri sürenler, konuşanlar ve politik kuşkuları, askeri komploları daha daha derinleştirmek için yırtınanlar gökten zembille inmediler; onlar buradalar, içimizden ses veriyorlar. Diğer bir söyleyişle bunların büyük çoğunluğu Filistin direnişine güya destek veren Müslümanlardan oluşuyor. Hoş, bu topraklardaki düşünen ve ağızları laf yapan Müslümanların seküler bir dil ile materyalist, kuşkucu, komplocu ve kumpasçı bir aklın tutsağı oldukları zaten artık yadsınmıyor. Ama yine de hem Müslüman olduğunu söyleyip ya da öyle görünüp hem de böylesi bir durumun taşıyıcısı olmak başlı başına bir çelişkinin, akıl sürçmesinin, gayba inandığını unutmanın, hayatı salt ölümsüzlük rahatlık ve güç ilişkileri içinde algılamanın bir sonucu değil midir? Örneğin, Filistin'de önceleri kısmen plansız ama 1917'den bugüne kadar İngiltere'nin kontrolünde planlı olarak yürütülen Siyonist işgalin, oradaki hak ehlinin ya da asabiyetleri sahiplerinin canlarına tak ettiği; Siyonistlerin gündelik bir itiyat haline getirdikleri baskıların, tutuklamaların, cinayetlerin, gaspların onların haysiyetlerini kırıp, vicdanlarını kanattığı ve HAMAS'IN tam da bu yüzden yüzyılın birikmiş bir öfkesi olarak ABD-İsrail'e karşı, bunların güçlü ve vahşi olduklarını bile bile isyan ederek, tetiğe tekrar bastığı neden dile daha çok getirilmiyor? Örneğimizi dini terimlere daha çok başvurarak genişletecek olursak: Filistin'de cihat idrakiyle kurumlaşan HAMAS'ın, zikrettiğimiz nedenlerle cihada yeniden karar verdiğini ve bunun da onun için hak olduğu, salt bu nedenle bile harekatında isabet ettiği neden söylenemiyor?
İngiltere, ABD ve Almanya gibi ülkelerin İsrail'e verdiği sınırsız destek Yahudilerle ilgili geçmişte takındıkları tutumdan mı yoksa hayata geçirilmek istenilen daha büyük bir projeden mi kaynaklanıyor? Bu sorunun cevabını nerede bulacağız? Eğer Avrupa devletlerini bir bütün olarak değerlendirirsek belki antisemitizm açıklayıcı bir günah olarak görülebilir. Fakat ülkeleri ayrı ayrı değerlendirdiğimizde özellikle yirminci yüzyıl için ortak bir Yahudi politikasından herhâlde söz edilemez. Anglosaksonları başlı başına ele aldığımızda ise karşıtlıktan ziyade iç içe geçmişlik hâli bariz bir şekilde ortadadır. ABD özelinde sermaye hareketliliklerinde bu iç içe geçmişlik çok daha barizdir. Fakat ABD ve İsrail arasında iç içe geçmişliğin gözlerden kaçan başka bir örneği ise yayılmacı siyasetlerin benzerliğidir. Bunlar karşıtlıktan ziyade ortak bir tutuma işaret eder. Asıl kafa karışıklığı Almanya İsrail ilişkisinden kaynaklanıyor. Almanya'nın yönetim düzeyinde İsrail'e koşulsuz desteğinin Hitler dönemi ile izah edilmesi birtakım soruların cevaplandırılmasını engelliyor. Özellikle İkinci Dünya Savaşı'nın Almanya'da Yahudilere uygulanan soykırım üzerinden değerlendirilmesi sınırlı bakış açısının en bariz örneğidir. Fakat yine de Almanların bir araya gelerek İsrail'in yanında durmasını anlamak kabil değil. Hâlbuki Almanya İkinci Dünya Savaşı'nda ABD ve İngiltere ile savaşa tutuşmuştu. Üstelik bugün Almanya birtakım alanlarda ABD ve İngiltere ile açıkça rekabet hâlindedir. Bu da İsrail'in Filistin'de işlediği cinayetler gündeme geldiğinde Almanya'nın sınırsız desteğini anlaşılmaz bir hâle getirmektedir. Fransa da Almanya'dan farklı değildir. Oysa iki ülkenin yakın tarihi birbirinden çok farklıdır. Belki çok daha uzak geçmişte bir ortaklıktan söz edilebilir. İsrail'in sınır tanımadığını hemen hemen her ülke görüyor. Artık İsrail'in sergilediği vahşeti tanımlamak için daha ileri bir kavrama ihtiyaç olmadığı çok açıktır. İsrail işlediği bütün soykırım suçlarından sonra daha da ileri giderek Suriye ve Lübnan'ı da hedefe koyduğunu açıkça beyan etti. Bunun genel bir tavır olduğunu ve bölgesel olarak daha büyük savaşlara kapı aralandığını görmemek mümkün değil. Bu durum iki yüz yıldır dünyaya egemen olan uygarlık anlayışının da sorgulanmasına yol açıyor. Artık bütün dünya Batı merkezli uygarlığı ciddi olarak sorgulamaya başladı fakat İsrail'e açık destek veren ülkelerin bunu bir mesele olarak gördüklerini de söyleyemeyiz. Batı içinde entelektüel bir sorgulama emaresi de görülmüyor. Bilindiği gibi “uygarlık” 19. yüzyılın bir iddiasıydı ve kolonyalist bir ideolojiydi. Emperyalizmi uygarlaştırma misyonundan arındırdığımızda geriye fazla bir şey kalmaz. Peki, ne oldu da Batı, son derece kullanışlı değerler setinden vazgeçti? Yaklaşık iki yüz yıldan sonra uygarlık kavramı üzerine kurulu ideolojiyi terk etmek zorunda mı kaldılar yoksa zaten İsrail'in sergilediği bugünkü vahşet onların eseri olarak mı görülmelidir?
Terör devleti İsrail, Filistin'de katliamlarına devam ederken, iç politika yazısı yazmak içime sinmese de İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener'in dile getirdiği “fuhuş” meselesini es geçmek mümkün değil. Zira dillendirilen konu çok önemli, dillendiren kişi ise daha da önemli. Önce Akşener'in neyi iddia ettiğini hatırlayalım: “Oteli olan polis müdürleri var. O otellerde fuhşun ötesi, öksüz kızlar çalıştırılıyor. Bunlara karşı olduğumuz için, bunlara göz yummadığımız için İYİ Parti'ye psikolojik harp uyguluyorlar. Ama karşılarında rahmetli Teoman Koman'ın talebesi var” dedi. Bu iddiaları herhangi bir siyasetçi dillendirseydi, siyaset denir geçilirdi. Bunları dillendiren Akşener olunca üzerinde uzun uzun düşünülesi gerekir. Hele hele “Teoman Koman'ın talebesiyim” ifadesiyle bunların dile getirilmesi ayrıca düşündürücü. Meral Akşener, 2002 yılında AK Parti'nin kuruluş toplantısı için Afyon'a giderken, kendisine hatırlatılan bir görüntü üzerine yoldan geri döndü. Onun için Meral Akşener'in böyle konularda yaptığı açıklamaların arkasını iyi irdelemek lazım. Dünyada ve Türkiye'de siyaseti belden aşağı görüntülerle dizayn eden bir güç var. Bu güç ne yazık ki kadın istihdam ediyor! Eski bir İçişleri Bakanı Meral Akşener'in bu konuyu iyi biliyor olması gayet doğal. Bir dönem Fetullahçıların içinde yer alan Çetin Acar, çatı davada tanık olarak verdiği ifadede, “FETÖ, 3 bin kişilik fuhuş ordusu kurmuştu. Ben bunu duyduğumda ölesim geldi. Bunlar bakanların, milletvekillerinin, generallerin koynuna sokuluyordu ve kayıt altına alınıyordu. 'Zehra' isminde bir 'fahişe imamı' vardır. Okumaya gelen bin civarında kişi, Gülen'in evinde fahişe olarak kullanılıyordu” demişti. TEOMAN KOMAN VE FETÖ BENZER YÖNTEMLER KULLANDI Teoman Koman'ın MİT Müsteşarlığı yaptığı dönemde de benzer yöntemler kullandığı bilgisi var. Aynı şekilde, Fetullahçı teröristlerin emniyeti ellerinde bulundurdukları dönemlerde benzer yöntemlerle onlarca siyasetçiyi, iş adamını, bürokratı örgüte köle yaptıklarını biliyoruz. Deniz Baykal'a kurulan kumpasta Fetullahçı polislerin başrol oynadıkları mahkeme kayıtlarında yer alıyor. Deniz Baykal'a yakın isimlerin telefonları dinlenmiş, emniyetin imkanlarıyla teknik takipler yapılmış ve evlere kayıt cihazları yerleştirilmişti. Elde edilen görüntülerin neticesinde Türk siyaseti dizayn edildi. Aynı şekilde MHP başta olmak üzere başka partiler ve siyasetçiler hedef alınmış. Maalesef bu olaylarda kullanılan kadınlarla ilgili hiçbir soruşturma açılmamış, bu kadınlar kimdir, necidir araştırılmamış...
Çünkü Filistin hakkında, Filistin'de olan biten hakkında daha fazla konuşmak bize “kendimizi insan hissetmek” konusunda eşsiz bir fırsat sunuyor. Yani şu: Bugün Gazze'de yaşanan soykırım hakkında taraf tutmak, önce Gazze'nin, Gazzelilerin, Filistinlilerin işine değil, kendi işimize yarıyor. Tüm dünyada muazzam bir farkındalık oluşturan ve sonuçlarını yakın gelecekte bence fazlasıyla göreceğimiz bu “konuşma” halini sürdürmek, insan kalabilmemizin bir yoluna dönüşüyor giderek. Bir dakika. Yazıda kullandığım “konuşmak” fiilini hangi manada kullandığımı söylemeliyim: En geniş manada “tarafını seçerek eyleme geçmek” anlamında kullanıyorum bu fiili. İnsanlardan taraf mı, soykırımcı hayvanlardan taraf mı olduğunu belirleyerek başlanması gereken bir konuşma hali bu. Dua, boykot, sokak eylemi, afiş dağıtımı, sosyal medya postu... Bizi yöneten iktidarlara kurabileceğimiz her türden baskıyı kurmak... Para, ilaç, insani yardım, silah gibi gönderebileceğimiz her şeyi Gazze'ye göndermek... Siyonist teröristlerin yalanlarını ve argümanlarını boşa çıkarmak için mücadele etmek... Burada saydığım ve sayamadığım her türden enstrümanı kullanarak “Filistin hakkında daha fazla konuşmalıyız.” Çünkü günün sonunda bu olmaz olası dünyanın tam ortasından “insanlar ve soykırımcı hayvanlar” olarak ikiye ayrıldığı bu anda “insan kalabilmemizin ana şartı” Filistin hakkında konuşabilme cesaretini elimizde tutabilmektir. Gazze için değil, kendimiz için konuşuyoruz Filistin hakkında konuşurken. Artık mesele, açıklıkla görülüyor ki, bir haç-hilal savaşının “anlamsal ve göstergesel” bütünlüğünden çıkmış durumda. Savaş “insanlığın savaşı” durumunda. Burada, tam burada Filistin hakkında konuşmaktan vazgeçip Gazze'deki soykırıma alışırsak sıra kesin olarak bize, “insan kalmak için konuşanlara” gelecek. Kör değilsen, gör bunu. Bu bir. Ülkemiz Türkiye de, “Türkiye olarak kalabilmek” istiyorsa Filistin hakkında daha fazla konuşmak zorunda. Çünkü bu lanetli Siyonistlerin bitimsiz nefretlerinin Filistin'den hemen sonra bütün insanlığa doğru ilerleyeceği elbette muhakkak ama bu nefret sıralamasında Türkiye'nin ve Türklerin “en önde” olduğuna da hiç şüphe yok. Hem Türkiye'nin 22 ilini kapsayan toprakları, hem de Türkiye'nin göz bebeği Kıbrıs adası bu akıl hastalarının Arz-ı Mev'ud haritasında mevcut. Tanrıyı kıyamete zorlayan bu teröristlerin kesin inancı Arz-ı Mev'ud haritasının tamamında bir Yahudi devleti kurulmadan kıyametin kopmayacağı yönünde.
20 Kasım 1989 tarihinde imzalanan “Çocuk Hakları Sözleşmesi” vesilesiyle “Dünya Çocuk Hakları Günü” her yıl 20 Kasım'da kutlanıyor. Peki, dünya genelinde çocukların hakları korunabiliyor mu? Filistinli çocukların, sözleşmedeki haklardan faydalanabilmesi için neler yapılabilir? İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç.Dr. Muhammed Demirel ile konuştuk.
Yanlış: Filistin boş, verimsiz, çöle benzeyen bir yerken, Siyonistler yerleşip hem bu toprakları ihya ettiler hem de bu coğrafyanın tek örnek demokrasisini inşa ettiler. Doğru: Filistin, Siyonistler gelmeden çok önce insan yerleşimi olan, ticaret, tarım ve balıkçılık yapılan, kendine özgü kültürü olan bir yerdi. Siyonistler tarafından talan edilmese ve sürekli saldırıya maruz kalmasa Birinci Dünya Savaşı sonrası yokluk içindeyken sonrasında modern birer medeniyete dönen diğer ülkeler gibi kalkınmış bir ülke olabilirdi. Siyonistler işgal ettikleri topraklarda bugünkü yapıyı, başta ABD olmak üzere emperyalistlerin inanılmaz boyutlara varan maddi yardımları sayesinde inşa edebilmişlerdir. Üstelik İsrail tüm yardım ve destekler sonunda kendi vatandaşları arasında bile ırka dayalı ayrımcı bir rejim (apertheid) kurmuştur. Bu ırkçılık ve ayrımcılık sadece Yahudi olmayanlara karşı değildir, Yahudiler içinde Siyonizmi desteklemeyenlere ve Afrikalı Yahudilere de karşıdır. Yanlış: Siyonizme karşı mücadele Yahudilere karşı mücadeledir. Doğru: Yahudilik ve Siyonistlik tamamen farklı iki şeydir. Pek çok Yahudi aynı zamanda Siyonizm karşıtıdır. Üstelik Yahudi karşıtlığı (antisemitizm) Siyonistlerin en çok yaymak istedikleri fikirlerden biridir. İnsanların Filistin'de yaşananlara öfkesini Siyonizm gibi kanser benzeri bir illet yerine binlerce yıllık geçmişi olan bir dine yönlendirdiği için, Yahudi karşıtlığı en çok Siyonizme hizmet eder. Yanlış: Siyonizm sömürgecilik değildir. Siyonistler Filistinlilerin sattıkları topraklara yerleştiler, bu yüzden Filistinlilerin şikâyet etmeye hakları yok. Doğru: Nesillerdir dünyanın başka yerlerinde yaşayan, hayatlarında daha önce Filistin'i hiç görmemiş insanlar, kuşaklar boyu Filistin topraklarında yaşayan Filistinlileri silah zoruyla yerinden yurdundan edip topraklarına el koyup, evlerine yerleşip, yer altı ve üstünde ne varsa kendisinin sayarak bir ülke kurmaya girişmiştir. Bu tam anlamıyla sömürgeciliktir. Filistinliler yüzyıl önce gelen ilk yerleşimcilere karşı düşmanca bir tavır sergilememiş, ancak Siyonist emelleri fark ettiklerinde direnmeye başlamışlardır. Toprak satışı meselesi ise en büyük çarpıtmalardan biridir. İlk olarak o dönem zaten yoksul köylünün doğru düzgün toprağı yoktur. Bir avuç zengin, bir kısmı Filistinli bile olmayan işbirlikçi hainin yaptığı tüm Filistin halkına mal edilemez. İkincisi, o dönem satılan tüm toprak miktarı Filistin topraklarının % 5'inden biraz fazladır. Bu durum milyonların vatanından sürülmesine, öldürülmesine bir gerekçe olamaz. Bugün bizim ülkemizde de pek çok yer, pek çok farklı ülkeden insana satılmış durumdadır. Nasıl bu satışlarla işçilerin, emekçilerin bir alakası yoksa, nasıl bu satışlar satın alanlara ülkemizi istila edip bizi, asırlardır yaşadığımız topraklardan sürme hakkı vermiyorsa aynısı Filistin için de geçerlidir. Yanlış: Filistin sorununun tek çözüm yolu iki devletli yapıyla mümkündür. Doğru: Sorunun çözümü Ürdün Nehri'nden Akdeniz'e uzanan tüm tarihsel Filistin'i kaplayan, emperyalizmle tüm köprülerini atmış, demokratik, laik ve sosyalist tek bir Filistin devletinin kurulması ve Siyonizmin ortadan kaldırılmasıdır. İki devletli yapı, Siyonizmin yayılmacı tutumu sebebiyle mümkün değildir. İki devletli yapı, daha önce bu yönde atılan her adım Siyonizmin daha fazla alan işgal etmesi, daha fazla yasa dışı yerleşimci yerleştirmesi ve daha fazla Filistinlinin canından ve yurdundan olmasıyla sonuçlandığı için mümkün değildir. İki devletli yapı Filistin'i fiili anlamda ortadan kaldırdığı için bir çözüm değildir. İki devletli çözüm, bugün yurdundan sürülmüş durumda mülteci kamplarında yaşayan milyonlarca Filistinlinin yurtlarından ilelebet vazgeçmesi anlamına geldiği, İsrail topraklarında kalanlara yurtlarını terk etmek, ölmek veya yaşamları boyunca ırkçılık ve ayrımcılığa maruz kalmak dışında bir seçenek sunmadığı için bir seçenek değildir.
İsrail'in Gazze'deki soykırımcı saldırısında ölü sayısı 10 bini aştı. Siyonist terörün kurbanlarının yüzde 65'i kadın ve çocuklardan oluşuyor. Vicdanı olan her insan yaşananları görüyor ve zulme karşı Filistin halkının yanında duruyor. Ancak bu yetmez. Harekete geçmek ve somut eylemlerle Filistin'i desteklemek gerekiyor. Bunu sadece Filistinli çocuklar için değil, kendi çocuklarımız ve geleceğimiz için de yapmalıyız. Çünkü Filistin halkının düşmanı bizim de düşmanımızdır. Yanı başımızda Gazze'de göz göre göre bir halk soykırıma uğruyorsa Türküyle Kürdüyle hiçbir halk güvende olamaz. Emperyalizm, her gün bizi sömüren kapitalizmin en ileri halidir. Bugün Filistin halkına saldırıyorsa, o halkla aynı saftayız demektir. Elimizden bir şey gelmiyor diyenlere kulak asmayın. Elimizden çok şey gelir. Gerçek en büyük silahımızdır. İsrail teröre karşı savaştığını söylüyor. Batı emperyalizmi aynı nakaratı tekrarlayıp duruyor. Yalan söylüyorlar. İftira atıyorlar. Gerçek ise başkadır. Filistin halkının işgale karşı direnişi meşrudur ve haklıdır. Gazze'de terörist olan İsrail'dir! Teröristin en büyüğü ise İsrail'in arkasındaki esas güç olan ABD ve NATO'dur! NATO'nun bir güvenlik şemsiyesi olduğu yalandır. Gerçek 15 Temmuz'da İncirlik'ten yakıt alan uçakların TBMM'yi bombalamış olmasıdır! En büyük terör örgütünü içimizde besliyoruz. Bu zillete son verilmelidir! Siyonist İsrail ise ev, hastane, cami, kilise demeden, fosfor bombası gibi yasaklanmış mühimmat türleri kullanarak, hiçbir hava savunma sistemi olmayan, 45 kilometre karelik bir yere 2,3 milyon insanın hapsedildiği bir alanda katliam yapıyor. Gazze'yi savunan tek güç yerin altını tünellerle ören ve fedakârca savaşan direnişçiler. Ne onlar teslim oluyor ne Filistin halkı diz çöküyor. Onlar üzerine düşeni fazlasıyla yapıyor. Bizim üzerimize düşen emperyalist ve Siyonist saldırganlığı cephe gerisinde zayıflatmaktır. Dedik ya gerçek en önemli silahımızdır. Türkiye'de iktidar ve hâkim sınıflar, sözleriyle Filistin'in yanındaymış gibi yapıp eylemleriyle emperyalizme ve Siyonizme destek vermektedir. İsrail elçisi hâlâ kovulmadı. Siyonistler adamlarını kendileri çekti. Erdoğan bu basit tepkiyi bile göstermedi. Erdoğan “one minute” dedikten sonra bile, Mavi Marmara katliamından sonra bile İsrail'le ticaret rekorları kırdı Türkiye! Siyonist katil bu ticaretle semirdi. Bugün İsrail'in çelik pazarının yüzde 65'ine Türk şirketleri sahip! Her gün Türk limanlarından İsrail'in Hayfa limanına şilepler mal taşımaya devam ediyor. İsrail'e boykot! Boykot, katili güçten düşürmek demektir. Emekçi halkımız İsrail'e destek olan markaları boykot etmeli. Ama esas, iktidarı İsrail ile yapılan ticareti durdurması için zorlamalı, diplomatik ilişkileri tamamen kesmesini sağlamak için bastırmalı. Zira Türkiye'yi yönetenler sadece ekonomik olarak değil askeri olarak da Siyonizme hizmet ediyor. Malatya'da konuşlu NATO'ya bağlı Kürecik radar üssü İsrail'in bölge çapındaki en büyük istihbarat kaynağıdır. Gazze'ye ölüm yağdıran pilotlar geçmişte Konya'daki hava üssünde eğitim gördüler. ABD iki uçak gemisinin yanı sıra İncirlik'teki askeri üsse indirdiği bombardıman uçaklarıyla bölge çapında terör estiriyor. Tüm bunlara İngiliz emperyalizminin Ağrotur ve Dikelya üsleri ile Kıbrıs'ı batmaz bir uçak gemisi olarak kullanmasını da eklemeliyiz. Türkiye Kürecik üssünü kapatırsa katilin bir gözünü kör eder. İncirlik üssünü kapatırsa katilin havaya kaldırdığı bir yumruğunu tutmuş olur. Türkiye'nin NATO'dan çıkması ise dengeyi tamamen değiştirecektir. İşçiler emekçiler köylüler! Yüreğimiz Filistin'de atıyor. Eylemimizle de Filistin'in yanında olalım! İsrail'i boykot edelim! İsrail'le tüm ekonomik, diplomatik, askeri, kültürel, akademik ilişkilerin kesilmesi talebini yükseltelim! Emperyalist üslerin kapatılması, Türkiye'nin NATO'dan çıkması için mücadele edelim! Filistin halkının bir kez daha kendi topraklarından sürülmesini engelleyelim! Soykırımı durduralım!
Türkiye'de Gazze krizini 7 Ekim'le başlatan bir kast var ve ‘kist' okuyabilirsiniz... 75 yıllık ‘istilacı tür'ün yaptıklarını görmezden gelmeye devam ediyorlar... Bu ‘öncesizler' grubu, ‘Hamas saldırısının sonucu bütün bu olanlar' diyorlar ve tercümesi şu tabi; ‘İsrail'in yaptıklarını hakkettiler'... Biz de, çok afedersiniz aptal gibi, “bakın burada bir sebep -sonuç ilişkisi var, on yılların işkencesinden geçen bu insanlar, ölümle ölüm arasında tercih yapıp, savaşarak ölmeyi tercih ettiler” diye yırtınıp duruyoruz... ‘One minute' vakasında da öyle olmuştu; o krizin sebebi de Filistin'de yaşananlar, ‘öldürmeyi iyi bilirsiniz siz'di. O zaman, ‘şimdi yandık' demişlerdi. Sadece bazılarının ahireti yandı. Suçun büyüğü bizim; göstermeye çalışmayı, haklılığın, Türkiye'nin davasının, insanlığın ve gazeteciliğin sorumluluğu saydık ama bu tez, ‘göremedikleri' fikrine yaslanıyordu. Yanlış oradadır... Televizyonlarda, gazetelerde, dijital mecralarda, sosyal medyada, kamuya açık hangi basın-yayın imkânı varsa hepsinde bu insanlar, ‘istediğiniz kadar konuşun, 7 Ekim'de başladı'yı savunurken, “Allah'ım nasıl bu kadar körleşebilirler” diye hayıflananlar, aslında hepsinin gerçeği/geçmişi pekala bildiğini ıskaladılar. NETWORK: SUÇ SAYILMAYAN SUÇLAR AĞI... İsrail'i yaptığı katliam/soykırım, savaş ve insanlık suçları için yargılayabiliyor musunuz? Ancak o zaman uzantılarını da mahkûm edebilirsiniz. Uluslararası kuruluşlar ezik, devletlerin yöneticileri sinmiş, parlamentoları ruhlarını kaybetmiş, medya zaten onların elinde, aradan yol bulup şikayet başvurusu yapmaya çalıştığınız kurumları kuranlar onlar. ‘Çaresizliğin öfkesi'nin işe yarayabileceği tek güç merkezi ‘halklar', onlar da yorulacak, zamanla kanıksayacaklar. O safhaya da geçiyoruz işte. Sorun ‘iyi' kalmak değil, kötünün kaybetmemesi... Aynısını Ukrayna savaşında yaşadık. Onlarca tartışma platformunda o insanlarla karşılaştım, tartıştım. Hepsi, yine aynı yerden başlatıyorlardı savaşı; ‘Rusya, Ukrayna'ya saldırdı, böyle bir şey olmaz, egemen devletin toprakları işgal edilemez'... Oysa öyle pis bir gelişme bölümü vardı ki savaşın yakın geçmişinde. Kavgası aylar sürdü ama bunun uzun zamanda dokunan bir şeytan kumaşından olduğunu, bilgileriyle, belgeleriyle, tarihiyle göstermemize, yadsınamaz şekilde ispat etmemize rağmen ikna edemedik, kafalarında şüphe bile yaratamadık. Onbinlerce genç dünyanın elinden kayıp gitti... Neden? Çünkü, “koskoca” kimi akademisyenlerin, gazetecilerin, emekli asker ve diplomatların, siyasilerin, işin tarihi boyutunu, sebep-sonuç ilişkisini bilmiyor olabileceklerini varsaydık... Biliyorlardı! Biliyorlardı ama ‘network'un zihnen hatta kalben üyesiydiler.
Sezai Karakoç Üstadımızın vefatının sene-i devriyesi vesilesiyle Kocaeli Büyükşehir Belediyesi'nin düzenlediği “Uluslararası Sezai Karakoç Günleri”nin hem düzenleme komitesinde hem de konuşmacısı olunca 4 gün sürecek program vesilesiyle buraya, şehre geldim. “Programın ilk gününde konuşan birbirinden kıymetli 11 konuğun ortaklaşa vurgusu neydi?” diye sorarsanız bana, cevabım “Kudüs” olurdu. Bu, burada bir dursun. Türkiye'de “Kudüs” meselesi, 1900'lerin başından bugünlere süregiden başat bir duyarlılık. Kutsal mabedimizin 1940'lardan itibaren işgal edilmeye çalışılmasıyla giderek artan bu duyarlılığın taşıyıcı isimlerini ve bu duyarlılığın tarihi gelişimini anlamak, Filistin ve Kudüs konusundaki toplumsal refleksimizin bugününü de anlamaya yarayacak bence. “Osmanlı münevveri” dediğimiz ve Osmanlı ülkesini “bir bütün olarak önemseyen” insan tipinin Kudüs'e yaklaşımı “bir ilimiz daha elimizden gitmesin” yaklaşımı olmamış. Onlar, Kudüs ve Mescid-i Aksa'nın ne denli önemli ve simgesel yerler olduğunu “doğal olarak bilen” insanlar oldukları için bu kaybı son derece hayati bir mesele olarak ele almışlar. Mekke'nin, Medine'nin ve Kudüs'ün düşüşünü İstanbul'un, payitahtın düşmesiyle bir tutmuş adamlar bunlar. Üstelik Osmanlı'nın dağılmasını engellemek için çözümü İslam'da, Türklükte, Batı'da, seküler hayat tarzında, modernleşmede falan görüyor olmaları bu duyarlılığı göstermelerine engel teşkil etmemiş. Bütün farklılıklarını bir yana bırakıp Kudüs ve Aksa konusunda çok benzer bir hissiyat geliştirmişler. 1923-1950 arası, yani genç Türkiye Cumhuriyeti kurulup memleketin yönü bütünüyle Batı'ya ayarladığında ve tüm Arap âlemi tümüyle Türklere düşman olarak kodlandığında bile memleketin idarecileri de, aydını da Kudüs ve Aksa meselesine belirgin bir duyarlılık göstermiş. Mustafa Kemal'in de, dönemin diğer siyasal aktörlerinin de Filistin'de olan bitene kayıtsız kalmadığını görmek mümkün. 60'lardan 70'lere doğru gelindiğinde üç farklı damar çıkmış ortaya memlekette. İslamcı-dindar ana damar, bilhassa yetiştirdiği parlak edebiyatçılar ve düşünce adamları üzerinden Kudüs ve Aksa duyarlılığını yaygınlaştırma çabasına girişmiş. Sol-sosyalist ana damar ise o dönemde Filistin davasının yürütücülüğünü sol-sosyalist gelenek sürdürüyor diye “Filistin davası” etrafında kenetlenmiş bir politik duyarlılık geliştirmiş. Bir de seküler-Kamalist ana damar var tabii. Bu ana damar, kendi politik köklerinin bu konuda geliştirdiği refleksi de inkâr ederek “aman bana ne” noktasına ilerlemiş. Bu dönemde Necip Fazıl'ın, Sezai Karakoç'un, Nuri Pakdil'in ve diğer dindar edebiyat ve düşünce insanlarının Filistin, Kudüs ve Aksa konusunda müthiş bir duyarlılık gösterdiğini söylemek mümkün. Bilhassa 70'lerin sonuna doğru Necmettin Erbakan ve liderliğini üstlendiği Milli Görüş hareketinin Kudüs ve Aksa konusunda son derece önemli çalışmalar yaptığını, 12 Eylül Darbesi'nden hemen önce Konya'da, Cumhuriyet tarihinin en büyük eylemlerinden birinin “Büyük Kudüs Mitingi” adıyla yapıldığını da hatırlayalım.
İsrail'in bombalı saldırılarıyla öldürülen Filistinlilere dikkati çekmek isteyen şair ve yazarlar, “Gazze Şiir Nöbeti” ile bir araya geliyor. Şair ve Yönetmen Faysal Soysal ile etkinliği konuştuk.
Devrimci İşçi Partisi, Filistin direniş örgütleri tarafından ortak bir operasyon odasından sevk ve idare edildiği açıklanan bu taarruzu haklı ve meşru görür. Anti-emperyalist ve anti-Siyonist duygularla selamlar. Filistin'de tufan durup dururken kopmadı! El Aksa Tufanı, Gazze'de konuşlu bir ya da birkaç örgütün durup dururken karar verip uygulamaya koyduğu bir operasyon değildir. El Aksa Tufanı, Filistin halkının yüz yıl önceki Balfour Deklarasyonu'ndan bugüne karşı karşıya bırakıldığı katliamlara, etnik arındırmaya ve içine itildiği zillet koşullarına bir yanıttır. Filistin halkının Siyonizme karşı savaşı haklı ve meşrudur! Filistin direniş örgütleri, Filistin'i haritadan silmenin öyle kolay bir iş olmadığını göstermiş, Siyonist İsrail'e, hak ettiği bir ders vermişlerdir. Devrimci İşçi Partisi, Filistin halkının topraklarına geri dönme hakkını kayıtsız ve koşulsuz savunur. Filistinlilerin bu haklar için savaşması meşrudur. İsrail Siyonizminin soykırımcı saldırısına ve ikinci Nekbe'ye karşı birleşelim! İsrail, El Aksa Tufanı operasyonuna karşı Gazze'de açık bir soykırıma girişmiştir. Önemli bir bölümü çocuk 6 binden fazla sivil Siyonistlerin bombardımanı ile katledilmiştir. Sayı her an artmaktadır. Siyonizmle işbirliğine ve normalleşmeye son! Emperyalizmin üssü olmayacağız! İsrail'i koruyan İncirlik üssü ve İsrail'in gözü kulağı Kürecik radar üssü çalışmaya devam etmektedir. Katliam sürerken, Türkiye'nin İsrail ile ticareti de, askerî ilişkileri de sürmektedir. İsrail'e boykot Filistin'e özgürlük! Devrimci İşçi Partisi tüm dünyadaki, özellikle de emperyalist merkezlerdeki işçi sınıfı örgütlerini, sendikaları, siyasî partileri İsrail'e yönelik etkili boykot faaliyetleri yürütmeye çağırır. Emperyalizmin ve Siyonizmin yenilgisi için ve Filistin'de devrimci çözüm için ileri! Devrimci İşçi Partisi, Filistin meselesinin mümkün olan tek çözümünü savunur: Müslüman ve Hristiyan Araplarla Yahudilerin bir arada yaşayacakları, nehirden denize tüm tarihî Filistin'i kapsayacak, özgür, demokratik, laik ve sosyalist bir Filistin! Tüm bölge halklarının ortak kurtuluşunu mümkün kılacak tek program için mücadele eder: Ortadoğu (Batı Asya) ve Kuzey Afrika Sosyalist Federasyonu! Amacımız, emperyalizmin yenilmesi, Nazi Almanya'sı gibi Siyonist İsrail'in de yıkılması ve Filistin halkının özgürlüğünü kazanmasıdır! Kahrolsun emperyalizm! Başta İncirlik ve Kürecik olmak üzere emperyalist üsler kapatılsın! Siyonist elçi kovulsun! İsrail'le askeri, ticari, diplomatik tüm ilişkiler kesilsin! NATO'dan çık, NATO'yu yık! Yıkılsın Siyonist İsrail devleti! Nehirden denize özgür Filistin!
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın İsrail'le ilgili sözleri özellikle Almanya'yı rahatsız etti. Almanya Başbakanı Scholz, İsrail'in bütün savaş suçlarına rağmen Türkiye'yi suçladı. Almanya başbakanı ve elbette Almanya bu son soykırım olaylarından sonra da İsrail'i açıktan destekledi. Buna rağmen Türkiye'de hâlâ Almanya'nın bu tutumu yeterince anlaşılmamaktadır. Büyük bir çoğunluk Almanya'nın İsrail karşısındaki bu tutumunu İkinci Dünya Savaşı bağlamında yaşanan hadiselerle ilişkilendiriyor. Büyük çoğunluğun bu şekilde düşünmesinin en önemli gerekçesi ise Filistin'de bir Yahudi devleti kurma fikrine kaynaklık eden ideolojinin Yahudi ilahiyatına boyanmasıdır. Kuşkusuz bu temelden yanlış bir inanıştır. Hâlbuki Avrupa devletleri arasındaki esas ayrışma Yahudi sermayesi, Anglosakson kolonyalizmi ve emperyalizmi lehine karar alınca yaşandı. İkinci Dünya Savaşı'nı bitmemiş bir savaşın devamı olarak düşünmemiz gerekir. Yahudi ilahiyatına boyanmış Siyonizm hareketi, niçin sürekli Hitler üzerinde durdu. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki bütün propaganda faaliyetlerine rağmen Almanya ile İsrail arasında yoğun bir ilişki var. Peki, Almanya hâlâ Yahudi karşıtlığının bedelini mi ödüyor? Bu soruya evet diye cevap verebileceğimizi zannetmiyorum. ABD ve İngiltere Filistin'deki bütün soykırım ve savaş suçlarının doğrudan tarafıdır fakat Almanya, Fransa ve İtalya gibi Avrupa ülkeleri de İsrail'i destekliyor. İsrail'e destek veren diğer ülkeleri de tek tek sayabiliriz. Hollanda ve Avusturya da İsrail'in soykırımlarına destek çıktı. Bilindiği gibi bu ülkelerin tarihinde de Yahudi karşıtlığına delil olabilecek hadiseler vardır. Fakat onların bugünkü tutumunu da geçmişteki Yahudi karşıtlığı ile izah edemeyiz. Bugün bütün dünyanın gözleri önünde tarihte eşi benzeri görülmemiş bir katliam ve soykırımlar silsilesi yaşanmaktadır. Bütün dünya her gün bu dehşet ile derinden sarsılmaktadır. Buna rağmen çoğu kimse sözlerine başlarken hâlâ Yahudi karşıtı olmadığını ifade etmek zorunda kalıyor. İşin ilginç yanı ise Filistin topraklarında ortaya çıkanın bir koloni yapı olmasıdır. Bu koloni yapının emperyal merkezlerden destek görmemesi hâlinde yaşayamayacağı tarihteki tecrübeler ile sabittir fakat Yahudi ilahiyatı bu tecrübelerin üzerine de bir örtü vazifesi görmektedir. Gazze'de yaşanan son hadiseler başladığında Filistinlilerin topraklarını sattığına dair bir algı oluşturulması asla tesadüf değildi. Bu algı tarihteki tecrübelerin geri plana itilmesi ile alakalıdır. Olaylar hâlâ Yahudi ilahiyatına boğulmaktadır. Bu da onlara Filistin topraklarıyla ve Kudüs ile organik ilişkilere sahip oldukları algısını kazandırmaktadır. Gazze'de ve Filistin'de yaşanan katliam ve soykırım silsilesini Yahudi ilahiyatına boğdukları andan itibaren bütün konuşmalar anlamını yitirmektedir.
Eski Filistin Devlet Başkanı Yasir Arafat, 15 Kasım 1988'de Filistin Bağımsızlık Bildirisi'ni ilan etmişti. Peki, bağımsız Filistin devletinin kurulmasını içeren bu bildiri hangi şartlarda ilan edildi? Filistin Devleti'ni şimdiye kadar hangi ülkeler tanıdı? Ankara Medipol Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Seher Bulut ile konuştuk.
ABD-İsrail'in Filistin'de yaptığı yıkım, vahşet ve soykırımın kırkıncı günündeyiz. Kırk gündür havadan, karadan ve denizden Gazze öncelikli olmak üzere Filistin'in tamamında yapılan katliama rağmen biz, insaf ehlini muhtemel vehimlerin tuzağından uzak tutabilmek için hâlâ “HAMAS'ın, ABD-İsrail'e karşı Gazze kuşatmasını yarma harekâtı kime yaradı?” sorusuna cevap arıyoruz. Oysaki Filistin halkı ve elbette Filistin direnişinin ilk adresi olarak HAMAS'ın mevcut durumu bu soruyu “giderek” değil, ilk günden beri abesle iştigalin öznesi saymaya yeterli geliyor. Elbette, Filistin direnişi salt göçmen Yahudiler tarafından işgal edilmiş olma gerçekliğinden ibaret olmadığı için, ondaki en küçük bir kıpırdamayı bile kendi lehine kullanarak, beklenmeyen komploların vesilesine dönüştürecek bir canavarlar sofrasının tam ortasında duruyor. Fransa'nın ve İran'ın müşterek vekil devleti Lübnan, ABD'nin vekil devletleri olan Arap krallıkları, kendi çocuklarını katlederek sözüm ona bağımsızlığını koruduğunu zanneden Mısır... her biri hem kendi hem de temsilcisi oldukları sözüm ona asillerin çıkarlarını koruma uğruna o sofrada iştah içinde bekliyorlar. Bu şartlar altında HAMAS'ın ABD-İsrail ablukasını yarmak için başlattığı hareketin kendi gerçekliğinden ve buna tabi zorunluluklarından başka bir yere taşınması ilk bakışta mümkün görülse bile, şu yaşanan kırk günden sonra HAMAS'a şu ya da bu nedenle, şu ya da bu oranda bir sorumluluk yüklenmesi mümkün görünmüyor ve daha da önemlisi HAMAS'ın harekâtı Filistin halkındaki ve mücahitlerindeki tükenmeyle birlikte çoğalıyor. Bu nasıl bir çoğalmak? Eğer ABD-İsrail'in bugün Gazze'ye attıkları fosfor bombalarına maruz kalıp içten içe yanarak can veren Filistinli çocukların fotoğraflarına bakıp vicdanî bir sekmeye uğrayarak HAMAS için vehimler üretmeye kalkışanlar Muhammed Ebu Hudayr'ın benzin içirilerek yakılmak suretiyle katledilişini hatırlayabilselerdi bizim de Filistin direnişini tükenerek çoğalmak terimiyle anlatmamıza, oradaki her yerinin aslında tekrarlanmış bir eski olduğunu hatırlatmamıza ve dolayısıyla “şu olmasaydı bu olmazdı” çıkarımlarının densizliğine vurgu yapmamız gerekmezdi. Ebu Hudayr, 2 Temmuz 2014 tarihinde Doğu Kudüs'ün Şuafat beldesinde sabah namazı için gittiği caminin önünden kaçırılıp, yakılarak öldürülmüştü. Olayın incelenmesinden sonra üç Yahudi göçmenin (ki, yerli medyada onlara ‘yerleşimci' diyorlar) kaçırdıkları Ebu Hudayr'a zorla benzin içirdikleri ve ardından onu ateşe verdikleri belirlenmişti. ABD'nin vekil terör devleti İsrail, bu olayla ilgili bir üzüntü belirtmediği gibi, daha geçen yılın mayıs ayında Mescidi-i Aksa'ya baskın yapan göçmen Yahudiler “Araplara ölüm; Şuafat yanıyor” sloganları atarak bu vahşeti sahiplendiklerini göstermişlerdi. Eğer Ebu Hudayr'ın şehadeti karşısında dünya Müslümanları o gün güçlü bir itiraz ortaya koyabilseler ve ABD-İsrail'in sadece vicdanlarda değil hukuken de mahkûm olmasını sağlayabilselerdi, büyük bir ihtimalle bugün Gazze'de çocukların ve kadınların üstüne Fosfor bombası yağmayacaktı. Bugün dünya susarak ölümünü ilan etmeseydi, HAMAS tükenerek çoğalmanın mecburiyetlerine tabi olarak Gazze ablukasını yarma harekâtını yapmayacaktı. ABD-İsrail, Mayıs 2004-Ekim 2023 tarihleri arasında Gazze'ye 13 defa saldırdı. Bu saldırıların en kısası 8, en uzunu 51 gün sürdü. Sadece Kasım 2012; Temmuz-Ağustos 2014, Mayıs 2021 ve Ağustos 2022 saldırılarında 2724 Filistinli şehit düştü.
Yemen'den Endonezya'ya kadar uzanan sahanın muhtemelen büyük bir okyanus ile kaplı olmasının da etkisiyle Filistin için sokaklara dökülen yüz binlerce insanın hangi saiklerle hareket ettiği üzerine çok da düşündüğümüzü zannetmiyorum. Eğer bu hareketlenme sadece okyanus bölgesiyle sınırlı kalsaydı ehemmiyeti üzerinde durmaya gerek kalmayabilirdi. Ne kadar geniş bir saha olsa da bölgesel bir olay denilip geçilebilirdi. Fakat aynı fikirlerin Batı başkentlerinde de yüz binleri sokaklara döktüğü görülüyor. İngiltere, ABD, Fransa ve Almanya'nın “vekil kolonisi” olarak hareket eden İsrail'in hususen Gazze'de ve umumen bütün Filistin'le birlikte Doğu Akdeniz'de tatbik ettiği soykırım ve büyük yıkım neredeyse dünyanın her bir bölgesinde büyük tepkilere yol açtı. Türkiye'de de Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın çağrısıyla milyonlar meydanlarda toplandı. Bu kadar geniş bir sahada milyonların aynı fikir etrafında birleşmesini bir ilk olarak görebiliriz. Asya'dan Afrika'ya, Latin Amerika'dan Kuzey Amerika'ya ve oradan da Avrupa'dan tekrar Asya'ya milyonları aynı fikir etrafında bir araya getiren önemli olay Gazze'deki muazzam direniştir. Bugün bu direniş, geçmişten farklı olarak ilk defa bütün dünyaya yeni bir şey söylemeyi başardı. Zira İsrail'in yerleşimci müstemlekeciliği yaklaşık yüz yıldır sürekli olarak yayılmacı bir anlayışla yerli nüfus aleyhine genişlemişti ve İsrail her bir dönemde bugünkünden farklı bir politika takip etmemişti. Yerleşimci kolonyalist bir yapı olan İsrail, yaklaşık yüz yıldır ABD ve İngiltere'nin himayesinde (İngiltere'nin kurduğu rejimin adı manda ve himayedir) Filistin'de her türlü kötülüğü irtikâp etmekte bir sakınca görmemişti. Bu açıdan bugün dünyanın her yerinde Filistin lehine milyonların sokaklara dökülmesi ve meydanlarda toplanması bizi yeni fikri anlamaya zorlamaktadır. Kolonyalist bir ideoloji olan Siyonizm geride kalan bunca zamanda kendini Yahudi ilahiyatının bir meselesi olarak takdim etmeyi başarmıştı. Kuşkusuz bunda II. Dünya Savaşı'nın arifesinde Orta Avrupa'da yaşanan hadiseler büyük bir rol oynamıştı. Bu gerekçe ile Siyonist hareket Yahudi ilahiyatını merkeze alarak Filistin topraklarında yeni bir müstemleke- koloni devletin vahşetini gözlerden uzak tutmayı başardı. Hâlbuki daha ortaya çıktığı ilk dönemde bile Siyonizm'in kurucu babaları İsrail'i Avrupa'nın uzantısı koloni yapı olarak tasarlamıştı. Fakat özellikle II. Dünya Savaşı'ndan sonra Yahudi ilahiyatı baskın bir ideolojik açıklamaya dönüştü. Bu anlatının Türkiye'deki etkisinin diğer ülkelere nazaran daha ağır olması üzerinde durmamız gerekir. Zira bu yeni koloni-müstemleke yapı kaybedilen Osmanlı toprakları üzerinde inşa edilmekteydi. Buna rağmen Türk kamuoyu da Yahudi ilahiyatına teslim oldu. Muhtemelen bu yöndeki propagandalar Türkiye'de çok güçlüydü. Bunun bir sonucu olarak bu son gelişmeler esnasında bile Ortadoğu'da teopolitik savaşlar gibi tuhaf başlıklar ortaya çıktı.
İsrail, 36 günden bu yana Gazze'ye ölüm yağdırıyor. Hamas bahanesiyle bölgeye bomba üstüne bomba yağdıran İsrail, 12 bine yakın Filistinli sivili katletti. Gazze'de açık bir soykırım başlatan İsrail güçleri, 2.3 milyon Gazze'liyi tamamen bölgeden sürmek için canla başla çalışıyor. Filistin'i silah zoruyla ele geçiren İsrail'in işgal planında gözünü diktiği Gazze sonrası yeni bölge ise Kıbrıs oldu. Siyonist İsrail'in işgalini ve soykırımı meşrulaştırmak için kullandığı “Vadedilmiş Topraklar” planında yer alan Kıbrıs içinde yıllar önce harekete geçildi. İşgalci Siyonizm anlayışına göre kendilerine vadedildiğine inanılan toprakları ele geçirmeye yönelik politikalar benimseyen İsrail yönetimi, bu anlayış doğrultusunda Filistin topraklarını ele geçirdi. Plana göre “Mısır ırmağından büyük ırmağa, Fırat ırmağına kadar olan bölgede” hak iddia eden Siyonistlerin işgal planında Türkiye'nin güney kesimi ve Kıbrıs adası da yer alıyor. Tarihsel süreçte Siyonistler için daima stratejik bir konuma sahip olan Kıbrıs'ta Yahudi nüfusunu çoğaltmak için birbiri ardına hamleler yürüten İsrail'in son olarak adada arazi topladığı ortaya çıktı. SİYONİSTLER TİCARİ ALANDA FAALİYET GÖSTERMEK İÇİN KKTC'DE 1500 ŞİRKET KURDU Siyonistler, ticari alanda da faaliyet göstermek için KKTC'de bin 500 civarında şirket kurdu. Parsel parsel arazi alıp Filistin'i silah zoruyla yok eden İsrail, Kıbrıs'ta da aynı oyunu sergiliyor. 20 yılda KKTC'de on binlerce dönüm arazi alan Siyonistler, Ada'da koloniler kurdu. Ukrayna savaşından kaçan binlerce Yahudi, Kıbrıs'a yerleştirildi. Kıbrıs'ta e-Devlet sistemi olmadığı için noter satışları gözükmüyor. Ancak KKTC genelinde noterden 285 bin satış olduğu belirtiliyor. Bu satışların önemli bir kısmı da Yahudilere gitti. ACİLEN TEDBİR ALINMALI Konuştuğumuz Kıbrıslı belediye başkanları, son dönem arazi satın alma trendinin olağanüstü arttığına dikkat çekti. Tatlısu Belediye Başkanı Hayri Orçan “Yetkililerimiz yeni bir kanun ile acilen tedbir almalı. Arazilerimiz Türk kalmalı. Tapu devri yerine kiralama yöntemini geliştirmek zorundayız. Özellikle Türkiye'den emlak sektörü Kıbrıs'ta aktif rol üstlenmeli” diye konuştu. SİYONİZMİN KURUCUSU THEODOR HERZL KIBRIS'I FİLİSTİN'DEN SONRA İKİNCİ VATAN İLAN ETMİŞTİ! “Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl, Kıbrıs'ı Filistin'den sonraki ikinci kutsal vatan ilan etmişti. Binyamin Netanyahu da her fırsatta hedeflerini kutsal kitaplarına göre belirlediklerini ve ‘arzımevut' (vadedilmiş topraklar) ideali için savaştıklarını söyleyerek soykırım ve vahşi katliamlarına meşruiyet arayışındalar. İşte bu sebeple Kıbrıs çok büyük bir tehdit altında. 100 yıl öncesi Filistin'de yaşananlar Kıbrıs'ta tekrar edilmek isteniyor. Kıbrıs hızla yeni bir sürgün felaketine sürüklenmek isteniyor. GİRNE ŞERİDİNİ ELE GEÇİRDİLER “Siyonist Yahudilerin Kıbrıs'la ilgili gizli ajandası var.
İnsan hakları, hiçbir ayrım göz etmeksizin tüm insanların başta yaşama hakkı olmak üzere gıdaya ve suya erişim hakkı, barınma hakkı, mülkiyet hakkı, düşünce ve ifade hürriyeti gibi insanın hür iradesiyle güvenle var olmasını sağlayacak çeşitli temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasını içerir. Savaşlar söz konusu olduğunda insan hakları, başta çocuklar, kadınlar ve yaşlılar olmak üzere sivillerin korunmasını ve savaş hukuku kurallarının işletilmesini emreder. Bugün İsrail'de Siyonistlerin Filistinlilere karşı uyguladığı katliamlar ve soykırım karşısında Batılı devletlerin takındıkları tavır, şimdiye kadar gür bir sesle dillendirdikleri insan hakları söylemlerinin ne denli iki yüzlü bir söylem olduğunu ortaya koymaktadır. Katledilen binlerce masum Filistinli karşısında sessiz kalan Batının değerler sisteminin içinin ne denli boş olduğu, ahlaki bir çürümenin bu sisteminin köklerinden geldiği anlaşılmaktadır. Son yirmi yıldır açık bir cezaevine dönüştürülmüş bir şehirde köşeye sıkıştırılmış Filistin halkı, savaş bahanesiyle sistematik bir şekilde katlediliyor. Son bir ayda dört binin üzerinde çocuk katleden İsrail Devleti, dünya kamuoyunun gözü önünde hastaneleri, okulları, camileri, kiliseleri, mülteci kamplarını bombalıyor. Siyonistler, yaralıları taşıyan ambulanslardan kendi çağrılarıyla yola çıkan sivil konvoylara kadar Filistin halkını bir bütün olarak yok etmeyi amaçlıyor. İsrail, savunmasız Filistinli sivilleri gelişmiş bombalar, füzeler ve uçaklarla katletmekle kalmıyor, aynı zamanda kullanılması uluslararası savaş hukuku tarafından savaş suçu olarak tanımlanmış fosfor bombalarıyla bir soykırım gerçekleştiriyor. Peki bu soykırım karşısında insanlığın bugüne kadar geliştirdiği değerler sistemi nerede? Birleşmiş Milletler ne yapıyor? İnsan hakları alanında faaliyet gösteren uluslararası kurumlar nerede? Dünyanın jandarmalığına soyunmuş, sözüm ona medeniyetin temsilcileri olduğunu söyleyen Batılı devletler ne yapıyor? İsrail'in Filistin'de sürdürdüğü soykırım karşısında uluslararası politikanın hegemonik güçleri olan Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Fransa ve Almanya bırakın sözde bir kınamada bulunmayı, İsrail'i destekliyor. Anlaşılan o ki bu ülkelerin liderleri Siyonistlerin köleleri hâline gelmiş durumda. Afrika'da, Latin Amerika'da, Asya'da, Ortadoğu'da başka ülkeleri insan haklarını ihlal etmekle suçlayan Batılı devletler, İsrail'in sivil katliamları karşısında kınamada dahi bulunmuyor, bir ateşkes çağrısı yapmayı akıllarından bile geçirmiyor. Artık Batılı devletlerin foyası meydana çıkmıştır.
Gazze, bir aydır İsrail bombardımanı altında inim inim inliyor! İsrail ordusu, bebek çocuk, kadın yaşlı demeden 10 binden fazla masumu katletti. Katledilenlerin yarısı çocuklar; üçte ikisi çocuklar ve kadınlar! Bunlar tespit edilenler. Bir de en az o kadar enkazın altında kalanlar ve henüz kayıtlara geçmeyen şehitler var! Filistinlilerin kökünü kurutmak, Filistin'i haritadan silmek istiyor aşağılık mahlûkâtlar! İngilizler İslâm dünyasının haritalarını cetvelle çizdiler, aşağılık Yahudiler kanla çiziyorlar! Filistin'i haritadan silme, Filistinlilerin kökünü kurutma projesini hem özellikle çocukları ve kadınları katlederek hem de Gazze'yi insansızlaştırarak yapmak istiyorlar! Gazze'ye kuzeyden girdi İsrail terör ordusu, Gazze halkını güneye doğru tehcire zorluyor! Saldırılarına sözümona “insanî” (!) gerekçeyle tehcir için ara veriyor; böylelikle hem zaman kazanmaya hem de bütün dünyada çizilen karizmasını düzeltmeye çalışıyor! VİCDANLARI AYAĞA KALDIRAN KÜRESEL İNTİFADA Yahudi paranoyası, insanlığı çıldırmanın eşiğine getirdi. Gözünü kırpmadan çocukları, kadınları katlediyor! Hem de canlı yanında! Naklen! Kur'ân'ın “belhüm edall” (hayvandan da aşağı) olarak tarif ettiği bir insan türünün en iyi örneği olduklarını kendileri dünya âleme ispat ediyorlar! Yahudi karakterini ve psikozunu en mükemmel şekilde Kur'ân çiziyor: Yahudilerin onca nimet verilmesine rağmen bozgunculuğu, şımarıklığı, acımasızlığı çok enfes bir dille anlatılır Hakikat Kitabı'nda. İsrail terör devletinin şu an Filistin'de, Gazze'de yaptığı soykırımı ve etnik temizliği ürpererek ve öfke patlamasıyla izleyen dünya vatandaşları, Kur'ân'da çizilen paranoyak Yahudi portresini görünce Kur'ân'ın nasıl mûcizevî bir kitap olduğunu teslim edeceklerdir. O yüzden Filistinlilerin İsrail'in hunharca saldırılarına, bombalamalarına rağmen aslâ teslim bayrağı çekmemeleri, en gelişmiş silahlara karşı göğüslerini siper ederek taşlarla karşılık vermeleri, haysiyetlerini koruma cesaretleri ve vakarları bütün dünyanın Filistinlilere sempati beslemesine, âşık olmasına ve İsrail'den nefret etmesine yol açtı. Filistinlilerin onca akan kana, onca katliama ve yıkıma karşı gösterdikleri direniş, verdikleri haysiyetlerini koruma savaşı, bunu da güçlü, sarsılmaz bir imanla yapmaları, Batı'da kitlelerin, özellikle de gençlerin hem Filistinlilere sempatiyle yaklaşmalarını hem de bütün Batılı başkentlerin, ülkelerindeki yasağa rağmen yasakları delerek sokakları hınca hınç doldurmaları, insanlığın vicdanının patlamasına ve ortaya küresel intifada diyebileceğimiz büyük bir protestonun, küresel öfkenin patlak vermesine yol açtı. Belki de tarihte ilk defa Müslümanların Filistin davasında sessiz kalmalarına rağmen Batılıların, Batı'daki kitlelerin mazlum Filistin halkına yapılan yürekleri dağlayan zulmü, barbarlığı durdurmak için sokaklara dökülmelerine yol açtı. İSRAİL'İN YAPTIĞI SOYKIRIM VE ETNİK TEMİZLİK CEZASIZ KALMAMALI!
İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik hedef gözetmeyen saldırıları karşısında her kesimden tepkiler gelmeye devam ediyor. Üniversite öğrencilerinin yaşananlar karşısında oluşan duyarlılıklarını ve Filistin hassasiyetlerini Türk-Alman Üniversitesi Fikir ve Medeniyet Kulübü ve İstanbul Üniversitesi Hareket ve Adalet Kulübü öğrencileri ile konuştuk.
Birinci Dünya Savaşı'nın ardından Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki Osmanlı bakiyesi topraklar üzerinde yeni devletler kuruldu. Batılı galip devletler enerji ve ticaret güvenliğini tesis etmek, ayrıca kendi toprak-larındaki Yahudilerden kurtulmak için kuracakları İsrail'in güvenliğini sağlamak istiyorlardı. Bunun için de yeni kurulan her devletin tam kontrol altında olması gerekiyordu. Bölgede diktatörleri desteklediler. Zaman zaman işler rayından çıkınca darbeyle, savaşla, iç çatışmayla, isyanla, suikastle ya da iplerini ellerinde tuttukları terör örgütlerini kullanarak kontrolü yeniden ele aldılar. Örneğin Saddam ya da Kaddafi üzerinde kontrolü kaybedince “demokrasi getirmek” bahanesiyle devirdiler. Örneğin Kral Faysal Batı'ya akan petrol vanalarını kapatınca suikastla katlettiler. Örneğin Muhammed Mursi seçimle iş başına gelince darbeyle indirdiler, idamını izlediler. “Müslüman Kardeşler” örgütü, bu ülkelerin halklarının sesi, itirazı, isyanı olarak 1928'de Hasan El Benna ve arkadaşları tarafından kuruldu. Hak, adalet ve bağımsızlık çağrıları bu geniş coğrafyada güçlü yankı buldu. Müslüman Kardeşler, tartışmasız biçimde, Batı çıkarlarını ve Batı'nın iplerini tuttuğu diktatörlerin koltuklarını tehdit ediyordu. Batı, Müslüman Kardeşler'i terör örgütü olarak yaftaladı. Diktatörlerin ise İsrail diye bir dertleri yoktu ama rahatlarını bozan, ağızlarının tadını kaçıran, kabuslar gördüren İhvan-ı Müslimin'i en büyük tehdit, en büyük tehlike olarak konumlandırdılar; acımasızca üzerine gittiler, yasakladılar, hapsettiler, idam ettiler hatta Hama'da olduğu gibi bir şehri tamamen yok ettiler. Seçim yoluyla parlamentolara girse, iktidara gelse bile Müslüman Kardeşler'le ilgili yapılara Batı ve diktatörler müsamaha göstermediler. Bütün bu acımasızlığa, şiddete, katliama, işkenceye, hapislere rağmen Müslüman Kardeşler sindirilemedi, silinemedi; İslam dünyasının en büyük direniş örgütü olarak diktatörlerin uykularını kaçırmayı sürdürüyor. Hamas, tıpkı İhvan-ı Müslimin gibi, Filistin'de bir ihtiyacın sonucu olarak kuruldu. “İhtiyaç” kelimesinin altını kalınca çizelim: Hamas, öylesine bir siyasi hareket, öylesine bir silahlı direniş örgütü olarak değil, bir ihtiyaca binaen ortaya çıktı. Filistin Kurtuluş Örgütü üst kadrosu çürümüştü, yolsuzluklarla anılır olmuştu. İsrail zulmü artarken FKÖ artık kendi ikbalini korumak uğruna sessizce izlemekle yetiniyordu. 1987'de ilk İntifada başladığında FKÖ uzun süre bu direnişi görmemiş, katılmamıştı. Hamas olmasa İsrail planlarını hızla gerçek-leştirecek, Filistin'i sessizce haritadan silecekti; Hamas bu sessizliği bozuyor, “gürültüye” neden oluyordu, Bu gürültü ise İslam devletlerinin dikta-törlerini, artık onlarla birlikte Batı Şeria'daki Filistin yönetimini rahatsız ediyordu.
Fazıl Say'ın 23-26 Ekim tarihlerinde İsviçre'de vereceği konserler “İsrail-Filistin gerilimi konusunda sosyal medyada yansıttığı fikirleri” nedeniyle iptal edilmişti. Dünyaca ünlü sanatçımız Batı'nın ikiyüzlülüğüne, ne yaparsa yapsın “Doğulu” ve “Müslüman bir ülkenin” sanatçısı olduğu gerçeğine toslamıştı. Sanatçı gene benzer bir durumla karşı karşıya kalınca sosyal medya hesabından “Ben yazarken, siz okurken, her saniye çocuklar ölüyor Filistin'de. Oslo'da bir müzisyen, benim konserimi boykot etme çağrısında bulunmuş. Konser 19 Kasım'da Oslo Operası'nda. Sebep? Barıştan yana olmam herhalde... Programda Bach'ın “Goldberg Çeşitlemeleri” eseri var. Yani bu arkadaş, bir yandan Bach'ı da boykot ediyor. Tebrik ederim kendisini!!!” sözleriyle başlayan bir açıklama yaptı. Arzu eden açıklamanın tamamını sanatçının hesabından okuyabilir. Batı, ahlâkî ve söylem üstünlüğünü uzun zamandır kaybetmişti. İsrail'in Gazze'de yaptığı katliam bunu bir kez daha gözler önüne serdi. Batılı ülkelerin büyük şehirlerinde yüzbinlerce insanın bir araya gelerek yaşananları protesto etmesi, Birleşmiş Milletler'de görev yapanların -neredeyse- tamamının yaşananlar karşısında “tepki”lerini koymaları bir şeyi değiştirmiyor. Artık Doğu-Batı ayrımı belki de tarihte hiç olmadığı kadar net bir şekilde çizilmeye başladı. Bunu belki şu anda tam manasıyla hissedemiyoruz ama korkarım ki yakın bir gelecekte bu, çok daha belirgin hale gelecek. Ve bunun ilk adımları, tıpkı, Rusya-Ukrayna savaşında olduğu gibi Dostoyevski, Tolstoy, Çehov, Puşkin gibi isimleri yasaklamaya vardığı gibi çılgın bir hal alacak. Üç İç Denizin Ülkesi Bu hafta Salt Beyoğlu'nda Handan Börüteçene'nin şimdiye kadar düzenlenmiş en kapsamlı sergisi Üç İç Denizin Ülkesi, Amira Akbıyıkoğlu'nun küratörlüğünde açıldı. Sanatçının bazı eserlerini sadece fotoğraflardan görmüştüm. Bazılarından ise, itiraf etmek gerekirse, haberdar bile değildim.
Önceki yazımda Mersin ile Yafa arasındaki yakınlığa dikkat çekerek, zihinlerimizin Batılı sömürgeciler tarafından iğdiş edilmesi nedeniyle bu mesafenin neredeyse kutup uzaklığına taşındığını, böylece hemen ufkumuzda duran Filistin'in ilgimizin ve tarihimizin çok çok ötesine itildiğini belirtmiştim. Ayşe Böhürler bu yazımla aynı günde yayımlanan “Dinî faşizm! Paramiliter yerleşimciler!” başlıklı yazısında, “Türk basını Filistin meselesini nasıl görmüştü?” ara başlığını taşıyan bölümde, değerli bilim adamı Nuh Arslantaş'ın haberdar ettiği, Ömer Faruk Araz imzalı akademik bir tebliğ üzerinden, söz konusu uzaklaş(tırıl)manın somut örneklerini gündeme taşımıştı. Böhürler, Araz'ın 1935-1940 yılları arasında dokuz gazeteden “Filistin, Filistin'e Yahudi göçü, Türk Yahudilerinin Filistin'e göçleri, Filistin'de yaşanan çatışmalar, belirtilen dönemde İsrail'de Müslüman-Yahudi ilişkisi ve Filistin meselesi ile ilgili tüm haberler” esasında yaptığı bu değerli tebliğe mahsus söylenebilecek ilk önemli şeyleri söylediği için okurlarımı onun yazısına (ve elbette ulaşabilenler için Araz'ın “Cumhuriyet'in İlk Yıllarında Türk Basınında Filistin Bölgesi ve Yahudilerle İlgili Haberler Bağlamında Müslüman-Yahudi İlişkileri” adlı tebliğine) yönlendirerek, kendim yine aynı bağlamda ama farklı bir düzeyde başka bilgileri iletmek istiyorum. Osmanlı Filistini'nin 1917'de İngiliz mandasına terkedilmesinden itibaren, I. Dünya savaşının mülkümüzde neden olduğu ağır siyasi, sosyo-ekonomik problemlerle baş etmenin ve Batılı sömürgecilerin işgal prangasından kurtulmak için verilen kurtuluş mücadelesini yürütmenin aciliyyeti içinde, aynı zamanda bunların baş sebebi de olan Siyonizmin Filistin'de işlediği cürümlerin ifşa edilmesi ve milletimizin Siyonizm tehlikesine karşı şuurlandırılması konusunda münevverlerimiz, mütefekkirlerimiz ve şairlerimiz değerli bir gayretin taşıyıcıları olmuşlar; yeni Türkiye'nin resmi ideolojisi olan Kemalizm'in, son işgalden kurtuluşumuzu kavmiyetçilik planına taşıyarak, Türk-İslam tarihi ile halkımızın arasına kalın duvarlar örme gayretine rağmen, daha Osmanlı'nın yıkılış günlerinde Filibeli Ahmed Hilmi'nin (ö. 1914) matbuat yoluyla başlattığı şuurlandırma hareketini kesintisiz olarak sürdürmüşlerdir. Ancak söz konusu matbuat Kemalistler tarafından hem daha baştan ötekileştirildiği hem de yoğun bir zulme maruz bırakıldığı için Filistin meselesi de sadece konuya duyarlı olanların dikkatlerinde yaşamış, deyim yerindeyse halk içinde kapalı devre bir faaliyet hâlinde sınırlanmıştır.
Yahudilikte gıdalanma anlamında nelerin haram olduğuyla ilgili çoğu Müslüman bilgi sahibidir. Bunun da gerekçesi domuzun haram kategorisinde kesişim kümesinde yer almasıdır. Fakat Yahudilerde haram sınırı biraz daha geniştir. Çoğu haram ürün, kendi kendilerine haramlar koyup şirke girmeleri hasebiyle Allah'ın onlar için genişlettiği listeye dâhil olmuştur. Dikkat edin Yahudiler kendilerine haramlar koymuştur. Müslümanlara gelince kendilerine haramlar değil, helaller koymaları pratiğe dönüşmüştür, bunu tartışacağız. Yahudilere nelerin haram olduğuna tek tek girmeyeceğim. Zaten gerek yok amacım da bu değil. Çünkü değinmek istediğim konu bugün Filistin'de zulme taraf olan Yahudilere helal kılınan hoş ve iyi (tayyip) şeylerin harama dönüşmesidir. Elimizdeki kayıt bunu söylüyor. “Vay efendim, işte Yahudiler küfür içinde oldukları için zaten her şey haramdır. O yüzden de bu tartışmaya gerek yoktur,” gibi çıkışlar gelecekse bunları bir tarafa bırakıp devam ediyorum. Çünkü ilerlemeli ve helal şeylerin harama dönüşme gerekçelerini Yüce Allah'ımızın nasıl açıkladığını gündeme getirmeliyim. Bu kayıtlar Müslümanlar takkeyi önüne alıp düşünsün diye var. Kerim Kitabımızın Nisa Suresi 160 ve 161. Ayetlerinde Yüce Allah (C.c) şöyle buyuruyor; “Yahudilerin zulmü sebebiyle, bir de pek çok kimseyi Allah yolundan engellemeleri, kendilerine yasaklandığı halde faizi almaları ve haksızlıkla insanların mallarını yemeleri yüzünden önceden helâl kılınan temiz ve iyi şeyleri onlara haram kıldık ve içlerinden inkâra sapanlara acı bir azap hazırladık.” (Diyanet Ku'ran-ı Kerim Meali) Ey İsrail'deki Yahudiler, sizi ne çok tarif ediyor değil mi? Tefeciliğinizi, baskıcılığınızı, hırsızlığınızı birebir anlatıyor değil mi? Ey Yahudiler, burada tarif edilen tipte Yahudi olmayın. Ey Yahudiler, burada tarif edilen Yahudileri durdurun. Hatta ey Yahudiler, İslam'a gelin. Sizin için Kur'an-ı Kerim'de en güzel mükâfatlar vaat ediliyor. Yoksa acı bir azaba uğrarsınız. Ey zulme taraf olan Yahudiler, İslam'a gelin çağrısına kulak verin. Bir cenk başlıyorsa İslam'a davet edilmeniz de Müslümanların boynunun borcudur. “Yüce Allah yarattığı kuluna her şeyi haram etmez. Ayetlerdeki bağlam bazı kısmi haramları ifade eder,” gibi çıkışlar gelecekse onları da bir tarafa bırakıp Ayetlerin Müslümanları ilgilendiren yönüne devam ediyorum. Ey Müslümanlar, siz de bu ayetlerde tarif edilen tipte kimseler olmayın. Yahudiler gibi size de tayyip şeyler haram olur. Bilirim zulüm etmezsiniz de zulme sessiz de kalmayın, faiz de almayın. Enflasyon kadar falan deyip kendinize haramı helal kılmayın. Bu anlamda verilen fetvalara kanıp risk almayın. Veda Hutbesini okuyun. Peygamberimiz (S.A.S), amcası Abbas'ın anaparasını alabileceğini söyledi. Enflasyon-deflasyon kaydı düşmedi. Bilmediğiniz yola girmeyin. Allah ve resulü ile harp etmiş olursunuz. Sonra başka yollara da saparsınız her temiz şey, içtiğiniz soğuk su bile size haram olur. Bugünkü para sisteminin tutarsızlığı sizi faizciliğe sürüklemesin. Tutarsız para sistemini getirip faizciliği meşrulaştıran aynı zihniyettir. Ey Müslümanlar, müslim ve gayrimüslim insanları faiz belasından kurtarın. Alternatifleri bulun, geliştirin. Varsa iyileştirin. Müşkülü olanın ihtiyacını güzel bir borçla giderin. Müşkülü değil, ticareti olana gelince insanların parasıyla iş yapıp kâr edenlerden insanların hakkını alıp tevdi edin. Hak faiz değil, temiz olan kârdan anlaşılan bir paydır. Yoksa hafazanallah... Faizcilikle neşet etmiş İsrail'in ateşine de kendi ateşinize de odun taşırsınız. Sizden daha iyi bir kavim gelir de bu işi düzeltir tehdidine muhatap kalırsınız.
Tarihin en büyük kıyımlarından biri yaşanıyor. Tarihte canlı yayınlanan bir soykırıma tanıklık ediyor insanlık ilk defa. İşte bu ürpertici! İnsanın insanlığa karşı duyarsızlaşmasıyla sonuçlanır bu. Bu yazıyı tarihe kayıt düşmek için yazıyorum. OSMANLI GİTTİ, DÜNYA CEHENNEME ÇEVRİLDİ Batılı değerlerin ne denli içi boş, anlamsız, ruhsuz olduğu gün ışığına çıktı. Batı uygarlığı öldü, Gazze'de toprağa gömüldü. Filistin'de yüzyılın en büyük katliamı yaşanıyor. Çoluk çocuk demeden masum siviller katlediliyor. Gazze kan gölüne döndü. Kandan beslenen vampirler bunlar. İnsanlık suçu işliyor İsrailli haydutlar. Sadece İsrail terör devleti değil, İsrail terör devletine destek veren ülkeler de suç ortaklığı yapıyorlar İsrail'in vahşetine ses çıkarmayarak. Gazze'de yaşanan soykırım ve bu soykırıma karşı dünyanın hiçbir şey yapamaması, sadece seyretmesi, bir gerçeği yüksek sesle haykırmamız gerektiğini hatırlatıyor bize: Osmanlı gitti, dünyadan ruh çekildi. Osmanlı gitti, dünya cehenneme çevrildi. Osmanlının durdurulmasından sonra yeryüzü bir daha gün yüzü göremedi. Osmanlı durduruldu dünyanın dengesi bozuldu. Osmanlı durduruldu, dünya iki büyük cihan savaşına sürüklendi. Dünyadaki bütün dengeler alt üst oldu. Dünyanın haritaları yeniden çizildi. SÜNNÎ DÜNYANIN PARÇALANMASI... Aradan bir asır geçti, dünya bir kez daha bir dünya savaşının eşiğine sürüklenme tehlikesi ile karşı karşıya. Dünyanın ekseni yüz sene önce İslâm dünyasından Atlantik'e kaymıştı. Yüz sene sonra Atlantik'ten Pasifik'e doğru kayıyor jeo- stratejik olarak. Bu süreçte Osmanlı yıkıldı, Ehl-i Sünnet'in dünyası paramparça edildi. Başkanlardan ve Kafkaslardan İslâm uzaklaştırıldı. Tam 110 yıl önce Balkanlarda ürpertici bir Balkan mezalimi ve soykırımı yapıldı. 300 milyon insan katledildi. Arnold Toynbee, Osmanlı'nın durdurulmasıyla ve tarihten uzaklaştırılmasıyla birlikte Sünnî dünyanın parçalandığını söylemişti. Hilafetin bitirilmesi, Sünnî dünyanın yaşadığı en büyük yıkımlardan biri oldu. Sünnî dünyanın dört bir cephede yediği bu darbelerden sonra Şia'nın önü alabildiğine açıldı. Önümüzdeki süreçte Sünnî dünyanın tarihî ve zihnî derinliğini temsil eden Türkiye ile Şia'nın temsilcisi İran kafa kafaya getirilmeye, büyük bir çatışmanın eşiğine sürüklenmeye çalışılıyor. Bu süreçte, bu müstakbel çatışma senaryosunda Batılılar Şia'yı destekliyorlar, Türkiye'ye ölümcül bir darbe vurmak istiyorlar. Filistin'de yaşananlarla bunun provası yapılmak isteniyor. Türkiye alana çekilerek, tuzağa düşürülmek ve daha doğmadan boğulmak isteniyor. Türkiye, hem tarihî hem zihnî hem de kültürel bakımlardan Sünni dünyanın tabiî temsilcisidir. Yaşananlar, Türkiye'nin bu rolünü hakkıyla üstlenmesine yol açacak Türkiye'nin Sünnî dünyanın temsilcisi olması, Şiî-Sünnî çatışması tezgahına gelmesi anlamına gelir mi?
İsrail terör devleti, Filistin'de bir aydır katliam üstüne katliam yapıyor, gözünü kırpmadan dünyanın gözünün içine baka baka çocukları, bebekleri katlediyor. Dünya seyrediyor. İslâm dünyası seyrediyor. Ama Filistin direnişinin sembol isimleri mücahitler, mücahitlerin önde gelen isimlerinden Ebu Ubeyde seyretmiyor, aksine Müslüman vakarının asaletini gösteriyor ve hepimize, bütün dünyaya insanlık dersi veriyor. EBU UBEYDE'NİN VAKUR DURUŞU Kassam Tugayları'nın sözcüsü Ebu Ubeyde'nin İsrail'in Gazze'de gerçekleştirdiği ve Batı Şeria'ya da yayılma istidadı gösteren katliamları karşısında dünyanın, özellikle de “İslâm dünyası” denen, varlığı ile yokluğu arasında hiçbir fark olmadığı gün ışığına çıkan Müslüman coğrafyanın halklarının hop oturup hop kalkmalarına, ölüp ölüp dirilmelerine rağmen yönetimlerinin, satılık yönetici elitlerinin sessizliğe gömülmesi karşısında yaptığı konuşma insanın tüylerini diken diken eden, yürek yakan bir konuşma. Ama alttan alta da umut vadeden, umutlarımızı diri tutan bir konuşma: Müslümanların umutlarını diri tutan sarsıcı bir konuşmanın, ürpertici katliamların, soykırım ateşinin ortasındaki bir cesuryürek komutandan gelmesi de çok manidar olsa gerek. Şöyle diyor mazlum Filistin halkının korkusuz komutanı Ebu Ubeyde: “‘Neden İslâm ülkelerinden yardım istemekte ısrar etmiyorsunuz?' diyorlar... Biz yardımı ancak Allah'tan isteriz, O da kimi layık görürse onu vesile kılar. Zulme sessiz kalan bilsin ki, Allah onu bu zafere layık görmemiştir.” Ebu Ubeyde, İsrail'in bebek, çocuk, yaşlı, kadın demeden yaptığı katliamlara karşı Filistin direnişinin sembol ismi oldu. Alıntıladığım cümlelerde gözlenen vakur duruşu ve İslâm dünyasının Filistin'de işlenen cinayetler karşısında eli kolu bağlı, olup bitenleri sadece seyredişi karşısındaki asil uyarısı, çok şey ifade ediyor, çok şey söylüyor; hem Müslümanların acıklı durumları hem de Müslümanlıklarını hatırlayarak nefes alıp verdiklerinde insanın haysiyetini koruyan insanlığın onuru olduklarını gösteren tavırları hakkında. Müslüman, sadece Müslümanların haysiyetini koruyan kişi değildir. Müslüman hem insanın hem de canlı varlığının haysiyetini, fıtratını, özünü ve özünün özgürce varoluşunu sonuna kadar koruyan yegâne insandır, şu çivisi çıkmış dünyada. İHANETLER ZİNCİRİNİN YAŞATTIĞI ZİLLET HÂLİ
Filistin'deki soykırıma açıktan karşı çıkan bir şirket duydunuz mu? Hayır. Ama “çocukları öldür, yanındayız” diyen onlarca küresel şirket duyduk. Her 5 dakikada bir çocuk öldüren İsrail'e açıktan destek veren küresel şirketlere, “Bu ne cüret” demek kimsenin aklına gelmezken Hamas'ın meşru müdafaasına herkes “Bu ne cüret” diyebiliyor. Kime güveniyorlar? İnsanoğlunun zayıf hafızasına güveniyorlar. Bu katliam da unutulur, yaptığımız yanımıza kâr kalır diyorlar. “İnsanlar 3 gün boykot ederler sonra unuturlar” diye düşünüyorlar. Ama bu kez yanılıyorlar. Bu kez görevi dünyanın her yerinde genç kuşaklar üstlendi. Sokaklarda boykot için etiketleme yapıyorlar. Sosyal medyada inanılmaz güzel tepkiler veriyorlar. Dünyayı onlar güzelleştirecek. Filistin'de çocuklar korkmuyor, kadınlar korkmuyor, Hamas meydan okuyor. Korkanlar saldıranlar. Korktukları için saldırıyorlar. Ama korkunun ecele faydası yok. Siyonist İsrail devleti 23 günde 4 bin çocuk öldürdü. Ama Gazze'nin seçimle işbaşına gelen örgütü yani resmi temsilcisi Hamas terörist. İsrail 3 bin kadın öldürdü Ama Hamas terörist. İsrail hastane bombaladı Ama Hamas terörist. İsrail okul bombaladı Ama Hamas terörist. İsrail camiyi vurdu Ama Hamas terörist. İsrail kiliseyi vurdu Ama Hamas terörist. İsrail şehir bombaladı Ama Hamas terörist. İsrail uluslararası hukuka göre varsa tabi, onlarca savaş suçu işledi Ama Hamas terörist. Hamas çocuk öldürmedi, kadın öldürmedi, hastane, okul, kilise bombalamadı Ama Hamas terörist. Uluslararası hukuk denilince neden akla İsrail gelmiyor da Hamas geliyor? Rusya, Ukrayna'da barajı bombaladığında “savaş suçu işliyorsun” diye koro halinde bağıran batılı aşağılık devletler, çocuk öldüren hastane ve okul bombalayan İsrail'e neden “vur, öldür yanındayız” diyor. Çünkü aşağılıklar. Başka sebep yok. Biz İsrail'in 75 yıldır yaptığı tacizleri, Gazze ve Batı Şeria'da Filistinlilerin evlerine, topraklarına el koymasını ve her gün bir Filistinliyi öldürmesini, hapishaneleri direnmeye kalkan yüzlerce Filistinli ile doldurmasına alıştık. Daha doğrusu zulmü normalleştirdik. İsrail yapar, her zaman yapıyor, normal dedik. Siyonizmin zihinlerimizi işgal ettiğinin farkında bile değildik.
İsrail-Filistin çatışmasının bilançosunun giderek ağırlaştığı şu günlerde gençlerin yaşanan olaylara bakış açısını ve yaşadıkları dünyaya duyarlılıklarını, çocuk ve gençlik kitapları yazarı Figen Yaman Coşar ile konuştuk.
İngiltere'nin 1.Dünya Savaşı sırasında ilan ettiği Balfour Deklarasyonu'nun yıl dönümünde 20. yüzyıla girerken siyonizmin nasıl güçlendiğini ve bugün Filistin'de yaşananlara etkilerini Prof. Dr. Özcan Hıdır ile konuştuk.
Suriye iç savaşında akşam yatıp sabah kalktığımızda İŞİD adında bir örgütle karşılaştık. Bu örgütün İslam dininin hiçbir değerine uymayan bir yapısı vardı. Zaman içerisinde bu örgütün CIA üretimi bir örgüt olduğu anlaşıldı. İsrail ve Siyonistleri, “Yahudilerin İŞİD'i” olarak algılayabiliriz. Sosyal medyada viral olan bir görüntü var. Netanyahu bir hahamı ziyaret ediyor, ona maharetlerinden bahsediyor. Aşırılık yanlısı haham “Fakat henüz Mesih gelmedi, günün bitmesine birkaç saat var. Mesih'in gelmesini kolaylaştır'' diyor. Birinci Dünya Savaşı'ndan bugüne, İslam aleyhine ardı arkası gelmeyen karalama kampanyaları yapıldığı için İslam ile “terör” sözünü bir araya getirip küresel Siyonist medya elliyle yaygınlaştırmak kolaydı. İŞİD'den daha tehlikeli fikirlere sahip olan sapık dini ideolojiye bağlı Siyonistler hakkında din terörü ya da “Yahudi din terörü” ifadesini kullandığınızda terbiye edilmiş birçok Müslüman dâhil herkes meseleye şüpheyle yaklaşır. Filistin'de olan bitene bakın: Ortada bir savaş yok, resmen soykırım var. Müslüman olsun Hristiyan olsun ateist olsun normal insani özelliklerini devam ettiren her bir yaratılmış, bir çocuğun bombalarla paramparça edilmesinden, hastanelerin bombalanmasından, kadın-çocuk demeden herkesin öldürülmesinden zerre kadar da olsa vicdanı sızlar. Vicdanı yoksa savaş hukukuna uygun davranır. Bir gün ahirette hesabını verir fakat dünyada da bunun bir hesap meselesi olduğunun farkında olur. İngiliz medeniyetinin bütün unsurlarının, sapık Yahudi dini örgütü tarafından ele geçirildiğini gün gibi açık bir şekilde görmüş olduk. Biden “Kara harekâtı yapmayın” demesinin hemen sonrasında Hristiyanların kurduğu hastane bombalandı, arkasından bir kilise... Biden koşar adım Tel Aviv'e gitti. AB ülkelerinim tamamı İsrail'in arkasında saf tuttu. Dünya kamuoyu: Devletlerin bu sapık din terörü etkisinde olduğunu fark eden halklar, bütün dünyada sokaklara döküldü. Devletlerin haktan, adaletten ve vicdandan yoksun olduğunu gören vicdanlı insanlar Latin Amerika, ABD, bütün Avrupa ve Müslüman ülkelerin bütün sokakları Filistin davasının arkasında duruyor. Sadece İsrail değil ABD de bu öfkenin maliyetini ödemekte zorlanır. Küresel medyanın tiyatrolarına kargalar dahi gülmeye başladı. Bu namussuzluk ve ahlaksızlığın sürdürülebilir olma imkânı yoktur çünkü sosyal medya çağındayız. Soğuk savaş öncesi günler yaşıyoruz, tek kutuplu dünya son günlerini yaşıyor. Uzun zamandır bir çatışma ile ilgili ABD, Çin ve Rusya ile doğrudan karşı karşıya gelmemişti. Putin hipersonik füzelerin Akdeniz'e ulaşma kapasi-tesinden bahsetti. Çin Akdeniz'e uçak gemileri gönderdi. Müslü-man ülkeler ne yapabilir: Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Müslüman toprakların dizaynı bugünler için yapılmıştır. Paramparça olan coğrafya mümkünse birbiri ile savaşsın, bir öbürüne düşman olsun, sömürge imparatorluğu ustaca Müslümanları sömürmeye devam etsin. Arap Baharı'nda Arap sokağını oluşturan gençlerin, daha iyi bir yaşam ve özgür bir devlet içerisinde yaşama arzusu, küresel çete eliyle Suriye ve Libya'nın istikrarsızlaştırması sonucunu doğurdu. Türkiye'nin Libya hükümetine destek vermesi bugün için Libya'yı dağılmaktan korumuştur.
Evet, çocuklarımızı öldürüyorlar. Evet, Gazze'mizi eşi benzeri çok az görülmüş bir bombardımanla yerle bir ediyorlar. Evet, savaşta asla vurulmaması gereken hastaneleri, okulları, ibadethaneleri vuruyorlar. Evet, kendi kontrollerindeki medyalarında her türlü manipülâsyona imza atıyorlar. İsrail isimli terör örgütünün bombaladığı Gazze fotoğraflarını yayınlayıp “Hamas Tel Aviv'i vuruyor” yalanını yayıyorlar. Siyonist köpeklerin öldürdüğü Gazzeli çocukları “Hamas İsrailli çocukları öldürüyor” diye servis ediyorlar. Dünya kamuoyunu bir kimyasal soykırıma hazırlamak için “İsrail'in kara saldırısında Hamas kimyasal silah kullanmaya hazırlanıyor” şayiasını dolaşıma sokuyorlar. Hâsılı kırk kahpenin kırk gece didinip oluşturamayacağı kötülüğü bu aşağılık çete, bu terör organizasyonu saatler, dakikalar içerisinde yapıyor. Yetmiyor. Hahamları olacak nesebi gayri sahihler “Daha çok öldürün, hepsini öldürün” fetvaları veriyorlar, sosyal medya fenomeni olacak fahişeleri bebeklerini kaybetmiş Gazzeli annelerle alay etmekle uğraşıyorlar. Yetmiyor. Macron'u, Biden'i, Sunak'ı, Meloni'si, Trudeau'su bir “pislik çetesi” kurarak “İsrail'in katliamlarının tam arkasındayız” bildirisi yayınlıyorlar. “Savaş gemisi, uçak, para, asker; ne lazımsa İsrail'e yollarız” güvencesi veriyorlar. Bütün bunlar tam burada, tam şu anda, dünyamızda oluyor. Zulüm, “Daha ne yapabilirim, bu insanları yeryüzünden nasıl silebilirim?” diyerek eli artırdıkça artırıyor. Bunlar oluyor ama başka bir şeyler daha oluyor bu sefer. İki bine yakın İsrailli köpeğin leşini 6 saat içerisinde yere seren Hamas sayesinde 200 bin İsrailli köpek, işgal ettikleri, yağmaladıkları, kendilerine ait olmayan o topraklardan kaçtı mesela şu ana kadar. Yarın öbür gün İsrail karadan Gazze'ye girip de her gün pislik askerlerinin leşlerini Hamaslı yiğitlerin ayaklarının altında bırakmaya başlayınca hızlanacak bu kaçış. Diğer yandan mesela artık Amerika'da, Avrupa'da aklı biraz çalışan, kafası biraz işleyen insanlar şu net soruyu soruyorlar: “İsrail varlığına devam edebilsin diye çocuklarımızın Filistin'de, Lübnan'da, Suriye'de, İran'da ölmesine hazır mıyız?” Dahası, herkes şunu hesap ediyor. Amerika'nın 20 yıl süren Irak ve Afganistan planlarıyla elde ettiği şey tam olarak nedir ki minimumda 10 yıl sürecek Gazze savaşıyla elde edeceği ne olsun? Ayrıca her gün görüyoruz. İngiltere'den Almanya'ya, ABD'den Fransa'ya bütün yasaklama, bütün tutuklama, bütün karartma çabalarına rağmen insanlar sokakta Filistin'in yanında duruyor ve “From the river to the sea / Palestine will be free” diye haykırıyorlar. Şunu da herkes hesap ediyor. Bütün İslam âleminin gözünün bebeği olan Mescid-i Aksa'ya ve Filistin halkına Avrupa'sı, Amerika'sı falan birleşip saldırırlarsa bütün dünya bir “cephe”ye dönüşebilir. Sokaklardaki öfke asla “sokaklarda kalmaz.” Sonra şu oluyor.
Özüne bakarsanız, karşı karşıya olunan durum bir savaş değil, başlı başına bir soykırım. Filistin'in Batı Şeria bölümü doğrudan işgal altında, Gazze ise kapalı bir hapishane ve etrafı duvarlarla çevrili. Bu dünyanın en büyük hapishanesinde 2,5 milyon Filistinli yaşıyor ve yavaş yavaş öldürülüyorlar. Durumu bir cümle ile ifade edecek olursak: Taşlar bağlı köpekler serbest. İsrailliler ve Amerikalılar diyorlar ki: “Biz sizi yavaş yavaş öldüreceğiz, gürültü çıkarmayın.” 70 yıldır süren bir işgal var. 1970'lerde soğuk savaş ve sol etkisi ile dünyada bir Filistin meselesi vardı, kapitalizm karşıtı gruplar, solcular ve İslamcılar ABD karşıtlığını Filistin meselesi üzerinden gündeme getirirdi. İslam ülkelerinin tamamına yakını işgalden yeni çıkmış ve Batılı devletler tarafından yönetilen devletler oldukları için halk düzeyinde, Müslüman duyarlığından bahsetmek mümkündür, fakat devletler düzeyinde İslam dünyasından bahsetmek 70'ler için, hiç de mümkün değildi. Soğuk savaş bitikten sonra Filistin'de El Fetih günden güne zayıfladı. Dünyada İslam'ın güç kazanmasıyla Hamas, Filistin'de başat aktör haline geldi. Dünyadaki sol çevreler de Filistin'i gündemlerinden çıkarmış oldu. İsrail bir kanser hücresi gibi Filistin topraklarını kemirmeye devam etti. Dünyada siyasal anlamda kabul gören 1967 sınırlarını baz alacak olursak, Filistinliler bu pozisyonun çok gerisine düştüler. 7 EKİM SON MU BAŞLANGIÇ MI? Hamas'ın sınırları aşıp, kendi toprakları üzerindeki İsrail işgalcilerine saldırması ve yüzlerce esirle geri çekilmesi, dünyada büyük bir sarsıntı oluşturdu. Bu girişim büyük bir şok dalgası yarattı. Bu girişimin ve yarattığı şokun düşündürdükleri aşağıdaki gibi sıralanabilir: İsrail askeri ve istihbarat kapasitesi ile kendisine Tanrı'dan daha büyük bir güç atfetmiş, asla dokunulmaz, asla yenilmez, kâinatın en kavi gücü imajını oluşturmuştu. Süreçteki soru işaretleri ne olursa olsun, İsrail'in yenilebilir olduğu tezi güç kazanmıştır. ABD destekli İsrail soykırımı, dünya kamuoyunda büyük bir yankı uyandırmış, savaşın sonuçları ne olursa olsun, 1970'lerde olduğu gibi küresel emperyalizm karşıtlığı, Filistin davası ile vücut bulacaktır. Daha kara savaşı başlamadan, yarısı çocuk olmak üzere 4000 sivilin soykırıma tabi tutulmasının hesabını ne İsrail ne ABD ne de parlamento binasına İsrail bayrağı asan AB ülkeleri verebilecektir.
JEOPOLİTİK RİSKLER ETKİNDİ Tüm hafta aslında küresel piyasalar ile ekonomi yönetimleri Filistin'den gelen üzücü haberlere dolayısıyla da jeopolitik risklere odaklandı. Filistin'de İsrail tarafından hastane ve okul bombalandı. Gazetecilerin de aralarında olduğu pek çok sivil hayatını kaybetti. Savaşın tarafları kim olursa olsun sivillerin öldürülmesi bir insanlık suçu ve uluslararası savaş hukukuna aykırı. Fakat olası bir kara harekâtında taraflar çoktan belirlenmiş görünüyor. YÜZDE 2'YE GİDEN ZORLU YOL Çatışmaların gölgesinde Fed Başkanı Jerome Powell New York Ekonomi Kulübü'nde açıklamalar yaptı. Powell, Eylül ayı ABD enflasyon verilerinin düşüş eğilimini sürdürdüğünü ama hala yüzde 2'lik hedeften uzak olduğunu söyledi. Hedefe giden yolun zorlu olduğunu ekledi Powell. Peki, bu yol neden zorlu? FED'İN BEJ KİTAP RAPORU Fed'in Amerikan ekonomisindeki mevcut duruma ilişkin değerlendirmelerin yer aldığı "Bej Kitap" raporunun Ekim sayısı yayımlandı. Bankanın 12 şubesinden gelen analizlerle hazırlanan raporda, çoğu bölgede eylül ayından bu yana ekonomik faaliyette çok az değişiklik olduğu veya hiç değişiklik olmadığı belirtildi. Tüketici harcamalarının özellikle genel perakendeciler ve otomobil satıcılarında karışık sinyaller verdiği kaydedilen raporda, turizm faaliyetinin iyileşmeye devam ettiği aktarıldı. KÖŞE BUCAK YATIRIM ARAYIŞI Bizim ise yabancı yatırım arayışımız devam ediyor. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek hafta içinde Fransa'ya gitti. Alman ve Fransız yatırımcılarla görüştü. Bakan Şimşek Fransa'dan sonra tekrar körfez turuna çıkacak. Abu Dabi, Doha ve Riyad'a gidecek. Ardından Uzak Doğu'ya bir seyahat gerçekleştirecek. 2024 BÜTÇESİ Ayrıca haftanın yurt içindeki en önemli gündem maddeleri 12. Kalkınma Planı ve 2024 bütçesiydi. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, 2024 Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifini bilgilendirme toplantısında konuştu. Yatırımlara ve büyümeye ağırlık vereceklerine vurgu yaptı Yılmaz konuşmasında, 2024 yılının ikinci yarısından itibaren kalıcı bir dezenflasyon sürecine girilmesini beklediklerini ifade etti. KALKINMA PLANI 12. kalkınma planı 5 ana eksen etrafında şekilleniyor. Bunlar: 1. Nitelikli insan, güçlü aile, sağlıklı toplum, 2. İstikrarlı büyüme, güçlü ekonomi 3. Yeşil ve dijital dönüşümle rekabetçi üretim 4. Afetlere dirençli yaşam alanları, sürdürülebilir çevre 5. Adaleti esas alan demokratik iyi yönetişim. REZERVLER VE KKM Haftayı Merkez Bankası rezervleri ve KKM'ye dair haftalık veri akışıyla tamamladık. Merkez Bankası'nın haftalık istatistiklerine göre toplam rezervler 13 Ekim ile biten haftada 122 milyar 883 milyon dolardan 124 milyar 498 milyon dolara geldi. Hem altın hem döviz rezervinde artış kaydedildi. Düşüş ivmesi devam eden kur korumalı mevduatlarda 72,9 milyar TL gerileme gerçekleşti. Böylelikle iki haftada yaklaşık 150 milyar TL'lik rekor düşüş görüldü. Bankacılık sektörünün kredi hacmi ise 72 milyar 708 milyon lira artarak 10,7 trilyon liraya yükseldi. Hem tüketici kredileri hem de ticari krediler arttı. PİYASALAR, EMTİA VE DÖVİZ Savaş, savunma sanayi hisselerini hafta içinde yükseltse de genel çerçevede borsada düşüş ve panik havası hakim. Jeopolitik risklerden dolayı daha ziyade garanti olarak görülen güvenli limanlara bir kayış söz konusu. Dolar ise 28 lirayı aşma gayretinde. FAİZ KARARI Önümüzdeki hafta Merkez Bankasını zor bir karar bekliyor. Zira Merkez Bankası, Para Politikası Kurulu faiz kararını 26 Ekim Perşembe günü açıklayacak. Banka bir önceki toplantıda politika faizini yüzde 30 seviyesine yükseltmişti. Peki şimdi kararı ne yönde olur?
Gazze'de hastaneleri vuruyor terör devleti İsrail! Yetmiyor, ABD Başkanı Biden, tam o sırada İsrail'i ziyaret ediyor! Bunlar sadece katil değil, kandan beslenen vampirler! Vurulan hastanenin Anglikan Kilisesi'ne ait olması İngiltere Dışişleri Bakanı'nın hemen İsrail'e damlamasana yol açtı. Bunun bir anlamı var çünkü. İnşallah bu şer güçleri birbirine düşürür Rabbim! İnşallah! KÜRESEL SİSTEMİN SAHİBİ YAHUDİLER, KARAKUTUSU İNGİLİZLER Seküler-kapitalist dünya sistemi, iki aktörün eseri: İngilizler ve Yahudiler. Bütün dünya da bu iki aktörün esiri. İngilizlerin gücü, yüzyıl öncesine nazaran çok zayıflamışsa da, çağdaş dünyanın stratejik ve tarihî derinliğini İngilizler oluşturuyor. Kapitalist sistemi İngilizler kurdu ama sisteme daha sonra Yahudiler el koydu İkinci Dünya Savaşı'ndan ve Yahudi soykırımından sonra. Küresel sistemin sahibi Yahudiler ama hafızası, karakutusu İngilizler. İsrail, varlığını İngilizlere borçlu. Filistin'de Yahudi devletini kurduranlar İngilizler. İngilizler, niçin Yahudi devleti kurdurdular ve bunu niçin Filistin'de yaptılar, peki? Kapitalist sanayi devrimlerinin (özellikle fabrika, demir-çelik devriminden oluşan) ilk ikisinin babası İngilizler. Elektronik devrimle başlayan, bilgisayar devrimi ile dijital devrime evrilen son ikisinin babası ise Amerika'daki Yahudiler! İNGİLİZLER, İSRAİL'İ NİÇİN KURDURDULAR? İsrail devletini İngilizler kurdurdular; bir kaç gerekçeyle... Birincisi, gelişen kapitalist sistem, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Amerika'daki Yahudilerin kontrolüne geçiyordu: İngilizlerin dünya üzerindeki hegemonyalarının sonunun başlangıcı demekti bu. Bunun ilk göstergesi, İngilizlerin (İngiliz sermayesinin) Amerika'dan sürülmesi oldu. İngilizler, kapitalist sisteme derinden nüfûz edebilmek için Yahudileri Filistin'de kurdurulan İsrail devletiyle meşgul etmek istediler. Kapitalist sistemin stratejik kalelerini birer birer düşürdüler. İkinci olarak, kapitalist küresel sistemi ele geçirmeye çalışan Yahudilerle iyi geçinerek sisteme derinlemesine sızdılar! Üçüncü olarak, küresel kapitalist sistemin önündeki en büyük takozu, Osmanlı'yı Yahudilerle birlikte tarihten uzaklaştırdılar. Gelinen noktada, Yahudi gücü Amerika'ya kesinkes yerleşti. İngilizlerin küresel sistem üzerindeki hâkimiyeti büyük darbe yedi. İngilizleri Amerika'ndan kovan Yahudiler, 1948 yılında İsrail devletinin kurulmasından bu yana, 75 yıl içinde, önce askerî olarak, sonra siyasî olarak, son olarak da ekonomik olarak İngilizlerin Arap dünyası üzerindeki sarsılmaz hegemonyasına büyük darbe vurdular ve hatta İngilizleri Amerika'dan sonra Arap dünyasından da kovdular. İRAN'IN ÖNÜNÜN AÇILMASI VE TÜRKİYE'NİN DEVRE DIŞI BIRAKILMASI
İşgal altındaki Filistinli çocukların nasıl bir psikolojiyle büyüdüklerini ve çatışma haberlerine maruz kalan çocuklara nasıl yaklaşılması gerektiğini, Yeryüzü Çocukları Derneği Başkan Yardımcısı ve Psikolog Merve Özdenler ile konuştuk.
Günün en sıcak ve çarpıcı gelişmelerini bulabileceğiniz FOX Ana Haber, deneyimli gazeteci Selçuk Tepeli'nin sunumuyla podcast yayınlarında sizlerle buluşuyor! FOX Türkiye Resmi Web Sitesi: www.fox.com.tr Facebook: https://www.facebook.com/foxhaber Twitter: http://www.twitter.com/FOXhaber Instagram: https://www.instagram.com/FOXhaber
atı'nın bütün dünya üzerinde ahlâkî üstünlüğünü kaybettiğini kanıtlayan örnekleri tekrar tekrar görüyoruz. Bu sefer Filistinlilerin şahsında bütün insanlığı tehdit ediyorlar. Vahşî, barbar, gayr-i medenî ve demokrasi düşmanı gibi döneme göre değişen kavramlardan birini Batı medeniyetinin yayılmacılığı bağlamında yeniden piyasaya sürdüler ve yüzyıllardır yaptıkları gibi “yerliler” karşısında gerçek kimliklerini ortaya çıkardılar. Önlerine çıkan herkesi “mekân”dan temizleyerek ilerlemektedirler. İngiltere, ABD ve Fransa'nın herhangi bir şarta bağlı kalmaksızın İsrail'i desteklediklerini tekrar tekrar ilan etmesi bütün insanlık için önemli bir sorundur. Fransa'nın İslam coğrafyasında Anglosaksonlarla birlik olup “Yahudi devleti”ne karşılıksız destek verdiğini açıklaması geleceğe dair çok önemli işaretler olarak görülmelidir. Geriye bu işaretlerin değerlendirilmesi kalıyor. Filistin'de yaşanan büyük felaketin sorumluları birinci derecede bu ülkelerdir. Almanlar da kayıt şartsız destek vermekte bir sakınca görmedi. Onlar da Anglosaksonların peşinden gitmek istediklerini bütün dünyaya gösteriyor. Alman Başbakanı'nın İsrail havaalanında “yerlerde yuvarlanarak” kendini ve Alman milletini aşağılamak pahasına Filistinlilere yapılan zulmü desteklemesi salt Hitler döneminin günahı ile izah edilemez. Ne yazık ki Batı dünyasında diğer coğrafyalara karşı takınılan tutum bakımından devletlerin takip ettiği siyasetle sınırlı olmayan bir soruna odaklanmak zorundayız. Görebildiğimiz kadarıyla ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi ülkelerde aydınlar ve genel olarak halk Batı'nın ahlâkî üstünlüğünün kaybıyla ilgili herhangi bir sorumluluk üstlenmeye eğilimli değildir. Daha önce Sartre için söylediklerimizi bu kez genelleştirerek söyleyebiliriz. Kolonyal bir ideoloji olarak ortaya çıkan Siyonizm karşısında seslerini yükseltmemeleri süregiden katliamlara destek anlamına gelir. Bu da ahlâkî üstünlüğün kaybının nerelere uzandığını gösterir. Kolonyal bir ideoloji olan Siyonizm'e boyun eğmektedirler. Eleştirel tutum Siyonizm gündeme gelince rafa kaldırılıyor. İngiltere ve ABD Batı dünyasını peşine takarak yüzyıllardır Kuzey Amerika'da uyguladıkları sistemi Filistin'e tatbik etmektedir. Bugün Filistin'de insanı insan olmaktan utandıran İsrail saldırılarının sorumluları birinci dereceden İngiltere, ABD ve Fransa'dır. Almanlar da onların peşi sıra gitmektedir. Bu gerçeği tekrar tekrar vurgulamak zorundayız. Onlar İsraillilere savunma hakkı diyerek Filistin'in her halükarda Yahudilerin iskânına açılmasını kastetmektedir. Batı dünyası Filistin'i yeni müstemleke toprağı olarak görmekte ve Batılı milletlerin yerleşimine uygun hâle getirmektedir. Bu sebeple İsrail'in bütün suçlarına ortak olmakta çok hevesli görünüyorlar. Alman Başbakanı'nın İsrail havaalanında yerlerde yuvarlanma görüntüleri başkaca bir anlama gelmez. İsrail'in insanlığa karşı işlediği suç Batı dünyası için kara bir lekedir ve bu durum herhangi bir ülkenin ya da milletin her an Batı ülkelerinin saldırısına açık olduğunu gösterir. Artık bütün dünyanın Batı sorunu vardır. Bu, çok katmanlı bir sorundur ve Batı dünyasının tehditleri karşısında önlem almamanın faturası ileride çok daha ağırlaşacaktır. Bugün Filistin'de önce bir hastanenin bombalanması ve daha sonra enkazı kaldırmak için koşanların bombalanması tehdidin boyutlarını görmek için yeterlidir.
Çavuşesku'nun Termometresi'nde bu hafta Aybike Boyacıoğlu moderatörlüğünde İlkan Dalkuç ve Gökhan Çınkara, İsrail ve Filistin'de yaşananları, uluslararası toplumun tepkilerini ve medyadaki yansımaları konuşuyor. #israil #filistin #hamas #gazze
Bazen olayların patlama noktasına gelecek kadar yoğunlaştığı ve vahimleştiği durumlar, acıların bir hayata yavaş yavaş yayılan tesirlerini, o hayatları cenderesine alan güçlü kollarını unutturuyor bize. Filistin bir acılar coğrafyası... Seksen yıldır süren İsrail zulmünün sıradan insanların hayatlarına neler yaptığı gözümüzden kaçıyor çoğu zaman... Bugün bu hayatlardan birine, Filistin edebiyatının güçlü bir temsilcisi, şair Murîd el-Bergûsî'nin hikâyesine yakından bakalım istedim. Bergûsî, Filistin edebiyatının ve şiirinin önemli temsilcilerinden biri... 8 Temmuz 1944 yılında Ramallah yakınlarında bir dağ köyü olan Deyr Gassânah'da dünyaya gelmiş. İlk ve orta öğrenimini Filistin'de tamamladıktan sonra Kahire Üniversitesi'nde İngiliz dili ve edebiyatı okumak üzere 1963 yılında Mısır'a gidiyor. Üniversiteden mezun olduğu 1967 yılında, Arap-İsrail savaşının patlak vermesiyle birlikte Filistin dışında olanların ülkeye girişi yasaklanıyor. Çok sayıda Filistinli gibi Murîd'in de Filistin'e girmesine izin verilmiyor. Mezun olduktan sonra kısa bir süre Kuveyt'te öğretmenlik yapan Bergûsî, 1970 yılında fakülteden arkadaşı olan Radvâ Aşûr ile evleniyor ve 1977 yılında bu evlilikten Temim adında bir oğulları oluyor. Temim'in doğduğu o yıl, Enver Sedat'ın İsrail ziyareti gerçekleşiyor ve bununla ilgili protestolar yaşanıyor. Bergûsî hiçbir protesto eyleminde bulunmamasına rağmen hukuksuz bir şekilde Mısır'dan sınır dışı ediliyor. Mısır Ayn Şems Üniversitesi'nde İngilizce profesörü olan eşi ve henüz bebek olan oğlunu geride bırakarak Mısır'dan ayrılmak zorunda kalıyor. Oğullarının Arapça bir eğitim görmesini istedikleri için Radvâ ve oğulları Temim, Mısır'da kalmaya devam ediyor. Bergûsî kısa bir süre Beyrut'ta, daha sonra 13 yıl Budapeşte'de hayatını sürdürüyor. 1990 yılında Ürdün'e geçiyor. Bergûsî'nin sınır dışı edildiği tarihten sonraki ilk yedi yıl boyunca herhangi bir gerekçe dahi gösterilmeden Mısır'a girmesine izin verilmiyor. Daha sonraki yıllarda özel izinlerle her yıl bir veya iki haftalığına Mısır'a girişine müsaade ediliyor. Bu süre zarfında eşi ve oğlu her yıl Macaristan'a Bergûsî'nin yanına giderek kışları üç hafta, yazları ise üç ay birlikte kalıyorlar. Birbirlerinden uzakta zor zamanlar geçiren aile, 17 yıl süren sürgünün ardından Murîd el-Bergûsî'nin adının Mısır kara listesinden çıkarılmasıyla birlikte yeniden bir araya geliyor. Oslo Anlaşması sonrası 1996 yılında nihayet Filistin'e girişine izin verilen Bergûsî, böylece 30 yıl aradan sonra memleketini yeniden görme imkânı buluyor ve bu kederli yolculuğu, “Raeytu Ramallah-Ramallah'ı Gördüm” adlı eserinde bir şaire yakışan bir incelikle anlatıyor. “Ben İsrail'den dört yaş büyüğüm. Ve görünen o ki ülkem İsrail işgalinden kurtulmadan önce öleceğim. Çoğunu sürgünde geçirdiğim hayatım, bana şifası olmayan bir yabancılaşma ve hiçbir şeyin unutturamayacağı anılarla dolu bir hafıza bıraktı” diyen Murîd el-Bergûsî 2021 yılında Amman'da vefat ediyor. (Buraya kadar aktardığım bilgileri Zeynep Yıldırım'ın yüksek lisans tezinden alarak özetledim) Bir sonraki yazıda “Raeytu Ramallah-Ramallah'ı Gördüm» kitabından dokunaklı birkaç paragraf paylaşmak istiyorum nasipse...
Bu yazının gâyesi, Filistin'de yaşanan trajediye ışık düşürmektir. Orada yaşananlar, eğer bâzı iyimser beklentiler doğrultusunda daha fazla büyümeden sona erse de; kötümserler kulübünün öngörüleri doğrultusunda büyüse de fark etmeyecektir. Modern insanlık târihinde, eşi benzeri olamayan bir kırılma yaşadığımız âşikâr. İki bölüm hâlinde bu kırılmanın bir değerlendirmesini yapmak istiyorum. Gerek kadim gerek modern siyâset, nihâyette sistemik bir denge işidir. Bu denge, bir örüntü (pattern) olarak siyâsetin devamlılığı için asgarî bir şarttır. Meselâ kadim siyâset açısından adâlet tam da bunu ifâde eder. Adâlet çift taraflıdır. Devlet ve onu idâre eden siyâsal seçkinler, teb'a için can, mal, ırz husularında emniyeti sağlamak, kan dâvâlarını nihâyetlendirmekle yükümlüdür. Kontrolü sağlamak husûsunda ise kırmızı çizgi keyfîlik ve zulümdür. Bir iktidârın meşrû olabilmesinin, inandırıcılık ve otorite sağlamasının asgarî şartıdır bu. Buna mukâbil tebâ da, veri hiyerarşik iş bölümünü kabûl edecek, iktidârların sâhasına müdâhil olmayacaktır. Denge tam da bu noktada sağlanır. Aksi takdirde, tâbiyet tartışmalı olur. Kadim isyân târihlerinde hep bu dengenin bozulmuşluğu belirleyici olmuştur. Modern siyâsette, tablo farklı değişkenlerin devreye girmesiyle seyreder. Siyâsal iktidârların meşrûiyeti veyâ tâbiyet başka şartların varlığına bağlı hâle gelmeye başlamıştır. Artık siyâsal toplum veyâ ulus olarak anılmaya başlamış olan modern teb'anın yükümlülüklerinin neler ve ne kadar kadar olacağı, bireyler ve sınıflara âit hak ve özgürlüklerin sâhası ile dengelenme şartına bağlanmıştır. Buna ilâveten devlet ve onu idâre eden siyâsal seçkinler ile ulus arasındaki bu denge, adına kurucu yasa denilen metinler ile kayda geçirilmiş; bu sûretle garantiye alınmıştır. Aslında, sistemik siyâsal dengelerin ömrünü tâyin eden meselenin bir kaynak meselesi olduğunu anlamak çok da zor değildir. Sâhip olunan kaynaklar sağlama alınmış ise denge devâm eder. Hele hele bu kaynaklar belli bir zamân periyodunda arttırılabilir mâhiyette ise sistemik işleyişler devâmlılık sağlar. Bu çerçevede kadim dünyâ için söylenebilecek olanlar mahduttur. Toprak ile suyun buluşmasına bağlı olan verimli ziraat alanlarının ve dünyâ ticâret dolaşımını sağlayan ticâret yollarının kontrolü, vergi toplama becerisi birincil derecede mühimdir. İkincil olarak fetihler görece kapasite arttırımı sağlar. Ama zirâî medeniyette bunlar kelimenin semantik mânâsını tam olarak karşılar mahiyette iktisâdî; yâni mahduttur. Veri döngüler üzerinden tabiatın süprizleri zirâî üretimi geriletir,ticâret dolaşımı aksar, yayılma (fetih) imkânları ortadan kalkarsa sistem krize girer. Bunun neticesinde devletler açıklarını kapatmak için iç sömürüyü derinleştirir, ceberrutlaşır. Bu da sistemi taşıyan moral ilkelerin aşınmasıyla tezâhür eder. Yolsuzluk, rüşvet, irtikap, mahallî sömürü yaygınlaşır. Bu da sayısız istikrarsızlılara, isyanlara yol açar ve sistemik bir çöküş başgösterir.
Zannediyorum 2012'ydi. İsrail'in yine Gazze'yi bombardımana tuttuğu günlerde, İstanbul'da bir camide akşam namazından çıkarken, cemaatten iki tane amcanın konuşmasına kulak misafiri oldum. “Bak görüyor musun” diyordu biri yanındakine, “Yahudilere topraklarını sattılar, şimdi belalarını nasıl buluyorlar!” Ömrünün rükû ve secdede geçtiği belli olan birinden bu kaba ve yanlış genellemeyi duymak çok üzücüydü. Hatta bir an, “Acaba ikisini kenara çekip, aslında öyle olmadığını anlatsam mı?” diye düşündüm. Ama zihinlerdeki çarpıklık öylesine derin ve zincirleme bir hal almıştı ki, bazı şeyleri derli-toplu anlatmak için ta ilk insan Hz. Âdem'den başlamam gerekecekti. Mecburen vazgeçtim. İsrail'in tekrar Gazze'yi bombaladığı şu günlerde, “Topraklarını sattılar” söylentisi yeniden dirildi, hem de ülke çapına yayılarak. Bilen-bilmeyen herkesin lafa müdahil olduğu, cesur cahillerin “kanaat önderi” pozunda ortalıkta gezindiği, kontrolsüz ve teyitsiz her türlü zırvanın “fikir” diye kıymet gördüğü memleketimizde, bazı hakikatleri sürekli ve bıkıp usanmadan hatırlatmakta fayda var. Tarihî Filistin topraklarında İsrail'in kuruluşuyla neticelenen Siyonist işgal, üç koldan ilerledi: 1) Katliam, tedhiş ve tehcir, 2) Kamu arazilerinin yağmalanması, 3) Arazi ve mülk devirleri. Kronolojik akış açısından, sondan başlayarak açıklayalım: 1800'lü yıllarda, henüz Osmanlı İmparatorluğu gücünü korumaya devam ederken, dünyanın birçok ülkesinden çok sayıda ırk ve din mensubu Filistin topraklarında boy göstermeye başlamıştı. Devletin o dönemki siyaseti ve denge politikaları çerçevesinde, çeşitli devletlere ve onların tebaasına imtiyazlar tanındı, mabet inşa etme hakkı verildi, gayrimenkul alışverişlerine göz yumuldu. Asırlardır Filistin topraklarında yaşayan Yahudi cemaatlerinin yanı sıra, Avrupa ve diğer bölgelerden gelen Yahudiler de bu çerçevede araziler satın aldılar, Filistin'de yerleşimler kurdular. O yılların atmosferinde, hiç kimse, günün birinde bu Yahudilerin yerel halkı vatanından sürgün edip orada bir işgal devleti kuracağını aklına getirmedi elbette. Getiremezdi de. Ancak Sultan Abdulhamid döneminde, Politik Siyonizm artık bir tehlike şeklinde bütün çıplaklığıyla belirdiği zaman, Osmanlı İmparatorluğu Yahudilere mülk satışını engellemek için her türlü tedbiri aldı. Devrin Arap ulemasının, dışarıdan göçüp gelen Yahudilere mülk ve toprak satışının “dînen haram” olduğunu ifade eden çok sayıda fetvası bugün elimizde mevcut.
Filistin'de 75 yıldır bitmeyen katliam ve soykırıma bir yenisi daha eklendi. Terör devleti İsrail, Hamas'ın haklı ve meşru direnişini bastırmak için milyonlarca sivili, yüz binlerce kadını ve on binlerce çocuğu hedef alan yeni bir soykırım harekâtı başlattı. Terör devleti İsrail, bir haftadır Gazze'yi korkakça ve alçakça bombalıyor. Yüzlerce kadın ve çocuğu katletti. Şehirde bomba atmadığı bina kalmadı. Buna cami ve kiliseler dâhildir. İşgalci Yahudilerin etkilenmeyeceğini bilse nükleer silah kullanmayı düşünecek kadar cani bir toplulukla karşı karşıya Müslümanlar. Hamas'ın güya sivilleri hedef aldığı gerekçesiyle, Amerika ve sözde medeni dünya, İsrail'in çocukları öldürmek dâhil her türlü hakka sahip olduğunu dillendirecek kadar insanlıktan çıktı. İsrail Savunma Bakanı “İnsanımsı hayvanlar” diyerek, bütün Filistinlileri hatta Müslümanları hedef alan ve öldürmeyi hak gören bir yaklaşım sergiledi. AMERİKA VE AVRUPA 75 YILDIR TERÖRİST İSRAİL'İ DESTEKLİYOR İsrailli diğer bakan ve yöneticiler, aynı insanlık suçunu gönüllü bir şekilde işlemenin yarışı içindeler. İsrailli yetkililer bu cesareti, 75 yıldır yaptıkları bütün katliamlarda arkalarında duran Amerika ve Avrupa'dan alıyor. Evet, Amerika ve Avrupa, 75 yıldır terörist İsrail'in arkasında duruyor. Çocukları ve kadınları öldürmesi için cesaret veriyor. Bütün insan haklarını ayaklar altına alması için teşvik ediyor. Her türlü insanlık suçunu işlemesine onay veriyor. Filistinlilerin malının, mülkünün gasp edilmesi için dünyanın her yerindeki Yahudilerin yerleşimci olarak İsrail'e göç etmesi için maddi-manevi destek sağlıyor. Bütün bunları dünyanın gözünün içine baka baka yapıyor Batı. Çünkü meseleye din açısından yaklaşıyor. ABD Başkanı Biden, “Siyonist olmak için Yahudi olmaya gerek yok” diyor. ABD Dışişleri Bakanı Blinken, “Ben burada bir Dışişleri Bakanı olarak değil, bir Yahudi olarak bulunuyorum” diyor. Ömrünü Yahudilere adayan Senatör Lindsey Graham, meseleye yine Yahudilik açısından yaklaşıyor ve Filistin'in yerle bir edilmesini istiyor. Batılılar İsrail terörünün arkasında 75 yıldır dururken, ne yazık ki İslâm dünyası direnen Filistinlilerin yanında 75 dakika duramadı. Kimi “Filistinliler toprak sattı” deyip Siyonistlerin safında yer aldı. Kimi başka bahanelere sığındı... Filistin yardıma muhtaçsa sebebi terör devleti İsrail'dir. Filistinliler çalışıp üretmediği için yardıma muhtaç değiller. Aksine bütün emekleri İsrail saldırılarına kurban gittiği için yardıma muhtaçlar... Ekilen tarlalar bombalanıyor, su kuyularına beton dökülüyor, balıkçı tekneleri fosfor bombasıyla yakılıyor, üretim atölyeleri son model ABD bombalarıyla vuruluyor... IŞİD İLE İSRAİL KARDEŞTİR İKİSİNİN DE BABASI AMERİKA'DIR
1982'nin Eylül'ünde Sabra ve Şatilla kamplarında İsrail devletinin organizasyonu ile Filistinlilerin maruz kaldığı katliam bütün dünyada olduğu gibi Türkiye'de de büyük bir infiale yol açmıştı. Katliamdan hemen sonra Fransız yazar Jean Genet, Beyrut'a gider ve tarihe kara bir leke olarak geçen hadisenin yaşandığı yerlerde dolaşır. Katledilenler daha toprağa verilemediği için sonuçları gözleriyle görür. Genet, gördüklerinden çok fazla etkilenmiştir. Fransa'ya döndükten sonra günlerce bu etkiden kurtulamaz ama yine de Şatilla'da Dört Saat adlı makaleyi yazmayı başarır. Filistin'de İsrail'in insanlık dışı katliamlarını hatırlamak için Jean Genet gibi sıra dışı bir ismin Sabra ve Şatilla kamplarında yaşananlarla ilgili şahitliğine özellikle başvurduğumu belirtmek isterim. Edward Said, “Geç Dönem Üslubu”nda Genet'den bahsederken sözü ister istemez Sartre'a getiriyor ve Genet'nin onunla ilgili bir gözlemini aktarıyor. Said'in kitabında ilgili cümleler şu şekildedir: “Genet, Sartre'ın güçlü İsrail yanlısı konumundan söz ederek devam etti, ‘Paris'teki arkadaşları kendisini antisemitizm ile suçlar diye Filistinlilerin haklarını koruyan tek kelime etmeye ödü kopuyordu.'” Genet, sıra dışı bir yazardı fakat 1980'lerin dünyasında onun gibi Filistin davasına sırtını dönmeyen sayıca az başka yazarlar da vardı. Roger Garaudy bunların başında gelir. Onun Filistin davasıyla ilgili kitapları Fransa'da yasaklanmıştı. Aynı dönemde Filistin davasını omuzlayan Filistinlilerin gür sesi de bütün dünyada yankılanıyordu. Mahmut Derviş'in şiirlerini bugün hatırlayabiliyorsak bu yankıdan dolayıdır. Üstelik bu çok kuvvetli temsilcilerin sesleri Türkiye'de çok farklı kesimlerde karşılık bulmuştur. Fakat Birinci Körfez Savaşı, Filistin davasını da derinden etkiledi. Türkiye'nin Filistin davasına yaklaşımını veya zaman içindeki değişimleri mutlaka yeni bir gözle gün yüzüne çıkarmak gerekir. Örneğin Nuri Paşa'nın Sütlüce'deki fabrikasının patlatılması ne gibi sonuçlar doğurdu sorusunun cevabı üzerinde durmamız gerekir. Paşa'nın İngiltere ve Fransa'ya karşı verilen mücadele ile yakından ilgilendiği biliniyor. Onun bu ilgisi sıradan bir hadise değildi. Yetmişli yıllarda ise Filistin davasına daha çok sol gruplar ilgi gösterdi. Bu dönemde sağ muhafazakâr cenahın ABD ile temasının uzun dönemli sonuçları oldu. Açıkça ifade etmek gerekirse 28 Şubat Sürecini bu sonuçlar çerçevesinde analiz etmek gerekir. ABD'nin Körfez'i işgali ile başlayan yeni dönemde FETÖ gibi grupların yükselişe geçmesiyle Filistin davasına yönelik ilginin azalması arasındaki belirleyicilik ilişkisi üzerinde durulmalıdır. Bugün Filistin davasına yönelik en hafif ifade ile kayıtsızlığı izah etmek mümkün değildir. FETÖ elebaşı 1991'in sonunda sabahlara kadar İsrailli çocuklar için gözyaşı döktüğünü söylediğinde Türkiye'de kıyamet kopabilirdi ama kopmadı. Hamas'ın doğruları ve yanlışları farklı bir konudur. Filistin davasında Filistinli grupların ve bu çerçevede el-Fetih ve Hamas'ın birbirine düşmanlığı gibi meseleleri önemsemek gerekir. Hatta bu çerçevede Arap dünyası tekrar tekrar suçlanabilir. Fakat bunlar İsrail'in yaptıklarına herhangi bir şekilde gerekçe olarak sunulamaz ya da bugün yaygın olarak kabul gördüğü gibi açık İsrail taraftarlığını bu gerekçelerle açıklayamayız. Özellikle sosyal medyada çok meşhur kişilerin bir şekilde İsrail taraftarlığına varan tutumu üzerinde dikkatle durmamız gerekir. Geçmişte sarf edilen sözlerin farklı kesimlere nasıl sirayet ettiğini düşünmemizde hiçbir sakınca yok. Bunun ne gibi yeni sonuçlar doğurabileceğini de düşünmek gerekir.
Filistin'de yaşananlar hepimizin içini parçalıyor. Dünyanın en büyük terör örgütü sayılabilecek İsrail'in yaptıkları insan olan herkesi üzüyor. Yaşananlara dair analizler, yorumlar yapılıyor. Ben bugün sözü Filistin'in büyük şairi Mahmud Derviş'e bırakıyorum: İSMAIL'IN UDU* Bir kısrak dans ediyor iki tel üzerinde-Böylece kulak veriyor parmakları kanına. Köyler dağılıyor dağ laleleri gibi ahenkte. Ne gece var orada ne de gündüz. Göksel nir neşe dokundu bize. Yönler akın etti heyulaya Halleluya Halleluya Her şey yeniden başlayacak Eski udun sahibidir o, meşe ormanındaki komşumuz. Vaktini taşır saklanıp şarkı söyleyen bir delinin kisvesine. Savaş bitmişti. Köyümüzün külü kaybolmuştu Anka'nın henüz doğmadığı kara bir bulutla, beklediğimiz gibi. Kurumamıştı gecenin kanı ölülerimizin gömleklerinde. Bitkiler filizlenmemişti Askerlerin miğferlerinde, unutkanlığın beklediği gibi Halleluya Halleluya Her şey yeniden başlayacak Çölün geriye kalanı gibi, şiiri patlatmaya yetecek mesafeye çekildi boşluk. İsmail aramızda inerdi geceleri Şarkı söylerdi: Ey yabancı, benim yabancı, sen de bendensin hey yabancı! Kelimelerde gezinir çöl. Ve kelimeler ıskalar şeylerin gücünü: Geri getir ey ud kaybedileni ve kurban et beni ona uzaktan uzağa Halleluya Halleluya Her şey yeniden başlayacak Bizimle birlikte deviniyor anlam...Uçuyoruz bir yamaçtan mermer bir yamaca. İki mavi uçurum arasında koşuyoruz. Ne düşlerimiz uyanıyor ne de bu mekânın bekçileri terk ediyor İsmail'in fezasını. Ne yer ne gök var orada. Ortak bir neşe dokundu bize iki telden yapılmış Araf'ın önünde. İsmail... Şarkı söyle bize Öyle ki her şey mümkün olsun varlığın yanı başında Halleluya Halleluya Her şey yeniden başlayacak Sümer düğünü yükseliyor İsmail'in udundan kılıcın son noktasına. Ne yokluk ne varlık var orada. Bir yaratma şehveti dokundu bize: Bir telden akıyor su. İki telden tutuşuyor alev. Ve bunların üçünden parıldıyor kadın/varoluş/tecelli. Sen şarkı söyle İsmail manaya Bir kuş uçuyor Atina üzerinde günbatımında iki tarih arasında.. Şarkı söyle bir bayram günündeki cenazeye! Halleluya Halleluya Her şey yeniden başlayacak
Beldetu'ş-Şeyh Katliamı, Ebû Şûşa Katliamı, Deyr Yâsin Katliamı, Tantûra Katliamı, Salha Katliamı, Safsaf Katliamı, Lod Katliamı, Ramle Katliamı... İsrail'in kuruluşuna giden süreçte, Siyonist paramiliter çeteler eliyle Filistinli sivil halka karşı gerçekleştirilen 70'den fazla katliam arasında en meşhurları bunlardı. Düzenlenen bombalama, kuşatma, toplu infaz ve tedhiş eylemleri neticesinde, birkaç yıl içinde 750 binden fazla Filistinli “mülteci” konumuna düşmüş, ölü sayısı 15 bini aşmış, 530 civarında yerleşim birimi de bilahare Yahudilerce iskân edilmek üzere cebren boşaltılmıştı. Bugün ailesinin mazisinde göç ve katliam öyküsü bulunmayan Filistinli yoktur. Acıklı hikâyeler dinlemek, çocukluktan itibaren Filistinlilerin alışageldiği bir şeydir. Filistin'de nesilden nesle aktarılan travmaları anlamadan ve işgalin on yıllardır hangi cürümlere imza attığını hatırlamadan/hatırlatmadan, yaşanan son hadiseleri çalakalem yorumlamak mümkün ve makul değildir. Buradan hareketle, tüm bu trajedilerin birinci elden muhatabı Filistinlilerin dışarıdan nasihate ihtiyaçlarının olmadığı gerçeği bir yana, “İsrail çok daha beter vuracak, bunu bilmiyorlar mı?” sorusu da anlamsız. Biliyorlar, hem de çok iyi biliyorlar. Yıllardır sürekli yaşıyorlar zaten. Ama kaybedecek bir şeyleri yok. Üzerlerine bomba yağacağını bile bile, vaktiyle atalarının yaşadığı toprakları gasp edip, bir de üstüne kendilerini açık hava hapishanesine kapatan işgal güçlerine karşı hâlâ yılmamalarının ve direnişi sürdürmelerinin temeli burada. Bilhassa Türkiye'deki muhafazakâr camiada, İsrail söz konusu olduğunda ortaya atılan birtakım teoriler, yorumlar ve tasvirler vardır. Buna göre: İsrail ve Siyonizm, hepimizi yakından izler, takip eder ve gözetler. İslâm coğrafyasında yaşanan ve yaşanmayan, olan ve olmayan her şeyde, muhakkak Siyonistlerin parmağı vardır. Onların her şeye gücü yeter. Bir şey oluyorsa, müsaade etmişlerdir. Olmuyorsa, engellemişlerdir... Söz konusu yorumlar öyle abartılıdır ki, yolun sonunda ortaya “asla yenilmez ve alt edilemez” bir İsrail algısı çıkmıştır. Bizde kaç nesil, böyle yetişmiştir. “Düşmanı tanıma” adı altında atılan nice nutuk ve yazılan metin, aslında onu övmeye ve göklere çıkarmaya dönüşür de fark edilmez. Şimdi ise, artık karşımızda o dillere destan istihbaratı nal toplamış, karakolları baskın yemiş, gözetleme kuleleri devre dışı kalmış, teknolojik takip aygıtları körleşmiş bir İsrail var. Yaşananların İsrail'de meydana getirdiği çok boyutlu sarsıntı öylesine derin ki, toparlanıp resmî bir açıklama yapmaları bile birkaç gün sürdü. Zaten aylardır iç çatışmalar yüzünden uçurumun eşiğine sürüklenmiş durumunda olan İsrail'in dünya çapında yoğun çabalarla inşa ettiği “yenilmez” imajı, onulmaz bir yara aldı. Gazze'yi tamamen yok etse de, bu yaranın cerahati akmaya devam edecek.
Kudüs esaret altında... Kudüs'ün esaretten kurtulmasının ilk şartı, gözü dönmüş siyonistlerin fiilî zulmünden kurtulması. Ama bu, geçici bir özgürlük olabilir sadece. Kudüs, yalnızca gözü dönmüş siyonist esaretinden kurtulmakla özgürlüğüne kavuşmuş olmayacak. Asıl özgürlüğüne Yahûdîlerin tarihî / akîdevî, dolayısıyla siyasî esaretinden kurtulduğu zaman kavuşacak. Hâlihazırda aciliyet kesbeden mesele, tabiî ki, Kudüs'te Müslümanların uğradığı zulmü durdurmak. Filistinliler, cumartesi günü Aksa Tufanı adlı büyük bir askerî harekât başlattılar işgalci İsrail'e karşı. İşin içinde İran da var. O yüzden İran'ın girdiği yerde fitne kaynar; sonuçta, her yer kan gölüne döner; bunu iliklerimize kadar yaşıyoruz Irak'ta, Suriye'de vs. Mescid-i Aksa'nın, göğüslerini siper ederek ilk mabedimizin kapatılmasına direnen yürek ülkesinin çocukları Filistinlilerin, özellikle de kadınların ve çocukların uğradığı acımasız zulme, dolayısıyla, bu zulme yol açan ve cinayet şebekesine dönüşen İsrail devletinin Mescid-i Aksa'yı kapatmaya varacak kadar tehlikeli adımlar atma şımarıklığına, fütursuzluğuna son verebilmek. Filistin'de yaşanan karmaşık olayları tarihî arkaplanına inerek vuzuha kavuşturmak için kaleme aldığım bir yazı bu. KUDÜS: UMUT, UFUK VE YURT Kudüs nedir, ne değildir; dünden bugüne ve yarına ne'yi temsil eder ve bugün neden acı çeker, hakkıyla bildiğimiz söylenemez pek. Kudüs hem umut hem ufuk hem de yurt demektir: Mekke'nin umudu, Medine'nin ufku, Kudüs'te medeniyetin yurdu oldu. Kudüs'ü Kudüs yapan, peygamberleridir... Kudüs, peygamberler şehridir. Kudüs, hakikatin hayat olduğu, hayat bulduğu, hayat sunduğu kurucu bir şehirdir: Kurucu ve koruyucu, umut ve ufuk sunucu yurdu ezelî hakikatin, peygamberlerin getirdiği ebedî hakikat fikrinin. MÜSLÜMANLARIN KUDÜS'Ü KUCAKLAYICIDIR VE BARIŞ YURDUDUR Kudüs, Filistinlilerin meselesi değildir. Kudüs, Arapların meselesi değildir. Yalnızca Müslümanların meselesi de değildir Kudüs: İnsanlığın meselesidir: İnsanın hakikatle buluştuğu, hakikatin hayat sunduğu, insanın insanlığını bulduğu buluşma noktası. Kudüs, üç din için de kutsaldır. Yahûdîliğin bütün peygamberleri Kudüs'le özdeştir. Hz. İsa, Kudüs'ün çocuğudur... Kudüs'ün ruhudur. Kudüs, İslâm demektir: Ezelden ebede kadar her bakımdan, her düzlemde İslâm. Kudüs'ün İslâm açısından önemi, sadece İslâm'ın ilk mabed yeri olmasından ibaret değildir. Çok daha ötesidir: Kudüs, yalnızca İslâm'ın insanlığı hakikatle buluşturduğu, hakikatle buluşturduğu için de adaleti ve hakkaniyeti, sulhü ve selâmeti cihanşümûl ölçekte tesis ettiği, sözün özü, bütün insanlığı hakikatte, adalette ve sulhte birleştirdiği müstesnâ bir yerdir; ama bunu sadece İslâm'ın gerçekleştirmeyi başarabildiği bizim için de, insanlık için de çok özel bir yerdir Kudüs.
Filistinli özgürlük savaşçılarının bir ‘devlet ordusu'nun disiplin ve hazırlığı ile dünyanın en büyük hapishanesi sayılan Gazze şeridindeki duvarları aşarak, İsraillin kontrol ettiği yine Filistin toprakları olan bölgeye geçmeleri oldukça sarsıcı bir durumdur. Bu durum bir anda dünyanın gözünün Filistin'e dönmesine neden oldu. 2004 yılında gazetecilerden oluşan Doğu Konferansı inisiyatifi vardı. İş adamı olarak ben de konferansın bir üyesi idim. İsrail'in Lübnan'dan çekildiği aylarda Lübnan ziyaretimiz gerçekleşti. Lübnan'ın bütün siyasi gurupları ile görüşme imkânımız olmuştu. Velid Canpolat, Sünni guruplar ve Hasan Nasrallah... O dönemlerde Hizbullah İsrail'e karşı savaşan bir güçtü ve İslam dünyasının tartışmasız kahramanıydı. Aynı zamanda Lübnan parlamentosunda siyasi parti olarak yer alıyordu. Lübnan iç savaşının temsilcisi olan Hristiyan temsilcileri de dinleme şansımız olmuştu. Lübnan'dan sonra Ürdün'e geçtiğimizde Filistin konusunu çalışan bir düşünce kuruluşundan brifing almıştık. Erdoğan'ın BM kürsüsünden göstermiş olduğu Filistin'in yıllar içerisine nasıl paramparça olduğunu gösteren haritayı bu düşünce kuruluşu çalışmıştı. Suriye, Lübnan, Ürdün toplantılarından sonra bir kanaate vardım. 100 yıl geçtikten sonra İsrail bu topraklarda bu kafa ile güvende olmayacak. Çünkü bütün varlığını hak gaspı, toprak gaspı ve soykırım üzerinde adaletsiz bir şekilde inşa etmiş. Kurulduğu günden bugüne kadar ne katliamlar ne toprak gaspı ne de hak gaspında bir iyileşme olmadı. Bir varlığın kökü adaletsiz olduğunda ne toprak ne sosyoloji ne de yaşayanlar huzur bulmuyor. Her millet düşmanının kimliğine bürünürmüş. Yahudilerin düşmanı ve soykırımla suçladıkları figür Hitler'di. Siyonistler, Hitler'in yolundan gidiyorlar. Zannımca insanlık tarihi boyunca birlikte anılacaklar. Cumartesi günü başlayan kapsamlı operasyon birçok olguyu beraberinde getirdi hatta yerle bir etti. İsrail'in ‘dünyanın en güvenilir ülkesi' imajı çökmüş oldu. “Dünyanın en güçlü istihbarat örgütü MOSSAD'tır” abartılı tezi çöktü. “İsrail asla yenilemez” imajı yara aldı. İsrail'in içerisindeki iç çalkantıların sürdürülemez olduğu ve bu iç çekişmenin dışa vurduğunu görmüş olduk. İsrail ordusunun çatışmalara konusunda isteksiz olduğu birçok meskûn mahalde çatışmayı göze almadığı alanda görülmüş oldu. Bundan sonra ne olabilir? Bütün taraflar için en çıkar yol iki devletli çözümdür. Filistinliler katliamla bitmeyeceğine göre dünyanın önde gelen arabulucuları Filistinlileri yok etmek için değil bir çözüm için çabalamalı. İsrail çok sert bir hamle yapıp kadın, çocuk demeden her önüne gelen Filistinliyi katledebilir ki ne kadar insan öldürecek? Sosyal medya üzerinden oluşan bir dünya kamuoyu var. Mücadele Filistin halkının haklı mücadelesi olduğu halde özgürlük savaşçılarının girişimini İran'a atfedip hedef saptırabilirler ki İran ne savaşır ne de diplomasiden vazgeçer ve bütün tarafları süreçten yorgun çıkarır. ABD doğrudan savaşa girecek mi? Hizbullah nasıl bir tutum belirleyecek, reklam düzeyinde mi kalacak yoksa gelişen şartlara göre mi tutum belirleyecek? Eskiden Filistin'de yaşayan insanlar İslam dünyasından yardım beklerlerdi. Birinci dünya savaşında bu birliğin çöktüğünü ve kurulan birçok devleti küresel emperyalistlerin kontrol ettiğini cümle âlem biliyor. Bugün Filistinliler daha rasyonel. İşin başa düştüğünün farkındalar. MİNBERDEN AKSA ÇAĞRISI
‘'İsrail ve halkına karşı bu sabah başlatılan, masum vatandaşlara terör ve şiddet uygulayan rastgele saldırıları şiddetle kınıyorum.” “İsrail'in bu tür saldırılara karşı kendini savunma hakkı vardır.” “İsrail'le tam dayanışma içindeyim.” “Saldırıları kınıyor ve İsrail'in yayında duruyoruz.” Bunlar neredeyse patlayan ilk silah sesiyle birlikte İsrail'in yıllardır Filistin topraklarında sürdürdüğü terörizmi görmemek ve duymamak için saklandıkları deliklerinden başını uzatan Batılı egemen odakların sözcülerinden gelen açıklamalar... Saklanmadılar, beklemediler, işi gargaraya getirmeye çalışmadılar, doğrudan İsrail'in yanında yerlerini aldılar. Beklendiği gibi... Yıllardır bu oyun gözümüzün önünde oynanıyor. Gazze, bir koca şehir içindeki bütün insanlarıyla birlikte müsadere altında tutuluyor, orada yaşayanların hayatları kısıtlanıyor, neredeyse iki günde bir bombalanıyor, çocuk yaşlı denmeden Filistinliler katlediliyor, Müslümanların kutsal mekanı Mescid-i Aksa'ya hukuksuzca, gaddarca baskınlar düzenleniyor, Filistin toprakları çeşitli yerleşim projeleri dümeniyle işgal ediliyor, Filistin halkının hayat alanı sürekli daraltılıyor, direnmeye çalışan sivil insanların üstüne ağır silahlarla, hava bombardımanlarıyla gidiliyor, ses çıkaran tutuklanıyor... Bütün bunlar ve benzer daha başka pek çok şey de aynı Batılı merkezlerin ses çıkarmadığı, görmezden geldiği, kulağının üstüne yattığı hadiseler... İsrail üç çeyrek asırdan daha fazla bir zamandır, bu batılı bezirganların özenle tahkim ettiği bir zulüm zemininde Filistinlilere akıl ve insaf almaz zulümlerini sürdürüyor. Batılı sesler on yıllar boyunca Filistin'in bu ağır zulümlere ve katliamlara karşı “kendilerini savunma hakkı” olduğunu söylemediler, bir kere bile bunu yapmadılar. Peki biz? Biz bunu söylemekte tereddüt mü edeceğiz? Kendi adıma ben asla etmeyeceğim. Kardeş Filistin halkı, şimdi değil, seksen senedir zaten bir savaşın içinde... Orantısız bir güçle üstüne gelen, vahşice yakan yıkan, topraklarını gasp eden, insanlarını çoluk çocuk demeden öldüren, gençlerini hapislerde çürüten bir terörist devlete karşı yıllar boyunca varlığını taşla sapanla korumaya, düşmanını durdurmaya çalıştı. Bu on yıllar boyunca bütün dünya tarafından bu zalim güce karşı Filistin hep yalnızdı, yalnız bırakıldı. Şimdi o Filistin o şekilde ya da bu şekilde güçler dengesinde eşit değil belki ama biraz daha çıtası yukarı taşınmış bir tahkimatla İsrail'in karşısına çıkıyor. Stratejik hesaplara gark olanlar, ‘ama'lı cümleler kuranlar, İsrail Filistin halkına bunu çok kötü ödetir diyenler var. Şimdi hiç sırası değil bunların; bir tarafta zalim, diğer tarafta mazlumlar var. Bir tarafta on yıllardır hak hukuk tanımadan, insaf vicdan dinlemeden katliamlar yapan, işgalci bir devlet var, yeterince elektriği suyu bile olmayan, diğer tarafta etrafı duvarlarla çevrilmiş şehirlerde topraklarını, hayat haklarını, geleceklerini savunmak için göğsünü ateşe kalkan eden mazlum insanlar var. Bu ülkede çok şey gördük ama böylesini pek görmemiştik; olan bitene bakıp “Rabbim İsrail'e yardım etsin” diyebilen insanlar da var artık aramızda. Diğer tarafta başka birileri İsrail'in zalimliğinden şüphesi olmadığı halde tereddütlerle bocalayan, stratejik kaçış noktaları ararken... Evet, muhtemel ki bu isyan hareketi Filistin halkına büyük acılar yaşatacak, İsrail gözünü kırpmadan başladığı gibi masum sivillerin üstüne bombalar yağdıracak... Ama bir dakika! Bu zaten Filistin'de, Gazze'de sıradan bir günün hikayesiyle neredeyse aynı şey! Müslüman kayıtsız şartsız mazlumun yanındadır, geliyorsa eliyle, gelmiyorsa malıyla, yine elinden bir şey gelmiyorsa kalbiyle zalime buğz , mazluma dua eder. Tarafımız bellidir. Bu zaman ‘ama'lı cümlelerin, tereddütlerin zamanı değildir, zalimin suç ortakları anında onun yanında saf tutmuştur. Berrak bir kalple mazlumun yanında duramıyor olmanın açıklaması yoktur. Ve her inanan hiç aklından çıkarmamalıdır; her hesabın üstünde Allah'ın hesabı vardır.
Filistinlilerin yurtlarındaki tarihi varoluşları milattan öncesine kadar uzanmaktadır. Yahudiler Mısır'dan göç ederek bu topraklara geldiklerinde (M.Ö. 12. yüzyıl) orada yaşayan halklar arasında Filistinliler de vardı. Hz. Ömer'in fethinden itibaren Filistin toprakları İslâm hâkimiyetine girdi ve hâkim nüfus da bugün adına Filistinliler dediğimiz Müslümanlaşmış Araplar oldu. Diğer halklar gibi Yahudiler de Osmanlı döneminin sonuna kadar bu topraklarda huzur ve adalet içinde yaşadılar, göçlerle çoğaldılar. Her şeye rağmen 1947 taksim planında bir milyon Filistinli Müslümana karşı beş yüz bin Yahudiye toprakların yarıdan fazlası verildi. Hazırlıklı Yahudi kıtaları, Arapların parçalanmışlık ve dağılmışlıklarından yararlanarak ve arkalarına Amerika, İngiltere gibi destekçileri de alarak, 1948'de Filistinlileri -ülkenin yüzde yetmişine ulaşan- topraklarından sürüp çıkardılar, bunu yaparken hiçbir meşrûiyyet ölçüsüne dayanmadılar, hiçbir uluslararası kural ve karara uymadılar. 1967'de ise Gazze ve Batı Şeria'da (Filistin'in yaklaşık onda birinde) sıkışmış olan Filistinlileri buradan da sürdüler, yerlerini işgal ettiler ve kalanları da yönetimleri altına aldılar. Dağılmış, birbirine düşmüş, her birinin yönetimi halktan kopmuş, belli bir ideolojinin -ve bu ideolojiyi temsil eden dünya gücünün- dümen suyuna girmiş İslâm ülkeleri bu olup bitenler karşısında ya hissiz ve ilgisiz yahut da aciz kaldılar. Bir avuç Filistinli zulme ve yok edilmeye karşı direndi, direniyor. FİLİSTİNLİ DİRENİŞÇİLER “NİÇİN DİRENDİLER?” İnsan tabiatı, hukuk, ahlâk, dinler, “İsrail'in yaptıkları karşısında direnmeyi, boyun eğmemeyi gerektirdiği, hatta emrettiği için” direndiler. Siyonist İsrail ülkede, sulh ve adalet içinde kendine de bir yurt edinmenin peşinde değildi. Onun amacı Fırat'tan Mısır'a kadar uzanan bölge içinde yalnızca Yahudilere ait bir yurt edinmek ve bu yurt içinde başka hiçbir bağımsız, insan haklarına sahip insan grubunu barındırmamak idi. Bu amaç karşısında binlerce yıldan beri bu topraklarda yaşamış Filistinli ya yok olacak yahut da direnecekti. Direnmeye karar verildi. Elinde yumruğu, tırnağı ve taşından başka silahı yoktu. Eğer silah bulabildiyse, bu da, İsrail'in elindeki gelişmiş silahlara karşı birkaç küçük el silahı, bomba ve modası geçmiş küçük, kısa menzilli füze idi. Filistinli işte bu imkânsızlıklar içinde direndi, direniyor. Her şeye rağmen İsrail'i korkutuyor, rahatsız ediyor, âdil bir barışa zorluyor... Elli yıldan beri Filistinlinin Siyonistlerden neler çektiğini bilmeyen, İsrail'in etkili propagandasına aldanmış, gaflete hatta hıyanete düşmüş birçok Müslüman, direnen Filistinlileri ayıplıyor, zulümden ve aldatmacadan ibaret olan barışa razı olmasını istiyor, direnişte kullandığı yöntem ve araçları normal -hatta tarihi- şartların kurallarına göre değerlendiriyor, sorguluyor ve mahkûm ediyorlar. Genel olarak da insanoğlunda kanıksama psikolojisi var; bu yüzden artık, hemen her gün Siyonistlerin, Filistin'de bir veya daha fazla evi yıkması, birkaç masumu öldürmesi, yakalayıp hapsetmesi, kolunu bacağını kırması... sıradan bir haber gibi gelip geçiyor.
Sultân II. Abdülhamîd Hân'ın önceden aldığı tedbîrler ve onun eğittiği askerlerle Haçlı'ya karşı kazanılan ve Türk târihinin dönüm noktasını teşkîl eden bir mübârek zaferdir. Çanakkale Savaşları 8,5 ay sürdü. Memleketin en hassâs yerine yöneltilen taarruz kırıldı. Çanakkale Muhârebeleri, Osmânlı Devleti'nin dört sene harbe dayanmasına, bu yüzden Çarlık Rusyası'nın yıkılmasına sebeb oldu. Bu başarı yalnız Osmânlı kuvvetlerinindir. İlk bombardımandan itibâren 324 gün ve çıkarma gününe göre de tam 259 gün devam ederek neticesinde Osmânlı Ordusu'nun ölümsüz bir zaferiyle kapanan I. Dünya Savaşı'nın bu en kanlı sahnesine ordumuzun en kıymetli ve en büyük kısmı iştirâk etmiş ve semereleri burada inkişâf eylemiştir. Türklerin resmî kayıtlara göre kayıp mikdârı 251.000, müttefiklerin ise 252.000 idi. Türkler, 2200 yıllık târihlerinin en büyük topyekün felâketine ma'rûz kaldılar. Bu savaş sonunda Türkiye'nin hiçbir zaman istilâ görmemiş en değerli toprakları, Anadolu'nun içlerine kadar tahrîp edildi. Türk ekonomisi, savaştan tam bir yıkım hâlinde çıktı. Asrın başlarında 50-100 bin nüfûsa erişmiş Anadolu şehirlerinde nüfûs, yarımın çok aşağılarına düştü. Birinci Cihan Harbi, Türk milletinin askerlik değerini ve manevî gücünü bir defa daha ortaya çıkarmaktan da geri kalmadı. Çanakkale zaferi, Türklerin büyüklük çağlarında kazandıkları zaferlerden biri gibi değerlidir. 4 yıl boyunca Türkler, dünyanın birbirine hiç benzemeyen ülkelerinde Çanakkale'de, Kafkasya'da, Galiçya'da (Polonya), Makedonya'da, Dobruca'da, Yemen'de, Hicaz'da, Libya'da, Sina'da, Filistin'de, Irak'ta, İran'da vuruştular. Teçhizat eksik ve mahrumiyet büyüktü. Savaştan çıkan dört devletin uğradığı muamele hakaretâmizdi. Türkler, baş kaldırdı. Almanlar, Avusturya-Macaristân ve Bulgaristan baş eğdi. (Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi, c.11, s.248)
Dış politikanın nabzını tutan tek program, analizleriyle gündemi sarsmaya devam ediyor. Küresel bakış açısıyla dünyadaki gelişmeler masaya yatırılıyor, diplomasi analiz ediliyor. Prof. Dr. Süleyman Seyfi Öğün, Prof. Dr. Çağrı Erhan ve Avni Özgürel'in konuk olduğu, 3 Ocak 2023 tarihli Akıl Odası'nda bu hafta: 07:56 İsrail, Filistin'de provokasyonlara devam ediyor 08:51 ABD Türkiye'nin dış politika adımlarından neden rahatsız? 11:35 Foreing Policy Türkiye'yi neden tehdit etti? 14:59 ABD, 2023 seçimlerini provoke etmeye mi çalışıyor? 21:43 İsrail'den Mescid-i Aksa'ya baskın 23:17 İsrail'deki siyasi istikrarsızlığın bölgeye yansıması 26:14 Filistin'de gerilim devam edecek mi? 40:42 İsrail, Filistin'de provokasyonlara devam ediyor 49:50 Mescid-i Aksa'ya İsrail baskını 1:07:56 İsrail kime, neden meydan okuyor? 1:14:20 Foreing Policy Türkiye'yi neden tehdit etti? 1:15:02 Türkiye seçimleri dünya denklemini nasıl etkiler? 1:18:40 Dünya, Türkiye seçimlerine mi odaklandı? 1:24:24 Foreing Policy analizi nasıl okunmalı? 1:30:01 Türkiye'ye saldırsınlar diye kim para ödüyor? 1:33:55 Bolton, Türk dış politikasından neden rahatsızlık duyuyor? 1:41:10 Dünyanın Türkiye seçimlerine olan ilgisi nasıl okunmalı? 1:57:00 Türkiye-Suriye normalleşmesi kimleri rahatsız ediyor? 2:01:20 Yunanistan, Türkiye-Suriye ilişkisinden neden endişeleniyor? 2:06:02 Hindistan neden Doğu Akdeniz'de? 2:08:05 Hindistan'ın Güney Kıbrıs adımı ne gösteriyor? 2:10:04 Türkiye'nin Doğu Akdeniz adımları nasıl ilerleyecek? 2:13:01 Doğu Akdeniz nasıl bir mücadele içerisinde? #İsrail #netenyahu #filistin Nedret Ersanel moderatörlüğünde Akıl Odası her salı ve perşembe 20.45'te TVNET'te.
"Kurtubalı Hristiyanlar, Arapların şiirlerini ve masallarını okumayı seviyor. Onların fikirlerini çürütmek için değil, daha doğru ve zarif bir Arapça'ya sahip olmak için Arap ilahiyatçıları ve filozofları inceliyorlar. İncil'in Latince tefsirini okuyan veya İsa'nın yaşam ve öğretilerini, peygamberleri veya havarileri araştıran halk şimdi nerede? Heyhat! Tüm yetenekli genç Hristiyanlar, büyük bir şevkle Arap kitaplarını okuyup çalışıyor, büyük masraflarla muazzam kütüphaneler topluyor, Hristiyan edebiyatı ilgiye değmez diye küçümsüyorlar. Dillerini unutuyorlar. Arkadaşına Latince mektup yazan her bir kişiye karşılık, kendini zarafetle Arapça ifade edebilen ve bu dilde Araplardan daha iyi şiirler yazan bin kişi vardır.” Endülüs Emevî Emirliği döneminde Kurtuba'da (Cordoba) yaşayan Hristiyan bilgin Paul Albar (800-861), Hristiyan gençler arasında gittikçe yayılan Arap ve Arapça hayranlığını bu esef dolu cümlelerle ifade ediyordu (Aktaran: Richard W. Southern, Orta Çağ Avrupasında İslâm Tasavvuru, s. 29, Kutadgu Yayınları). Hristiyanlar için, Endülüs'teki Müslüman varlığı hiç sona ermeyecek gibiydi. Kendi içlerinde derin çatışmalara savruldukları yetmiyormuş gibi, İslâmî kültür Hristiyan nesilleri de etkisi altına almıştı. Nereden bakarsanız bakın, dindar bir Hristiyan için, durum hiç de “ümit” vadetmiyordu. Aradan 250 yıla yakın bir zaman geçmişti ki, Avrupa'nın her yerinden toplanan Haçlılar, İslâm ülkelerini baştanbaşa çiğneyerek Filistin'e hücum ettiler ve 1099'da Kudüs'ü ele geçirdiler. Bu defa üzüntü sırası Müslümanlardaydı. Papalığın bizzat kışkırttığı Haçlıların Anadolu, Suriye ve Filistin'de işlediği cürümler öylesine dehşet vericiydi ki, Müslümanlar için adeta “dünyanın sonu” gelmişti. Haçlı Seferleri, Hristiyanların Müslümanlarla Endülüs'ten sonraki ikinci kitlesel temasıydı. Ancak bu defa, değerlendirme ve yorumlara “zafer tonu” karışıyordu. Endülüs'teki yorum ve yaklaşımların aksine, İslâm'a ve Müslümanlara dair yazılanlarda genelleme dolu ezberci üsluplar göze çarpıyordu. Tarihin akışı yine durmadı. 1187'de Salahaddîn, Kudüs'ü Haçlıların elinden kurtardı. Sonraki süreçte Haçlılar, adım adım geri püskürtüldü. Arada Moğolların İslâm coğrafyasında meydana getirdiği tahribat Hristiyanları tekrar ümitlendirdiyse de, önce Memlûk ardından da Osmanlı çağları yaşandı. Osmanlı İmparatorluğu, yıkılıncaya kadar, Batı'da Kilise ve Hristiyan din adamlarının inşa ettiği “öteki” imajında ana unsurdu. Eş zamanlı olarak, bütün kollarıyla büyüyüp serpilen Oryantalizm de Kilise'nin istifade ettiği bir malzeme deposuna dönüştürüldü. Geçtiğimiz yüzyıl boyunca ise, birbiri ardına ortaya çıkan modern siyasî ve kültürel akımlar, Roma merkezli Katolik Kilisesi'nin gittikçe zayıflamasına yol açtı. İslâm dünyası sömürgeci devletler, işgaller ve iç çatışmalar yoluyla zaten parçalara ayrılmıştı. Böylece karşısındaki “öteki”ni yitiren Kilise, kendi tabanına ve mensuplarına bir şey söyleyemez hale geldi. Kiliseler cemaatsiz ve papazlar muhatapsız kaldı. Zaman zaman “fanatik” bazı sesler yükselse de, Kilise artık dünyanın gidişatına yön verdiği ve Müslümanlara karşı kampanyaların başını çektiği o eski muktedir devirlerinden çok uzaktaydı.
ABD Başkanı Joe Biden, temmuz ayındaki Riyad ziyareti sırasında “ABD, Ortadoğu'da Rusya, İran veya Çin'in doldurabileceği hiçbir boşluk bırakmayacak” türünden iddialı cümleler kurmuştu. Ancak Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'in 7-9 Aralık'ta gerçekleştirdiği Suudi Arabistan temasları, bölgede kendisine boşluk araması gereken asıl ülkenin ABD olduğunu ortaya koydu. Suudiler, Şi Cinping'e Biden'la hiç kıyaslanmayacak derecede sıcak ve üst düzey bir karşılama merasimi tertip ettiler. İki devlet arasında 30'dan fazla stratejik anlaşma imzalandı. Enerji (Çin hal-i hazırda petrol ithalatının yüzde 18'ni zaten Suudi Arabistan'dan yapıyor), ulaşım, teknoloji ve finans başta olmak üzere karşılıklı anlaşmaların toplam değerinin 30 milyar doları bulduğu kaydediliyor. Şi'ye ayrıca “fahrî doktora” takdim edildi, Suudi basını da günler öncesinden başladığı Çin övgülerini ziyaret boyunca sürdürdü. Şi, Suudi medyası için kaleme aldığı makalede, ikili ilişkilerin gelişimini “Yeni bir dönemin başlangıcı” ifadesiyle yorumladı. Şi Cinping, Suudi Arabistan ziyareti sırasında -Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi'den Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas'a kadar- Arap dünyasının bütün önemli liderleriyle de bir araya geldi. Böylece, özellikle Avrupa ve ABD'ye güçlü bir mesaj verilmiş oldu. ««« Çin-Körfez yakınlaşması, on yıllardır ABD'nin geleneksel müttefikleri olan bölge ülkelerinin yeni politik seçeneklerin peşinden koştuklarını göstermesi açısından oldukça anlamlı. Washington'ın çoğu Ortadoğu başkentindeki ağırlıklı konumu sarsıntı geçirirken, Çin'in (ve Rusya'nın) terazideki hacmi artıyor. Yaşanmakta olan yakınlaşmanın İslâm dünyasına ve Müslümanlara bakan yüzünde ise, ilk sırada Doğu Türkistan meselesi var. ABD, Doğu Türkistan'da Çin tarafından uygulanan baskı ve asimilasyon politikalarını Pekin'i zayıflatmak için politik bir koza dönüştürdükçe ve kendisi Müslüman dünyadaki nice zulme kayıtsız kalırken -mesela Filistin'de İsrail işgalini sınırsız biçimde desteklerken- Uygur meselesini sürekli kaşıdıkça, ABD'nin çelişkili siyasetlerinden yaka silkerek Çin'le ortaklıklara girişen İslâm ülkeleri de Doğu Türkistan'ı gündemlerinin dışına itiyor. “Müslüman dünya, Doğu Türkistan'a niçin yeterince duyarlı değil?” sorusunun can acıtıcı cevaplarından biri de bu. ««« Cezayir, Libya, Mısır, Cibuti ve Basra Körfezi'nden İran ve Afganistan'a doğru uzanan binlerce kilometrelik bir hat boyunca, Çin'in “kapital merkezli” tesir sahası giderek derinleşiyor. “Kapital merkezli” vurgusunu özellikle yapıyorum, çünkü “Çin'in bütün bu geniş coğrafyaya verebileceği ne var?” sorusunun cevabı burada gizli: Nakit para ve kredi. Çin'in elinde, bundan başka bir koz yok. ABD, İngiltere, Fransa ve diğer büyük uluslararası güçler, ayak bastıkları coğrafyalara kendi dinlerini ve kültürlerini de götürdüler. Böylece yıllar ve yüzyıllar içinde “Amerikan kültürü”, “İngiliz kültürü”, “Fransız kültürü” vb. çerçeveli atmosferler meydana geldi. İslâm dünyasında bu kültürleri benimseyen elitler oluştu, bu ülkeler adına çalışan ve lobi faaliyetinde bulunan devşirmeler sahneye çıktı. Çin'in bu anlamda dünyaya verebileceği herhangi bir malzeme bulunmuyor. Bu açıdan, bazı yorumcuların büyük önem atfettiği ve hatta korku sebebi olarak gösterdiği “İslâm coğrafyasında Çin etkisi”nin, zannedilenden çok daha sınırlı kalacağını söyleyebiliriz.
ABD Başkanı Joe Biden'in yakın zamanda yapmış olduğu "Nükleer "Armageddon" riski Küba Füze Krizi'nden bu yana en yüksek seviyede" açıklaması ile gündeme gelen Armageddon hakkında bilmeniz gereken her şey. - Filistin'de bir bölge olan Armageddon'un dinler tarihindeki önemi nedir? - İyinin ve kötünün savaşını sembolize eden Armageddon'da kimler taraf olacaktır? - Evanjelistler kimdir, dünyada neden kaosu istiyorlar? - Hangi Amerikan Başkanları Evanjelisttir? - Kıyamet savaşı olan Armageddon Ukrayna'da Ruslar ile Yahudiler arasında mı çıkacak? - Yahudilerin Armageddon'da rolü nedir? Armageddon hakkında bu ve bunun gibi pek çok bilinmeyen içeriğimizde.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın birçok ülkenin lideriyle geliştirdiği şahsî dostluklar son dönem Türk siyasî hayatının anlaşılması açısından son derece önemlidir. Bilindiği gibi Sayın Cumhurbaşkanı birçok ülke liderini “dostum” ifadesi ile anmayı özellikle tercih etmiştir ve durum hâlâ devam ediyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bu tutumu, salt bir söylem olarak görülüp eleştiriye tabi tutulmuştu. Hatta bu tutumu değerden düşürmek için Erdoğan'ı kişisel davranmakla ve hamaset yapmakla suçlayanlar da çıkmıştı. Hâlbuki bu, yeni bir siyaset biçimiydi ve tesadüfen ortaya çıkmış değildi. Sayın Erdoğan, bir taraftan, “one minute” ve “dünya beşten büyüktür” ifadeleriyle neredeyse yerleşik dünya sistemine meydan okurken diğer taraftan bunlarla karşıtlık oluşturacak şekilde Batı ülkelerinin liderleri de dâhil olmak üzere şahsî dostluklar üzerine inşa edilen bir siyaset biçimini temsil etmektedir. Bu çerçevede Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın “Eyy!” hitabı ile başlayan meşhur cümlelerini de hatırlayabiliriz. Herkesin bileceği gibi “one minute” İsrail'in Filistin'de işlediği cürümlerle, “dünya beşten büyüktür” ise küresel emperyalist sistemin adaletsizlikleriyle karşıtlık oluşturan yeni bir duruşu simgelemiştir. Bu çerçevede Erdoğan'ın birçok ülke liderine “dostum” diye hitap etmesi oldukça ilgi çekiciydi. Hem mevcut küresel sistemle ilgili çok sert bir söylem gelişiyor hem de ülke liderleriyle yakın dostluklar inşa ediliyor. Bunu, tesadüflerin sonucunda ortaya çıkan bir siyaset etme biçimi olarak tanımlamak mümkün değildir. Muhalif çevreler bu yeni tutumu, kişisellik ve hamaset kavramlarıyla değerden düşürmeye çalıştı fakat esasen bizzat kendileri coğrafyanın gerçekliğinden kopmuş oldular. Çünkü Erdoğan, bu yeni siyaseti yakın coğrafyamızdaki gelişmeler üzerine inşa etmişti. Bilindiği gibi iki kutuplu dünya sisteminin yıkılmasının en ağır sonuçlarını Türk ve İslam coğrafyası yaşadı. Batı emperyalizmi yeni bir yayılmacılık siyaseti takip ederek sistemik krizlerini Türk İslam coğrafyası üzerinden çözmek istedi. Bu sebeple Irak'ın işgali ile başlayan yeni dönemde Bosna-Hersek ve Azerbaycan üzerinden Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya büyük bir krizin içine sürüklendi. Bir adım öncesinde ise Bulgaristan'da yaşayan Türk nüfusu sürgün edilmişti. Otuz yılı aşan bir süre boyunca aynı bölgelerde aynı sorunlar tekrarlandı. Filistin de aynı coğrafyanın ve aynı sorununun bir parçasıdır. Türk ve Müslüman unsurlar anılan coğrafî bölgelerden uzaklaştırılmak istenmiştir. Bu da emperyalist politikaların yanında kolonyalist hedeflerin de görülmesini gerektirir. Türkiye, yakın coğrafyasında meydana gelen büyük yıkımlar karşısında 1990'ın başlarından itibaren daima çözüm arayışı içinde oldu ama Batı emperyalizminin yayılmacı tutumu karşısında muvaffak olmanın imkânı yoktu. Bunun en önemli sebebi Türkiye'nin hem dışarıdan hem de içeriden aynı anda kuşatılmasıydı. Buna rağmen Balkanlar'da ve Kafkasya'da daha aktif bir tutum takınmayı başardık. Bu iki coğrafyada sorunlar çözülmedi fakat bir süreliğine donduruldu. Bugün ise her iki coğrafyada krizin çözümü konusunda eskiye göre çok daha ileri düzeyde bir beklenti oluştu. İfade etmeye çalıştığım gibi emperyal merkezlere göre yeniden kurulmak istenilen sistemin krizleri, coğrafyamız üzerinden çözülmek istendi ve bu sebeple yayılmacı bir siyaset takip edildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın “one minute” ve “dünya beşten büyüktür” çıkışlarının muhatapları da bu sistemin temsilcisi olan kişi, kurum ve devletlerdi. Bununla karşıtlık oluşturacak şekilde kişisel dostluklara önem verilmiştir. Peki, bahsettiğimiz kişisel dostlukların anlamı nedir? Sayın Erdoğan veya Türkiye kişisel dostluklar üzerinden dünya sistemi ile boy mu ölçüşmektedir?
ABD Başkanı Biden, geçtiğimiz hafta Orta Doğu'daydı. Bu son gezisinde Biden önce Kudüs'e gitti. Batı Şeria'da Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'la da görüştükten sonra, Suudi Arabistan'a geçerek Kral ve veliahdıyla görüştü. Bu üç görüşmede, enerji fiyatlarındaki artışların ve mevcut doğal gaz krizinin konuşulduğu sanılıyor. ABD Başkanı'nın sadece bu iki husus için bölgeye gitmeyeceği ise aşikâr ama perde gerisinde konuşulanlar asla bilinemez, sadece sonrasında ortaya çıkan politik kimi gelişmelere göre görüşmelerde alınan kararlar hakkında bazı tahminlerde bulunulabilir. Biden'ın bulduğu her fırsatta kendisinin bir Yahudi olduğunu söylediği; ABD'nin Suudi Arabistan'la ilişkilerinin evvel emirde bir haraç ilişkisinden ibaret olduğu malumdur. Bu iki duruma göre Filistin'de İsrail devletinin temsil ettiği ABD varlığının, mevcut işgal ve zulmündeki muhtemel yeni tutumlarıyla, Arabistan'da ABD tarafından korunan Suudi yönetiminin satış adı altında bölgeye taşıyacağı Amerikan silahlarının neler olacağı, yukarıdaki tespitimizde bağlı olarak zamanla anlaşılacaktır. Biden'ın son gezisi üzerinden, ABD'nin aşırı şekilde siyasallaşmış Yahudi sevgisinin nedenleri ve sonuçlarıyla, Orta Doğu'daki ABD kral-valilerinin, asıl sahipleri tarafından yönlendirmeleriyle ortaya çıkacak yeni politik maceralar da mezkur tahmin ve zaman aralığında uzmanları tarafından elbette tartışılacaktır. Ancak ilk defa bir ABD başkanının gezisi ve görüşmeleri çok zekice planlanan bir medya tezgahıyla bu tartışma zemininin de dışına itildi ve yukarıda zikrettiğimiz hassas konuların tamamı şu tek haberle magazinleştirildi: Gezisinin ilk durağı olan İsrail'de Biden için Cumhurbaşkanlığı konutunda organize edilen törende Yahudi şarkıcı Yuval Dayan şarkı söyledi. Şarkıları dinleyen Biden, el sıkışmak için Dayan'ın yanına gitti, ancak Dayan, Biden'ın elini havada bıraktı. Bu görüntü nedeniyle eleştirilen Dayan “Saygım yok diyenler ailemden özür dilesinler” diyerek tepki gösterdi. Kudüs'ten döndüğümde, Biden'ın gezisi üzerinden ABD'nin Filistin'deki kirli oyunlarının yeni boyutlarına, küçük kral-valilere verilmiş yeni nifak talimatlarının muhtemel mahiyetine dair yorumları okumak umuduyla yaptığım medya taramasında karşıma çıkan tek şey zikrettiğim bu magazindi. Öyle ki, yerli dindarlar bu habere “Dindar kalınarak modern olunabilir” savının en büyük delili olarak tutunup, sosyal medyada yerli laikçileri dövmenin heyecanıyla, geziyle ve bölgeyle ilgili nasıl bir medyatik tezgaha çekildiklerini; zekice üretilmiş olsa da son derece sıradan bir magazin haberine tutunarak dindarlık gösterisine kalkıştıklarını düşünmeyi bile unutmuşlardı. Oysaki konu sadece Yahudilikle ilgiliydi ve Müslüman dindarlığıyla uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktu. Şundan ki cinsiyet ayrımı da yapmaksızın baktığımızda el sıkışmak, musafaha yapmak dediğimiz şey karşılıklı dokunma yoluyla ifade ettiğimiz bir samimiyetten, sevgiden, itibar beyanından ibarettir. Bu eylemin öznesi olan dokunma ise görecelidir. Zira insan insana sadece eliyle dokunmaz, bilakis varlığının tümüyle dokunur. Bu manada nefes, göz, ses, eda, jest ve mimikler... de birer eldir. Örneğin nefes sıcaklık ya da soğukluk yaymanın eli olarak kullanılabilirken, göz de sadece görmekle kalmayan bizzat karşısındakini ısıran, soyan, küçümseyen ya da ya da yücelten bir ele dönüşebilir.
Pençe-Kilit Operasyonu Bölgesinden Acı Haber, İzmir Merkezli 26 İlde FETÖ Operasyonu, 2022-KPSS Lisans Başvuruları Başladı, İsveç Ve Finlandiya Heyetleri, NATO Üyelik Başvurularını İstişare İçin Türkiye'ye Gelecek, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu Filistin'de, Üç Bakanlık Artan Kira Fiyatları İçin Bir Araya Geliyor
Pençe-Kilit Operasyonu Bölgesinden Acı Haber, İzmir Merkezli 26 İlde FETÖ Operasyonu, 2022-KPSS Lisans Başvuruları Başladı, İsveç Ve Finlandiya Heyetleri, NATO Üyelik Başvurularını İstişare İçin Türkiye'ye Gelecek, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu Filistin'de, Üç Bakanlık Artan Kira Fiyatları İçin Bir Araya Geliyor --- Send in a voice message: https://anchor.fm/haluk-kurtuncuoglu/message
NATO'da 70 Yılımız Geçti! Youtube'dan İzleyin: https://youtu.be/oBCB0bGaKe0 Türkiye Kuzey Atlantik Anlaşması örgütü yani kısa adıyla NATO'ya 1952 yılının Şubat ayında kabul edildi. NATO güya bir savunma örgütü olarak kuruldu. Ama güya (!). Türkiye bugün olduğu gibi iki dünya arasında sınır ülkelerden biridir. Sovyet'lerin komşusuydu ama Amerika'yı temsil eden Amerika'nın ve Batı çıkarlarının koruyucusu askeri bir örgütün içine girmiştir. Üstelik bu örgüt Türkiye'yi her daim düşman bellemiştir. Amerika NATO'yu kullanarak Türkiye'ye yerleşmiştir! NATO uluslararası bankerlerin, silah baronlarının, petrol krallarının çıkarları doğrultusunda güç göstermekteydi. Kurulduğu 1949 yılından itibaren gizli örgütler kurdu, örtülü operasyonlar yaptı. 1991'e kadar güya komünizme karşı dünyayı korudu. 1990'da Sovyetler ve Doğu Bloku tarihe karıştı. Varşova Paktı dağıldı. NATO hemen yeni düşmanlar buldu; ‘yeni strateji'sini 1991'de açıklamıştı. Komünizm bitti ama tehditler sürüyor demişti: Yani Amerika'nın sevmediği her ülke tehditti. Kendi denetiminde olmayan ülkeler tehditti… Kısacası NATO Amerika demekti. Amerika'nın yanında ya da ona karşı devletler vardı ve NATO Amerika'nın karşıtı olanlara haddini bildirirdi. Bu coğrafyayı birbirine katmaya çalışan, ülkelerde darbeler düzenleyen, ülkeleri silahlarla çevreleyen, savaş baronlarının yönettiği bir sistem içindeyiz. Başını Amerika'nın çektiği bir karanlık düzenek bu! NATO da onların oyuncağı, birleşmiş milletler de… “Uluslararası Camia” diye bir laf uydurmuşlar. Libya'da, Suriye'de, Irak'ta, Afganistan'da, Yemen'de, Filistin'de o camianın yediği haltlar ortada! Devamı için videoyu izleyin ...
Siyasi olarak zor bir dönem geçiren Filistin'de ekonomik sıkıntılar da devam ediyor. Ülkede yaşanan ekonomik sıkıntılar nedeniyle memurların aralık ayı maaşları bir kez daha eksik yatırıldı.
Banu Avar'la Yorum'un 63.Bölümü : ATATÜRK'ÜN 26 EKİM HALEP MÜDAFAASI 26 Ekim 1918 Halep Müdafaası, 29 Ekim 1923'ün Tohumlarının Atıldığı Yerdir! Mustafa Kemâl Paşa, 1918 Ağustos'unda Filistin'de bulunan 7. Ordu Komutanlığı'na tayin edildi. İlk paylaşım savaşı bitmek üzereydi. Osmanlı İmparatorluğu'nun son demleriydi. Ordu darmadağınıktı ve başında Alman subaylar vardı. (...) 25 Eylül'de Amman düştü, 30 Eylül'de İngilizler Şam'daydı. 1 Ekim'de Fransız ve İngiliz kuvvetleri Beyrut'u da işgal etti. …Ve Yıldırım Orduları 6 Ekim'de Halep'in güneyinde bir araya geldi. Suriye Cephesi Komutanı 7. Ordu Komutanı Mustafa Kemâl'di. (...) 26 Ekim 1918 günü Türk Kuvvetleri'nin geri çekildiğini sanan Arap ve İngilizler, saldırıya geçtiler. Mustafa Kemâl'in aldığı düzenek karşısında şiddetli bir direnişle karşılaştılar, perişan edildiler. İngiliz Süvari Ordusu ve silahlı Arap çeteler darmadağın edildi ve 1. Dünya Savaşı'nın son savaşı ‘Katma Meydan Savaşı' kazanıldı! Mustafa Kemâl Paşa bu zaferden sonra, “Bir hat tespit ettim ve sınırladım. Kuvvetlerime emir ettim ki; düşman bu hattın ilerisine geçmeyecek.” demişti. Dediği gibi oldu! (...) Vatan savunusu için kurulacak müdafaa-i hukuk örgütlenmesinin ilk oluşumu burada başladı! Türklerin kendi toprakları için savaşacaklarını öngörerek bölge halkına silah dağıtmış ve çete harbi için milis kuvvetleri kurulmasını planlamıştı. Kısacası, 26 Ekim 1918 Halep müdafaası, 29 Ekim 1923'ün tohumlarının atıldığı yerdir. Bu unutulmamalı! Youtube : https://youtu.be/McuwtFfFT1g
“İsrail, bir günahın içine doğmuştur. Arap çoğunluğu azınlığa dönüştürürken, Yahudi azınlığı çoğunluğa çevirmeyi gayrı ahlaki buluyorum. Dünyanın herhangi bir yerinde, çoğunluğu teşkil eden bir milletin, ‘Bizim atalarımız buradaydı' diyen ve bu şekilde ülkeye gelerek kontrolü eline almak isteyen yabancı bir işgalciyi kabullenmesi mümkün müdür? Çatışma, işin daha temelinde başladı, ama siyonizm bunu inkâr etmeyi seçti. Yahudilerle Arapların oranı değişmeye başladığında, Araplar çoğunluğu kaybetmekte olduklarını fark ettiler. Böyle bir duruma kim rıza gösterir?” Filistin'de yaşananlara tarihî süreç içinde adaletle ve insafla bakan herkes, yukarıdaki cümleleri rahatlıkla kurar ve kurmalıdır. Ancak bu ifadelerin ayrı bir anlamı var. Çünkü konuşan kişi, İsrail tarihinin en önemli isimlerinden Moşe Şaret'in 94 yaşındaki oğlu Yaakov Şaret. Haaretz gazetesine
14 MAYIS 2021 DÜNYA TARİHİNDE BUGÜN TARİHİNDE BUGÜN YAŞANANLAR 1767 - İngiliz Hükûmeti'nin ithal çaya vergi koyması üzerine, Amerikan Bağımsızlık Savaşı başladı 1796 - Edward Jenner, ilk çiçek aşısını uyguladı. 1861 - 859 gram ağırlığında kondrit tipinde bir meteorit olan "Canellas Meteoriti", İspanya'nın Barselona kenti yakınlarında yeryüzüne çarptı. 1948 - Filistin'de İngiliz egemenliği sona erdi ve İsrail bağımsızlığını ilan etti. 1973 - ABD'nin ilk uzay istasyonu olan Skylab fırlatıldı. TÜRKİYE TARİHİNDE BUGÜN YAŞANANLAR 1950 - 27 yıllık Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı son buldu. Demokrat Parti, yüzde 53 oyla tek başına iktidara geldi. Türkiye'de tek parti dönemi sona erdi. 1919 - İzmirli yurtseverler, gece Yahudi Mezarlığında toplanarak, Reddi İlhak ilkesini kabul etti. 2014 - Türkiye'de 13 Mayıs'ta Soma'da gerçekleşen maden kazasında ölen 301 madenci için, millî yas ilan edildi. BUGÜN DOĞANLAR 1710 - İsveç kralı Adolf Frederick, dünyaya geldi. 1984 - Amerikalı bilgisayar programcısı ve iş adamı Mark Zuckerberg, doğdu. BUGÜN ÖLENLER 1906 - Alman devrimci ve devlet adamı Carl Schurz, hayatını kaybetti. 1928 - Türk siyasetçi ve din adamı Abdülhamid Hamdi Bey, vefat etti.
Dünyanın gözü yine Filistin’de. Şiddet sarmalının durması için “üçlü yönetim” önerisi yeniden masada... Şehri üç semavi dinin temsilcisinden oluşan komisyon yönetebilir mi? Şehrin statüsüyle ilgili son tartışmalar neler? Bu önerinin hayata geçmesi için ne yapılması gerekiyor? Deniz Kilislioğlu NTVRadyo'da soruyor, Türkiye’nin Eski Tel Aviv Büyükelçisi Oğuz Çelikkol anlatıyor.
Filsitin'de yaşanan son gelişmeleri, İsrail'in ne yapmak istediğini, sürecin nasıl sonuçlanabileceğini, İHH Başkanı Bülent Yıldırım ile konuştuk.
Sultân II. Abdülhamîd Hân'ın önceden aldığı tedbîrler ve O'nun eğittiği askerlerle Haçlı'ya karşı kazanılan ve Türk târihinin dönüm noktasını teşkîl eden bir mübârek zaferdir. Çanakkale Savaşları 8,5 ay sürdü. Memleketin en hassâs yerine yöneltilen taarruz kırıldı. Çanakkale Muhârebeleri, Osmânlı Devleti'nin dört sene harbe dayanmasına, bu yüzden Çarlık Rusyası'nın yıkılmasına sebeb oldu. Bu başarı yalnız Osmânlı kuvvetlerinindir. İlk bombardımandan i'tibâren 324 gün ve çıkarma gününe göre de tam 259 gün devam ederek neticesinde Osmânlı Ordusu'nun ölümsüz bir zaferiyle kapanan I. Dünya Savaşı'nın bu en kanlı sahnesine ordumuzun en kıymetli ve en büyük kısmı iştirâk etmiş ve semereleri burada inkişâf eylemiştir. Türklerin resmî kayıtlara göre kayıp mikdârı 251.000, müttefiklerin ise 252.000 idi. Türkler, 2200 yıllık târihlerinin en büyük topyekün felâketine ma'rûz kaldılar. Bu savaş sonunda Türkiye'nin hiçbir zaman istilâ görmemiş en değerli toprakları, Anadolu'nun içlerine kadar tahrîp edildi. Türk ekonomisi, savaştan tam bir yıkım hâlinde çıktı. Asrın başlarında 50-100 bin nüfûsa erişmiş Anadolu şehirlerinde nüfûs, yarısının çok aşağılarına düştü. Birinci Cihan Harbi, Türk milletinin askerlik değerini ve manevî gücünü bir defa daha ortaya çıkarmaktan da geri kalmadı. Çanakkale zaferi, Türklerin büyüklük çağlarında kazandıkları zaferlerden biri gibi değerlidir. 4 yıl boyunca Türkler, dünyanın birbirine hiç benzemeyen ülkelerinde Çanakkale'de, Kafkasya'da, Galiçya'da (Polonya), Makedonya'da, Dobruca'da, Yemen'de, Hicaz'da, Libya'da, Sina'da, Filistin'de, Irak'ta, İran'da vuruştular. Teçhizat eksik ve mahrumiyet büyüktü. Savaştan çıkan dört devletin uğradığı muamele hakaretâmizdi. Türkler, baş kaldırdı. Almanlar, Avusturya-Macaristân ve Bulgaristan baş eğdi. (Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi, c.11, s.248)
DÜNYA TARİHİNDE BUGÜN YAŞANANLAR1815 Napolyon, 140.000 kişilik bir ordu ve 200.000 kişilik gönüllü birliği ile Paris'e girdi.1961 John F. Kennedy, Amerika Birleşik Devletleri'nin 35. Başkanı olarak göreve başladı.1975 ASALA terör örgütü kuruldu.1989 George H.W. Bush, Amerika Birleşik Devletleri'nin 41. Başkanı olarak göreve başladı. 1990 Kızılordu Özgürlük İsteyen Azerileri Katletti1993 Bill Clinton, Amerika Birleşik Devletleri'nin 42. Başkanı olarak göreve başladı.1996 Filistin'de ilk kez Devlet Başkanlığı seçimleri yapıldı. Yaser Arafat Devlet Başkanı seçildi.2001 George W. Bush, Amerika Birleşik Devletleri'nin 43. Başkanı olarak göreve başladı.2009 Barack Obama Amerika Birleşik Devletleri'nin 44. Başkanı olarak göreve başladı.2017 Donald Trump Amerika Birleşik Devletleri'nin 45. Başkanı olarak göreve başladı. TÜRKİYE TARİHİNDE BUGÜN YAŞANANLAR1895 Darülaceze kuruldu.1921 TBMM tarafından 20 Ocak tarihinde Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk anayasası olan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu kabul edildi.1968 - Türkiye, Yunanistan'daki askeri rejimi tanıyan ilk ülke oldu.2007 Hrant Dink'in katil zanlısı Ogün Samast 20 Ocak tarihinde samsun'da güvenlik güçleri tarafından yakalandı.BUGÜN DOĞANLAR1029 Büyük Selçuklu Devleti'nin 2. Sultanı Alp Arslan dünyaya geldi.1912 Türk tiyatro ve sinema oyuncusu Hulusi Kentmen, doğdu.İtalyan yönetmen Federico Fellini, 1920'de Rimini'de doğdu.BUGÜN ÖLENLER1793 Fransa Kralı XVI. Louis giyotinle idam edildi.1949 Gazeteci ve yazar Burhan Cahit Morkaya öldü.1957 Şair Ziya Osman Saba, 47 yaşında hayata veda etti.1993 ABD'li aktris Audrey Hepburn, hayatını kaybetti.1994 Devlet Sanatçısı Bedia Muvahhit, 97 yaşında İstanbul'da vefat etti.1995 Yeraltı dünyasından Dündar Kılıç'ın kızı ve Alaattin Çakıcı'nın eski eşi Uğur Kılıç, Uludağ'da öldürüldü.
Osmanlı Devleti'nde Hazine-i Âmire adındaki devlet hazinesi yanında, padişahın hususî geliri ve servetinden meydana gelen bir de Hazine-i Hâssa adında padişah hazinesi vardır. Sarayın masrafları, padişahın yakın çevresinin maaşları, ecnebi hükümdara giden hediyeler, Mekke ve Medine'ye gönderilen hediyeler, rejim aleyhinde çalıştığı için sürgüne gönderilenlerin maaşları, hep Hazine-i Hâssa'dan karşılanır. Paranın, zamanın en büyük gücü olduğunu bilen Sultan Hamid, iktisatlı ve rasyonel tasarruflarıyla, bu hazineyi büyütmüş ve zenginleştirmiş, adeta bir holdinge dönüştürmüştü. 1908'de darbeyle iktidara gelen Jön Türkler, padişahı tahttan indirdikten sonra sarayı yağma edip, saray kadınlarının kulaklarındaki küpeleri bile çekip aldıkları gibi, padişahın Hazine-i Hâssa'daki menkul ve gayrımenkul bütün mallarına da el koydular ve devlet malı haline getirdiler. Çaldıkları mücevherleri de Avrupa'da sattılar. I. Cihan Harbi'nde elden çıkan Osmanlı topraklarında, işgalciler, milletlerarası teâmüllere uyarak, hususî mülklere dokunmadılar. Ama 1909'da Jön Türkler tarafından devletleştirildiği için, hânedana ait gayrımenkullere el koydular. Hânedanın Musul petrol arazisindeki hak taleplerini milletlerarası platforma taşıyıp kazanma ihtimalinden korkuyorlardı. 1920-1924 arası Fransa Cumhurreisi olan avukat Etienne Millerand, hânedanın vekili sıfatıyla Ankara'ya müracaat ederek, vaktiyle Sultan Hamid'in şahsî mülkü olup, hükûmetçe el konulan mallardan hânedana sembolik bir yer verilmesini istedi. Buna istinaden La Haye Adalet Divanı'nda dava açarak, Türkiye dışındaki arazilerinde hânedanın hak iddia edeceğini bildirdi. Filistin'de 4.000 km² arazi ile Musul petrollerindeki padişah hissesi de bunlar arasında idi. Böylece hem sürgündeki hânedan perişan hâlinden bir nebze kurtulacak hem de petrol sebebiyle bu işten Türkiye de kazanacaktı. Zira hânedan, petrollerdeki hisselerinin çoğunu Türk hükümetine devretmeyi va'dediyordu. Ancak hânedanın zenginleşmesini asla istemeyen Ankara, talebi derhâl reddetti. (http://www.ekrembugraekinci.com)
Asıl adı Ebû'l-Muzaffer, Melikkü'n-Nâsır Sultan Yusuf Selahâddin ibn Eyyûb'dur. 12. asırda Irak bölgesine gelen Sultan Selahâddin'in babası Necmeddin Eyyûb, Zengîlerin hizmetine girerek Musul'a vali olurken, Selahâddin'in amcası Şîrkûh da Zengîlerin ordu komutanı olur. Eyyûbî ailesinin şöhretinin yükselmeye devam ettiği tarihlerde dünyaya gelen Selahâddin (1138), gençlik yıllarının başında Nureddin Zengî'nin hizmetine girer.Haçlıların Mısır'a saldırması üzerine Fatımîler, Nureddin Zengî'den yardım istediğinde Selahâddin Eyyûbî, Kahire savunmasında dikkatleri üzerine çeker. Fatımî vezirinin ölümü üzerine amcası Şirkuh adına Mısır'a vezir olan ordu komutanı Selahâddin, amcasının ölümüyle fiilen vezirlik makamına getirilir (1169).Kısa bir süre sonra Fatımî halifesinin de ölümü üzerine Mısır idaresine tamamen hâkim olur (1171). Bu arada Suriye bölgesinde hâkimiyetini sürdüren Nureddin Zengî'ye bağlılığını devam ettirir. Bizanslılarla iyi münasebetler kuran ve Kuzey Afrika'ya seferler düzenleyen Sultan Selahâddin, Mısır civarında emniyeti sağlarken gelecekte yapacağı seferler için malî kaynaklar temin eder. 1174'te Nureddin Zengi'nin vefatıyla Sultan Selahâddin, Eyyûbî Devleti'ni kurarak tam bağımsız hâle gelir.Selahâddin Eyyûbî bağımsız bir devlet kurduktan sonra on yıllık mücadele ile Mısır, Suriye ve Filistin'de birliği ve asayişi kurmayı başarır. Kendisini iki defa öldürmeye kalkışan Bâtınîleri Suriye'de etkisiz hale getirir. Yemen'den Malatya ve Malazgirt'e kadar uzanan geniş bir coğrafyaya hâkim olan Sultan Selahâddin, Selçuklularla iyi münasebetler içerisine girerken Abbasî halifesine karşı bağlılığa gölge düşürmez.